İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Mahmut Koç Başvurusu (B. No: 2014/1724)

1. Başvuru, kadastro çalışmalarıyla tespit ve tapuya tescil

Başvuru No2014/1724Tarih1 Şubat 2017Okuma25 dk · 5.016 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Mahmut Koç Başvurusu

Karar tarihi
1 Şubat 2017
Başvuru Numarası
2014/1724
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.016 kelime·25 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, kadastro çalışmalarıyla tespit ve tapuya tescil

edilen taşınmazın tapu iptali ve tescil davası sonucu tapusunun iptal edilerek

Hazine adına tescil edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; bu davada bildirilen

tanıkların yargılama sırasında dinlenilmemesi, ertelenen keşif gün ve saatinin

başvurucuya bildirilmemesi ve bilirkişi raporlarına yapılan itirazların dikkate

alınmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına

ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 10/2/2014 tarihinde Erdemli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 24/3/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

5. Mersin ili Erdemli ilçesi Üçtepe

köyünde 2008 yılında yapılan kadastro çalışmaları sırasında 102 ada 118 parsel

numarası altında 592,84 m2 yüzölçümlü olarak

sınırlandırılan taşınmaz, iki katlı kargir bina ve

arsası niteliğiyle başvurucu adına tespit edilmiştir. Kadastro tespitiyle bir

belgeye dayalı olmayarak anılan taşınmazın zilyetlik yoluyla mülkiyeti kazandırıcı

zamanaşımı koşullarının başvurucu lehine gerçekleştiği belirtilmiştir. Kesinleşen

kadastro sınırlandırma ve tespiti doğrultusunda bu taşınmaz

"kadastro" edinimli olarak başvurucu adına

25/4/2008 tarihinde tapuya tescil edilmiştir.

6. Maliye Hazinesince 13/10/2010 tarihinde Erdemli 2. Asliye

Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) söz konusu taşınmaza ilişkin olarak tapu iptali ve

tescil davası açılmıştır. Dava dilekçesinde, taşınmazın Devletin hüküm ve

tasarrufu altındaki taşlık, kayalık ve çalılık nitelikli yerlerden olup

başvurucu yararına zilyetlikle iktisap koşullarının gerçekleşmediği ileri

sürülerek taşınmazın başvurucu adına olan tapu kaydının iptali ile Hazine adına

tapuya tescil edilmesi talep edilmiştir.

7. Mahkeme 25/1/2012 tarihli ve E.2010/758, K.2012/81 sayılı

kararı ile davanın kabulüne ve dava konusu taşınmazın davalı adına olan

tapusunun iptal edilerek davacı Hazine adına tapuya tesciline karar vermiştir.

Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Dava, kadastro tespiti sırasında, davalı

adına tespit edilen taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan

yerlerden olduğu iddiası ile tapu iptal ve tescil talebine ilişkindir.

...

3402 sayılı Kanunun imar-ihya yoluyla mülk

edinme olanağı sağlayan 17. maddesine göre, bir yerin imar-ihya ve kazandırıcı

zamanaşımı yoluyla mülk edinilebilmesi için bu yerin, orman sayılmayan Devletin

hüküm ve tasarrufu altındaki tarıma açılması mümkün yerlerden olması ve tarıma

elverişli hale getirilmesi ve 14. maddedeki iktisapla ilgili şartlar yerine getirilmiş

olmalıdır.

İmar-ihyanın arazi ile ilgili koşullarından

olan, tarıma açılan ve tarıma elverişli hale getirilen araziden amaç; Devletin

hüküm ve tasarrufu altındaki tarıma açılması mümkün olan yerlerdir. Bu tür

araziler henüz üzerinde kültür işlemi yapılmayan fakat doğal nitelikleri gereği

tarıma elverişli olan yerlerdir. Taşınmazın ihyaya uygun yerlerden olduğunun

anlaşılması -halinde, davacı (veya murisi veya bayii) tarafından emek ve para

sarfıyla imar-ihya edilip ihyanın tamamlandığı tarihten dava tarihine kadar

Yasada belirtilen 20 yıllık zilyedlik süresinin

nizasız, fasılasız ve malik sıfatıyle geçmesi , 3402

sayılı Kanunun 17. maddesindeki sair koşullarla, 14. maddesindeki iktisapla

ilgili koşulların da gerçekleşmesi halinde özel mülkiyete konu olabilir. Başka

bir anlatımla ancak tarıma elverişli hale getirilebilen ve tarım arazisi olarak

kazanılması mümkün olan yerler zor ve zahmetli bir emek ile tarım arazisi

haline geçirilmesi durumunda kazanılması mümkündür. Tabii durumu, yapı ve

niteliği itibariyle tarım arazisi olarak kullanılması mümkün olmayan yerlerin

ihya yoluyla kazanılması mümkün değildir (HGK 19/2/1997 tarihli ve

E.1996/8-728, K.1997/91).

Ormancı ve fen bilirkişi raporu

incelendiğinde; dava konusu taşınmazın 1990 tarihli memleket haritasında

çalılık simgeli yeşile boyalı alanda kaldığı bu haliyle imar ihyanın tam olarak

tamamlandığı tarihten itibaren kadastro tespit tarihine kadar 20 yıl süre ile

ekonomik amacına uygun olarak nizasız fasılasız ve malik sıfatıyla

kullanılmadığı anlaşılmıştır.

Ayrıntıları Yüksek Yargıtay 20. Hukuk

Dairesinin 29/1/2009 tarihli ve E.2008/15377, K.2009/1079 sayılı ilamında da

nizasız fasılasız malik sıfatıyla kullanılmadığı anlaşılan taşlık ve kayalık

bölümlerin taşınmaz içersinde blok halde bulunduğunun

belirlenmesi halinde bu bölümün şayet dağınık halde bulunduğunun tespiti

durumunda taşınmazın tamamının imar ihyasının tamamlanmadığı düşünülerek

oluşacak sonuca göre bir hüküm verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Yine aynı

doğrultuda Yüksek Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/2/2009 tarihli ve

E.2008/16888, K.2009/2014 sayılı ilamı da bu yönde hükümler içermektedir.

İncelenen dava konusu taşınmaza ilişkin 1990 tarihli memleket haritasında

taşınmazın tamamının çalılık simgeli yeşile boyalı alanda kaldığı bu haliyle bu

tarih itibariyle imar ihyasının tamamlanmadığı anlaşılmıştır.

Yukarıdaki tüm veriler, bilirkişi raporları

Yüksek Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin emsal olarak verilen kararları bir bütün

olarak göz önüne alındığında dava konusu taşınmazın 1990 tarihli memleket

haritasında çalılık simgeli, yeşile boyalı alanda kaldığı, bu haliyle bu tarih

itibariyle dava konusu taşınmazlar üzerindeki imar ihyanın tamamlanmadığı,

çalılık ve taşlık kısımların taşınmazların bütününe yayıldığı, 2004 tarihli

uydu fotoğraflarında dahi taşınmazın imar ihya edilmediği, makilik ve kayalık

olarak göründüğü, taşınmazın imar ihyasının 4-5 yıl önce tamamlandığı,ayrıca

taşınmaz üzerine ev yapılmasının Yargıtay uygulamalarına göre imar ihya

sayılmadığı, dolayısı ile Yüksek Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin yukarıda örnek

olarak verilen ilamlarının gerekçesi ayrıntılı olarak incelendiğinde

taşınmazların 1990 tarihli memleket haritasında dahi çalılık simgeli yeşile

boyalı Alanda kaldığı, bu yerin imar ihyasının en erken bu tarihte yapıldığı kabul

edilse bile kadastro tespit tarihinin yapıldığı 2007 tarihi itibariyle

belgesizden zilyetlik yoluyla kazandırıcı zaman aşımı ile taşınmaz edinilmesi

için gerekli olan koşulların oluşmadığı, taşlık ve çalılık bölümlerin taşınmaz

içinde blok halde bulunmadığı, bu durumda taşınmazların tamamının imar ihya

edilmediği, hem 1990 tarihli memleket haritası hem de 2004 tarihli uydu

fotoğrafları bir bütün olarak göz önüne alındığında dava konusu taşınmazla

ilgili olarak zilyetlikle mülk edinilmesi için gerekli olan koşulların davalı

yararına oluşmadığı anlaşılmakla davacı Hazinenin davasının kabulü ile dava

konusu taşınmazın tapu kaydının iptaline ve taşınmazın tamamının Hazine adına

tapuya tesciline karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmış ve aşağıdaki

şekilde hüküm tesisi yoluna gidilmiştir."

8. Başvurucu kararı temyiz etmiş ve Yargıtay 20. Hukuk

Dairesinin 8/11/2013 tarihli ilamıyla hüküm, yargılama giderleri yönünden

düzeltilmek suretiyle onanmıştır. İlamın gerekçesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"Dava, tapu kaydının iptali ve tescili

istemine ilişkindir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 5304

sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kanunun 4. maddesi hükmüne göre orman

sınırlandırması yapılmış, taşınmaz orman sınırları dışında bırakılmıştır.

İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığı

gerekçeye ve 5304 sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kanun'un 4/3. maddesine

göre yapılan orman tahdidi, eski ve yeni tarihli memleket haritaları, amenajman

planı ve hava fotoğraflarının uygulanmasına dayalı araştırma inceleme ve keşif

sonucu düzenlenen uzman bilirkişi raporuyla, çekişmeli parselin orman

kadastrosu sınırları dışında orman sayılmayan yerlerden olduğu bildirilmiş ise

de öncesinin makilik yerlerden olduğu, 1990 yılı memleket haritasında, çalılık

göründüğü ve 3402 sayılı Kanun'un 14 ve 17. maddelerinde belirtilen zilyetlik

koşullarının oluşmadığı belirlenerek Hazinenin davasının kabulüne karar

verilmesinde ve yazılı biçimde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik

bulunmamaktadır."

9. Karar başvurucuya 10/1/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.

10. Başvurucu 10/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

11. 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun "Tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malların

tespiti" kenar başlıklı 14. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

“Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam

yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100

dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az

yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi

veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir.”

12. 3402 sayılı Kanun’un

"Kamu malları" kenar başlıklı 16. maddesi şöyledir:

“Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine

ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz

yerlerden:

A) Kamu hizmetinde kullanılan, bütçelerinden

ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler, (Hükümet,

belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık

tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami genel mezarlık, çeşme, kuyular,

yunak ile kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler

ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre

Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, il, belediye köy veya mahalli idare

birlikleri tüzelkişiliği, adlarına tespit olunur.

B) Mera, yaylak, kışlak, otlak, harman ve

panayır yerleri gibi paralı veya parasız kamunun yararlanmasına tahsis edildiği

veya kamunun kadimden beri yararlandığı belgelerle veya bilirkişi veya tanık

beyanı ile ispat edilen orta malı taşınmaz mallar sınırlandırılır, parsel

numarası verilerek yüzölçümü hesaplanır ve bu gibi taşınmaz mallar özel

siciline yazılır.

Bu sınırlandırma tescil mahiyetinde olmadığı

gibi bu suretle belirlenen taşınmaz mallar, özel kanunlarında yazılı hükümler

saklı kalmak kaydıyla özel mülkiyete konu teşkil etmezler.

Yol, meydan, köprü gibi orta malları ise

haritasında gösterilmekle yetinilir.

C) Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan

kayalar, tepeler,dağlar (bunlardan çıkan kaynaklar)

gibi, tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler ile deniz, göl, nehir gibi genel

sular tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır.

D) Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan

ormanlar, bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde, özel kanunları hükümlerine

tabidir.”

13. 3402 sayılı Kanun'un

"İhya edilen taşınmaz mallar" kenar başlıklı 17. maddesi

şöyledir:

"Orman sayılmayan Devletin hüküm ve

tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf

ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen

taşınmaz mallar 14 üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya

halefleri adına, aksi takdirde hazine adına tespit edilir.

İl, ilçe ve kasabaların imar planının

kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz mallarda bu hüküm uygulanmaz."

14. 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenîsi'nin "Sahipsiz

şeyler ve umuma ait mallar" kenar başlıklı 641. maddesi

şöyledir:

“Sahipsiz şeyler ile menfaati umuma ait olan mallar Devletin hüküm ve

tasarrufu altındadır. Hilafı sabit olmadıkça menfaatı

umuma ait sular ile ziraate elverişli olmıyan yerler, kayalar, tepeler, dağlar ve onlardan çıkan

kaynaklar kimsenin mülkü değildir. Sahipsiz şeylerin ihraz ve işgali, yollar ve

meydanlar, akar sular ile yatakları gibi menfaati umuma ait malların

işletilmesi ve kullanılması hakkında ahkamı mahsusa vazolunur.”

15. 3/12/2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun

Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 3. maddesi şöyledir:

"İçerikleri tarafların istek ve iradeleri

gözetilmeksizin doğrudan doğruya kanunla belirlenmiş işlem ve ilişkilere,

bunlar Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olsalar bile,

bu Kanun hükümleri uygulanır."

16. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Sahipsiz yerler ve yararı kamuya ait

mallar" 715. maddesi şöyledir:

"Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait

mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya ait sular

ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve

bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve hiçbir şekilde

özel mülkiyete konu olamaz.

Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait malların

kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılması özel kanun

hükümlerine tâbidir."

17. 4721 sayılı Kanun'un "Sorumluluk"

kenar başlıklı 1007. maddesi şöyledir:

"Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün

zararlardan Devlet sorumludur.

Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan

görevlilere rücu eder.

Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu

sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

18. Mahkemenin 1/2/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

19. Başvurucu, intikal suretiyle eklemeli zilyetlik yoluyla

uyuşmazlık konusu taşınmazı 70-80 yıldan beri tarım arazisi olarak

zilyetliğinde bulundurduğunu ve bu taşınmaz adına vergi kayıtlarının da

olduğunu belirtmiştir. Başvurucu ayrıca, kadastro çalışmaları sırasında söz

konusu taşınmazın zilyetlik yoluyla olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı

koşullarının oluştuğu belirtilerek kendi adına tespit ve tapuya tescil

edildiğini, taşınmaz tapuya tescil edildikten sonra da il özel idare

müdürlüğünce yapı ruhsatı verildiğini ve ilgili kanun ile yönetmelikler

çerçevesinde bu taşınmaz üzerinde 60.000 TL maliyetle bir konut inşa

ettirdiğini ifade etmiştir.

20. Başvurucu, uzun süredir zilyetliğinde bulunan dava konusu

taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkı mevcut olduğu hâlde Hazine tarafından açılan

tapu iptali ve tescil davası neticesinde yargı kararı ile tapusunun iptal

edildiğini ancak bu yargılama sırasında ertelenen keşif gününün kendisine

bildirilmediğini, tanıklarının dinlenilmediğini ve fen ile orman bilirkişi

raporuna yaptığı itirazın esas alınmayarak taşınmazın vasfının hatalı

belirlendiğini belirterek tapusunun iptal edilmesiyle kazanılmış hakların

korunması ilkesi ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş; tapu

kaydının eski hâle getirilmesi veya taşınmazın üzerine inşa ettirdiği bina için

ödediği kredi tutarı olan 83.389,29 TL'nin güncellenerek ödenmesi ve taşınmazın

ihyası için yaptığı masraflar olan 4.480 TL ile 495,50 TL yargılama masrafları

olmak üzere toplam 88.364,79 TL tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

21. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

22. Başvurucunun kadastro sonucu adına tespit ve tapuya tescil

edilen taşınmazın tapusunun iptali için Hazine tarafından açılan davada

Mahkemece; bildirdiği tanıkların dinlenilmediği, keşif gününün bildirilmediği

ve fen ile orman bilirkişi raporuna yapılan itiraz dikkate alınmadan taşınmazın

vasfının hatalı belirlendiği yönündeki şikâyetlerinin esas itibarıyla adil

yargılanma hakkına ilişkin olduğu değerlendirilmiştir. Bu nedenle başvurucunun

belirtilen şikâyetleri adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmiş olup

başvurucunun kadastro sonucu adına oluşturulan tapu kaydının yargı kararıyla

iptal edilmesine ilişkin şikâyeti ise mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.

1. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

23. Başvurucu uyuşmazlık konusu taşınmazın evvelden beri miras

bırakanlarının, sonrasında da miras yoluyla intikal suretiyle kendisinin

zilyetliğinde bulunduğunu ve kadastro çalışmaları sırasında zilyetlik yoluyla

olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı koşullarının lehine oluştuğunu belirterek

taşınmazın adına tespit ve tapuya tescil edildiğini, bu durumun kendisi için

bir kazanılmış hak oluşturduğunu, ancak Hazine tarafından açılan tapu iptali ve

tescil davasında verilen yargı kararıyla tapusunun iptal edildiğini belirterek

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

24. Anayasa'nın 35. maddesi şöyledir:

"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına

sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz."

25. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem,

eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının

tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

26. Anayasa'nın 35. maddesinde herkesin mülkiyet hakkına sahip

olduğu, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği,

mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hükme

bağlanmıştır. Mülkiyet hakkı, kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma ve tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı verir

(AYM, E.2011/58, K.2012/70, 17/5/2012).

27. Mülkiyet hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla

sınırlandırılabilir ve bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması gerekir.

Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet

hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının

mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve kanun koyucunun buna uygun çözüm yolları

bulması gerekeceği açıktır (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011).

28. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mülkün gerçek

değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten yoksun

bırakmanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek (1) No.'lu Protokol'ün 1. Maddesi kapsamında aşırı zarar

oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ancak istisnai

durumlarla haklı bulunabileceğini belirtmektedir (Nastou/Yunanistan (no:2), B. No: 16163/02, 15/7/2005, § 33; Jahn ve diğerleri/Almanya [BD],

B. No: 46720/99, 72203/01, 72252/01, 30/6/2005, § 116). AİHM'e

göre bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında

olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi, hukuken öngörülebilir olup kamu

alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da

içermektedir. Ancak AİHM, kadastrodan kaynaklanan mülkiyet tespitine ilişkin

hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden

yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminat

ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde

bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki

mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin

hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin

başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların

mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No:

37451/97, 11/1/2005, §§ 36-43; Turgut ve

diğerleri/Türkiye, B. No: 1411/03, 8/7/2008, §§ 86-93; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04,

10/3/2009, §§ 34-41).

29. AİHM'in ihlal kararlarında,

belirtilen “adil denge” nin bozulmasının temelini

başvuruculara hiç tazminat ödenmemesi oluşturmaktadır. 4721 sayılı Kanun'un

1007. maddesiyle tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin

sorumlu olduğu; devletin zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu

edebileceği hüküm altına alınmıştır. Öncesinde Yargıtay, bu maddenin sadece

tapu sicilinde yapılan hataları kapsadığı; ancak, tapu sicili oluşturulurken

yani kadastro çalışmalarından kaynaklanan hataların bu madde kapsamında değerlendirilemeyeceği

yönünde kararlar vermiştir. Bununla birlikte AİHM tarafından verilen çok sayıda

ihlal kararından sonra Yargıtay içtihat değişikliğine giderek kadastro

sırasında yapılan hataların da 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi kapsamında

devletin sorumluluğu altında olduğuna ve tazminat ödenmesi gerektiğine dair

kararlar vermiştir.

30. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilk defa 18/11/2009 tarihli ve

E.2009/4-383, K. 2009/517 sayılı ilamıyla içtihat değişikliğine gitmiştir. Bu

ilamın ilgili kısımları şöyledir:

"Tapu işlemleri kadastro tespiti

işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu

kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün

oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007.

maddesine göre devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada devletin

sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı

çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi

ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru

tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız

kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür."

31. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16/6/2010 tarihli ve

E.2010/4-349, K.2010/318 sayılı kararı da benzer yöndedir. Yargıtay'a göre

kadastrodan kaynaklanan hatalar nedeniyle zarar görenler, 4721 sayılı Kanun'un

1007. maddesi gereğince zararlarının tazmini için 11/1/2011 tarihli ve 6098

sayılı Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince on yıllık zamanaşımı süresi

dolmadan Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler (Yargıtay 20. Hukuk

Dairesinin 18/12/2012 tarihli ve E.2012/7876, K.2012/14598 sayılı kararı).

32. Ayrıca Yargıtay, tapu kaydının iptali nedeniyle hükmedilecek

tazminatın tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse o miktarda olması

gerektiğini ifade etmiştir. Gerçek zarar ise tapu kaydının iptali nedeniyle

tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar

verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak

ise aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır. Tazminat miktarının

belirlenmesinde öncelikli konu, tapusu iptal edilen gayrimenkulün niteliğinin

ve değerinin belirlenmesi olup araştırma yöntemi taşınmazın arsa ya da arazi

olmasına göre farklılık arz edecektir (Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 13/12/2011

tarihli ve E. 2011/8798, K. 2011/14624 sayılı kararı).

33. Belirtilen içtihat değişikliklerinden sonra AİHM, bireylerin

tazminat ödenmeksizin taşınmazının elinden alınması nedeniyle mülkiyet hakkının

ihlal edildiği iddiaları bakımından Yargıtayın yeni

içtihatlarına işaret etmiştir. AİHM, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun AİHM'in bu konudaki ihlal kararlarına dayanarak tapudaki

yanlış kayıtlardan kaynaklanan ayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da

kısıtlanmış olanların, tapu kayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı devleti

sorumlu tutabileceğine hükmettiğini, tazminat miktarının söz konusu arazinin

kullanılma şekli, niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal

değerlerin dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat

çektiğini, bu başvuru yolunun hâlen düzenli olarak kullanılmakta olduğunu,

ulusal mahkemelerin AİHM'in içtihatlarını ve Sözleşme'ye ek (1) No.'lu

Protokol'ün 1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hükümlerini uyguladıklarını,

başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararın kesinleşmesinden itibaren

on yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğini belirterek, iç hukuk

yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna

hükmetmiştir (Mehmet Altunay/Türkiye [kk],

B. No: 42936/07, 17/4/2012; Arıoğlu ve

diğerleri/Türkiye [kk], B. No: 11166/05,

6/11/2012; Osman Yaşar Dişlioğlu

ve diğerleri/Türkiye [kk], B. No:

39149/04, 11/12/2012).

34. Bununla birlikte her somut olayın kendine özgü koşulları

mevcut olup bu nedenle her başvurunun başvuru tarihindeki duruma göre karara

bağlanması gerektiği de kuşkusuzdur. Nitekim AİHM, söz konusu içtihat

değişikliğinin orman ve kıyı alanlarında kalan taşınmazlar ile ilgili olup her

somut olay bakımından kıyaslanabilecek bir durumda bulunan ve söz konusu

başvuru yolunun başarıyla kullanıldığı emsal bir içtihadın gösterilmesi

gerektiğini ifade etmiş; ayrıca başvuruya konu nihai karardan sonra söz konusu

içtihat değişikliğinin meydana geldiği durumlarda kabul edilemezlik

itirazlarını reddetmiştir (Dürrü Mazhar Çevik ve Asuman Münire

Çevik Dağdelen/Türkiye, B. No: 2705/05, 14/4/2015, §§ 21-30).

35. Somut olayda kadastro çalışmaları neticesinde başvurucunun

adına belgesizden zilyetlik yoluyla kazandırıcı zamanaşımı hükümlerine göre

tespit ve tapuya tescil edilen taşınmazın tapusu Hazine tarafından açılan tapu

iptali ve tescil davasında verilen yargısal bir karar ile iptal edilmiştir. İlk

derece mahkemesi; yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporlarına göre taşınmazın

devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan "çalılık" niteliğinde

olup 3402 sayılı Kanun'un 14. ve 17. maddelerinde öngörülen kazandırıcı

zamanaşımı ile mülk edinme ve ihya koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle başvurucunun

tapusunun iptaline ve Hazine adına tapuya tesciline karar vermiştir.

Başvurucunun temyiz talebi ise Yargıtay 20. Hukuk Dairesince reddedilerek hüküm

onanmıştır.

36. Yargıtay, kadastro tespiti sonucu oluşan tapuların devletin

hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazlardan olduğu gerekçesiyle iptal

edilmesi durumunda da 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine göre devletin

sorumluluğu çerçevesinde gerçek zarar miktarı üzerinden tazminat ödenmesi

gerektiğine karar vermiştir (Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 7/2/2011 tarihli ve

E.2011/9834, K.2011/12370 sayılı ile 11/10/2012 tarihli ve E.2012/9847,

K.2012/11090 sayılı kararları). Ayrıca Yargıtayın

devletin sorumluluğu kapsamında tazminat ödenmesine ilişkin söz konusu içtihat

değişikliklerinin başvuruya konu nihai karar tarihinden önce olduğu da

görülmektedir.

37. Yukarıda yer verilen Kanun hükümleri ve Yargıtay içtihatları

gözönünde bulundurulduğunda başvurucular, tapuda

murisleri adına kayıtlı taşınmazın kendileri tarafından kullanılması veya

tasarrufuna engel olacak nitelikte bir şerh düşülmesi veya tapu kaydının iptali

hâlinde söz konusu işlemin yapılması tarihinden itibaren on yıl içerisinde

Hazine aleyhine adli yargıda tazminat davası açabileceklerdir. Yargıtay

içtihatlarında tazminatın miktarının taşınmazın gerçek bedelinin esas alınarak

belirleneceği kabul edilmektedir. Başvurucuların kamu yararı nedeniyle tapulu

taşınmazlarına el konulması suretiyle mülkiyet hakkına yapılan sınırlama el

konan taşınmazın gerçek bedeli esas alınarak ödenecek bir tazminatla

başvurucular açısından dengelenebilecektir (Nazmiye

Akman, § 27).

38. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı

Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuruda bulunmak için ihlale neden olduğu iddia edilen işlem veya

eylem için idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması

gerekir.

39. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının

uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya

çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine

başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir

kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle

genel yargı mercilerinde, olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulması

esastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin bu olağan

denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir (Bayram Gök,

B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§ 17,18).

40. Başvurucuların, maliki olduğu taşınmazın devletin hüküm ve

tasarrufu altında olduğu iddiasıyla Maliye Bakanlığı tarafından açılan tapu

iptali ve tescil davasının kabulü sonrasında, tazminat talebiyle herhangi bir

başvurularının bulunmadığı görülmektedir. İdari ve yargısal başvuru yollarının

tamamı tüketilmeksizin yapılan bir bireysel başvurunun kabul edilmesi mümkün

değildir.

41. Açıklanan nedenlerle mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasının yetkili derece mahkemeleri önünde tanınan başvuru yolları

tüketilmeden bireysel başvuru konusu yapıldığı anlaşıldığından başvurunun diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Adil Yargılanma

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

42. Başvurucu, Hazine tarafından aleyhine açılan "tapu

iptali ve tescil davasında" bildirdiği tanıkların mahkemece

dinlenmediğini, ertelenen keşif gün ve saatinin kendisine bildirilmediğini ve

fen ile orman bilirkişi raporuna yapılan itirazının dikkate alınmadığını

belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

43. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

44. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasının

ilgili kısmı şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

45. Anayasa’daki hakların etkili bir biçimde korunması için

davaya bakan mahkemelerin Anayasa’nın 36. maddesine göre tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini

etkili bir biçimde inceleme görevi vardır. AİHM içtihatlarına göre

bir mahkemenin davaya yaklaşımının, anılan mahkemenin başvurucuların

iddialarına yanıt vermekten ve başvurucuların temel şikâyetlerini incelemekten

kaçınmasına neden olması hâlinde Sözleşme’nin 6. maddesi, davanın hakkaniyete

uygun bir biçimde incelenmesi hakkı bakımından ihlal edilmiş olur (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/1/2007, §§ 84,

85).

46. Bununla birlikte belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri

değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına

karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir. Mevcut yargılamada

geçerli olan delil sunma ve inceleme yöntemlerinin adil yargılanma hakkına

uygun olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında olmayıp

Mahkemenin görevi, başvuru konusu yargılamanın bir bütün olarak adil olup

olmadığını değerlendirmektir (Muhittin Kaya

ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve

Ticaret Ltd. Şti., B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

47. Yapılan yargılama sırasında tanık dinletme hakkı da dâhil

olmak üzere delillerin ibrazı ve değerlendirilmesi adil yargılanma hakkının

unsurlarından biri olarak kabul edilen silahların eşitliği ilkesi kapsamında

kabul edilmekte olup bu hak ve gerekçeli karar hakkı da makul sürede yargılanma

hakkı gibi adil yargılanma hakkının somut görünümleridir (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 38).

48. Silahların eşitliği ilkesi davanın taraflarının usule

ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin

diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını

makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına

gelir (Yaşasın Aslan, B. No:

2013/1134, 16/5/2013, § 32).

49. Silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı olan çelişmeli

yargılama ilkesi, kural olarak bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara,

gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve bunlarla

ilgili görüş bildirebilme imkânı vermektedir (benzer yöndeki AİHM kararları

için bkz. J.J./Hollanda, B. No:

9/1997/793/994, 27/3/1998, § 43; Vermeulen/Belçika,

B. No: 19075/91, 20/2/1996, § 33).

50. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın

yürütülebilmesi için “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkeleri

ışığında taraflara iddialarını sunma hususunda uygun olanakların sağlanması

şarttır. Taraflara tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve

inceletme noktasında uygun imkânların tanınması gerekir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt

Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., § 27).

51. Öte yandan Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular için

benimsediği temel yaklaşım doğrultusunda kural olarak bireysel başvuruya konu

davadaki olayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması,

yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile

kişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas

yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabi

tutulamaz. Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ve

derece mahkemelerinin kararları açık keyfîlik

içermedikçe kararlardaki maddi ve hukuki hatalar bireysel başvuru incelemesinde

ele alınamaz. Bu çerçevede derece mahkemelerinin delilleri değerlendirmesinde

ve hukuk kuralını yorumlamasında bariz takdir hatası bulunmadıkça Anayasa

Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (Kenan Özteriş,

B. No: 2012/989, 19/12/2013, § 48).

52. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, mevcut başvuruda adil yargılanma

hakkı kapsamındaki güvencelerden başvurucunun şikâyetleriyle bağlantılı görülen

silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin gereklerinin yerine

getirilip getirilmediğini, bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyete uygun

yürütülüp yürütülmediğini inceleyecektir.

53. Başvuru konusu davaya ilişkin olarak başvurucunun aleyhine

açılan tapu iptali ve tescil davasında bildirdiği tanıklarının yargılama

sırasında Mahkemece dinlenilmemesinden yakındığı anlaşılmaktadır.

54. Başvuruya konu yargılama süreci incelendiğinde dava

dilekçesinin davalı sıfatıyla 22/1/2011 tarihinde başvurucuya tebliğ edildiği

görülmektedir. Mahkemece dava dilekçesi başvurucuya tebliğ edildiği hâlde

başvurucu tarafından cevap dilekçesi verilmemiş ve bu aşamada herhangi bir

delil de bildirilmemiştir. Taraflar ayrıca duruşmaya da çağrılmış, kendisini

vekil ile temsil ettiren davalı başvurucu duruşma sırasında da bir delil

bildirmemiştir. 15/11/2011 tarihli dördüncü oturumda başvurucu, avukatının görevi

bıraktığını belirterek bilirkişi raporundaki aleyhe olan hususları kabul

etmediğini beyan etmiştir. Mahkemece tahkikata son verilerek tarafların talebi

üzerine "sözlü yargılama ve hüküm" için ayrı bir duruşma günü

belirlenmiştir. Başvurucu ise "sözlü yargılama ve hüküm" duruşması

için belirlenen günden önce verdiği 11/1/2012 tarihli dilekçesiyle delil

listesi sunarak bildirdiği iki tanığının dinlenilmesini talep etmiştir.

25/1/2012 tarihinde yapılan son oturumda ise Mahkeme, önceki oturumda "sözlü

yargılama ve hüküm" için gün verildiğini hatırlatarak taraflardan son

sözlerini sormuş ve "araştırılacak başka bir hususun da kalmadığını"

bildirerek davanın kabulüne karar vermiştir.

55. Her ne kadar başvurucu, tanıklarının mahkemece yargılama

sırasında dinlenilmediğinden yakınmakta ise de başvurucunun tahkikat sona

erdikten sonra bu tanıkları bildirdiği görülmektedir. Başvurucunun dilekçeler

aşamasında ve tahkikat sonuçlanıncaya kadar "tanık dinlenilmesi"

yönünde herhangi bir talebi olmamıştır. Bu durumda tahkikat sonuçlanıp

"sözlü yargılama ve hüküm" duruşması için gün verildikten sonra

bildirilen tanıkların dinlenilmemesi başvurucunun yargılama usulleri

çerçevesinde tanıklarının dinlenilmesi için gerekli özeni göstermediğini ortaya

koymaktadır. Kaldı ki başvuru formu incelendiğinde, başvurucunun tanık dinletme

talebinin reddedilmesinden şikâyet ettiği; ancak, tanıkların hangi olgular

hakkında bilgi sahibi oldukları ve dinlenmelerinin niçin önemli olduğu

konusunda somut bir açıklamaya ise yer verilmediği anlaşılmaktadır.

56. Başvurucu ayrıca Mahkemece keşif günü ertelendiği hâlde yeni

keşif gün ve saatinin kendisine bildirilmediğini ileri sürmektedir. Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) erişilen bilgilere göre Mahkemece

8/6/2011 tarihinde yapılan ikinci oturumda, dava konusu taşınmazın başında

23/9/2011 tarihinde keşif yapılmasına karar verilmiştir. Bu oturuma başvurucu

adına vekili de katılmış, belirlenen keşif gün ve saati ile sonraki duruşma gün

ve saati hazır bulunan taraf vekillerine tefhim edilmiştir. Mahkemece daha önce

belirlenen 23/9/2011 tarihinde dava konusu taşınmazın bulunduğu mahalde keşif

yapılmış, başvurucu ve vekili ise keşfe katılmamışlardır. Bununla birlikte

başvurucunun da katıldığı 10/10/2011 tarihinde yapılan üçüncü oturuma ilişkin

duruşma tutanağında, keşif zaptı ve bilirkişi raporlarının okunduğu ve

raporlardan birer suretin elden taraflara verildiği belirtilmiş, başvurucu da

bu oturumda, bilirkişi raporlarını inceleyip beyanda bulunmak üzere süre talep

etmiştir.

57. Somut olayda başvurucunun iddia ettiğinin aksine keşif günü

ertelenmediği gibi Mahkemece başvurucunun vekiline duruşma sırasında bildirilen

keşif gün ve saatinde keşfin icra edildiği anlaşılmaktadır. Başvurucu ise keşif

yapılıp bilirkişi raporları da tebliğ edildikten sonra, 15/11/2011 tarihinde

yapılan dördüncü oturumda avukatının görevinden ayrıldığını bildirmiştir.

11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 11. maddesi, 19/3/1969

tarihli ve Avukatlık Kanunu'nun 41. maddesi ile 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 73., 81., 82. ve 83. maddeleri gereğince istifa

ve/veya azil bulunmadıkça vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile

yapılması öngörülmüştür. Dolayısıyla ilk derece mahkemesince anılan yasal

düzenlemeler gözetilerek başvurucunun kendisini vekil ile temsil ettirdiği bir

dönemde keşif gününün başvurucu yerine vekiline tefhim edilmiş olması adil

yargılanma hakkı bakımından bir sorun teşkil etmez. Üstelik başvurucu yargılama

sürecinde keşif yapılıp bilirkişi raporları kendisine tebliğ edildikten sonra

keşif gününün bildirilmediği yönünde bir itirazda bulunmadığı gibi tahkikat ile

sözlü yargılama ve hüküm duruşmalarında da bu yönde bir itirazda bulunmamıştır.

Ayrıca başvurucunun bunun ötesinde yargılama süresince yeni bir keşif yapılması

talebi de olmamıştır.

58. Başvurucu son olarak fen ile orman bilirkişi raporlarına

yaptığı itirazları esas alınmadan taşınmazın vasfının hatalı olarak

belirlendiğini, bunun da davanın esasını etkileyen önemli bir yanlışlık

olduğunu ileri sürmektedir.

59. Başvurucunun, fen ile orman bilirkişilerinin raporlarına

ilişkin itirazlarının Mahkemece değerlendirildiği ve “dava konusu taşınmazın 1990 tarihli memleket haritasında çalılık

simgeli, yeşile boyalı alanda kaldığı, bu haliyle bu tarih itibariyle dava

konusu taşınmazlar üzerindeki imar ihyanın tamamlanmadığı, çalılık ve taşlık

kısımların taşınmazların bütününe yayıldığı, 2004 tarihli uydu fotoğraflarında

dahi taşınmazın imar ihya edilmediği, makilik ve kayalık olarak göründüğü,

taşınmazın imar ihyasının 4-5 yıl önce tamamlandığı, ayrıca taşınmaz üzerine ev

yapılmasının Yargıtay uygulamalarına göre imar ihya sayılmadığı” gerekçeleriyle

başvurucunun itirazlarının yerinde görülmediği anlaşılmaktadır (bkz. § 7).

Mahkemenin, başvurucunun itirazları konusunda ilgili hukuk kurallarını

yorumlayarak ulaştığı sonuçta açık keyfîlik veya

bariz takdir hatası tespit edilmemiştir.

60. Öte yandan başvurucunun değerlendirmeleri ile ilk derece

mahkemesinin ulaştığı sonuçların farklı olması, başvurucunun delillerini sunma

imkânı bulamadığı ve “silahların eşitliği” ilkesine

uyulmadığı anlamına gelmez.

61. Yapılan bu tespitlere göre başvurucunun yargılama sürecinde

talep ve delillerini sunma olanağı bulduğu, bilirkişilerce hazırlanan raporlara

yönelik itirazlarının dikkate alınarak gerekçesi gösterilmek suretiyle

reddedildiği, yargılamanın bir bütün olarak adil olmadığına ilişkin bir bulguya

da rastlanmadığı dikkate alındığında yargılama sürecinde silahların eşitliği ve

çelişmeli yargılama ilkeleri bakımından bir ihlalin olmadığının açık olduğu

sonucuna varılmıştır.

62. Açıklanan nedenlerle adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine yönelik iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine yönelik iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA

1/2/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Recai AKYEL Raportör : Özgür DUMAN Başvurucu : Mahmut KOÇ

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/1724, 1 Şubat 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. No: 42936/07, 17/4/2012; Arıoğlu ve
  12. B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA
  13. Yıldırım
  14. Akıncı
  15. Topal
  16. M. Emin KUZ
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2014/1724
Tarih
1 Şubat 2017

İlgili Kararlar

  • Dicle Seben Başvurusu (B. No: 2014/4961)
  • Aba Eksport Giyim San. ve Tic. Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2014/15313)
  • Metin Boran Başvurusu (B. No: 2014/16430)
  • Ali Ekber Akyol ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2015/17451)
  • Emrah Karadaş Başvurusu (B. No: 2014/6043)
  • Fatma Tan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/7225)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.