İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hıdır Öztürk ve Dilif Öztürk Başvurusu (B. No: 2013/7832)

(Başvuru

Başvuru No2013/7832Tarih21 Nisan 2016Okuma68 dk · 13.675 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Hıdır Öztürk Ve Dilif Öztürk Başvurusu

Başvuru No
2013/7832
Karar tarihi
21 Nisan 2016
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

13.675 kelime·68 dk okuma·19 bölüm

(Başvuru

Numarası: 2013/7832)

Karar

Tarihi: 21/4/2016

R.G.

Tarih ve Sayı: 23/6/2016-29751

İKİNCİ

BÖLÜM

KARAR

Başkan : Engin

YILDIRIM

Üyeler :

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Alparslan ALTAN

Raportör : Nahit GEZGİN

Başvurucular : 1.

Hıdır ÖZTÜRK

2.

Dilif ÖZTÜRK

Vekili :

Av. Cihan SÖYLEMEZ

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; başvurucuların müşterek çocuklarının

1992 yılında güvenlik güçlerive Millî İstihbarat Teşkilatı adına çalışan

kişilerce zorla kaybettirildikten ve işkenceye maruz bırakıldıktan sonra

öldürülmesi, bu olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi ve

idare aleyhine açtıkları tazminat davasının reddedilmesi nedenleriyle adil

yargılanma, yaşam, kişi hürriyeti ve güvenliği hakları ile işkence yasağının

ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru

21/10/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.

İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 18/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4.

Bölüm Başkanı tarafından 09/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5.

Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmiştir. Bakanlığın 1/10/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin

önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlere atfen başvuru hakkında

görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.

III. OLAY

VE OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru

formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP)

bilişim sistemi aracılığıyla erişilen başvuruya konu ceza soruşturması dosyası

ve idari dava dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

7.

Başvurucuların 1960 doğumlu ve bekâr olan müşterek çocukları Ayten Öztürk

(A.Ö.), olay tarihinde Tunceli ili Mazgirt ilçesine bağlı Akpınar kasabasında

faaliyet gösteren Tunceli İl Özel İdaresine ait bir fabrikada çalışmakta ve bu

bölgede ailesinden ayrı olarak tek başına yaşamaktadır.

8.

A.Ö. 27/7/1992 tarihinde saat 17.30 sıralarında mesaisini tamamlayarak söz

konusu fabrikadan ayrılmış, daha sonra kendisinden haber alınamamıştır.

1.

Ceza Soruşturması Süreci

9.

Kendisi de Tunceli İl Özel İdare Müdürlüğünde memur olarak çalışmakta olan

başvurucu baba Hıdır Öztürk, kızı A.Ö.den haber alamamaları üzerine 29/7/1992

tarihinde Mazgirt Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek kızının, fabrikadan

çıktıktan sonra N. isimli bir komşusunun evine gitmek için Tunceli-Elazığ kara

yolu üzerinde yürüdüğü sırada kimliklerini belirleyemedikleri kişilerce beyaz

renkli bir otomobile alınıp götürüldüğünü, bu otomobilin plakasını da tam

olarak tespit edemediklerini ve kızının hayatından endişe ettiğini belirterek

olayın faillerinin en kısa zamanda bulunmasını ve cezalandırılmasına karar

verilmesini talep etmiştir.

10. Aynı

başvurucu, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına da bu yönde şikâyet dilekçesi

verdikten sonra Kovancılar Cumhuriyet Başsavcılığına 5/8/1992 tarihinde

müracaat ederek Kovancılar ilçesinde ikamet eden N.A. adlı kişi hakkında

şikâyet dilekçesi vermiş ve bu dilekçesinde, adı geçen kişinin kızını olay

öncesinde pek çok kez evlenmek amacıyla rahatsız ettiğini, kızının da başvurucu

annesine, başına kötü bir şey gelirse bu kişinin sorumlu olduğunu söylediğini

ileri sürmüştür.

11.

Akabinde başvurucu Hıdır Öztürk'ün kolluk tarafından ifadesi alınmış olup

ifadesinde bu dilekçesindeki olay ve olguları tekrar ederek N.A. isimli kişiden

şikâyetçi olduğunu söylediği görülmüştür. A.Ö.nün annesi başvurucu Dilif

Öztürk'ün de aynı tarihte kollukta alınan ifadesinde, N.A. isimli kişinin

kızıyla evlenmek istediğini ve N.A.nın babasının bu evliliğe karşı çıkması nedeniyle

bu evliliği istemeyen kızını rahatsız ettiğini söylemiştir.

12.

Başvurucu Hıdır Öztürk 7/8/1992 tarihinde yeniden Mazgirt Cumhuriyet

Başsavcılığına başvurmuş ve kızından hâlâ haber alamadığını, kaybolmadan bir

süre önce her zaman uğradığı marketten alışverişini aniden ve sebepsiz şekilde

kestiğini, bu nedenle ve çevreden edindiği bilgilere göre bu marketi işleten

Ş.Ç. adlı kişinin kızını kaçırmış olabileceği kanaatine vardığını söylemiş; adı

geçen kişi ve bu kişinin suç ortağı olduğunu ileri sürdüğü başka bir kişi

hakkında daha soruşturmanın genişletilmesi talebinde bulunmuştur.

13.

Başvurucunun söz konusu şikâyetleri üzerine açılan soruşturma devam ederken

Elazığ ili Karşıyaka Mahallesi Kartaltepe mevkinde yerleşim yerlerinden

uzak bir bölgede bulunan ve Köy Hizmetleri Müdürlüğüne ait etrafı yer yer

bozulmuş olmakla birlikte tel örgüler ile çevrili bir alanda, çevrede yaşayan

köylüler tarafından 8/8/1992 tarihinde toprak yüzeyine çıkmış bir elin

görüldüğünün ihbarı üzerine kolluk görevlileri, ihbara konu yere intikal ederek

olay yerini fotoğraflamış ve durumdan Cumhuriyet savcısını haberdar

etmişlerdir.

14.

Elazığ Cumhuriyet savcısı, iki doktor bilirkişisi ile birlikte olay yerine

gelerek ilk tespitlerde bulunduktan sonra topraktan yüzeye çıkmış bir elin

bulunduğu yeri, kazma ve küreklerle kazdırarak üzerinde günlük kıyafetleri

bulunan bir kadın cesedine ulaşmıştır.

15.

Olay yerinde yapılan ilk incelemelerde toprak yüzeyinde yeşil desenli bir kadın

mendili, biri üzerinde muhtemelen kan lekesi olduğu bu makamlarca

değerlendirilen iki erkek mendili ve bir kadın ayakkabısı tespit edilmiş; bu

eşyaya delil araştırması yapılmak üzere el konmuştur. Ayrıca olay yeri

krokilendirilmiş ve belirtilen tespitlere ilişkin bir tutanak tanzim

edilmiştir.

16.

Toprağa gömülü hâlde bulunan ceset, çıkartıldıktan sonra ölü muayene ve otopsi

işlemleri yapılmak üzere bir hastaneye götürülmüş ve burada Cumhuriyet savcısı

ve refakatinde bulunan iki doktor tarafından yapılan harici muayenesinde

saçlarının yer yer döküldüğü ve dökülen bölgelerdeki derinin açığa çıktığı

belirlenmiş; saç dökülmesinin cesedi çıkarmak için toprağın kazılması sırasında

kazma ve küreklerin saçlara teması neticesinde meydana gelmiş olabileceği

değerlendirilmiş; ayrıca cesedin gözlerinin, burnunun ve dudağının çürümüş

olduğu; boynunda urgan hâline getirilip bir sefer tam, ikinci seferde önden

arkaya doğru dolanıp bağlanmamış olan muhtemelen yanlarından çekilip sıkılmış

sağlam beyaz bir bez parçasının bulunduğu tespit edilmiştir.

17.

Ölü muayenesinde ayrıca cesedin, çenesinin altından boynunun arkasına kadar

bağın oluşturduğu telem izi, boynunun altında göğüs nahiyesinden omuzlara doğru

şişkinlik ve hematom (kan toplanması), kol ve diğer bölgelerinde yer yer

çürüme, sabunlaşmaya bağlı deri kalkması, böceklenme ve yer yer kurtlanma, ayak

ve el tırnaklarının ojeli, el tırnaklarının uzun, ayak tırnaklarının ise normal

boyutlarda olduğu belirlenmiş; cesette ayrıca ateşli silah, kesici ve delici

alet veya künt cisim yarası, darp ve cebir izi ise saptanmamıştır.

18.

Yapılan bu muayeneden sonra kişinin ölümünün, boynuna dolanan bezinsıkılması

suretiyle buradaki hyoid kemiğinin (dil kemiği) kırılması nedeniyle meydana

gelen beyin anoksisi (beynin tamamen oksijensiz kalması) ve asfiksi

sonucu gerçekleştiği, ayrıca cesedin bulunduğu arazinin şartları -yüksek

ve meyilli oluşu, rüzgara açık bir alan olması ve cesedin üzerindeki toprağın

azlığı gibi- dikkate alındığında cesedin 1,5-2 ay önce gömülmüş olmasının

kuvvetle muhtemel olduğu belirlenmiştir. Ölü muayene tutanağında "cesedin

fotoğraflandırıldığı (6 adet) ve tıbbi kesin ölüm nedeni belirlendiğinden

klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı" da belirtilmiştir.

19.

Kimliği meçhul kadın cesedinin bulunup kesin ölüm sebebinin de bu şekilde

belirlenmesinden sonra durumdan 9/8/1992 tarihinde haberdar edilen

başvurucular, aynı tarihte kendilerine gösterilen söz konusu kadın cesedinin

kızları A.Ö.ye ait olduğunu teşhis etmişlerdir. İlgili tutanağa göre

başvurucular bu teşhislerini, cesedin yüzündeki ve vücudunun diğer bölümlerindeki

defarmosyon sonucu tanınamayacak durumda olması nedeniyle üzerinden çıkartılan

giysilerine, küpelerine ve dişlerine dayandırmışlardır. Teşhise başvurucuların

yanında katılan ve ölenin akrabası olan diş doktoru Y.Ö. de daha önce ölenin

dişlerinin tedavisini yaptığını, bu nedenle cesedin dişlerinden ölen kişinin

A.Ö. olduğunu teşhis ettiğini söylemiştir.

20.

Hıdır Öztürk (başvurucu), 10/8/1992 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına

verdiği beyanında Ş.Ç. adlı kişinin kendisine, kızı A.Ö.yü olay günü birkaç

kişi ile birlikte E.A. isimli kişinin otomobilinde gördüğünü söylediğini ifade

etmiştir.

21.

S.Ç. 20/8/1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği ifadesinde,

başvurucunun bu iddialarını reddetmiş ve E.A. adlı kişinin otomobilinde gördüğü

kişilerin başka kişiler olduğunu söylemiştir.

22.

Olay hakkında yürütülen soruşturma kapsamında A.Ö.nün kaybolduğu gün içinde

teşhis edemedikleri üç erkek şahsın bulunduğu beyaz renkli bir otomobilde sakin

bir ruh hâliyle görüldüğü bazı tanıklarca ifade edilmiştir. Tanıklar,

otomobilin, markası ve modeli konusunda bir bilgi vermemişler; plakasını ise

göremediklerini söylemişlerdir.

23.

Şüpheliler N.A., E.A ve S.Ç. soruşturma kapsamında alınan ifadelerinde

üzerilerine atılı suçlamaları reddetmişlerdir. N.A., A.Ö. ile evlenmek

istediği, bu isteğinin reddedilmesi nedeniyle A.Ö.yü rahatsız ettiği

iddialarının doğru olmadığını savunmuştur.

24.

Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 21/8/1992 tarihinde bu şüpheliler hakkında

A.Ö.yü taammüden (tasarlayarak) öldürme suçundan kamu davası açılmıştır.

25.

Elazığ Ağır Ceza Mahkemesince (Ağır Ceza Mahkemesi) yürütülen yargılama

sırasında olayın tanıklarının ve davaya müdahil olan başvurucuların ifadeleri

ile sanıkların savunmaları alınmış; sanıkların araba sahibi olup olmadıkları ve

olduğu belirlenenlerin sahibi oldukları arabaların markaları, modelleri, plaka

sayıları ve renkleri araştırılmış; yargılama sonucunda Mahkemenin 5/11/1992

tarihli kararıyla üzerilerine atılı suçları işlediklerine dair mahkûmiyetlerine

yeter kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediği gerekçesiyle beraatlerine,

ayrıca olayın fail ya da faillerinin tespit edilmesi için Cumhuriyet

Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiştir.

26.

İncelenen belgelerden bu kararın temyiz edilip edilmediği kesin

olarakanlaşılamamıştır.

27.

Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen bu yargılama sırasında tanzim edilen duruşma

tutanaklarının incelenmesinden sanık Ş.Ç. müdafisinin; ölüm olayının nedeninin

A.Ö.nün kız kardeşinin ve bu kardeşinin eşinin bir silahlı terör örgütü

saflarında bulunmasının olduğunu, bu terör örgütü mensuplarının ölüm olayından

on gün sonra sanıkların ikamet ettiği Akpınar kasabasına silahlı baskın yaparak

bir kişiyi öldürüp iki kişiyi yaraladıklarını, şayet sanıkların ölüm olayıyla

bir bağlantıları bulunsaydı örgütün bu baskında sanıkları da öldüreceğinin

mutlak olduğunu, bu terör örgütünün yanlısı olduğunu ileri sürdüğü bir gazetede

olayın farklı şekilde anlatıldığını ve bu gazetenin "örgüt kontrgerilla

cinayetini lanetledi" şeklinde haberler yayımlandığını söyleyip söz

konusu gazete kupürünü Mahkemeye ibraz ettiği anlaşılmıştır. İncelenen

belgelerde bu kupüre rastlanılmadığından ve duruşma tutanaklarında bu kupürlere

ilişkin herhangi bir açıklama bulunmadığından haberin detayları belirlenememiştir.

28.

Ancak başvurucuların başvuru formuna suretlerini ekledikleri ve yayımlandığı

tarihleri kesin olarak anlaşılamamakla birlikte içerikleri itibarıyla A.Ö.nün

cesedinin bulunmasının hemen akabinde yayımlandığı anlaşılan yerel gazete

kupürlerinde ise "Kaçırılan kızın cesedi bulundu" ve "Kaçırılan

kızın cesedi" başlıklı haberlerde kayıp olan A.Ö.nün cesedinin gözleri

çıkartılmış, kulakları ve saçları kesilmiş hâlde Elazığ ilinde bulunduğu,

A.Ö.nün yakınları tarafından, kaçırılma olayının şahsi nedenlerle

gerçekleştirildiğinin düşünülmeyip eylemin güvenlik güçleri adına hareket eden

bazı kişiler tarafından gerçekleştirildiğinin sanıldığının belirtildiği

görülmüştür.

29.

Söz konusu duruşma tutanaklarına göre sanık müdafisi ayrıca maktulün terör

örgütü ya da (kendi beyanına göre) kontrgerilla tarafından öldürüldüğü

hususunun savunmalarının temelini oluşturduğunu, bu nedenle başvurucuya diğer

kızlarından birinin ve bu kızının eşinin bir terör örgütüyle bağlarının bulunup

bulunmadığının sorulmasını istemiştir.

30.

Başvurucu ise gazete haberlerinde belirtildiği gibi bir durumun -varsa- Akpınar

kasabası küçük bir yerleşim yeri olduğundan sanıklar tarafından

bilinebileceğini ifade etmiş hatta sanıkların bu olaya karışmış

olabileceklerini de düşündüğünü söylemiştir.

31.

Mahkeme, yargılamayla bir ilgisi bulunmadığı gerekçesiyle sanık müdafisinin,

başvurucuya diğer kızının ve damadının terör örgütüyle bir bağının bulunup

bulunmadığının sorulması talebini reddetmiştir.

32.

Başvurucu vekili de sanık müdafisinin olayı saptırma amacında olduğunu, söz

konusu davanın, yargılanan üç kişinin maktulü öldürdüğü iddiasından ibaret

olduğunu söylemiştir.

33.

Yukarıda değinildiği gibi yargılamanın tamamlanması ve Ağır Ceza Mahkemesinin

suç duyurusunda bulunması üzerine Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından

aynı soruşturma numarası üzerinden yürütülen soruşturmada 7/12/1992 tarihinde,

olayın fail ya da faillerinin dava zamanaşımına kadar devamlı şekilde

aranmalarına yönelik "daimî arama" kararı verilmiş;aramalara

ilişkin her üç ayda bir bilgi verilmesinin, faillerin daimi olarak

aranılmalarının ve yakalandıklarında ifadeleri alınmak üzere mevcutlu olarak

Cumhuriyet Başsavcılıklarında hazır edilmelerinin temini için Elazığ Asayiş

Şube Müdürlüğüne müzekkere yazılmıştır.

34.

Soruşturmada faillerin aranılmasına bu şekilde devam edilirken İnsan Hakları

Derneği (İHD) Tunceli Şubesi Başkanının ve bir avukatın, ulusal yayım yapan bir

gazetenin 26/8/1993 tarihli nüshasında, kimliği açıklanmayan bir subayla

yapılan mülakata ilişkin haberin yayımlandığını; bu haberde A.Ö.nün ölümü

olayıyla ilgili bölümlere de yer verildiğini ileri sürülerek 1993 yılında

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdukları soruşturma dosyasındaki belge

ve tutanaklardan anlaşılmıştır. İncelenen belgelerde bu başvuruya ilişkin

dilekçeye rastlanılmadığından bu haberde, kimliği açıklanmayan subayın ölüm

olayı hakkında ne tür açıklamalarda bulunduğunun haber yapıldığı kesin olarak

belirlenememiş ise de aşağıda açıklanacak belge ve bilgilerden anlaşıldığı

kadarıyla bu kişinin, A.Ö.nün güvenlik güçleri adına hareket eden kişiler

tarafından öldürüldüğünü iddia ettiği anlaşılmaktadır.

35.

Ayrıca başvurucular tarafından başvuru formu ekinde ibraz edilen ve hangi

tarihte yayımlandığı belirtilmediği ve içeriğinde bu yönde bir bilgiye yer

verilmediği için kesin olarak anlaşılamayan gazete kupürü fotokopisinde "Ölüm

Mangası" başlıklı bir haberin yapıldığı, bu haberin içeriğinde özel

harp uzmanı olduğu belirtilen bir subayla yapılan mülakata ilişkin bilgilere

yer verildiği, bu bilgilere göre ismi verilmeyen subayın haberi yapan

gazeteciye verdiği mülakatta, "Yeşil" kod adlı A.D. (aşağıda

yer verilen belge ve ifadelerde bu kişi M.Y. diye anılmaktadır) ve Mehmet Y.

isimli kişilerden bahsederek bu kişilerin başvurucuların kızı A.Ö.nün

öldürülmesi olayı dâhil bölgede yaşanan bazı zorla kaybettirilme, işkence ve

hukuka aykırı öldürme eylemlerini devlet adına gerçekleştirdiklerini, eylemi

gerçekleştirmelerinde lojistik destek ve maddi yardımı da devletten aldıklarını

ileri sürdüğü anlaşılmıştır. Söz konusu gazete haberine göre ismi verilmeyen

subay bu mülakatta, A.Ö.nün öldürülmesine ilişkin olayın gerçekleştirilme şekli

hakkında detaylı bilgi vermemiş; sadece ismini verdiği kişilerin eylemlerinden

bahsederken bu olaya da değinmiştir.

36.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, İHD Tunceli Şubesi Başkanı ve bir avukat

tarafından yapılan bu başvuruyu Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş;

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı da bu başvuruyu soruşturmaya kaydettikten ve

1993/3603 numarasıyla iddialar hakkında soruşturma başlattıktan sonra başkaca

bir işlem yapmaksızın bu dosyayı A.Ö.nün ölümüne ilişkin yürüttüğü 1992/3111

numaralı soruşturma dosyası ile birleştirmiştir.

37.

Soruşturmada 16/2/2010 tarihine kadar aradan geçen zaman zarfında kolluk,

olayın faillerinin tespit edilmesi çalışmalarına devam edildiğine ilişkin

yazıları her üç ayda bir Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı da bu tarihe kadar aralıklarla daimî arama kararının

akıbetini kolluktan sormuş, belirtilen tarihte ise yeniden kolluğa yazı yazarak

dava zamanaşımı tarihinin yaklaşması gerekçesiyle daha kapsamlı ve titiz bir

çalışmanın yapılmasının temini için deneyimli bir polis memurunun

görevlendirilmesini istemiş; kolluk da 1/3/2011 tarihinde bu yazıya verdiği

cevapta, olaya ilişkin kıdemli bir memurun görevlendirdiğini, 26/10/2011

tarihinde gönderdiği yazıda da olayın faillerinin belirlenemediğini ve bu

yöndeki araştırmalarının ise devam ettiğinibildirmiştir.

38.

Soruşturma bu şekilde devam ederken Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan

Hakları Komisyonunca terör ve şiddet olayları kapsamında yaşam hakkı

ihlallerinin incelenmesine yönelik olarak kurulan alt Komisyonun (Komisyon)

çalışmaları sırasında başvurucu bu Komisyon tarafından davet edilerek 13/12/2011

tarihindedinlenmiştir.

39.

Anılan Komisyonunun başvurucuyu, kamuoyunun yakından takip ettiği aşağıda

belirtilen kitap yayımları ve medya haberleri üzerine mi yoksa kendi isteğiyle

mi davet edip dinlediği, incelenen belgelerden kesin olarak anlaşılamamıştır.

40.

Soruşturma dosyası içeriğinde bulunan söz konusu Komisyon tutanaklarının onaylı

suretlerine göre başvurucu, kızı A.Ö.nün ölümü olayıyla ilgili Komisyona

anlatımlarda bulunmuştur. Bu anlatımlarında özetle 1992 yılında kızının

öldürülmesinden önce Tunceli İl Jandarma Komutanı olan ve ismini hatırlamadığı

kişinin kendisini telefonla arayarak makamına birkaç kez çağırdığını, önceleri

kendisinin bu çağrıya uymadığını ancak akabindebu çağrıya uyup bu kişinin

makamına giderek yaptıkları görüşmede kendisine "Kızlarından biri dağa

çıkmak istiyor." dediğini, buna itiraz edip bu fikre ne şekilde

vardığını sorunca da cevaben "Öyle ise çocuklarını getir göreyim."

dediğini, sonraki bir tarihte ölen kızı ile birlikte diğer iki kızını da

yanına alarak makamına gittiklerinde bu kişinin kızlarına nerede çalıştıkları

ve oturduklarına ilişkin bazı sorular sorduğunu ve görüşmenin sonunda "Devletinize

çalışın." diye öğüt verip astlarına "Bunları M... Bey'e

götürün." şeklinde talimat verdiğini, akabinde hep birlikte Komutanlık

binasının alt katına götürüldüklerini, çocuklarının burada bir odaya

alındıklarını, bu sırada dışarıdan içeriye baktığında zayıf ve sakallı bir

kişiyi masada otururken gördüğünü, peşinden odanın kapısının kapatıldığını,

burada fiziksel görünümünü tarif ettiği kişi tarafından çocuklarına bazı

sorular sorulduğunu ve nerede çalıştıklarının öğrenildiğini görüşme sonrasında

çocuklarından duyduğunu, bu olaydan yaklaşık iki ay sonra da kızı A.Ö.nün

kaçırıldığını, akabinde Elazığ Devlet Hastanesine, morgunda bulunan bir kadın

cesedini teşhis etmek için ailesiyle birlikte gittiğini, cesedi önce teşhis

edemeyip söz konusu morgdan çıktıklarını, dışarıda beklerken sivil giyinimli

bir polis memurunun yanlarına gelerek karısı başvurucu Dilif Öztürk'e "Bu

senin kızın, sana benziyordu." demesi üzerine kendilerinin de "Sen

yaptın o zaman." şeklinde çıkıştıklarını, sonrasında kızının

kıyafetlerini tanıyıp cesedin kızına ait olduğunu teşhis ettiklerini

söylemiştir.

41.

Başvurucu bu anlatımlarında kızının işkence edilerek öldürüldüğünü, gözlerinin

yerlerinden çıkartıldığını, saçlarının kazındığını, kulaklarının ve burnunun

kesildiğini, cesedinin parçalandığını da ileri sürmüştür.

42.

Başvurucu ayrıca, anlatımlarında geçen M.Y. isimli kişiyi bu olaylardan çok

sonra televizyon kanallarında gördüğünü, kızlarının da bu kişiyi görünce

kendisine "İşte baba bak, işte budur. Bizi sorgulayan bu adamdı."

dediklerini, ayrıca ölen kızı A.Ö.nün terör örgütleriyle bir bağlantısının

bulunmadığını, kızının cesedinin bulunmasından üç gün sonra Tunceli Valiliğinin

13/8/1992 tarihli yazısıyla ikamet ettiği İl Özel İdaresi lojmanını, oturma

süresi dolmadığı hâlde tahliye etmesinin istenildiğini ve aynı tarihlerde

A.Ö.nün iş sözleşmesinin de işe mazeretsiz olarak gelmediği gerekçesiyle feshedildiğini

ileri sürmüştür.

43.

Başvurucu bunların yanında kızının öldürülmesinden sonra bu olaylarla ölüm

olayını hemen irtibatlandıramamasına, kamu görevlilerinin böyle bir eylemi

gerçekleştirmiş olabileceklerine ihtimal vermemesinin neden olduğunu belirtmiş;

tüm bu olup bitenlerin nedeninin, diğer kızlarından birinin daha önce terör

örgütüne katıldığı için iddialarında belirttiği kişilerin kendilerinden intikam

alma isteği olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca, olaydan bir süre sonra

bölgenin bir milletvekiliyle birlikte ifadelerinde adı geçen İl Jandarma

Komutanıyla görüşmek istediklerini ancak bu kişiyi makamında bulamadıklarından

dolayı görüşmeyi gerçekleştiremediklerini söylemiştir.

44.

Komisyonun bir üyesinin bu iddialarıyla ilgili olarak daha önce yetkili

makamlara bir başvuru yapıp yapmadığı yönündeki sorusu üzerine başvurucu,

olayın gerçekleşmesinden sonra isimlerini verdiği bir avukat ve İnsan Hakları

Derneği Başkanı tarafından Tunceli ve Elazığ Cumhuriyet Başsavcılıklarına ve o

dönemin Adalet Bakanına dilekçe ve basın açıklamaları gönderildiğini ancak bu

başvurularına cevap verilmediğini söylemiştir. Başvurucunun hangi tarihli bir

dilekçeyle söz konusu iddialarına ilişkin Cumhuriyet Başsavcılıklarına

başvuruda bulunduğu Komisyon tutanaklarına yansımamış olmakla birlikte

Komisyonun aşağıdaki paragrafta açıklanan yazısında bu tarih belirtilmiştir.

45.

İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, başvurucuyu dinledikten sonra Tunceli ve

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılıklarına yazı yazarak söz konusu olaya ilişkin

soruşturma işlemleri ve soruşturma dosyasının safahatı konusunda, özellikle de

başvurucunun 3/9/1993 tarihinde kızının terörle mücadele sırasında güvenlik

güçleri adına çalışan kişilerce kaçırılarak öldürüldüğü iddiasına ilişkin

başvurusu hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi

verilmesini istemiş, ayrıca başvurucunun Komisyonda verdiği ifadesine ilişkin

tutanağı bu yazıya ekleyerek gereğinin takdiri için göndermiştir.

46.

Komisyonun, çalışmalarını tamamladıktan sonra bu olaya ilişkin ne şekilde bir

değerlendirme yaptığı ve raporunda bu olaya yer verip vermediği, incelenen

belgelerde Komisyonun inceleme ve değerlendirme raporu bulunmadığından

belirlenememiştir.

47.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı, Komisyona 28/12/2011 tarihinde yazdığı cevap

yazısında, soruşturmanın safahatı hakkında kronolojik olarak bilgi vermiştir.

Bu yazıda, Komisyona önce A.Ö.nün kaybolması ve akabinde yapılan soruşturma

işlemleri hakkında bilgi verildikten sonra, Ağır Ceza Mahkemesinin 5/11/1992

tarihinde sanıklar hakkında beraat kararı verip olayın fail ya da faillerinin

bulunması için Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunmasından

sonra, soruşturmaya aynı numara (1993/3111) üzerinden devam edildiği ve

7/12/1992 tarihinde verilen daimî arama kararıyla olayın fail ya da faillerin

aranılması çalışmalarına başlandığı, soruşturma bu şekilde devam ederken

"26/8/1993 tarihli bir gazetede kimliği açıklanmayan özel harp uzmanı olan

bir subayla gazeteci-yazar S.Y.nin yaptığı iddia edilen görüşmede, A.Ö.nün ölüm

olayıyla ilgili bölümlerin bulunması nedeniyle İHD Tunceli Başkanı M.G. ve

avukat A.D. tarafından Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda

bulunulduğu", bu başvurunun Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından

gereği için Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderildiği, "bu iddialara

ilişkin 1993/3603 numaralı evrakla bir soruşturmanın başlatılıp bu

soruşturmanın olay hakkında yürütülmekte olan 1999/3111 numaralı soruşturma

dosyasıyla birleştirildiği", 16/2/2010 tarihinde ise dava zamanaşımı

süresinin yaklaşmakta olduğu gerekçesiyle olayın fail ya da faillerinin

yakalanması için daha titiz ve ayrıntılı bir çalışma yapılması için Elazığ

Emniyet Müdürlüğüne yazı yazıldığı bildirilmiştir.

48.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının Komisyona 24/1/2012 tarihinde yazdığı cevap

yazısında ise "başvurucunun kızının kamu görevlilerince işkence edilip

öldürüldüğü iddialarıyla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılıklarınca herhangi

bir soruşturma işleminin gerçekleştirilmediği" (bkz. § 33) ve

başvurucunun ifadesinin yer aldığı tutanağın ekli bulunduğu ilgi yazılarının

2011/2248 soruşturma numarasına kaydedildiği; bu soruşturmanın suç yeri

itibarıyla Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olması nedeniyle olay

hakkında yeni bir işlem yapılıp yapılmayacağı hususunun takdiri ve ifası için

yetkisizlik kararı verilerek bu Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğini

bildirmiştir.

49.

Başvurucu 1/2/2012 tarihinde vekili aracılığıyla Tunceli Cumhuriyet

Başsavcılığına yeniden bir dilekçeyle başvurmuş ve kızının "devlet

içinde yapılandırıldığını iddia ettiği" Jandarma İstihbarat Terörle

Mücadele'nin (JİTEM) bazı mensupları ve Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adına

çalışan bazı kişiler tarafından zorla kaybettirilerek öldürüldüğünü, kamuoyunda

"Susurluk raporu" olarak bilinen raporda kendisine on yedi

sayfa yer ayrılan "Yeşil" kod adlı M.Y.nin, ekibi ile birlikte

kızını öldürdüğü yönünde pek çok haber ve yorumun medyada yer aldığını; söz

konusu raporda da ifadelerine yer verilen kişilerin, M.Y.nin başka kişilerle

birlikte pek çok faili meçhul olaya karıştığını söylediklerini, yetkili

makamların bu olayı aydınlatmakta ve adı geçen kişiyi yakalamakta zafiyet

gösterdiğini ileri sürmüştür.

50.

Başvurucu, söz konusu dilekçesinde, 2009 ila 2011 yıllarında yayımlanan birçok

gazete ve internet haberleri ile kitaplar ve M.Y. tarafından 1993 yılında

Ankara'da öldürüldüğünü iddia ettiği Jandarma Komutanlığında binbaşı rütbesiyle

görev yapan "A.C.E.nin İtirafları" isimli yayımlanan başka bir

kitapta yer verildiğini ileri sürdüğü bilgilerden alıntı yapmış; söz konusu

haber ve yorumların suretlerini dilekçesine eklemiştir.

51.

Başvurucunun söz konusu dilekçesinde yer verdiği haberler ve yorumlarda,

başvurucunun kızının ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdüğü M.Y.nin 1992 yılı

ve bu yılı takip eden birkaç yıl içinde ülkemizin Doğu ve Güneydoğu

bölgelerinde pek çok faili meçhul ölüm ve kayıp olaylarına karıştığına ve bu

olayların planlayıcısı ve azmettiricisi olduğuna, ayrıca yaşadığı hâlde bazı

kamu görevlilerince saklandığına, yine bu kişilerce yetkili mercilerden

kaçmasına müsaade edildiğine ilişkin birçok iddianın yer aldığı görülmüştür.

52.

Bu iddiaların bir kısımında A.Ö.nün, M.Y. ve ekibi tarafından Diyarbakır

ilindeki Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği yerleşkesinin yanında bulunan bir binaya

götürüldüğü, burada iki gün süreyle tutulduğu, sonrasında da M.Y. ve

yanındakiler tarafından buradan alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü ileri

sürülmüştür. A.Ö.nün ölümüne ilişkin haberler ve yorumların bir kısmı, daha

önce terör örgütü mensubu iken sonrasında bir dönem Jandarma bünyesinde görev

aldığını ileri süren (haber ve yorumlarda itirafçı diye anılmaktadır) ve bu

haberlerin yayımlandığı tarihte İsveç'te yaşayan A.A. isimli bir kişinin bu

ülkede bir internet sitesine 18/8/2009 tarihinde verdiği haber edilen mülakata

ve bu mülakatı haber yapan 16/9/2009 tarihli gazete haberine dayandırılmıştır.

53.

Başvurucu bu dilekçesinde M.Y. adlı kişi ve onunla birlikte hareket ettiğini

ileri sürdüğü bazı kamu görevlileri ve üçüncü kişiler haricinde ona MİT

bünyesinde görev veren, suç işlemesini sundukları devlet imkânlarıyla

kolaylaştıran, yardım eden ve eylemlerine göz yuman olduklarını ileri sürdüğü

bazı kolluk ve kamu görevlileri ile MİT mensupları hakkında da suç duyurusunda

bulunmuş; kızının kaybolma tarihi ile ölü olarak olarak bulunduğu tarih dikkate

alındığında cesedinin, ölü muayene raporunda belirtildiği gibi deforme olma

ihtimalinin bulunmadığını ileri sürerek otopside görev alan Cumhuriyet savcısı

ve doktorların ifadelerinin alınmasını; ayrıca bazı Cumhuriyet Başsavcılıkları

ve Mahkemelerde, M.Y.ye ilişkin birtakım soruşturmaların ve davaların

yürütülmekte olduğunu, bu soruşturmalar ve davalara ilişkin dosyaların ilgili

makamlardan getirtilerek kızının ölüm olayıyla bağlantılı olarak incelenmesini

talep etmiştir.

54.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun 1/2/2012 tarihli

dilekçesinisoruşturmaya kaydetmiş ve 9/2/2012 tarihinde yetkisizlik kararı

vererek dosyayı Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. Elazığ

Cumhuriyet Başsavcılığı da bu dosyayı, olayla ilgili önceden yürüttüğü

soruşturma dosyası ile birleştirerek isnat edilen cürüm işlemek için teşekkül

oluşturmak ve bu teşekküle katılarak mensubu olmak, kasten insan öldürmek ve

kasten insan öldürmeye teşebbüs suçlarını soruşturmanın Malatya Cumhuriyet

Başsavcılığına ait olduğu gerekçesiyle başvurucunun şikâyet dilekçesinde ve

TBMM İnsan Hakları Komisyonuna verdiği ifadelerinde ismi geçen M.Y. ve

içlerinde bazı kolluk ve kamu görevlileri ile MİT mensuplarının da bulunduğu

diğer kişiler hakkında fezleke düzenleyerek soruşturma dosyasını Malatya

Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

55.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı 23/2/2012 tarihinde MİT Müsteşarlığına yazı

yazarak M.Y.nin MİT bünyesinde herhangi bir görev alıp almadığını, MİT mensubu

olup olmadığını, MİT adına haber elemanı olarak görev yapıp yapmadığını, görev

yapmışsa tarihlerini ve M.E. isimli bir MİT mensubunun, soruşturmaya konu

cinayetten sonra M.Y.yi korumak için adı geçeni MİT bünyesinde

görevlendirdiğinin ve yetkili makamlara teslim etmeyerek bu suça ortak

olduğunun iddia edildiği de belirtilerek bu kişinin MİT bünyesindeki

görevlerinin ve görev tarihlerinin bildirilmesini istemiştir.

56.

MİT Müsteşarlığının 15/3/2012 tarihli yazısıyla 4/6/1973-Haziran 1989

(3/11/1973-Kasım 1975 tarihlerinde askerlik yükümlülüğünü yerine getirmesi

nedeniyle irtibatları kesilmiş olmakla birlikte) ve Eylül 1994-30/11/1996

tarihleri arasında konuları itibarıyla zaman zaman M.Y. adlı kişiden istifade

edildiği bildirilmiştir. Aynı yazıda, sorulan M.E. isimli MİT yöneticisinin

farklı tarihlerdeki görevlerine ilişkin bilgilere de yer verilmiştir.

57.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığına

29/2/2012 tarihinde talimat yazılmış ve Savcılığın yetki sınırları içinde

ikamet ettiği anlaşılan, A.Ö.nün ölü muayene işlemine katılan Doktor Z.K.nın,

A.Ö.nün öldürülmeden önce gözlerinin yerlerinden çıkarıldığı, saçlarının

kazındığı, kulaklarının ve burnunun kesildiği ve cesedinin parçalandığı

iddialarına ilişkin ayrıntılı ifadesinin alınması istenmiştir.

58.

Doktor Z.K., talimat üzerine 9/3/2012 tarihinde kollukta verdiği ifadesinde

özetle ölü muayene tutanağını tekrar ederek cesedin kulak ve burnunun yerinde

olduğunu ancak çürümeye başladığını, gözlerini ise hatırlamadığını, ayrıca bu

olaydan önce veya sonra söz konusu cinayetin kamu görevlilerince işlenip

işlenmediğine ilişkin bir duyum da almadığını söylemiştir.

59.

Başvurucunun A.Ö.ye işkence edildiğine ilişkin iddialarının bazı gazete ve

internet sitesi haberlerinde yer alması ve bu haberler ve yorumlarda, A.Ö.nün

ölü muayene işlemini yapan doktorlar Z.K. ve N.A hakkında kesin olmayan

bulguları kesin bulgu gibi göstererek klasik otopsiye gerek olmadığını

bildirdirdiklerinin, işkence bulguları olan vakada mesleki bilgi ve

becerilerini gerçeğin ortaya çıkarılması için kullanmadıklarının ve tıbbi

deontoloji kurallarına aykırı davrandıklarının iddia edilmesi üzerine Türk

Tabipler Birliği Merkezi Konseyi tarafından 23/2/2012 tarihinde Elazığ Tabip

Odasına bu konuda ön inceleme başlatılması istemiyle yazı yazılmış; akabinde

Tabip Odasınca adı geçen doktorlar hakkında ön inceleme işlemi başlatılarak söz

konusu odanın yönetim kurulu üyesi olan bir doktor (İlgili belgelerin

incelenmesinden Adli Tıp uzmanı olup olmadığı belirlenememiştir.) ön incelemeci

olarak tayin edilmiştir.

60.

Bu ön inceleme sırasında ifadeleri alınan doktorlar Z.K. ve N.A., ölü muayene

tutanağını tekrar edip bu tutanağı hiçbir baskı ve tehdit altında kalmadan

serbest iradeleriyle ve mesleki etik kurallara uygun biçimde düzenlediklerini,

ölenin cesedinde işkence edildiğine ilişkin bir bulgu saptamadıklarını, bu

iddiaların tamamen bir kurgudan ibaret olduğunu, olay günü her ikisinin de

nöbetçi olması nedeniyle Cumhuriyet savcısının bu yöndeki talimatıyla ölü

muayene işlemine birlikte katıldıklarını, kişinin tıbbi ölüm nedenini harici

muayene ile belirlediklerinden klasik otopsi yapılmasına gerek görmediklerini,

ölü muayene işlemi sırasında cesedin fotoğraflarının çekildiğini, söz konusu

fotoğrafların bulunmasının ve iddialarla ilgili olarak değerlendirilmesinin bu

konudaki şüpheleri gidereceğini söylemişlerdir.

61.

Ön incelemeci doktorun, Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazarak getirttiği ölü

muayene tutanağı suretini ve yukarıda değinilen doktorların ifadelerini

değerlendirerek 25/12/2012 tarihinde düzenlediği fezlekede; olayda soruşturulan

doktorların kesin olmayan bulguları kesin bulgu gibi göstererek klasik otopsiye

gerek olmadığını bildirdikleri iddiaları yönünden Cumhuriyet savcısının

talebinin kişinin ölüm nedeninin belirlenmesi yönünde olduğu ve bilirkişi

doktorların kesin ölüm nedenini harici muayene ile tespit ettikleri, bu nedenle

de olayda klasik otopsi yapılmasına gerek olmadığı, işkence bulguları olan

olguda mesleki bilgi ve becerilerini gerçeğin ortaya çıkarılması için

kullanmadıkları ve tıbbi deontoji kurallarına aykırı davrandıkları iddiası

yönünden ise ölü muayene tutanağında ölenin el ve ayak tırnaklarının ojeli

olduğunun, el tırnaklarının uzun ayak tırnaklarının normal olduğunun ve

vücudunda herhangi bir darp ve cebir izinin bulunmadığının bildirildiğinin

görüldüğü;sonuç olarak incelenen bilgi ve belgelerden ölenin üzerinde işkence

emaresi olabilecek herhangi bir bulguya rastlanılmadığı, bu konuda bir mesleki

bilgi ve beceri eksikliğinin olmadığı kanaatine vardığını bildirdiği

anlaşılmıştır.

62.

Elazığ Tabip Odası Yönetim Kurulunun 6/5/2013 tarihli toplantısında, ilgili

bilgi ve belgeler ve alınan ifadelerin incelenmesi sonucunda adı geçen

doktorlar hakkında ileri sürülen iddiaların delile değil varsayımlara dayalı

olduğuna ve doktorların ilgili etik kurallarına, 23/1/1953 tarihli ve 6023

sayılı Türk Tabipler Birliği Kanunu'na, 19/2/1960 tarihli ve 10436 sayılı Resmî

Gazete'de yayımlanan Tıbbi Deontoloji Tüzüğü'ne, ilgili kanun hükümlerine uygun

işlem yaptıklarına ve olayda herhangi bir cezai işlem yapılmasına gerek

olmadığına karar verilmiş ve bu karar 10/10/2013 tarihinde Türk Tabipler Merkez

Konsey Başkanlığına bildirilmiştir.

63.

Başvurucu, vekili aracılığıyla 25/4/2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet

Başsavcılığına başvurmuş ve Jandarma Teşkilatı içinde var olduğunu daha önce de

iddia ettiği JİTEM'in bünyesinde görev aldığını ileri sürdüğü A.A. isimli

kişinin yabancı bir ajansa verdiği görüntülü mülakata ilişkin elektronik kaydı

(DVD) Cumhuriyet Başsavcılığına sunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığınca da bu

kaydın çözümü kolluk görevlilerine yaptırılmıştır. Soruşturma dosyasında yer

alan bu çözüm tutanağından söz konusu mülakatın yapıldığı tarih kesin olarak

belirlenememiş ise de içeriği itibarıyla A.Ö.nün ölümü ile ilgili bazı

kitapların yayımlandığı tarihlerden sonra yapıldığı anlaşılmaktadır.

64.

Bu mülakatta A.A, M.Y.nin başvurucunun kızının öldürüldüğü tarihlerde

Diyarbakır ilinde bulunduğunu ileri sürdüğü (kendi beyanına göre) JİTEM

binasına gidip gelmeye başladığını, burada MİT ve Olağanüstü Hâl Valiliği

tarafından kendisine bir arazi aracı tahsis edildiğini, A.Ö.nün de Diyarbakır

Ceza İnfaz Kurumunda tutulan ancak bazı operasyonlarda görev alması için zaman

zaman buradan çıkartılan M.M. isimli kişi tarafından 1992 yılının Temmuz ayının

sonu veya Ağustos ayının başlangıcında M.Y.ye tahsis edilen arazi aracıyla

Diyarbakır'daki JİTEM binasına getirildiğini söylemiştir.

65.

Anılan mülakatta A.A. ayrıca, A.Ö.yü burada gördüğünü ve M.Y.ye kim olduğunu

sorduğunu, M.Y.nin de cevaben A.Ö.nün, bir terör örgütünün o dönemdeki Tunceli

bölge sorumlusu olduğunu ve örgüt içinde sözü geçen biri olduğunu açıkladığı

S.Ç. isimli kişinin karısının kardeşi olduğunu söylediğini ifade etmiştir. A.A.

mülakatta, A.Ö.nün bu kişiler için bilgi temin etmeyi reddettiğinden ve S.Ç.

ile çevresindekilere göz dağı verilmesi amacıyla öldürüldüğünü düşündüğünü

söylemiştir. Aynı mülakatta A.A, A.Ö.yü gördüğünde sakin ve rahat olduğunu

gözlemlediğini, yüzünde ve vücudunda kötü muameleye maruz bırakıldığına dair

bir emarenin bulunmadığını ancak M.Y.nin, A.Ö.ye işkence ettiğinin iddia

edildiğini söylemiştir.

66.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun ölüm olayından bir süre önce

çocuklarıyla birlikte Tunceli İl Jandarma Komutanlığına çağrıldığı ve burada

kızlarına M.Y. isimli kişi tarafından bazı sorular sorulduğu iddiasına ilişkin

olarak önce iddiaya konu tarihte İl Jandarma Komutanlığının kim tarafından

yürütüldüğünü araştırmış; ilgili makamlarla yazışması sonucu bu hususu tespit

etmesiyle de bu kişinin şüpheli sıfatıyla ifadesi alınması için bulunduğu yer

Cumhuriyet Başsavcılığına talimat yazmıştır.

67.

Talimat gereğince 28/3/2012 tarihinde şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan Emekli

Kıdemli Albay M.S.Y., başvurucunun tüm iddialarını reddederek bu iddialarda adı

geçen M.Y. isimli kişiyle aralarında hiçbir fiilî ve hukuki ilişkinin

yaşanmadığını, bu kişiyi görmediğini, Komutanlığındaki istihbarat işlemlerinin

bu konuda görevli olan astları tarafından gerçekleştirildiğini, başvurucuyla

iddia ettiği gibi bir görüşme yapmadığını, A.A. adlı kişiyi de tanımadığını

söylemiştir.

68.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talebiyle ve Malatya 3. Ağır Ceza

Mahkemesinin 31/5/2012 tarihli kararıyla şüpheli M.Y. hakkında kendisine çağrı

yapılamadığı ve tüm aramalara rağmen ulaşılamadığı gerekçesiyle yoklukta

tutuklama kararı verilmiş ve aynı tarihte bu konuda bir emir düzenlenerek

gereği için ilgili birimlere dağıtılmıştır.

69.

Soruşturma belgelerinden Malatya Ağır Ceza Mahkemesince 21/10/2011 tarihinde

İHD Elazığ Şubesi Başkanı M.C. ve Dr. H.K.nin 27/2/1993 tarihinde zorla

kaybettirilerek öldürülmesi olayına ilişkin de M.Y. hakkında başka bir yoklukta

tutuklama kararı verildiği, ayrıca hakkında Tunceli Eski İl Jandarma Komutanı

K.Ç.nin belirtilmeyen tarihte ölümü olayıyla ilgili olarak "Kırmızı

Bülten" kararı çıkartıldığı anlaşılmıştır. Soruşturma belgelerinde adı

geçen hakkında yürütülmekte olan başka soruşturma ya da görülmekte olan dava ya

da davaların bulunup bulunmadığının, ilgili mercilerdeki bu soruşturma ya da

dava dosyalarının içeriklerinde A.Ö.nün ölümü olayına ilişkin tanık beyanı ve

benzeri delillerin bulunup bulunmadığı yönünden incelenebilmesi bakımından

araştırılıp araştırılmadığı kesin olarak anlaşılamamıştır.

70.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun ifadesini 8/6/2012 tarihinde

yeniden almıştır. Başvurucu bu ifadesinde genel olarak Komisyona verdiği

ifadesini tekrar etmiş, farklı olarak 1992 yılının Mayıs ayında Tunceli İl

Jandarma Komutanın çağrısı üzerine ölen A.Ö ve diğer iki kızı ile birlikte İl

Jandarma Komutanlığına gittiklerinde binanın alt katında bulunan odada sakallı

bir kişi tarafından kızlarına bazı sorular sorulması sırasında terör örgütünün

bazı mensuplarının fotoğraflarının gösterildiğini, bu kişilerin arasında büyük

kızı Aysel Ö.nün de fotoğrafının bulunduğunu, kızlarının, kardeşleri Aysel

Ö.nün evlendikten sonra örgüte katıldığını ve sonrasında eşi S.Ç. ile birlikte

yurt dışında yaşamaya başladığını söylediklerini, olay günü kızı A.Ö.nün biri

sakallı olmak üzere üç erkek şahıs tarafından beyaz bir otomobille

götürüldüğünün görüldüğünü söylemiş; ayrıca kamuoyunda "Susurluk raporu"

diye bilinen raporda ismi geçen Jandarma Emekli Astsubay H.O. isimli kişiyle

yakın zamanda telefonla görüştüğünü, bu kişinin kendisine kızı A.Ö.nün

öldürülmesi olayıyla ilgili bilgisinin olduğunu söylediğini ileri sürmüştür.

71.

Başvurucu, bu ifadesinin alınması sırasında Malatya Cumhuriyet

Başsavcılığınaayrıca Tunceli İl Özel İdare Müdürlüğünün 13/8/1992 tarihli

kendisine tahsisli konutun beş yıldan fazla kalındığı gerekçesiyle tahliyesinin

istendiği yazısını ve Tunceli İl Özel İdaresi Müdürlüğüne ait şirketin (TUNGAŞ)

9/9/1992 tarihli kızı A.Ö.nün 27/7/1992-29/7/1992 tarihlerinde aralıksız iki iş

günü mazeretsiz olarak işe gelmediği gerekçesiyle 31/7/1992 tarihinde alınan

yönetim kurulu kararıyla iş akdinin feshedildiğini bildirir yazısını ibraz

etmiştir.

72.

Başvurucunun bu ifadesinde olayla ilgili bilgisi olduğunu ileri sürdüğü H.O.nun

talimatla 13/6/2012 tarihinde alınan ifadesinde, 1992 yılında Uşak İl Jandarma

Komutanlığında Sorgu Kısım amiri olarak görev yaptığını, 1993 yılı Temmuz

ayında Malatya İl Jandarma Komutanlığı Sorgu Kısım amiri olarak tayin olduğunu,

Elazığ (kendi beyanına göre) JİTEM bölge komutanı olan Yüzbaşı Z. ile aynı yıl

içinde Elazığ iline gittiğinde görüştüğünü, bu görüşmede bölgedeki faili meçhul

cinayetler hakkında konuştuklarını, Yüzbaşı Z.nin kendisine "Yeşil"

kod adlı M.Y.nin Mazgirt'den Ayten isimli bir kadını, eniştesi bir terör

örgütünün Tunceli bölge sorumlusu olmasından dolayı kaçırdığını, yanında da

örgüt itirafçısı olarak bilinen M.M. isimli kişinin bulunduğunu, kaçırdıktan

sonra Diyarbakır (kendi beyanına göre) JİTEM'ine getirdiklerini, bu dönemde

JİTEM'in komutanı olan A.K.nin huzuruna çıkardıklarını ve akabinde M.M., M.Y.,

A.K. ve sonradan İsveç'de yaşamaya başlayan A.A.nın, Ayten isimli kadına üç gün

süreyle işkence ettiklerini anlattığını ancak bu kişinin Ayten isimli kadının

nasıl öldürüldüğü konusunda bilgi vermediğini söylemiştir. H.O., A.A. isimli

kişinin A.Ö.yü soyup işkence ettiklerini doğruladığını da ileri sürmüş;

başvurucunun ifade vermesinden kısa bir süre önce kendisini telefonla arayıp bu

konuda ifade verip veremeyeceğini sorduğunu, kendisinin de verebileceğini ifade

ettiğini söylemiştir.

73.

H.O., aynı ifadesinde bu bölgede işkence edilenlerin Jandarma Komutanlıklarının

yetkili olduğu bölgelerde öldürüldüklerini, böylece olayın gereği gibi

soruşturulmasının önüne geçildiğini, A.Ö. kaçırıldığında bu olaydan Mazgirt

İlçe Jandarma Karakol Komutanının da haberdar olduğunu duyduğunu, 1994 yılında

Tunceli iline görevli olarak gittiğinde birlik komutanı olan M.B.nin de bu

olayı örnek göstererek "Yeşil" kod adlı kişinin birçok kişiyi

kaçırıp işkence ettikten sonra öldürdüğünü söylediğini, aynı kişinin bu

durumdan rahatsızlığını da ifade ettiğini, A.Ö.nün ölümüyle sonuçlanan olaya

ilişkin kayıtların Mazgirt İlçe Jandarma Komutanlığında tutulduğunu, kendisinin

de Malatya İl Jandarma Komutanlığının istihbarat bölümünde buna ilişkin

kayıtları tuttuğunu, 1996 yılında Malatya'dan ayrıldığını, kayıtların bu

tarihten sonra muhafaza edilip edilmediğini ise bilmediğini ve ifadesinde adı

geçen M.M.nin Mersin'de ikamet ettiğini söylemiştir.

74.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla başvurucunun iddialarında ismi

geçen ve olay tarihinde Tunceli İl Özel İdaresi Müdürü olan K.K.nin 23/10/2012

tarihinde alınan ifadesinde başvurucu ve A.Ö.yü hatırlayamadığını, iddialara

konu lojmanın boşaltılması işlemini gerçekleştirmekle yetkili olduğunu ancak bu

dönemde herhangi bir memurun lojmanını boşaltması yönünde özel bir talimat

almadığını, A.Ö.nün İl Özel İdaresine ait fabrikasındaki iş akdinin

kaybolmasından bir süre sonra feshedilip edilmediğini ise hatırlamadığını

söylemiştir.

75.

Yine Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla 26/11/2012 tarihinde

şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan M.M.; H.O. isimli kişiyi tanımadığını, ismini

basından duyduğunu, A.Ö.nün öldürülmesi olayıyla ilgili bilgisinin olmadığını,

terör örgütü üyesiyken 1991 yılında güvenlik güçlerine teslim olduğunu,

akabinde bir yıl süreyle ceza infaz kurumunda kaldığını söylemiştir.

76.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, incelenen soruşturma belgelerine göre

13/3/2014 tarihine kadar başkaca bir işlem gerçekleştirmemiş, belirtilen

tarihte ilgili kanunda yapılan değişikliği gerekçe göstererek yetkisizlik

kararı vermiş ve soruşturma dosyasını yenidenElazığ Cumhuriyet Başsavcılığına

göndermiştir.

77.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı, şüpheli M.Y. hakkında önceden çıkartılan

yakalama emrini, bu kararı takip edemeyeceği gerekçesiyle resen kaldırarak

Elazığ Sulh Ceza Hâkimliğinden yeni bir yakalama emri çıkartılmasını talep

etmiştir. Hâkimlik de talep gereğince 29/9/2014 tarihinde M.Y. hakkında yeni

bir yakalama emri çıkarmış ve aynı tarihte bu yönde bir emir düzenlemiştir.

78.

İncelenen belgelerden, Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığının 21/1/2016 tarihinde

Elazığ Tabip Odasına yazı yazarak ölü muayene tutanağını düzenleyen doktorlar

hakkında herhangi bir idari inceleme yapılıp yapılmadığını sormasına kadar

soruşturmada, M.Y. hakkında çıkartılan yakalama emrinin infazının

beklenilmesinden başka herhangi bir işlemin gerçekleştirildiği tespit

edilememiştir.

79.

Elazığ Tabip Odası 9/2/2016 tarihli cevabi yazısıyla yukarıda değinilen ön

inceleme işlemine ilişkin belgeleri Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

80.

Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu soruşturma dosyasının onaylı

suretlerinin gönderilmesi Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığından talep edilmiş olup

talep gereğince 29/2/2016 tarihinde onaylı suretleri UYAP üzerinden gönderilen

dosyanın incelenmesinden soruşturmanın derdest olduğu ve M.Y. hakkında

çıkartılan yakalama emrinin henüz infaz edilemediği anlaşılmıştır.

2.

İdari Dava Süreci

81.

Başvurucular 25/5/2005 tarihinde vekilleri aracılığıyla Tunceli Valiliği Zarar

Tespit Komisyonuna (Zarar Tespit Komisyonu) 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı

Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun

kapsamında başvurmuş ve kızlarının güvenlik güçleri adına hareket eden bazı

yapılanmalar tarafından zorla kaybettirildiğini, işkence edildiğini ve akabinde

öldürüldüğünü ileri sürerek tazminat talebinde bulunmuşlardır.

82.

Zarar Tespit Komisyonunun 10/10/2006 tarihli kararıyla talebe konu failimeçhul

olayın gerçekleşme şekliyle ilgili iddiaların herhangi bir somut belgeye

dayandırılmadığı, konuyla ilgili gazete kupürlerinin duyum, kanaat ve faraziye

mesabesinde olduğunun ve iddia konusunun bu noktadan bakıldığında tam tersi bir

mütalaada konu olabileceğinin değerlendirildiği ile bilgi ve belge eksikliği

gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiştir.

83. Başvurucular

tarafından, yasal süresi içinde Tunceli Valiliği hasım gösterilerek Malatya

İdare Mahkemesi (Mahkeme) nezdinde söz konusu ret kararının iptali talebiyle

dava açılmıştır.

84. Mahkemenin

3/6/2010 tarihli ve K.2010/1287 sayılı kararıyla davanın reddine karar

verilmiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

"...Dava

dosyasının incelenmesinden, davacıların çocuğu olan Ayten Öztürk'ün 27/8/1992

tarihinde Tunceli ili Mazgirt ilçesi Kepektaş köyünden, kimliği belirsiz

kişiler tarafından kaçırıldıktan sonra öldürüldüğünden bahisle 5233 sayılı yasa

kapsamında taraflarına tazminat ödenmesi istemiyle yaptıkları başvurunun

reddine ilişkin Zarar Tespit Komisyonunun 10/10/2006 tarihli kararının iptali

istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığıanlaşılmaktadır.

Olayda; dava

dosyasında mevcut bilgi ve belgeler incelendiğinde; davacı Hıdır Öztürk

tarafından kızı Ayten Öztürk'ün tanımadıkları kişiler tarafından zorla

kaçırıldığı, kızının N.A. tarafından evlenmek maksadıyla rahatsız edildiği ve

kaçırılmış olabileceği, kanaatiyle Kovancılar Cumhuriyet Savcılığına 5/8/1992 tarihinde

şikâyette bulunduğu, yine davacıların Akpazar Jandarma Karakolunda 6/8/1992

tarihinde alınan ifadelerinde, kızlarının kaçırılması ile ilgili olarak market

sahibi Ş.Ç. Ve taksicilik yapan E.A.dan şikâyetçi oldukları, bu arada

davacıların kızı Ayten Öztürk'ün 8/8/1992 günü Elazığı ili Karşıyaka Mahallesi

Kartaltepe Mevkiinde toprağa gömülü cesedinin bulunduğu, yapılan otopside

maktulün boğularak öldürüldüğünün tespit edildiği, davacılar tarafından

şikâyetçi olunan E.A, N.A, Ş.Ç isimli kişiler hakkında,maktulün kaçırılması ve

öldürülmesi olayıyla ilgili olarak Elazığ 1. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava

neticesi 5/11/1992 gün ve E.1992/132,K.1992/140 sayılı kararla, sanıklar

hakkında 'atılı suçları işlediklerine dair cezalandırılmalarına yeterli kesin ve

inandırıcı delil elde edilemediğinden beraatlerine' karar verildiği, maktulün

kimler tarafından öldürülmüş olduğu hususunun araştırılmaya devam ettiği

görülmektedir.

Bu durumda; yukarıda anlatılan hususlar dikkate

alınarak yapılan değerlendirme sonucu, davacıların çocuğu Ayten Öztürk'ün terör

veya terörden kaynaklanan bir olaydanötürü kaçırıldığı ve akabinde öldürülmüş

olduğu hususunda herhangi bir tespit, hatta bunu düşündürebilecek bir emare

bulunmadığı, ölüm olayının 5233 sayılı yasa kapsamında değerlendirilmesinin

mümkün olmadığı kanaatiyle davacıların

başvurusunun reddine ilişkin dava konusuişlemde hukuka

aykırılıkbulunmamaktadır.

..."

85.

Başvurucuların temyizi üzerine bu karar, Danıştay Onbeşinci Dairesinin

(Daire)9/5/2012 tarihli ve K.2012/2827sayılı ilamıyla onanmıştır.

86. Başvurucuların

karar düzeltme istemi de Dairenin 11/4/2013 tarihli veK.2013/2738 sayılı ilamı

ile oyçokluğuyla reddedilmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üyenin karşıoy

gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

"Ayten Öztürk'ün öldürülmesi olayının faillerinin

bulunamamış olmasına rağmen, dosyada mevcut itiraf mahiyetindeki açıklamalar ve

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma ve olayın meydana

geldiği dönemdeki faili meçhul cinayetler bir arada değerlendirildiğinde,

davacıların kızının bir terör eylemi sonucu hayatını kaybettiği kanaati

uyanmaktadır.

...

Uyuşmazlık konusu olayda da kişinin yaşam hakkının

ihlal edildiği, ancak sorumluların da bugüne kadar açığa çıkarılamadığı

görülmektedir.

Bu durumda faili ortaya çıkarılamayan bu cinayetlerden

dolayı Anayasa ve insan haklarına ilişkin sözleşmeler uyarınca yaşam hakkını

korumakla yükümlü olan idari birimlerin, bu tür olaylardan doğabilecek

zararları karşılaması hukuk devleti olmasının gereğidir.

..."

87. Nihai

karar başvuruculara 23/9/2013 tarihinde tebliğ edilmiş olup başvurucular otuz

günlük yasal süresi içinde 21/10/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

B.

İlgili Hukuk

1.Ulusal

Hukuk

88. 6/1/1982

tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal

edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine

veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem

tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

89. 5233

sayılı Hakkında Kanun’un 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı, terör eylemleri

veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara

uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri

belirlemektir.”

90. 4/12/2004

tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 86. maddesişöyledir:

"(1) Engelleyici sebepler olmadıkçaölü muayenesinden

veya otopsiden önce ölünün kimliği her suretle ve özellikle kendisini

tanıyanlara gösterilerek belirlenir ve elde edilmiş bir şüpheli veya sanık

varsa, teşhis edilmek üzere ölü ona da gösterilir.

(2) Ölünün adli muayenesinde tıbbi belirtiler, ölüm

zamanı ve ölüm nedenini belirlemek için tüm bulgular saptanır.

(3) Bu muayene, Cumhuriyet savcısının huzurunda ve bir

hekim tarafından görevlendirilerek yapılır."

91. 13/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza

Kanunu’nun 102. ve 104. maddelerinin ilgili bölümleri şöyledir:

“Madde 102 - Kanunda başka türlü

yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası:

1 - Ağırlaştırılmış müebbet ağır

hapis ve müebbed ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene,

2 - Yirmi seneden aşağı olmamak üzere

muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,

... geçmesiyle ortadan kalkar.

Madde 104 - Hukuku amme davasının müruru zamanı,

mahkumiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli

makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın

açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan

iddianame ile kesilir.

Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren

yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise

müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak

bu sebepler müruru zaman müdetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan

müddetlerin yarısının ilavesi ile baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.”

92. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun

7. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile

sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan

kanun uygulanır ve infaz olunur.”

93. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından

kabul edilen (11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek

Kurulu Kanunu’na 6524 sayılı Kanun’un 39. maddesi ile eklenen geçici 4.

maddenin (6) numaralı fıkrası gereğince yürürlükten kaldırılmış olan ancak

başvuruya konu soruşturmanın yürütüldüğü periyotta yürürlükte olan) 18/10/2011

tarihli ve faili meçhul olay ve cinayetlerin soruşturma usul ve esaslarına

ilişkin Genelge'nin ilgili bölümü şöyledir:

“…

50. Faili

meçhul olay ve cinayetlerin soruşturulmasında,

...

g) Soruşturma evraklarının ilgili

Cumhuriyet savcısı tarafından sık sık gözden geçirilmesi, ancak sadece

soruşturma evrakının en üstündeki müzekkereye cevap verilmiş olup olmadığı ile

yetinilmeyerek içeriği itibarıyla başkaca eksik kalmış bir husus varsa onun da

tamamlanması için gerekli yazının yazılması, sonucunun uygun aralıklarla takip

edilmesi,

…”

2. Uluslararası Hukuk

94. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun

10/12/1984 tarihli ve 39/46 sayılı kararıyla kabul edilen ve onaylanmasına dair

3441 sayılı İşkenceye ve Diğer Zalimane Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya

Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin Onaylanmasının Uygun

Bulunduğuna DairKanun'un dayanak oluşturduğu 29/4/1988 tarihli ve 19799 sayılı

Resmî Gazete’de yayımlanan İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya

Alçaltıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin 12. maddesi şöyledir:

“Her Taraf Devlet, yetkisi altındaki

ülkelerde bir işkence eyleminin işlendiğine inanmak için ciddi sebepler mevcut

olan her halde, yetkili mercilerin derhal ve tarafsız soruşturma yürütmelerini

sağlayacaktır.”

95. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları

Yüksek Komiserliği, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı

Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin

El Kılavuzu’nun (İstanbul Protokolü) birinci ekinin 2. maddesi şöyledir:

“Devletler, işkence ve kötü muamele

şikayetleri ve bildirimlerinin, anında ve etkili bir biçimde soruşturulmasını

sağlamakla yükümlüdürler. Açık bir şikayetin olmadığı durumlarda bile işkence

ve kötü muamele yapıldığına ilişkin belirtiler varsa, soruşturma yapılmalıdır.

Soruşturmayı yürütenler, bu tür olayların faili olduğundan şüphelenilen kişiler

ve onların hizmet ettiği kurum ve kuruluşlardan bağımsız, soruşturma

yürütebilecek vasıfta, tarafsız kişiler olmalıdır. Bu kişilerin tarafsız tıp

uzmanlarına veya konuyla ilgili diğer uzmanlara erişim veya bu tür uzmanları

çağırma yetkileri olmalıdır. Soruşturmalar yürütülürken, en yüksek profesyonel

standartlara uygun yöntemler kullanılmalı ve soruşturma sonuçları kamuya

açıklanmalıdır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

96. Mahkemenin

21/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

97. Başvurucular; kızlarının güvenlik güçleri ve

MİT adına çalışan M.Y. tarafından zorla kaybettirilerek işkence yapılmak

suretiyle öldürüldüğünü, bu olaya ilişkin etkili bir ceza soruşturmasının

yürütülmediğini, ayrıca söz konusu ceza soruşturmasında adı geçen şüpheli M.Y.

hakkında yoklukta tutuklama kararı çıkarılmasına rağmen açtıkları tazminat

davasının, olayın terör ve terörden kaynaklanan bir olay olmadığı gerekçesiyle

reddedildiğini belirterek Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan

yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş; maddi ve manevi tazminata karar

verilmesi talebinde bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

98. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular

tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların

hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969,

18/9/2013, § 16).

99. Başvurucular, kızlarının işkence edilerek

ölümüyle sonuçlanan olayda etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi suretiyle

devletin yaşam, kişi hürriyeti ve güvenliği hakları ile işkence ve eziyet

yasağı kapsamında pozitif yükümlülüklerini ihlal ettiği şikâyetlerinin yanında

kızlarının bazı kamu görevlileri ve güvenlik güçleri adına hareket eden kişiler

tarafından zorla kaybettirilerek işkenceye maruz bırakıldığını ve akabinde öldürüldüğünü

ileri sürerek devletin aynı haklar kapsamında negatif yükümlülüklerini de ihlal

ettiğini ileri sürmüşlerdir.

100. Öncelikle belirtilmelidir ki Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesinin (AİHM) birçok kararında da ifade edildiği gibi işkence

yasağı, demokratik toplumun temel değerleri ile ilgili bir düzenlemedir. Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme)normatif maddelerinin çoğunluğunun

aksine 3. madde istisna öngörmemekte ve 15. maddenin (2) numaralı fıkrasına

göre ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike durumunda bile askıya

alınamamaktadır. (Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, §

95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119). AİHM,

terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele gibi en zor koşullarda bile Sözleşme’nin

işkence ve insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele ya da cezaları -mağdurun

davranışı ne olursa olsun- kesin ifadelerle yasakladığını teyit etmiştir (Cezmi

Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 93; Labita/İtalya,

§ 119; Chahal/Birleşik Krallık, B. No: 22414/93, 15/11/1996, § 79).

101. AİHM'e göre gözaltında tutulan kişilerin

yaşamlarından ve vücut bütünlüklerinden ulusal makamlar sorumludur ve

gözaltında meydana gelen yaralanma, ölüm ve kayboluşlara ilişkin makul bir

açıklama getirme görevi savunmacı devletlere aittir (Er ve diğerleri/Türkiye,

B. No: 23016, 31/12/2012, § 66; Tanış ve diğerleri/Türkiye, B. No:

65899/93, § 160).

102. Yine AİHM'e göre resmî olarak kolluk

görevlileri tarafından çağrıldığının, bunların kontrolü altında bir yere

girdiğinin ve o tarihten itibaren bir daha haber alınamadığının tespit edilmesi

hâlinde tutulan kişinin yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik bir açıklama

getirmek zorunludur. Bu gibi şartlar altında, ne olduğuna ilişkin makul bir

açıklama getirmek ve ilgili kişinin yetkililerce alıkonulmadığını ve

özgürlüğünden mahrum bırakılmaksızın salıverildiğini göstermek devletin

görevidir (Tanış ve diğerleri/Türkiye, § 160). Gözaltına alınan bir

kişinin akıbetine ilişkin yetkililerin hesap verme zorunluluğu, kişinin

salıverildiği gösterilene kadar devam etmektedir (Er ve diğerleri/Türkiye,

§ 71).

103.

AİHM, bir başvurucunun kocasının polis gözetiminden salıverildikten sonra

hukuka aykırı şekilde öldürülüşünü konu alan bir kararında bu hesap verme

sorumluluğunugenişleterek dosyada resmî bir salıverme evrakının olmayışının,

başvurucunun kocasının gerçekten salıverildiğini kanıtlamaya ilişkin

yükümlülüğün yerine getirilemediği anlamına geldiğini belirtmiş ve söz konusu

ölümden devletin sorumlu olduğuna karar vermiştir (Süheyle Aydın/Türkiye,

B. No: 25660/94, 24/5/2005, § 154).

104.

AİHM, değinilen karara varırken "Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes,

gerçekten serbest bırakıldıklarına ilişkin güvenilir bir doğrulama sağlanarak

ve ayrıca fiziksel bütünlükleri ve haklarından eksiksiz biçimde yararlanabilme

yetenekleri korunmuş olarak serbest bırakılmalıdır." şeklinde

düzenleme öngören Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18/12/1992 tarihli ve

47/133 sayılı Bütün Kişilerin Zorla Kaybettirilmeden Korunmasına İlişkin

Deklarasyon'un 11. maddesini dikkate almıştır (Benzer yöndeki AİHM kararı için

bkz. Meryem Çelik ve diğerleri, B. No: 3598/03, 16/4/2013,§ 51).

105.

Diğer taraftan kötü muamele konusundaki iddialar, uygun delillerle

desteklenmelidir. (Hamdiye Aslan, B. No: 2013/2015, 4/11/2015, § 92;

benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Klaas/Almanya, B. No: 15473/89,

22/9/1993, § 30). İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için, her

türlü şüpheden uzak, makul kanıtların varlığı gerekir. Bu nitelikteki bir

kanıt, yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilemeyen

birtakım karinelerden de oluşabilir. (Hamdiye Aslan, § 92; benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. İrlanda/Birleşik Krallık, B. No:

5310/71, 18/1/1978, § 161; Labita/İtalya, § 121). Bu bağlamda kanıtlar toplanırken

tarafların takındıkları tutumlar dikkate alınmalıdır (Tanlı/Türkiye, B.

No: 26129/95, 10/4/2001, § 109). Ancak bu uygun koşulların tespiti hâlinde bir

kötü muamelenin varlığından bahsedilebilir (C.D., B. No: 2013/394,

6/3/2014, § 28).

106.

Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında yapılan şikâyetlerin incelenmesinde anılan

maddede güvence altına alınan yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı ihlali ile

ilgili iddialarda bulunulduğu zaman Anayasa Mahkemesi, bu konu hakkında tam bir

inceleme yapmalıdır. (Hamdiye Aslan, § 93; benzer yöndeki AİHM kararı

için bkz. Ribitsch/Avusturya, B. No: 18896/91, 4/12/1995, § 32).

107.

Anayasa'nın 17. maddesi bağlamında yapılan şikâyetler hakkında tam bir inceleme

yapılarak iddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için ise her türlü

şüpheden uzak, makul kanıtların varlığı gerekir. Bu nitelikteki bir kanıt,

yukarıda belirtildiği üzere yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da

aksi ispat edilemeyen birtakım karinelerden de oluşabilir. Ancak kaybolan

kişilerin akıbeti hakkında devletin hesap verme yükümlülüğü bulunup bu

yükümlülüğünü yerine getirmediği hâllerde, yaşanan ölümlerden sorumluluğu

bulunduğunu söyleyebilmek için kaybettirilen kişinin devletin nezareti altında

kaldığının -makul şüphenin ötesinde- kesin olarakbelirlenebilmesi gerekir.

108.

Somut olayda başvuru formu ve eklerinde sunulan belgeler ile başvuruya konu

ceza soruşturması ve idari dava dosyalarında yer alan bilgi ve belgeler,

Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı ve işkence ve

eziyet yasağı ile Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının maddi boyutunun ihlal edilip edilmediği

konusunda bir değerlendirme yapılmasına imkân sağlayacak nitelikte -makul

şüphenin ötesinde- kanıt unsuru içermemektedir. Olayın gerçekleştiği koşullar,

başka bir ifadeyle ölenin iddia edildiği gibi keyfî olarak devletin nezaretine

alınıp bu sırada işkenceye maruz bırakıldıktan sonra kamu görevlilerince ve bu

görevliler adına hareket eden kişilerce mi öldürüldüğü yoksa üçüncü kişilerce

hürriyetinden yoksun bırakılıp akabinde bu kişilerce mi öldürüldüğü, bir

değerlendirme yapılmasına imkân sağlayacak nitelikte belirlenebilmiş değildir.

109.

Bu şartlar altında, başvurucuların çocukları A.Ö.nün zorla kaybettirildikten

sonra işkenceye maruz bırakıldığı iddiasının, Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasında güvence altına alınan işkence ve eziyet yasağı; akabinde öldürüldüğü

iddiasının ise Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına

alınan yaşam hakkı kapsamında olduğu ve başvurunun kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin, Anayasa'nın 17. maddesinin sadece etkili soruşturma

yükümlülüğüne ilişkin usul boyutu ile sınırlı olarak yapılması gerekli ve

yeterli görülmüştür.

110.

Diğer taraftan başvurucuların, çocuklarının terörle mücadele kapsamında

öldürüldüğünü ileri sürerek idare aleyhine açtıkları tazminat davasının

delillerin takdirindeyanılgıya düşülerek olayın terör veya terörden kaynaklanan

bir olay olmadığı gerekçesiyle reddedildiği iddiasının Anayasa'nın 36.

maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamında olduğu

değerlendirilmiş ve söz konusu iddiaya ilişkin inceleme bu madde kapsamında

yapılmıştır.

1.Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a.

Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

111.

Başvurucular, idari yargıda bakılan davada delillere ilişkin hatalı bir

değerlendirme yapılarak taleplerinin reddedilmesi suretiyle adil yargılanma

hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia

etmişlerdir.

112.

30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama

Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilgili kısmı

şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların

kabul edilemezliğine karar verebilir.”

113.

İlke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve

olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının

yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili

varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine

konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının

adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda bariz takdir hatası içermesi ve bu

durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal

etmiş olmasıdır. Bu çerçevede kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular, derece

mahkemesi kararları bariz takdir hatası veya açıkça keyfîlik içermedikçe

Anayasa Mahkemesince esas yönünden incelenemez (Necati Gündüz ve Recep

Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

114.

5233 sayılı Kanun’un 2. maddesinde terör dışındaki ekonomik ve sosyal

sebeplerle uğranılan zararlarınkapsam dışında olduğu açıkça belirtilmiştir.

115.

5233 sayılı Kanun uyarınca ileri sürülen taleplerin belirtilen Kanun kapsamında

değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hususu ve Kanun’un kapsamının

belirlenmesi noktasındaki mevzuat hükümlerinin yorumu ile bu hususta içtihadi

bir ölçütün belirlenmesi ve somut olayın bu ölçüt uyarınca değerlendirilmesi

noktasındaki takdir, esasen derece mahkemelerine ait olup 5233 sayılı Kanun’un

uygulanması bağlamında daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış olan

taleplere ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmeler

neticesinde de belirtilen hususlara ilişkin iddiaların, maddi olayın ve hukuk

kurallarının yorumlanması ve uygulanması bağlamında kanun yolu mahkemelerince

değerlendirilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu belirtilerek açıkça

dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılmıştır (Sabri Çetin, B. No:

2013/3007, 6/2/2014, §§ 45-50; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Akbayır/Türkiye,

B. No: 30415/08, 28/6/2011, § 88). Bu konudaki takdir esasen derece

mahkemelerine ait olmakla beraber derece mahkemesi kararlarının bariz takdir

hatası veya açıkça keyfîlik içermesi durumunda anayasal bir temel hak veya

özgürlüğün ihlal edilip edilmediğinin tespiti noktasında farklı bir

değerlendirme yapılması gerekebilecektir (Mesude Yaşar, B. No:

2013/2738, 16/7/2014, § 93; Cahit Tekin, B. No: 2013/2744, 16/7/2014, §

88).

116.

Somut olayda başvurucuların, devletin içinde yapılandığını iddia ettikleri bazı

grupların güvenlik güçleri adına hareket ederek kızlarını zorla kaybettirip

akabinde işkence etmek sureyle öldürdüğünü ve bu çerçevede oluşan zararlarının

5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürdükleri;

Zarar Tespit Komisyonunun bu taleplerini reddetmesi işlemine karşı idari

yargıda açtıkları davanın ise bu olay hakkında yürütülmekte olan ceza

soruşturmasında güvenlik güçleri adına hareket ettiğini iddia ettikleri şüpheli

M.Y. hakkında yoklukta tutuklama kararı çıkartıldığının dikkate alınmaması

suretiyle reddedilmesinin, anayasal haklarını ihlal ettiğini iddia ettikleri

anlaşılmıştır.

117.

İlk Derece Mahkemesinin ve Danıştay Dairesinin söz konusu davanın

reddedilmesine ilişkin gerekçelerinde, olaya ilişkin toplanan tüm delillere ve

yürütülmekte olan ceza soruşturması dosyasındaki bilgi ve belgelere dayanılarak

olayın terör veya terörden kaynaklanan bir olay olduğunun belirlenemediği ve bu

belirsizlik karşısında idareye yüklenebilecek bir sorumluluğun bulunmadığı

sonucuna varıldığı bildirilmiştir.

118.

Yukarıda değerlendirme kısmında değinildiği ve aşağıda olaya ilişkin etkili

ceza soruşturması yürütülmesi yükümlülüğünün incelenmesi bölümünde ayrıca

açıklanacağı üzere, bireysel başvuru formu ve eklerinde sunulan belgeler ile

başvuruya konu ceza soruşturması ve dava dosyalarında yer alan bilgi ve

belgelerin, olayın meydana geldiği koşulların kesin olarak belirlenebilmesine

imkân vermediği gözetildiğinde Derece Mahkemesi kararlarının bariz takdir

hatası veya açıkça keyfilik içerdiğinin söylenebilmesi mümkün değildir.

119.

Açıklanan nedenlerle başvurucular tarafından ileri sürülen iddiaların kanun

yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, Derece Mahkemesi kararlarının bariz takdir

hatası veya açık keyfîlik de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının

diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b.

Ceza Soruşturmasının Etkili Yürütülmediğine İlişkin İddia

120.

Başvurucular kızlarının zorla kaybettirilmesi, işkenceye maruz bırakılması ve

akabinde öldürülmesi olayına ilişkin etkili bir ceza soruşturma yürütülmediğini

iddia etmişlerdir.

121.

Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı

17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma

ve geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet

yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi

tutulamaz.”

122.

6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ancak ihlale yol

açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir

hakkı doğrudan etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır.

Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka

yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin mağdur olan

yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 41). Başvuru konusu olayda başvurucular, ölen

kişinin babası ve annesidir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik

bulunmamaktadır.

123.

Somut başvuruda, başvuruya konu ceza soruşturması derdesttir. Bu nedenle

başvuru yollarının tüketilmesi kuralı açısından bir değerlendirme yapılması

gerekir.

124. Anayasa'nın

148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“... Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının

tüketilmiş olması şarttır.”

125.

6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması

gerekir.”

126.

Anılan Anayasa ve Kanun maddelerinde yer verilen kanun yollarının tüketilmesi

koşulu, bireysel başvurunun temel hak ihlallerini önlemek için son ve

olağanüstü bir çare olmasının doğal sonucudur. Diğer bir ifadeyle temel hak

ihlallerini öncelikle idari makamların ve derece mahkemelerinin gidermekle

yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi koşulunu zorunlu kılmaktadır (Necati

Gündüz ve Recep Gündüz, § 20).

127. Temel

hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup bu

ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi

idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin

ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece mahkemeleri önünde ileri

sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme kavuşturulması

esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, §

16).

128.

Öncelikle başvuru yollarının tüketilmesi kuralı, bir soruşturmanın

etkili olup olmadığı yönünden inceleme yapabilmek için mutlak surette gerekli

olmasa da yürütülen soruşturmanın kendine özgü koşullarına göre makul bir

süreyi aşmaması şartıyla ilgili kamu makamları tarafından nasıl

sonlandırılacağının beklenmesi, bireysel başvuru ile getirilen koruma

mekanizmasının ikincil niteliğine uygun olacaktır.

129. Ancak

bir soruşturmanın açılmayacağının, soruşturmada ilerleme olmadığının, etkili

bir ceza soruşturması yapılmadığının ve ileride de böyle bir soruşturmanın

yürütüleceği konusunda en ufak gerçekçi bir şans olmadığının farkına vardıkları

veya varmaları gerektiği andan itibaren, başvurucular tarafından yapılan

başvuruların, kabul edilmesine karar verilmelidir. Yaşam hakkı ile ilgili böyle

bir durumda, başvurucular gerekli özeni göstermeli, inisiyatifleri ele

alabilmeli ve şikâyetlerini çok uzun süre geçirmeden Anayasa Mahkemesine

sunabilmelidirler. Öte yandan, soruşturmanın kendine özgü koşullarına göre çok

uzun sürmesi sonucunda soruşturma süreci tamamlanmadan başvuru yapılması

durumunda, ölenin yakınlarına karşı çok katı bir tutum takınılmadan bir

değerlendirme yapılmalıdır. Ancak bu durumun tespiti, doğal olarak her davanın

şartlarına bağlı olarak değerlendirilecektir (Rahil Dink ve diğerleri,

B. No: 2012/848, 17/7/2014, § 77; Hüseyin Caruş, B. No: 2013/7812,

6/10/2015).

130.

Buna göre başvurucuların Anayasa’nın 17. maddesine ilişkin şikâyetleri

açısından kabul edilebilirlik değerlendirmesi yapılırken başvuru yollarının

tüketilmesi yönünde karar verebilmek için devletin, anılan madde kapsamında “etkili

soruşturma yapma” pozitif yükümlülüğünün çerçevesinin ve somut olayda bu

yükümlülüğün ne surette yerine getirildiğinin tespiti gerekmektedir. İç içe

girmiş olması nedeniyle kabul edilebilirlik konusundaki bu değerlendirmenin

esas hakkındaki inceleme ile birlikte yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

2.

Esas Yönünden

i.

Genel İlkeler

131. Anayasa’nın

17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında devletin, pozitif bir yükümlülük

olarak yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma

hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin

kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü

bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden,

tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Cezmi Demir ve diğerleri, §

105; Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 51).

132.

Devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamında sahip

olduğu bu pozitif yükümlülüğün usule ilişkin bir boyutu da bulunmaktadır. Bu

usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan ölüm, her türlü fiziksel ve

ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa

cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek

durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları

önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvence altına almak ve kamu

görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda, bunların sorumlulukları

altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi

Demir ve diğerleri, § 110).

133.

Buna göre bireyin, bir devlet görevlisi ya da üçüncü kişi tarafından hukuka

aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye

tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde

Anayasa’nın 17. maddesi, “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı

5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında etkili resmî bir

soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir (Tahir Canan, § 25).

134.

Bu usul yükümlülüğünün gerektiği şekilde yerine getirilmemesi hâlinde devletin,

negatif ve pozitif yükümlülüklerine gerçekten uyup uymadığı tespit edilemez. Bu

nedenle devletin bu madde kapsamındaki negatif ve pozitif yükümlülüklerinin

güvencesini, soruşturma yükümlülüğü oluşturmaktadır (Salih Akkuş, B. No:

2012/1017, 18/9/2013, § 29).

135. Usule

ilişkin yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, bireyin

maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai

bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir.

Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm ve yaralama

olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin,

ölümcül ya da yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve

cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme

yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda, yürütülen idari ve hukuki

soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, bu hak ihlalini

gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

136. Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına

alınan haklar kapsamında yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını

koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların

ölüm olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü

değil, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer yandan burada yer

verilen değerlendirmeler, hiçbir şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin

başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma

hakkı verdiği tüm yargılamaları mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla

sonuçlandırma ödevi yüklediği anlamına gelmemektedir (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, § 56).

137. Yürütülecek ceza soruşturmaları, sorumluların

tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli

olmalıdır. Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için

soruşturma makamlarının resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve

sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir.

Dolayısıyla, öldürme ve kötü muamele iddialarının gerektirdiği soruşturma

bağımsız bir şekilde, hızlı ve derinlikli yürütülmelidir. Diğer bir ifadeyle

yetkililer, olay ve olguları ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı ve soruşturmayı

sonlandırmak ya da kararlarını temellendirmek için çabuk ve temelden yoksun

sonuçlara dayanmamalıdırlar (Cezmi Demir ve diğerleri, § 114).

Soruşturmada ölüm olayının nedenini veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması

imkânını zayıflatan bir eksiklik, etkili soruşturma yürütme kuralıyla çelişme

riski taşır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 57).

138. Devlet memurları tarafından yapılan işkence ve

kötü muamele hakkında yürütülen soruşturmanın “etkili” olabilmesi için,

soruşturmadan sorumlu ve tetkikleri yapan kişilerin olaylara karışan kişilerden

bağımsız olması gerekir. Soruşturmanın bağımsızlığı sadece hiyerarşik ya da

kurumsal bağlantının olmamasını değil ama aynı zamanda somut bir bağımsızlığı

da gerektirir. Dolayısıyla etkili bir soruşturmadan söz edebilmek için,

öncelikle bağımsız yürütülebilir niteliğe sahip olması gerekir (Cezmi Demir

ve diğerleri, § 117).

139. Yukarıda sayılanlara ilave olarak yürütülecek

soruşturmalarda makul bir süratle gerçekleştirilme ve özen gösterilme

zorunluluğu da zımnen mevcuttur. Elbette bazı durumlarda soruşturmanın veya

kovuşturmanın ilerlemesine engel olan unsurlar ya da güçlükler bulunabilir.

Ancak bir soruşturmada ve devamında yapılan kovuşturmada yetkililerin süratli

hareket etmeleri, yaşanan olayların daha sağlıklı bir şekilde aydınlatılabilmesi,

kişilerin hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı

eylemlere hoşgörü gösterildiği ya da kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin

engellenmesi açısından kritik bir öneme sahiptir (Deniz Yazıcı, B. No:

2013/6359, 10/12/2014, § 96).

140. Devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında bazen

tek başına soruşturma yapılmamış olması yahut da yeterli soruşturma yapılmamış

olması da kötü muamele teşkil edebilmektedir. Dolayısıyla, şartlar ne olursa

olsun, yetkililer resmi şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmelidirler.

Şikâyet yapılmadığında bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren

belirtiler olduğunda soruşturma açılması sağlanmalıdır. Bu bağlamda

soruşturmanın derhâl başlaması, bağımsız biçimde, kamu denetimine tabi olarak

özenli ve süratli yürütülmesi ve bir bütün olarak etkili olması gerekir (Tahir

Canan, § 25; Cezmi Demir ve diğerleri, § 116).

141. Son olarak, yürütülecek ceza soruşturmalarının

etkinliğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap

verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine

açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin yakınlarının meşru

menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli ölçüde katılmaları sağlanmalıdır (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 58).

ii. Genel İlkelerin Olaya Uygulanması

142. Başvurucular, kızlarının kamu görevlileri ve

güvenlik güçleri adına hareket eden kişilerce zorla kaybettirilerek işkence

edilmesi suretiyle öldürülmesi olayına ilişkin etkili bir ceza soruşturması

yürütülmediğini ileri sürmüşlerdir.

143. Başvuruya konu olayın, özelliğine göre iki

aşamalı olarak incelenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. İlki,

başvurucuların ölen kızının çalıştığı fabrikadan ayrıldıktan sonra kaybolması

ve başvurucuların bu kaybolmayla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığına

başvurmalarından sonra gerçekleştirilen ilk soruşturma ve akabinde

gerçekleştirilen kovuşturma aşamadır.

144. Başvurucuların, kızlarının kaybolduğunu

bildirmesiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay hakkında derhâl bir

soruşturma başlatılmış, akabinde başvurucuların gösterdikleri tanıklar

dinlenilmiş ve iddialarında isimleri geçen üçüncü kişiler hakkında soruşturma

genişletilmiştir.

145. Ölene ait cesedin bulunmasından sonra bu

kişiler hakkında kamu davası açılmış, yürütülen yargılama sonucunda sanıkların

mahkûmiyetlerine yeter delil elde edilemediği gerekçesiyle beraatlerine karar

verilmiştir.

146. Soruşturmanın bu aşamasında ölenin cesedinin

yakınında, birinin üzerinde kan lekesi olduğu soruşturma makamlarınca değerlendirilen

iki erkek mendili bulunmuştur (bkz. §15). Onaylı suretleri gönderilen

soruşturma belgelerinde, söz konusu mendillerden birinde bulunduğu

değerlendirilen kan lekesinin, haklarında kamu davası açılan şüphelilere mi,

öleni mi yoksa bir üçüncü kişiye mi ait olduğu hususunda herhangi bir

soruşturma işlemi gerçekleştirildiğine ilişkin bilgiye ve belgeye

rastlanılmamıştır.

147. Anayasa Mahkemesi, soruşturma evrakında bu

konuda herhangi bir bilgi bulunmadığından, söz konusu tarihteki kriminoloji

bilimi düzeyinin mendil üzerindeki kan lekesinin biyolojik mukayeseye ve

biyolojik verilerin elde edilmesine imkân tanıyıp tanımadığı konusunda kesin

bir yorum yapmayacaktır.

148. Öte yandan, soruşturma belgelerinde bu olayla

bir ilgisi bulunmayan ancak sehven soruşturma dosyasına eklendiği

değerlendirilen 11/8/1992 tarihinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde H.B. isimli

bir kadının kesici bir aletle öldürülmesi olayıyla ilgili olarak maktule ait

kanlı pantolon ve N.B. isimli kişiye ait kanlı bez parçası üzerinde Adli Tıp

Kurumu Başkanlığı Biyolojik İhtisas Dairesince yapılan inceleme sonucunda bu

kurum tarafından düzenlenen 30/9/1992 tarihli raporda, lekelerin aidiyeti

konusunda sağlıklı bir inceleme yapılabilmesi için N.B. adlı kişinin kan

grubunun bildirilmesinin Karakoçan Cumhuriyet Başsavcılığından talep edildiği

görülmüştür.

149. Bu durumda, bu belgeden de hareketle

belirtilen tarihte, A.Ö.nün cesedinin yakınında bulunan mendilin, bu olaydaki

gibi incelenerek üzerindeki lekenin kan lekesi olup olmadığının ve öyle ise

birtakım verilerle kime ait olduğunun bilimsel usullerle incelenip

belirlenebilme imkânın bulunduğu söylenebilecektir.

150. Soruşturmada bu şekilde olay yerinden elde

edilen maddi delil üzerinde bir inceleme yapıldığına ilişkin bilgiye ve belgeye

rastlanılmadığı gibi ölenin cesedi üzerinde kesin tıbbi ölüm nedeni

belirlendiği gerekçesiyle de otopsi işleminin gerçekleştirilmediği ve ceset

üzerinde ölü muayenesi yapılmasıyla yetinildiği de görülmüştür.

151. Öncelikle belirtilmelidir ki soruşturmanın

etkililiğini sağlayan en alt seviyedeki inceleme, başvuruya konu soruşturmanın

kendine özgü koşullarına göre değişir. Bu koşullar, ilgili bütün olay ve

olgular temelinde ve soruşturmanın pratik gerçekleri göz önünde bulundurularak

değerlendirilir. Bu nedenle soruşturmanın etkililiği bakımından her olayda

geçerli olmak üzere bir asgari soruşturma işlemler listesi veya benzeri bir asgari

ölçüt belirlemek mümkün değildir (Fahriye Erkek ve diğerleri, B. No:

2013/4668, 16/9/2015, § 68; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Velcea ve

Mazare/Romanya, B. No: 64301/01, 1/12/2009 § 105).

152. Anayasa'nın 17. maddesi kapsamındaki etkili

soruşturma yükümlülüğü bağlamında her olayda değinilen şekilde geçerli bir

asgari işlemler listesi belirlemek mümkün değilse de yetkililerin,

soruşturmanın etkililiğini sağlamak bakımından diğer deliller yanında

kriminalistik bilirkişi incelemeleri ve gerektiğinde eksiksiz ve detaylı bir

rapor hazırlanmasına imkân verecek otopsinin yapılması dâhil olmak üzere

söz konusu olayla ilgili kanıtları toplamak için alabilecekleri bütün makul

tedbirleri almaları gerekir. (Hüseyin Caruş, § 64; benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. Tanrıkulu/Türkiye [BD], B. No: 23763/94, 8/7/1999, §

104; Gül/Türkiye, B. No: 22676/93, 14/12/2000, § 89).

153. Somut başvuruda söz konusu olay yerinde

bulunan maddi delilin, görgü tanığı olmayan olayın aydınlatılması ve

sorumluların tespiti bakımından kritik bir öneme sahip olduğu kolaylıkla

söylenebilir. Anayasa Mahkemesi bu hususun hiç araştırılmamasını, -olayın faili

ya da faillerinin tespiti bakımından bir sonuca götürebilecek nitelikte olup

olmamasından bağımsız olarak- bir amaç değil uygun araçların kullanılması

yükümlülüğü olan etkili soruşturma yükümlüğü bakımından bu etkililiği en

başından zayıflatan bir eksiklik olarak görmüştür.

154. Bunun yanında, olayda cesetteki -cesedin bazı

deformasyonlara uğradığı belirtildiği hâlde bu deformasyonların nitelikleri

itibarıyla cesetteki tüm bulguları haricen tespit etmekte karşılaştırabileceği

zorluklar da dikkate alınmaksızın- tüm bulguların tespit edilebildiğinin

kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konulduğu bir klasik otopsi işlemi

gerçekleştirilmeyerek sadece harici muayene yapılmasıyla yetinilmesi de faili

belli olmayan ve nedenleri konusunda farklı şüpheler bulunan olayın

gerçekleştirilme koşullarının ortaya çıkarılması bakımından başka bir eksiklik

meydana getirmiştir.

155. Bu aşamadan sonra yürütülen kamu davasında

beraat kararı verilerek Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda

bulunulmasının akabinde ise olayda ikinci aşamaya geçilmiş ve soruşturmaya,

önceki numarası üzerinden fail ya da faillerin belirlenebilmesine yönelik

olarak devam edilmiştir. Bu aşamada, 1993 yılında başvurucu ve başvurucu adına

hareket eden İHD Başkanı ve bir avukatın, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına

müracaat ederek ölenin, güvenlik güçleri adına çalışan kişilerce zorla

kaybettirildiğini, işkenceye maruz bırakıldığını ve öldürüldüğünü ileri

sürmeleriyle olay başka bir boyut kazanmıştır (bkz. §§ 44-49).

156. Aslında aynı yöndeki iddialar, Elazığ Ağır

Ceza Mahkemesince yürütülen yargılama sırasında da bir sanık müdafisi

tarafından savunulmuş ve aynı müdafi tarafından, savunmasını güçlendirmek

amacıyla bu konudaki gazete haberi Mahkemeye sunulmuş ancak Mahkemece bu

savunmanın dava konusuyla ilgisi bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Öte yandan,

söz konusu yargılamada, başvurucuların vekilinin de tahkikatın bu savunma

doğrultusunda genişletilmesine karşı çıktığı ve olayın sanık müdafisi

tarafından saptırılmaya çalışıldığını ileri sürüldüğü de görülmüştür (bkz. §§

27-32).

157. Anayasa’nın 17. maddesi gereğince yürütülecek

soruşturmalarda, soruşturma makamlarının olayın gelişimine ve delillerin elde

edilmesine ilişkin ölen kişinin yakınlarının soruşturma kapsamında her türlü

iddialarını ve taleplerini karşılama zorunluluğu bulunmamaktadır (Yavuz

Durmuş ve diğerleri, 2013/6574, 16/12/2015, § 62; benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Sultan Dölek ve diğerleri/Türkiye, B. No: 34902/10,

28/4/2015 § 81). Soruşturma kapsamında yürütülecek soruşturma

işlemlerinin belirleyicisi, yetkili soruşturma makamlarıdır. Soruşturma

makamları, her bir somut olayın koşullarını ayrıca değerlendirerek bu yönde

makul olan bir yöntem belirleyecektir.

158. Diğer taraftan gerçekleşen bir ölüm olayına

ilişkin delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevi olmakla

birlikte, Anayasa Mahkemesinin, başvuru konusu olayın gelişim şeklini anlayabilmek

ve başvurucuların yakınlarının ölümünün tüm yönlerinin aydınlatılması

noktasında soruşturma makamları ve derece mahkemeleri tarafından atılması

gereken adımları nesnel bir şekilde değerlendirmek için olayın oluşum şeklini

incelemesi gerekebilmektedir (Rıfat Bakır ve diğerleri, B. No:

2013/2782, 11/3/2015, § 68).

159. Somut olayda soruşturmanın ilk aşamasında

Mahkemece yürütülen yargılama sırasında, başvurucunun ileriki aşamalarda

kendisinin ve kızlarının, Tunceli İl Jandarma Komutanı tarafından Komutanlık

binasına çağrılıp burada bazı sorulara muhatap kaldıklarını anlatmaması ve

vekilinin, güvenlik güçleri adına hareket eden kişilerin olaya karıştığı

savunmasının maddi gerçeği saptırmaya yönelik olduğunu belirtmesi birlikte

nazara alındığında; soruşturmanın ilk aşamasında, olayın güvenlik güçlerinin ve

onlar adına hareket kişilerin eylemi gerçekleştirdiği iddialarına ilişkin

olarak genişletilmemesinde soruşturmamakamlarının bir ihmali ve kusuru

bulunmadığı söylenebilir.

160. Ancak A.Ö.yü taammüden öldürmek suçundan

yargılanan sanıklar hakkında beraat kararı verilmesinden sonra ve olayın failin

ya da faillerinin tespit edilemediği ve aranılması çalışmalarının devam ettiği

1993 tarihinde başvurucu ve başvurucu adına İHD Elazığ Şubesi Başkanı ve bir avukat

tarafından ileri sürülen bu iddiaların, Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen

yargılama sırasında yapılan ve yukarıda değinilen sanık savunmasıyla birlikte

bir bütün olarak anlam ifade ettiği ve bu iddiaların, soruşturmanın aynı

doğrultuda derinleştirilmesi gerekliliği bakımından savunabilir olduğu da

söylenebilir.

161. Öte yandan başvurucu, kızının öldürülmesini,

kaybolmasından önce gerçekleştiğini ileri sürdüğü olaylarla hemen

irtibatlandırmamasına neden olarak kamu görevlilerinin bu tür eylemlere karışabileceğine

ihtimal vermemesi olduğunu ifade etmiştir.

162. Dolayısıyla başvurucunun, kızının kaybolmasını

ve cesedinin bir arazide gömülü olarak bulunmasını, soruşturma makamlarına

ileride ileteceği bu iddialarında belirttiği vakalarla hemen irtibatlandırmasını

ve bu vakaları içeren iddiaları derhâl bu yetkili makamlara iletmesini beklemek

hayatın olağan akışıyla da uygun düşmeyecektir.

163. Açıklandığı üzere başvurucunun ve adına

hareket edenlerin, 1993 tarihinde kızının işkenceye maruz bırakıldığı ve akabinde

öldürüldüğüne ilişkin bir iddiada bulunarak soruşturma makamlarına başvuruda

bulunmalarına rağmen bu makamlarca söz konusu iddiaları araştırmak adına çok

uzun bir süre -2012 yılına kadar- hiçbir adım atılmadığı görülmüştür.

Soruşturma makamlarını çok uzun yıllar sonra bu yönde bir adım atmaya zorlayan

neden ise TBMM İnsan Hakları Komisyonunun, başvurucuyu dinledikten sonra bu

makamlara soruşturmanın akıbetini sorup ayrıca başvurucunun ifadelerini içeren

Komisyon tutanaklarını göndermesi ve başvurucunun 1/2/2012 tarihinde aynı

konuda yeniden birdilekçeyle başvurması olmuştur (bkz. §§ 45-48).

164. Somut olaydaki gibi ölümün nasıl

gerçekleştiğine ve faillerinin kimler olduğuna dair olay yerinden ya da ceset

üzerinden elde edilebilen somut bir bilginin bulunmadığı durumlarda daha çok

önem arz etmekle birlikte, olay hakkında şüpheli herhangi bir şey görmesi ya da

duyması olası kişilerin hiç sorgulanmaması ya da çok geç sorgulanması,

yürütülen soruşturmanın ölüm olayının nedenini veya sorumlu kişilerin ortaya

çıkarılması imkânını zayıflatan önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır (Yavuz

Durmuş ve diğerleri, § 61; aynı yöndeki AİHM kararı için bkz. Sultan

Dölek ve diğerleri/Türkiye, § 72).

165. Bu kapsamda -özellikle de olayın gerçekleştiği

zamanda ve yerde- ilk anda yürütülecek soruşturma işlemleri çok büyük önem arz

etmektedir. Geçen zamanla birlikte kaçınılmaz bir şekilde delillerin

kaybolması, tanıkların yer değiştirmesi ve yaşananları hatırlamanın güçleşmesi

gibi nedenlerle delil toplama ve olayın gerçekleşme şeklini belirlemenin

giderek zorlaşacağı açıktır (Yavuz Durmuş ve diğerleri, § 62; benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Saygı/Türkiye, B. No: 37715/11, 27/1/2015,

§ 48) .

166. Başvuruya konu soruşturmada ileri sürülen

eylemlerin bazı kamu görevlileri ve güvenlik güçleri adına hareket eden kişiler

tarafından gerçekleştirildiği iddiasının, olayın gerçekleştiği tarihten çok

uzun bir zaman sonra araştırılmaya başlanması ve öncesinde başkaca bir

soruşturma işlemi gerçekleştirilmeyerek sadece ne surette yerine getirildiği de

anlaşılamayan şekilde olayın faillerinin daimi olarak aranılması, delil

toplanmasını ve olayın gerçekleşme şeklinin ortaya çıkarılması bakımından bir

sonuca varılmasını, başlı başına güçleştiren bir durum meydana getirmiştir.

167. Söz konusu başvuru, olay ve olgular bölümünde

açıklandığı üzere belli bir tarihte ve ülkemizin belli bir bölgesinde güvenlik

güçlerine bağlı bulunduğu iddia edilen bazı grupların, faili meçhul olaylara

karıştıklarına ve bu olayın da anılan olaylardan biri olduğuna ilişkin iddialar

içermektedir. Somut olayda, iddialar hakkında yukarıda değinilen inceleme

Komisyonlarının faaliyet göstermeye başlamasından ve bu konuda bazı raporlar

yayımlayıp bu raporların kamuoyunda tartışılmaya başlanmasından önce, bu tür grupların

varlığının, ileri sürüldüğü gibi zorla kaybettirme, işkence ve kanun dışı

öldürmeye dâhil olup olmadıklarının ve olmuşlarsa derecesinin araştırılması

yönünde soruşturma makamlarınca herhangi bir adım atıldığına dair bir delilin

mevcut olmaması, soruşturmanın etkililiğini zayıflatan en önemli unsur

olmuştur.

168. TBMM İnsan Hakları Komisyonun yazısı ve

akabinde başvurucu Hıdır Öztürk'ün vekili aracılığıyla başvurusu üzerine

yetkili makamlar, soruşturmayı, güvenlik güçleri adına hareket ettiği iddia edilen

kişiler ve bazı kamu görevlilerinin bu olaya karıştıkları iddiası yönünden

kısmen derinleştirmişler ve bu yönde başvurucunun, bazı tanıkların ve

şüphelilerin bir kısmının ifadelerini almışlardır.

169. Ancak bu aşamada da, -yukarıda değinildiği

üzere delillerin toplanması bakımından bazı güçlüklerin bulunduğu

değerlendirilebilmekle birlikte- olayın aydınlatılmasına ve sorumluların

tespitine imkân verebilecek bazı adımların atılmadığı görülmüştür.

170. Bunlardan ilki, A.Ö.nün resmî makamlar

tarafından zorla kaybettirildiği iddialarına ilişkin olarak bazı tanıklarca bu

iddiaları doğrulayan şekilde yeri ve zamanı bildirilen vakalara ilişkin

soruşturmanın derinleştirilmemesidir. Soruşturmada tanık olarak dinlenen ve

olay tarihinde Jandarma İstihbarat Astsubayı olarak görev yapan H.O., A.Ö.nün

nezarete alınarak işkenceye maruz bırakıldığı, akabinde de öldürüldüğü

bilgisine sahip olduğunu belirterek, A.Ö.nün kaybolmasına ilişkin kayıtların,

Mazgirt İlçe Jandarma Komutanlığı ve kendisi tarafından tutulup muhafaza

edildiğini ileri sürmüştür (bkz. §§ 72, 73).

171. Başvuruya konu eylemleri gerçekleştirenlerin,

güvenlik güçlerinin bilgisi ve rızasıyla onlar adına hareket eden, bu güçlerden

eylemlerini kolaylaştırıcı nitelikte yardım alan üçüncü kişiler olduğu ve bu

kişilerin oluşturduğu yapılanmanın da yasa dışı olduğunun ileri sürülmesi

nedeniyle, A.Ö. iddia edildiği gibi zorla alıkonulmuş ve akabinde bir süre

tutulmuş olsa bile bu durumun resmî kayıtlara alınmayarak konunun gizlenmiş

olabileceği akla gelebilirse de istihbarat biriminde görev yapan tanığın, bu

olayın kaydının tutulduğunu söylediği ve tutulan kayıtlar hakkında

açıklamalarda bulunarak bazı bilgiler verdiği anlaşılmıştır.

172. Dolayısıyla aradan geçen zamana ve olaya kamu

görevlilerinin de karıştığı iddialarına rağmen zorla kaybettirme ve işkence

edilerek öldürme gibi çok ciddi insan hakları ihlallerinin

gerçekleştirildiğinin ileri sürüldüğü başvuruda, olayın faillerine ulaşmak için

her türlü ihtimalin gözden geçirilmesinin yanında söz konusu bilgiyi veren

kişinin bu yönde bilgisi olabilecek bir kamu görevlisi oluşunun da dikkate

alınması gerekirken böyle bir kaydın mevcudiyeti araştırılmamıştır.

173. Bu tür kayıp olaylarında, güvenlik güçleri

tarafından, başvurucuların yakınlarının alınıp mensubu bulundukları birim

üslerine götürüldüğünün tespit edilebildiği durumlarda, burada gözaltına

alınışlarına ve sonrasında salıverişlerine ilişkin bir kaydın tutulmaması,

başlı başına, hürriyeti yoksun kılma eyleminde sorumluluğu bulunan kişilerin

suça karıştıklarını saklamalarına, eylemlerinin izlerini örtmelerine ve tutulan

kişilerin akıbeti açısından hesap verme sorumluluğundan kaçmalarına yardımcı

olmaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Er ve diğerleri, §

104).

174. Yukarıda değinilen Süheyle Aydın kararında

da belirtildiği üzere (bkz. § 103), bir kişinin gözaltına alınmasından sonra

dosyada resmi bir salıverme evrakının olmayışı, devletin,

kişininyaşamlarına ve vücut bütünlüklerine zarar verilmeden salıverildiğini

ispat yükümlülüğünü yerine getiremediği anlamına gelebilmekte ve gözaltına

alınmadan sonra gerçekleşen ölümden dolayı devletin sorumluluğu söz konusu

olabilmektedir.

175. Somut olayda yukarıda değerlendirme bölümünde

de ifade edildiği üzere ölenin gözaltına alındığı, makul şüphenin ötesinde yeterli

kanıt unsuru ile desteklenmediğinden devletin maddi yükümlülüğü bakımından

belirtilen karardaki gibi bir değerlendirmeyapılabilmesi bu aşamada mümkün

olmamakla birlikte, somut olayda başvurucunun kızlarının zorla kaybettirildiği

akabinde işkence edilmek suretiyle öldürüldüğü iddiaları bakımından, adı geçen

tanığın ifadesinde beyan ettiği gibi A.Ö.nün gözaltında tutulduğu, varlığı

iddia edilen bir belgeyle ortaya çıkarabilirse, bu belgenin, sonrasında

gerçekleşen ölüm olayının sorumluların tespit edilmesinde anahtar bir rol

oynayacağında tereddüt bulunmamaktadır.

176. Böyle bir kaydın varlığının araştırılmamasının

yanında, adı geçen tanığın ifadelerinde, başvuruya konu olaya ilişkin

bilgilerinin bulunduğunu ileri sürdüğü bazı güvenlik güçleri mensuplarının

olduğunu, bu görevlilerin kimliklerini de beyan ederek bildirmesine rağmen

(bkz. § 73) soruşturmada, bu kişilerin ifadelerine başvurulması için de bir

girişimde bulunulmadığı görülmüştür. Keza bu kişinin ifadesinde adı geçen ve

yurt dışında ikamet edip burada olaya ilişkin bir mülakat verdiği başka

belgelerden de anlaşılan A.A.nın, bulunduğu yerde resmi makamlar aracılığıyla

ifadesinin alınabilmesi amacına yönelik bir adımın da atılmadığı anlaşılmıştır.

177. Ayrıca A.Ö.nün Diyarbakır ilinde getirildiği

yer ve getiriliş tarihi konusunda bazı tanıklarca açık ve kesin ifadelerde

bulunulmasına rağmen, belirtilen tarih ve yerde görev yapan ve görevi ve

statüsü gereği bu olayla ilgili bilgisi ve görgüsü olabilecek kişiler

belirlenmeye çalışılarak olayın bu yönüyle aydınlatılmaya çalışılmadığı

görülmüştür.

178. Aynı durum, başvurucu Hıdır Öztürk'ün olaydan

önce Tunceli İl Jandarma Komutanlığına kızlarıyla birlikte çağrıldığı ve burada

önce Alay Komutanı sonrasında da M.Y. isimli kişiyle görüştükleri iddiası bakımından

da geçerlidir. Söz konusu iddia ile ilgili olarak adı geçen şüpheli Alay

Komutanın ifadesine başvurulduğu ve bu kişinin suçlamaları reddettiği

görülmekle birlikte, iddiaya konu tarihte söz konusu Komutanlıkta görev yapan

ve bu konuda bilgisi olabilecek personelin de belirlenmeye çalışılarak bu iddia

ve savunmanın doğruluğu ölçülmemiştir.

179. Bu konuda başvurucunun hayatta olan kızlarının

da ifadeleri alınmamış, olayın aydınlatılması bakımından başvurucudan farklı ve

ayrıntılı beyanlarda bulunma ihtimalleri üzerinde durulmamıştır.

180. Soruşturmada bir başka eksiklik de A.Ö.nün

işkence edilerek öldürüldüğü iddialarının araştırılması bakımından

gerçekleştirilen soruşturma işlemlerine ilişkindir. Öncelikle, ölü muayene

tutanağında ölenin cesedinin fotoğraflandırıldığının belirtildiği görülmüştür

(bkz. § 18). Gerçekten böyle ise, bu delilin, ölenin yüz ve vücudundaki

deformasyonların öldürülmesinden sonra aradan geçen zamandan mı kaynaklandığı

yoksa iddialarda ileri sürüldüğü gibi bir muameleye mi maruz kaldığını ortaya

çıkarmak bakımından hangi sebeple incelenip değerlendirilmediği

anlaşılamamıştır.

181. Nedenleri ve gerçekleştirilme koşullarında

farklı şüpheler bulunan olayda klasik otopsi işleminin gerçekleştirilmeyip ölü

muayenesiyle yetinilmesi, yukarıda ifade edildiği üzere cesetteki tüm

bulguların, gerektiğinde eksiksiz ve detaylı bir rapor hazırlanmasına imkân

verecek nitelikte tespit edilebildiğini söyleyebilmeyi mümkün kılmadığından

söz konusu fotoğrafların, olayın bu yönüyle aydınlatılmasında kritik öneme

sahip olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

182. Bu tespitlerden Anayasa Mahkemesinin

görevinin, herhangi bir soruşturma ya da davada bilirkişi raporu veya uzman

mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek olduğu sonucu

çıkarılmamalıdır. Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği

ve değerlendirilmesi hususları soruşturma makamlarının yetkisi dâhilindedir (Ahmet

Gökhan Rahtuvan, B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59,60).

183. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin, bilirkişilerin

vardığı sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım tahminlere yer

vererek sahip olduğu bilimsel bakış açılarının doğru olup olmadığı yönünden

irdeleme görevi de bulunmamaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Yardımcı/Türkiye,

B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59).

184. Anayasa Mahkemesi, yine görevi

olmadığından değerlendirmelerinde bu tür sorunların incelenmesi durumunda,

başvuruya konu davaların ya da soruşturmaların nasıl sonuçlanacağıyla

ilgilenmemektedir. Anayasa Mahkemesinin inceleme görevi, soruşturma

makamlarının Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu

usul yükümlülüğünün somut olayda yerine getirilip getirilmediğinin ya da ne

ölçüde yerine getirildiğinin nesnel bir şekilde belirlenmesiden ibarettir (Cemil

Danışman,§ 110).

185. Esasen olayların oluşumuna ilişkin delillerin

değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat Atılgan,

B. No: 2013/9047, 7/5/2015,§ 44). Görülmekte olan bir davada ya da yürütülmekte

olan bir soruşturmada, delilleri değerlendirmek kural olarak derece

mahkemelerinin işi olduğundan Anayasa Mahkemesinin görevi, bu makamların maddi

olaylara ilişkin yaptıkları değerlendirmenin yerine kendi değerlendirmesini

koymak değildir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Klaas/Almanya, §

29; Jasar/“Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti”, B. No: 69908/01,

15/2/2007, § 49).

186. Bu nedenle, etkili soruşturma yükümlülüğü

kapsamında başvuru konusu olaylar açısından yer verilen somut tespitlerin,

hiçbir şekilde, Anayasa Mahkemesince kişilerin masumiyetine veya suçlululuğuna

ilişkin bir yorum yapıldığı şeklinde değerlendirilmemesi gerekir. Genel

ilkelerde de ifade edildiği üzere etkili soruşturma yükümlülüğü bir amaç değil

uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesi tarafından,

etkili soruşturma yükümlülüğü açısından toplanan veya toplanmayan tüm delillere

ilişkin bir değerlendirmede bulunulurken, bu delillerin olayın aydınlatılması

ve varsa sorumluların tespiti üzerindeki muhtemel olumlu veya olumsuz sonuçları

hakkında herhangi bir yorum yapılmamakta olup bu yükümlülük kapsamında yapılan

değerlendirmelerde, sadece, kendine özgü koşulları ve pratik gerçekleri dikkate

alınan başvuruya konu somut soruşturmaların, bir bütün olarak olayı tüm

yönleriyle aydınlatabilecek ve varsa sorumluların tespitine yarayabilecek

deliller toplanarak yürütülüp yürütülmediği ve soruşturma makamlarının bu

delillerin toplanması için makul olan tüm tedbirleri alıp almadıkları

incelenmektedir.

187. Kaldı ki ölüm olaylarına ilişkin

soruşturmaların, olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğini ortaya koyacak

şekilde yürütülmesi yerine sadece bu olaya belirli bir kişinin karıştığı veya

hiçbir şekilde bu kişinin karışmasının söz konusu olmadığını ortaya koyacak

şekilde yürütülmesi, usul yükümlülüğünü karşılamak için yeterli değildir (Turan

Uytun ve Kevzer Uytun,B. No: 2013/9461, 15/12/2015, § 89; benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Sultan Dölek ve diğerleri, § 69). Yukarıda da

ifade edildiği gibi (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 57) soruşturma

makamlarının yükümlülüğü ölüm nedeninin ortaya çıkarılmasını da içermektedir.

188. Bu bakımdan, somut soruşturma açısından da

delil toplamaya ilişkin yukarıda yer verilen tespitlere, somut olaya belirli

kişilerin karıştığının veya hiçbir şekilde karışmamasının söz konusu

olmadığının ortaya çıkarılması yönünden değil soruşturma makamlarının,

Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında olayın nedenini ve sorumluların ortaya

çıkarılmasını sağlamaya ilişkin etkili soruşturma yükümlülüğünü yerine getirip

getirmediklerinin ya da ne ölçüde yerine getirdiklerinin nesnel bir şekilde

belirlenebilmesi açısından yer verilmiştir.

189. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi

kural olarak, başvurucuların yakınının öldüğü gün resen ceza soruşturmasının

açıldığı, titiz ve hızlı bir çalışma sonucunda elde edilen deliller ışığında

soruşturma ve ilk derece yargılama makamlarının, olayların seyrini aydınlatmak

istediğinden kuşku duyulmadığı, yürütülen soruşturmaların ölüm sebeplerini

kesin olarak saptamaya ve sorumlu kişilerin cezalandırılmasına imkân verdiği kanısına

varılan durumlarda, yürütülen soruşturmaların ve davaların, derinliği ve

ciddiyeti üzerinde etki gösterecek nitelikte bir eksikliğin bulunmaması

koşuluyla yürütülen soruşturmaların ve alınan kararların yetersiz veya

çelişkili olduklarının ileri sürülemeyeceğini kabul etmektedir (Sadık Koçak

ve diğerleri, B. No: 2013/841, 23/1/2014 , § 95).

190. Diğer taraftan soruşturmanın makul bir özen ve

süratle yapılıp yapılmadığına ilişkin tespit, başvuruya konu olayın kendi

koşullarına, soruşturmadaki şüpheli veya sanık sayısına, suçlamaların

niteliğine, olayın karmaşıklık derecesine ve soruşturmanın ilerlemesine engel

olan unsurlar ya da güçlüklerin bulunup bulunmadığına göre farklılık

gösterebilecektir (Fahriye Erkek ve diğerleri, § 91).

191. Burada önemli olan husus, soruşturmaların;

başvurucuların, soruşturmanın süratle ve özenle sonuçlandırılmasındaki

menfaatlerinin niteliği dikkate alındığında başlı başına, özelde başvurucuların

ve genel olarak da toplumdaki diğer bireylerin hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını

sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü gösterildiği ya da kayıtsız

kalındığı görünümü verilmesinin engellenmesi açısından, yeterli sürat ve özenin

gösterilip gösterilmediğinin ortaya konulmasıdır (Fahriye Erkek ve

diğerleri, § 91).

192. Tüm bu değerlendirmeler ışığında, soruşturma

makamlarının, olayın gerçekleştiği yer ve zamanda toplanması mümkün olan

delillerin elde edilebilmesi için kendilerinden beklenen tüm makul tedbirleri

almadıkları gibi akabinde de olayın nedenini aydınlatmak için herhangi bir

somut adım attıkları tespit edilememiş, bu makamların soruşturmanın

etkililiğinin sağlanabilmesi için atabildikleri tek adımın, olaydan 18 yıl

sonra 16/2/2010 tarihinde soruşturmada kıdemli bir kolluk memuru görevlendirmek

ve bu memur vasıtasıyla çalışmayı daha titiz ve kapsamlı bir şekilde

yürütebilmeyi ummak olduğu görülmüştür (bkz. § 37).

193. Soruşturmanın bir bütün olarak, başvurucuların

iddiaları ve bu iddialara ilişkin tespit edilen soruşturma eksiklikleri bir

yana bırakıldığında dahi yaşam hakkının kasten ihlal edilmesiyle sonuçlanan

olayın nedenini aydınlatmada ve sorumluları tespit etmede yetersiz kaldığı

görülmektedir.

194. Soruşturma makamlarının, olayın gelişimine ve

delillerin elde edilmesine ilişkin başvurucuların her iddiasını ve talebini

karşılama zorunluluğu bulunmamakta ise deanılan makamların, olayın koşullarını,

bu iddialardan bağımsız olarak değerlendirerek yürütülecek soruşturma

işlemlerini resen belirledikleri ve akabinde bu yönde makul olan bir yöntemi

uygulamaya koydukları da söylenememektedir.

195. Ayrıca soruşturma makamlarının,

gerçekleştirilmesi gereken soruşturma işlemlerini resen belirledikten sonra bu

işlemleri, olayların seyrinin aydınlatılmak istenildiğinden kuşku duyulmayacak

ve ölüm nedenini kesin olarak saptamaya ve sorumlu kişilerin cezalandırılmasına

imkân verecek nitelikte uygulamaya koydukları tespit edilemediği hâlde

başvurucuların iddialarını araştırmak adına titiz ve hızlı bir çalışma

yürüttükleri de tespit edilememiştir.

196. Dolayısıyla soruşturma kapsamında ölüm

olayının nedenini ortaya çıkarmak için gerekli adımların zamanında ve yeterli

bir şekilde atıldığının söylenemeyeceği, sorumluların tespitine yarayabilecek

bütün delillerin toplanması konusunda ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü

gösterildiği ya da kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin engellenmesi

açısından gerekli sürat ve özenin gösterilmediği ve bu şekilde soruşturmanın

çok uzun bir süre sonuca götürecek hiçbir işlem yürütülmeksizin sürüncemede

bırakılarak Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği yeterlilik ve süratte bir

inceleme içermediği sonucuna varılmıştır.

197. Bu nedenle etkili yürütülmediği için herhangi

bir ilerleme kaydedilemeyen bu soruşturmaya mevcut hâliyle devam edilmesi

durumunda soruşturmada etkili olmak adına en ufak gerçekçi bir şansın bulunduğu

söylenemeyecek olup başvurucuların da bu durumun farkına varmalarından sonra

etkililiği kalmayan bu soruşturmaya yönelik olarak bireysel başvuruda

bulundukları kanaatine varılmıştır.

198. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17.

maddesinin usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi

Yönünden

199. 6216 sayılı Kanun’un 50.

maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir.”

200. Başvurucular, 150.000 TL maddi ve

250.000 TL manevi olmak üzere toplamda 400.000 TL tazminat talebinde

bulunmuşlardır.

201. Anayasa'nın 17. maddesinin usul

boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

202. İhlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için kararın bir örneğinin Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına

gönderilmesi gerekir.

203. Anayasa'nın 17. maddesinin usul

boyutunun ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan

manevi zararları karşılığında başvuruculara -ihlalin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için kararın bir örneğinin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına

gönderilmesine karar verildiği de gözetilerek- müştereken net 50.000 TL manevi

tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

204. Başvuru hakkında yapılan inceleme

sonucunda Anayasa’nın 17. maddesinin, esasının ihlal edildiği hususunda bir

karar verilmemiş, bununla birlikte usul boyutunun ihlal edildiğine

hükmedilmiştir. Başvurucular da uğradıklarını iddia ettikleri maddi zarar ile

ilgili olarak Anayasa Mahkemesine herhangi bir belge sunmamışlardır. Anayasa

Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için başvurucuların uğradıklarını

iddia ettiği maddi zarar ile tazminat talebi arasında illiyet bağı kurulması

gerekir. Başvurucuların bu konuda herhangi bir belge sunmamış olmaları

nedeniyle maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

205. Dosyadaki belgelerden tespit

edilen 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL

yargılama giderinin başvuruculara müşterek olarak ödenmesine karar verilmesi

gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

A. 1. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına

alınan adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Anayasa'nın 17. maddesinin usul

boyutunun ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinin usul boyutunun İHLAL

EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin Anayasa'nın 17. maddesinin

usul boyutunun ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için Elazığ

Cumhuriyet BaşsavcılığınaGÖNDERİLMESİNE,

D.Başvuruculara Anayasa'nın 17. maddesinin usul

boyutunun ihlali nedeniyle müştereken net 50.000 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden

oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN

ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben

başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 21/4/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/7832, 21 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. İkinci
  4. Bölüm
  5. Karar
  6. Yıldırım
  7. I. Başvurunun
  8. Konusu
  9. II. Başvuru
  10. Süreci
  11. III. Olay
  12. Ve Olgular
  13. A. Olaylar
  14. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  15. A. Başvurucuların
  16. B. Değerlendirme
  17. A. 1. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına
  18. B. Anayasa’nın 17. maddesinin usul boyutunun İHLAL
  19. C. Kararın bir örneğinin Anayasa'nın 17. maddesinin
  20. F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben
  21. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına
  22. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/7832
Tarih
21 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Fahri Gösteriş Başvurusu (B. No: 2013/1297)
  • Metin Güneşli Başvurusu (B. No: 2013/7367)
  • Gökhan Yılmaz Başvurusu (B. No: 2013/2130)
  • Hatice Kara Başvurusu (B. No: 2013/3180)
  • İlyas Başak Başvurusu (B. No: 2013/5662)
  • Aliye Onar ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/4578)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.