İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Mehmet Çetinkaya ve Maide Çetinkaya Başvurusu (B. No: 2013/1280)

1. Başvurucular, çocukları

Başvuru No2013/1280Tarih28 Mayıs 2014Okuma38 dk · 7.579 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Mehmet Çetinkaya Ve Maide Çetinkaya Başvurusu

Karar tarihi
28 Mayıs 2014
Başvuru Numarası
2013/1280
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.579 kelime·38 dk okuma·13 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucular, çocukları

Nazar Çetinkaya’nın 12/9/2006 tarihinde Diyarbakır Koşuyolu Parkı duvarının

yakınına terör amaçlı yerleştirilen bir bombanın patlatılması sonucu yaşamını

yitirmesi üzerine açtıkları davada hükmedilen tazminat miktarının yetersiz

olduğunu, yedi yılı aşan yargılama süresinin uzun olduğunu ve söz konusu olayda

idarenin gerekli güvenliği sağlayamadığını belirterek Anayasa’nın 10., 17., 36. ve 40. maddelerinde güvence altına alınan

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve ihlalin tespitiyle uğradıkları

maddi ve manevi zararın tazminine karar verilmesini

talep etmişlerdir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 1/2/2013

tarihinde Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına

engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci

Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere,

dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Birinci Bölümün 4/12/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun, kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş

için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Adalet Bakanlığının 6/1/2014 tarihli görüşü başvurucular vekiline tebliğ edilmiş

olup, başvurucular vekili 23/1/2014 havale tarihli beyan dilekçesini on beş

günlük yasal süresi içinde sunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve eklerinde

ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucuların 21/10/2004 doğumlu çocukları Nazar Çetinkaya 12/9/2006

tarihinde Diyarbakır ili, merkez Koşuyolu Caddesi üzerinde bulunan Koşuyolu

Parkı duvarının yakınına terör amaçlı yerleştirilen bombanın patlatılması

sonucu yaşamını yitirmiştir.

8. Söz konusu olay nedeniyle

uğramış oldukları maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle 5233 sayılı

Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun

kapsamında 13/11/2006 tarihinde idareye müracaat eden

başvuruculara Zarar Tespit Komisyonunun 18/5/2007 tarihli, 193 sayılı kararıyla

18.000,00 TL ödenmesine karar verilmiştir.

9. Başvurucuların söz konusu

meblağı kabul etmemesi üzerine 4/6/2007 tarihinde

uyuşmazlık tutanağı düzenlenmiş ve başvurucular tarafından 30.000,00 TL maddi,

70.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 100.000,000 TL tazminatın ödenmesine

karar verilmesi istemiyle idare mahkemesinde dava açılmıştır.

10. Diyarbakır 2. İdare

Mahkemesinin 23/11/2007 tarih ve E.2007/1107,

K.2007/1619 sayılı kararıyla maddi tazminat için 5233 sayılı Kanun hükümleri

uyarınca Diyarbakır Valiliğine, manevi tazminat için genel hükümler uyarınca

İçişleri Bakanlığına karşı dava açılmak üzere dilekçenin reddine karar

verilmiştir.

11. Anılan dilekçe ret kararı

üzerine yenilenen dilekçe ile başvurucular tarafından Zarar Tespit Komisyonunun

18/5/2007 tarih ve 193 sayılı kararının iptali ile

30.000,00 TL maddi tazminatın ödenmesi istemiyle dava açılmıştır.

12. Diyarbakır 2. İdare

Mahkemesinin 5/3/2010 tarih ve E.2008/876, K.2010/571

sayılı kararıyla dava reddedilmiştir. Kararın gerekçe kısmı şöyledir:

“Danıştay Onuncu Dairesinin 14/11/2007

tarih ve E.2006/208, K.2007/5162 sayılı kararında da belirtildiği üzere 5233

sayılı Kanun terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin bu zararlarının

karşılanması konusunda 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde genel olarak idari

eylemlerden hakları ihlal edilenlerin uğradığı zararların karşılanması

konusunda dava açmadan önce idareye başvuruyu öngören düzenlemeden farklı bir

yargılama usulü öngörmektedir. Kişilerin meydana gelen zararın karşılanması

konusunda her iki kanundan hangisine göre idareye başvuracağı konusunda da bir

kısıtlama bulunmamaktadır. Dolayısıyla meydana gelen zararın

karşılanması konusunda birbirinden farklı bu iki düzenleme karşısında

ilgililere değişik olanaklar sağlanmış olup, kişiler dilerse 2577 sayılı

Kanun’un 13. maddesine göre idareye başvuruda bulunarak istemlerinin reddi

halinde alınan ön karardan sonra dava açabilecek, isterse 5233 sayılı Kanun

kapsamında başvurularının sonuçlanmasını bekledikten sonra ortaya çıkan duruma

göre dava açma haklarını kullanabileceklerdir.

Dava konusu

uyuşmazlıkta davacılar bu seçimlik haklarını 5233 sayılı Kanun’dan yana

kullanmışlar ve bu Kanun’a göre meydana gelen zararlarının tazminini talep

etmişlerdir. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü açısından davalı idare tarafından

davacılara ödenmesine karar verilen maddi tazminatın 5233 sayılı Kanun

tarafından öngörülen usule uygun olarak belirlenip belirlenmediğinin tespiti

gerekmektedir.

Dava

konusu olayda, 5233 sayılı Kanun’un 7. ve 9. maddelerine göre davacıların

murisinin ölümü nedeniyle (7000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile

çarpımı sonucunda bulunan miktarın 50 ile çarpımı sonucu çıkacak tutarı cenaze

gideri eklenmek suretiyle ödeme yapılacağı ve bu miktarın davacılara ödenmesine

karar verildiği görülmüş olup 5233 sayılı Kanun kapsamında mevzuata uygun

olarak yapılan ödeme işleminde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”

13. Başvurucular tarafından

temyiz edilen karar, Danıştay 15. Dairesinin 14/3/2012

tarih ve E.2011/10216, K.2012/1113 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme

talebi de aynı Dairenin 24/9/2012 tarih ve E.2012/6891, K.2012/5738 sayılı

kararıyla reddedilmiştir.

14. Karar, başvurucular vekiline

2/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Ceza Soruşturması ve Kovuşturma Süreci

15. Yerel Mahkeme dosyasında

bulunan ve UYAP aracılığıyla elde edilen bilgi ve belgelere göre başvuru konusu

olaya ilişkin ceza soruşturması ve kovuşturma süreci ise şöyledir:

16. Başvuruya konu patlama

olayından bir gün sonra bir internet sitesi aracılığıyla olayda kullanılan

termos düzeneğinin fotoğraflarına da yer verilerek söz konusu patlama olayı

Türk İntikam Tugayı adı verilen bir yapılanma tarafından üstlenilmiştir.

Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü yetkililerince yapılan inceleme ve

araştırmalarda internet sitesinde yer alan fotoğrafla olay yerinde kullanılan

düzeneğin birbiriyle uyum sağladığı ve düzeneğin telsiz kullanılarak uzaktan

kumanda ile patlatılmış olduğu ve söz konusu sitenin kısa bir süre önce

oluşturulmuş olduğu tespit edilmiştir.

17. Konuyla ilgili yetkili

makamların soruşturma ve araştırmaları devam etmekte iken Diyarbakır Emniyet

Müdürlüğü Elektronik Şube Müdürlüğüne 7/4/2008 ve

19/2/2009 tarihlerinde iki adet e-posta ihbarı yapılmış ve anılan ihbarda

patlamanın üstlenildiği internet sitesini kuranlardan birinin B.G. olduğu

belirtilerek B.G.’ye ait çeşitli şahsi bilgilere yer

verilmiştir.

18. Söz konusu ihbar üzerine

derinleştirilen ve genişletilen soruşturma sonucunda ihbarda yer alan bilgiler

teyit edilmiş ve patlamayı üstlenen internet sitesine B.G. tarafından giriş

yapıldığı tespit edilmiş ve bu sitenin B.G. tarafından kurulduğuna dair

kuvvetli bulgular ile B.G.’nin patlama olayına dahli

olduğu sonucuna götüren birçok teknik detay tespit edilmiştir. Olay yerinde ele geçen

telsizin de B.G.’nin akrabası H.T. tarafından

internet sitesi aracılığıyla satın alınarak temin edildiğinin tespit edilmesi

üzerine 22/3/2009 tarihinde B.T. ile B.T.’nin patlama

olayından önce ev arkadaşı olan M.E.; B.T. ile M.E.’nin savunmaları doğrultusunda da 23/3/2009 tarihinde H.T.

göz altına alınmıştır. Akabinde 27/3/2009 tarihinde

anılan kişiler mahkeme kararı uyarınca tutuklanmıştır.

19. Söz konusu kişilerin mahkeme

kararı doğrultusunda ev ve üstlerinde yapılan aramalar sonucunda yasa dışı PKK

terör örgütünün propagandasını yapan çok sayıda ve çeşitte doküman ele

geçirilmiştir. Anılan kişilerin, kolluk ve cumhuriyet savcısı

huzurunda, müdafi eşliğinde verdikleri ifadeler kısaca, patlamaya neden olan bombanın askerlik iznine gelen

H.T. tarafından B.G. ve M.E.’nin ikamet ettiği evde

hazırlandığı, H.T.’nin örgüt dağ kadrosunda iken

çıkan çatışma sonucu hayatını kaybeden amcasının oğlunun intikamını almak, yasa

dışı gösterilerde kürt kökenli gençlere kötü

muamelede bulunulduğu gerekçesiyle polislerden intikam almak gibi saiklerle kendi başına bu eylem kararını aldığı ve örgüt

lehine örgütten talimat almaksızın bu eylemi gerçekleştirdiği, termos içindeki

bomba düzeneğini parkın duvarı yakınına koyanın ve patlaması için düğmeye

basanın H.T. olduğu, B.G.’nin de ona yardım ettiği,

M.E.’nin ise yardımı söz konusu olmamakla birlikte

rastlantı eseri bombanın hazırlanmasına tanıklık ettiği şeklindedir.

20. Olayla ilgili soruşturma

evresinin tamamlanması üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca, 9/6/2009

tarih ve 2009/857 sayılı iddianame ile H.T., B.G. ve

M.E. hakkında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır. İddianamede, H.T. ve B.G.’nin devletin

birliğini ve bütünlüğünü bozma, kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs,

tehlikeli maddelerin izinsiz bulundurulması veya el değiştirmesi ve mala zarar

verme suçlarından; M.E.’nin ise H.T. ve B. G.

tarafından olayda kullanılan el yapımı bombanın hazırlanması eylemine bilfiil

katılıp iştirak ederek tehlikeli maddelerin izinsiz bulundurulması veya el

değiştirmesi suçu ile devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma, kasten öldürme,

kasten öldürmeye teşebbüs ve mala zarar verme suçlarına yardım etme suçlarından

cezalandırılması talep edilmiştir.

21. Diyarbakır 5. Ağır Ceza

Mahkemesi 17/5/2012 tarih ve E.2009/405, K.2012/102

sayılı kararı ile sanıklar B.G. ile M.E.’nin sorgu savunmasında ifadelerinden vazgeçmekle birlikte

mahkeme aşamasında yeniden kolluk ve cumhuriyet savcısı huzurundaki ifadelerini

samimi ve istikrarlı bir biçimde ifade ettikleri, sanık H.T.’nin ise ikrar yönündeki ifadelerini sorgu ve mahkeme

aşamalarında reddetmek ve bu ifadelerin baskı ve şiddet sonucu zorla alındığını

belirtmekle birlikte savcı huzurunda, müdafii

eşliğinde ve kamera önünde işkence yapılmasının hayatın olağan akışına aykırı

olduğu, sanıkların tamamının ikrar içeren ifadelerinde anlattıkları olayların

birbirleriyle örtüştüğü gibi olayın oluşumu ile de birebir uyumlu olup saat,

dakika ve zamanlama itibarıyla ifadelerin gerçeği yansıttığının açıkça

anlaşıldığı, sanıkların olaydan sonraki eylem ve davranışları, gittikleri

yerler, yapılan araştırmalar sonucu elde edilen HTS raporları, sinyal

bilgileri, tanık beyanları da dikkate alındığında maddi bulguların anlatımları

desteklediği sonucuna ulaşıldığı, sanık H.T.’nin

inkar yönünde verdiği ifadelerin askıda kaldığı ve suçtan kurtulmaya yönelik

olduğu, bomba düzeneğini nasıl hazırladığını uygulamalı olarak cumhuriyet

savcısı huzurunda ayrıntılı olarak anlattığı, bomba konusunda deneyimli ve

uzman bir kişi olduğunun anlaşıldığı belirtilerek sanık H.T. ve B.G.’nin 5237 sayılı TCK’nın 302/1. maddesi gereğince ayrı ayrı

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmalarına; TCK’nın 82/1-a-c

maddesi gereğince ayrı ayrı on kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile

cezalandırılmalarına; TCK’nın 82/1-a-c maddesi gereğince ayrı ayrı on dört kez

on beş yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına; TCK’nın 174/1. maddesi

gereğince ayrı ayrı altı yıl sekiz ay hapis ve 80.000,00 TL. adli

para cezası ile cezalandırılmalarına; sanık M.E.’nin

ise TCK’nın 314/2. maddesi gereği yedi yıl altı ay hapis cezası ile

cezalandırılmasına, TCK’nın 174/1. maddesi gereği beş yıl hapis ve160,00 TL

adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

22. Sanıklar müdafileri,

cumhuriyet savcısı ve katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilen karar,

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 6/12/2013 tarih ve

E.2013/4628, K.2013/14930 sayılı kararı ile H.T. ve B.G. hakkında verilen

hükümler yönünden onanmış ve söz konusu hükümler aynı tarihte kesinleşmiştir.

M.E. hakkında ise silahlı terör örgütüne yardım etme ve patlayıcı madde

bulundurma suçlarından kurulan hüküm yönünden suçun vasfında yanılgıya

düşüldüğü gerekçesiyle bozulmuştur. Yargılama Diyarbakır 1. Ağır Ceza

Mahkemesinin 2014/229 esasına kayden görülmeye devam

etmektedir.

B. İlgili

Hukuk

23. 17/7/2004 tarih ve 5233 sayılı Terör

ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’un “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında

yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”

24. Anılan Kanun’un “Başvurunun

süresi, şekli, incelenmesi ve sonuçlandırılması” kenar başlıklı 6.

maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili

temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde,

her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın

gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine

başvurmaları hâlinde gerekli işlemlere başlanır. Bu sürelerden sonra yapılacak

başvurular kabul edilmez. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve engelli hâle gelme

durumlarında, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen

süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmaz.”

“Komisyon, zarar görenlerle yapılacak her

başvuru ile ilgili çalışmalarını, başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde

tamamlamak zorundadır. Zorunlu hâllerde, bu süre vali tarafından üç ay daha

uzatılabilir.”

25. Aynı Kanun’un “Karşılanacak

Zararlar” kenar başlıklı 7. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Bu Kanun hükümlerine göre sulh yoluyla karşılanabilecek

zararlar şunlardır:

...

b) Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerinde

uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri.

…

26. Anılan Kanun’un “Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hallerinde

yapılacak ödemeler” kenar başlıklı 9. maddesinin ilgili kısımları

şöyledir:

“Yaralanma, engelli

hâle gelme ve ölüm hâllerinde (7000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı

ile çarpımı sonucunda bulunan miktarın;

…

e) Ölenlerin mirasçılarına elli katı tutarında,

Nakdî ödeme yapılır.

Nakdî ödemenin

tespitine esas tutulacak miktar, ödeme yapılmasına ilişkin valinin veya Bakanın

onayı tarihinde geçerli gösterge ve katsayı rakamları esas alınarak belirlenir.

Birinci fıkranın (e) bendine göre belirlenen nakdî ödemenin

mirasçılara intikalinde 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun mirasa ilişkin

hükümleri uygulanır.

Bakanlar Kurulu, nakdî ödemeye esas tutulan gösterge

rakamını yüzde otuza kadar artırmaya veya kanunî sınıra kadar indirmeye

yetkilidir.

…

Nakdî ödemenin şekli, tutarı, yaralanma ve engellilik

derecelerinin tespitine ilişkin esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.”

27. Aynı Kanun’un “Zararın karşılanmasına ilişkin sulhname”

kenar başlıklı 12. maddesi ise şöyledir:

“Komisyon, doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile

yaptığı tespitten sonra 8 inci maddeye göre belirlenen zararı, 9 uncu maddeye

göre hesaplanan yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerindeki nakdî ödeme

tutarını, 10 uncu maddeye göre ifa tarzını ve 11 inci maddeye göre mahsup

edilecek miktarları dikkate alarak, uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak

safi miktarı belirler. Komisyonca, bu esaslara göre hazırlanan sulhname tasarısının örneği davet yazısı ile birlikte hak

sahibine tebliğ edilir.

Davet yazısında hak sahibinin sulhname

tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde gelmesi veya yetkili bir

temsilcisini göndermesi gerektiği, aksi takdirde sulhname

tasarısını kabul etmemiş sayılacığı ve yargı yoluna

başvurarak zararın tazmin edilmesini talep etme hakkının saklı olduğu

belirtilir.

Davet üzerine gelen hak sahibi veya yetkili temsilcisi sulhname tasarısını kabul ettiği takdirde, bu tasarı

kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanır.

Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci

fıkraya göre kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı

düzenlenerek bir örneği ilgiliye gönderilir.

Sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı

yoluna başvurma hakları saklıdır.”

28. 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari

Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kapsam ve nitelik” kenar başlıklı 1. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve

vergi mahkemelerinde yazılı yargılama usulü uygulanır ve inceleme evrak

üzerinde yapılır.”

29. 2577 sayılı Kanun’un “Dilekçeler üzerine ilk inceleme”

kenar başlıklı 14. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:

“(3) Dilekçeler, Danıştayda daire

başkanının görevlendireceği bir tetkik hakimi, idare

ve vergi mahkemelerinde ise mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye

tarafından:

a) Görev ve yetki,

b) İdari merci tecavüzü,

c) Ehliyet,

d) İdari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir

işlem olup olmadığı,

e) Süre aşımı,

f) Husumet,

g) 3 ve 5 inci maddelere uygun olup olmadıkları,

Yönlerinden sırasıyla incelenir.

(4) Dilekçeler bu yönlerden kanuna aykırı görülürse durum;

görevli daire veya mahkemeye bir rapor ile bildirilir. Tek hakimle

çözümlenecek dava dilekçeleri için rapor düzenlenmez ve 15 inci madde hükümleri

ilgili hakim tarafından uygulanır. 3 üncü fıkraya göre yapılacak inceleme ve bu

fıkra ile 5 inci fıkraya göre yapılacak işlemler dilekçenin alındığı tarihten

itibaren en geç onbeş gün içinde sonuçlandırılır.”

30. 2577 sayılı Kanun’un “Dosyaların incelenmesi”

kenar başlıklı 20. maddesinin (1) ve (5) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Danıştay ile

idare ve vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit

incelemeleri kendiliklerinden yaparlar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum

gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini

taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların

ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin

bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

…”

“(5) Danıştay, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde

dosyalar, bu Kanun ve diğer kanunlarda belirtilen öncelik veya ivedilik

durumları ile Danıştay için Başkanlar Kurulunca; diğer mahkemeler için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca konu itibariyle tespit

edilip Resmi Gazete'de ilan edilecek öncelikli işler gözönünde bulundurulmak suretiyle geliş tarihlerine göre

incelenir ve tekemmül ettikleri sıra dahilinde bir karara bağlanır. Bunların

dışında kalan dosyalar ise tekemmül ettikleri sıraya göre ve tekemmül

tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır.”

31. 2577 sayılı Kanun’un “Tebliğ işleri ve ücretler”

kenar başlıklı 60. maddesi şöyledir:

“Danıştay ile bölge

idare, idare ve vergi mahkemelerine ait her türlü tebliğ işleri, Tebligat

Kanunu hükümlerine göre yapılır. Bu suretle yapılacak tebliğlere ait ücretler

ilgililer tarafından peşin olarak ödenir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

32. Mahkemenin 28/5/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

1/2/2013 tarih ve 2013/1280 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

33. Başvurucular, vatandaşların

yoğun olduğu bir yere rahatlıkla bomba düzeneğinin bırakılması ve patlatılması

nedeniyle evlatlarını kaybettiklerini, devletin güvenlik hizmetini gereği gibi

yerine getirmediğini, olayda idarenin ihmal ve kusuru bulunduğunu, öte yandan

açtıkları tam yargı davasında mahkemece hükmedilen maddi tazminat miktarının

yetersiz olduğunu, tazminat hesaplamasında yaş, eğitim durumu, ekonomik ve

sosyal durum, yoksun kalınan destek gibi etkenlerin göz önünde

bulundurulmadığını, herkes için maktu bir tazminat miktarı belirlenmiş

olmasının hukuka aykırı olduğunu, genel tazminat hukuku ilkelerine göre karar

verilmesi gerektiğini belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

34. Başvurucular, uyuşmazlık

hakkında yürütülen yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığını, yedi yılı

aşan dava sürecinin kendileri açısından manevi bir işkenceye dönüştüğünü

belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini

ileri sürmüşlerdir.

35. Başvurucular, kızlarının

yaşamını kaybetmesine neden olan bombalı eylemin kısa süre içinde Türk İntikam

Tugayı tarafından üstlenildiğini, söz konusu olayda hayatını kaybedenlerin Kürt

kökenli olduklarını ve bu nedenle hedef seçildiğini, idarenin ihmalinden

kaynaklı farklı bölgelerdeki farklı olaylarda yaşamını yitirenler için açılan tazminat

davalarında çok daha yüksek meblağların ödenmesine karar verilmek suretiyle

mahkemelerin de bu hususta ayrımcılık yaptığını belirterek Anayasa’nın 10.

maddesinde tanımlanan eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

36. Başvurucular, temyiz ve

karar düzeltme aşamalarında yargı yerlerince talep ve gerekçelerinin

değerlendirilmediğini ve aynı gerekçelerle taleplerinin reddedildiğini

belirterek Anayasa’nın 40. maddesinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini

ileri sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin İhlal Edildiği

İddiası

37. 6216 sayılı Kanun'un 46.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan

etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır.

Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişiler açısından bu

hakka yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle mağdur olan ölen kişilerin

yakınları tarafından yapılabilecektir. Başvurucular, başvuru konusu olayda ölen

kişinin anne ve babasıdır. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik

bulunmamaktadır (B. No. 2013/841, 23/1/2014, § 65).

38. Nazar Çetinkaya’nın anne ve

babası tarafından yapılan başvurunun Anayasa'nın 17. maddesinin ihlal

edildiğine dair bölümünün 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesi uyarınca açıkça

dayanaktan yoksun olmadığı görülmektedir. Başka bir kabul edilemezlik nedeni de

görülmediğinden başvurunun bu kısmının kabul edilebilir nitelikte olduğuna

karar verilmesi gerekir.

b. Davanın Makul Sürede Sonuçlandırılmadığı

İddiası

39. Başvurucuların yargılamanın

uzunluğuyla ilgili şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi, bu şikâyet

için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu

nedenle, başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir.

c. Eşitlik İlkesinin İhlal Edildiği İddiası

40. Başvurucular, kızlarının

yaşamını kaybetmesine neden olan bombalı eylemde hayatını kaybedenlerin

tamamının Kürt kökenli olmaları nedeniyle hedef seçildiğini, idarenin

ihmalinden kaynaklı farklı bölgelerde meydana gelen yaşam kayıpları üzerine

açılan tazminat davalarında çok daha yüksek meblağların ödenmesine karar

verilmek suretiyle mahkemelerin de bu hususta ayrımcılık yaptığını ve bu

durumun Anayasa’nın 10. maddesinde tanımlanan eşitlik ilkesini ihlal ettiğini

ileri sürmüşlerdir.

41. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası şöyledir:

“...Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının

tüketilmiş olması şarttır.”

42. 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı

45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

43. Anılan Anayasa ve Kanun

hükümleri uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, “ikincil nitelikte bir kanun yolu” olup bu

yola başvurulmadan önce kural olarak olağan kanun yollarının tüketilmiş olması

şarttır.

44. Temel hak ve özgürlüklere

saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun

davranılmadığı takdirde, ortaya çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari

mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır.

45. Bireysel başvurunun ikincil

niteliği gereği, başvurucunun, temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği

iddialarını öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine usulüne

uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtları zamanında bu

mercilere sunması, aynı zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için

gerekli özeni göstermiş olması gerekir. Bu şekilde olağan denetim

mekanizmaları önünde ileri sürülüp takip edilmeyen temel hak ve özgürlüklerin

ihlaline ilişkin iddialar, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru konusu

yapılamaz (B. No: 2012/1049, 16/4/2013, § 32).

46. Başvuru konusu olayda,

başvurucuların yargılamanın hiçbir aşamasında etnik kökenleri nedeniyle

ayrımcılığa uğradıkları yönünde herhangi bir iddiayı ileri sürmedikleri

görülmektedir.

47. Başvurucular tarafından

ihlal iddiasına konu idari işlem için öngörülmüş olan kanun yollarında

başvurunun bu kısmına ilişkin ihlal iddialarının ileri sürülmeksizin bireysel

başvuruda bulunulduğu anlaşıldığından, diğer kabul edilebilirlik şartları

yönünden incelenmeksizin bu kısma ilişkin iddiaların “başvuru yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Anayasa’nın 40. Maddesinin İhlal Edildiği

İddiası

48. Başvurucular, dava, temyiz

ve karar düzeltme aşamalarında ileri sürdükleri talep ve gerekçelerinin yargı

yerlerince ısrarla değerlendirilmediğini ve aynı gerekçelerle taleplerinin

reddedildiğini belirterek Anayasa’nın 40. maddesinde tanımlanan etkili başvuru

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

49. 6216 sayılı Kanun'un, "Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve

incelenmesi" kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Mahkeme, … açıkça dayanaktan

yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir. "

50. Anayasa Mahkemesi

İçtüzüğünün "Bireysel başvuru formu ve

ekleri" başlıklı 59. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d)

bendinde, bireysel başvuru formunda bireysel başvuru kapsamındaki haklardan

hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeler ve delillere

ait özlü açıklamaların yer alacağı belirtilmiştir.

51. Başvuruya konu ihlal

iddiasıyla ilgili deliller sunarak olaya ilişkin iddialarını ve hangi Anayasa

hükmünün ihlal edildiğine ilişkin açıklamalarda bulunmak suretiyle hukuki

iddialarını kanıtlama yükümlülüğü başvurucuya ait olmasına rağmen, başvurucular

tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesine ve dolayısıyla

Anayasa’nın 40. maddesi hükümlerine atıfta bulunulmakla birlikte, yargılama

sürecinde hangi talep gerekçelerinin değerlendirilmediğinin belirtilmediği ve

söz konusu hükümlerin nasıl ihlal edildiğine ilişkin somut bir açıklama ve

kanıtlamada bulunulmadığı anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir (B. No. 2013/2103, 14/1/2014,

§ 40).

2. Esas Yönünden

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin İhlal Edildiği

İddiası

52. Başvurucular, vatandaşların

yoğun olduğu bir yere rahatlıkla bomba düzeneğinin bırakılması ve patlatılması

nedeniyle evlatlarını kaybettiklerini, devletin güvenlik hizmetini gereği gibi

yerine getirmediğini, olayda idarenin ihmal ve kusuru bulunduğunu, öte yandan

açtıkları tam yargı davasında mahkemece hükmedilen maddi tazminat miktarının

yetersiz olduğunu, tazminat hesaplamasında yaş, eğitim durumu, ekonomik ve

sosyal durum, yoksun kalınan destek gibi etkenlerin göz önünde

bulundurulmadığını, herkes için maktu bir tazminat miktarı belirlenmiş

olmasının hukuka aykırı olduğunu, genel tazminat hukuku ilkelerine göre karar

verilmesi gerektiğini belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

53. Bakanlığın görüş yazısında,

yerel mahkemelerce olguların veya hukukun değerlendirilmesindeki farklılıkların,

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) tarafından güvence altına

alınan haklar ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece bireysel başvuru konusu

yapılamayacağı, Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu

ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasında,

bireysel başvurulara ilişkin incelemelerde kanun yolunda gözetilmesi gereken

hususların incelemeye tabi tutulamayacağı, 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin

(2) numaralı fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece

kabul edilemezliğine karar verilebileceğinin belirtildiği ve derece

mahkemelerinin delilleri takdirinde açıkça keyfilik bulunmadıkça Anayasa

Mahkemesinin bu takdire müdahalesinin söz konusu olamayacağı belirtilmiştir.

54. Başvurucu, cevap

dilekçesinde tazminat miktarına ilişkin değerlendirme yapılırken 5233 sayılı

Kanun’un çıkarılış amacı ve sürecinin göz önünde bulundurulması gerektiğini, anılan

Kanun’un 1987 yılından bu yana yaşanan mağduriyetleri de tazmin amacıyla

çıkarıldığını, Kanun hükümlerinin bu kadar geriye götürülmesinin doğal sonucu

olarak yapılacak çok sayıda ve geçmişe yönelik başvuruların daha pratik ve

ekonomik sonuçlandırılması düşüncesiyle maktu tazminat miktarı belirlendiğini,

ancak, anılan Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen zararlar

bakımından bu maktu miktarların adaletsizliğe yol açtığını, zira Kanun

çıkarılmadan önce açılan tazminat davalarında farklı kriterler

esas alınmak suretiyle maddi tazminat hesabı yapıldığını ve bu şekilde çok daha

yüksek miktarlarda tazminatlara hükmedildiğini, Bakanlığın belirttiği gibi

sorunun yerel mahkemenin delilleri farklı değerlendirmesinden değil; delilleri,

olayın niteliğini ve talepleri hiçbir şekilde değerlendirmemesinden

kaynaklandığını bildirmiştir

55. Başvurucuların şikâyetleri

Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı çerçevesinde

incelenecektir.

56. Anayasa'nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”

başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve

geliştirme hakkına sahiptir.”

57. Kişinin yaşam hakkı ile

maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan,

devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif

yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki

alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son

vermeme, bunun yanı sıra, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında

bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların, gerek diğer

bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No. 2013/841, 23/1/2014,

§ 72).

58. Anayasa Mahkemesinin yaşam

hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından

benimsediği temel yaklaşıma göre, devletin sorumluluğunu gerektirebilecek

şartlar altında gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi, devlete,

elindeki tüm imkânları kullanarak, bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idari

çerçevenin yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için gereği gibi

uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını

sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun

veya olmasın, yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet

bakımından geçerlidir (B. No. 2013/841, 23/1/2014, §

73).

59. Bu kapsamda, devletin

egemenlik alanında bulunan bireylerin yaşamını korumak için önleyici genel

güvenlik tedbirleri alma yükümlülüğü de bulunmaktadır ( benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. L.C.B/Birleşik Krallık, 9/6/1998, §36; Osman/Birleşik Krallık, 28/10/1998, §115; Belkıza Kaya ve Diğerleri/Türkiye, 33420/96 ve

36206/97, 22/11/2005, §77). Bu gereklilik daha ziyade bireylerin üçüncü

kişilerin suç niteliğindeki eylemleri nedeniyle yaşamlarının tehdit altında

olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır.

60. Ancak, yetkili makamların,

yaşamla ilgili her türlü potansiyel tehdidin gerçekleşmesini önlemek için somut

tedbirler almaya zorlanması beklenemez (bkz. Tanrıbilir/ Türkiye, 21422/93, 16/11/2000,

§ 71; Belkıza Kaya ve Diğerleri/Türkiye, 33420/96 ve

36206/97, 22/11/2005, §78).

61. Özellikle polisin görevini

yerine getirirken karşılaştığı zorluklar, modern toplumların yönetilmesinin

zorluğu, insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek

yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi göz önüne alınarak;

pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde

yorumlanmamalıdır. Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce,

belirli bir kişinin hayatına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunun

bilinmesi ya da bilinmesi gerektiği durumların varlığı kabul edildikten sonra,

böyle bir durum dahilinde, makul ölçüler çerçevesinde

ve sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin gerçekleşmesini

önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız olduklarının

tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Keenan/Birleşik Krallık, 27229/95, 3/4/2001, §§ 89-92, ve A. ve

Diğerleri/Türkiye,

27/7/2004,

30015/96, § 44-45, İlbeyi Kemaloğlu

ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, 19986/06, 10/4/2012, § 28) (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 53).

62. Devletin yaşamı koruma

pozitif yükümlülüğü kapsamında sorumlu tutulabilmesini belirli koşullara

bağlayan bu yaklaşım, bireylerin yaşam hakkının terörden kaynaklanan bir tehdit

altında olduğu durumlar için de geçerlidir (bkz. Belkıza Kaya ve Diğerleri/Türkiye, 33420/96 ve 36206/97, 22/11/2005; Amaç ve

Okkan/Türkiye, 54179/00 ve 54176/00, 20/11/2007).

63. Başvuru konusu olayda,

başvurucuların kızı, 12/9/2006 tarihinde Diyarbakır

ili, merkez Koşuyolu Caddesi üzerinde bulunan Koşuyolu Parkı duvarı yakınına

yerleştirilen bomba düzeneğinin patlaması sonucu yaşamını yitirmiştir. Söz

konusu olayın terör eylemi sonucu gerçekleştiği hususunda Bakanlık ve

başvurucular arasında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır.

64. Somut olay açısından

devletin yaşamı koruma pozitif yükümlülüğünü esas bakımından yerine getirip

getirmediğinin tespit edilebilmesi için kamu yetkililerince, başvuranların

kızının yaşamını kaybetmesine neden olan bomba eyleminin gerçekleşeceğine dair

gerçek ve yakın bir risk bulunduğunun bilinip bilinmediği ya da bilinmesinin

gerekip gerekmediğinin, eğer biliniyor ise söz konusu tehlikeyi önlemek için

makul ölçüler çerçevesinde ve sahip olunan yetkiler kapsamında alınması gereken

önlemlerin alınıp alınmadığının olayın koşulları çerçevesinde ortaya konulması

gerekmektedir.

65. “Olay ve

olgular” kısmında

da belirtildiği üzere ve dosya kapsamında yer alan bilgi ve belgelerden, 12/9/2006 günü saat 21:10 sıralarında Diyarbakır ili, merkez

Koşuyolu Caddesi üzerinde bulunan Koşuyolu Parkının duvarına yakın bir mesafeye

termos içine yerleştirilmiş el yapımı bir bombanın patlaması sonucu

başvurucuların kızı Nazar Çetinkaya, başvurucuların diğer çocukları Abdullah ve

Nazlıcan Çetinkaya, başvuruculardan Maide

Çetinkaya’nın ablası ve dört yeğeni ile birlikte toplam on kişinin yaşamını

yitirmesine, on dört kişinin yaralanmasına ve bir çok ev, iş yeri, araç ve

eşyanın zarar görmesine neden olan olayın terör eylemi sonucu meydana

geldiğinin etkili bir ceza soruşturması ve yargılama sürecinin ardından verilen

mahkeme kararıyla da sabit olduğu anlaşılmaktadır.

66. Başvurucuların kızlarının

yaşamını yitirmesine neden olan patlamanın meydana geldiği Diyarbakır ili,

zaman zaman terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer

almakla birlikte, bölgedeki terör kaynaklı eylemler büyük oranda bölgenin

kırsal kesiminde terör örgütü mensupları ile silahlı kuvvetler mensupları

arasında yapılan silahlı çatışmalar ya da teröristlerce yollara döşenen

mayınların patlaması şeklinde gerçekleşmiştir. Başvuru konusu olay ise

büyükşehir olan Diyarbakır ilinin merkezinde ve insanların yoğun olarak

bulunduğu bir yere bırakılan bomba düzeneğinin patlatılması sonucu meydana

gelmiştir. Dolayısıyla Diyarbakır il merkezi açısından bu tür bir eylemin

öngörülmesi olasılığı yetkililer açısından zayıf bir ihtimal olarak

değerlendirilebilir ise de bölgenin teröre yönelik genel hassasiyeti nedeniyle

anılan ilde yetkili makamlar tarafından belirli düzeyde güvenlik tedbirlerinin

alınması gerekeceği tabiidir.

67. Öte yandan, belirli düzeyde

güvenlik tedbirleri alınması halinde dahi, çeşitli kamuflajlarla insanların

dikkatini çekmeyecek şekilde gizlenebilen ve bu özelliği sayesinde nüfusun

yoğun olduğu yerlere de rahatlıkla yerleştirilebilen bomba düzeneklerinin

yetkililer tarafından önceden tespit edilebilmesinin, giderek gelişen ve

karmaşıklaşan teknolojik imkanlar dikkate alındığında

oldukça zor olduğu, diğer taraftan bu tür eylemlerin şüphe çeken bir husus ya da

istihbari bir bilgi olmadan öngörülme olasılığının

çok zayıf olduğu açıktır.

68. Somut olayda, söz konusu

patlamanın münferit bir terör eylemi olduğu ve olaydan önce herhangi bir ihbar

ya da istihbari bir bilginin yetkili makamlara

iletilmediği, dolayısıyla olayın öngörülemez nitelikte olduğunda kuşku yoktur. Ayrıca, olayın faillerinden H.T.’nin eylemi gece yarısından sonra polis araçlarına yönelik

olarak gerçekleştirmeyi planladığı, ancak olay günü Koşuyolu civarında gezdiği

sırada polis araçlarının uygulama yaptığını görmesi üzerine buradaki polisleri

hedef almak amacıyla eve bombayı almaya gittiği, döndüğünde uygulamanın

bittiğini gördüğü, bir kez yola çıktığı için de bombayı eylem yerine bıraktığı,

ailesiyle birlikte kaldığı evin balkonundan bomba düzeneğini görebildiği, bir

polis aracının bombanın yanından geçtiğini görmesi üzerine başka bir polis

aracının geçmesini beklemekteyken bombanın yerinde olmadığını gördüğü ve bir

anlık kararla düğmeye basarak bombayı patlattığı yönündeki

ifadelerinden de bombanın konulacağı yer ve zaman konusunda net bir kararın

olmadığı, olayın kendiliğinden geliştiği, dolayısıyla failler açısından da

belirsizliğin ve öngörülemezliğin söz konusu olduğu

görülmektedir.

69. Belirtilen koşullarda,

başvuruya konu olayın gerçekleşeceğinin yetkili makamlar tarafından bilinmediği

ve bilinmesinin de beklenemeyeceği kanaatine varılmıştır. Termos şeklindeki

bomba düzeneğinin parkın duvarına yakın bir yerde bulunmasının yetkililerin

şüphesini çekip çekmeyeceği tartışılabilir ise de, düzeneğin fail tarafından

park yakınına bırakılması ile patlatılması arasında fazla bir zaman geçmediği

düşünüldüğünde yetkililerin bu nedenle sorumlu tutulamayacakları açıktır. Diğer

taraftan, fail H.T.’nin ifadelerinden de anlaşılacağı

üzere patlamadan önce olay yerinde polislerin uygulama yaptıkları, patlamadan

hemen önce de bir polis aracının olay mahallinde devriye görevi yapmakta olduğu

hususları da gözetildiğinde, yetkililerden beklenebilecek genel güvenlik

tedbirlerinin olay mahallinde mevcut olduğu sonucuna varılmıştır.

70. Sonuç olarak, başvurucuların

kızının yaşamını yitirmesine neden olan patlamanın meydana gelmesinde yetkili

makamların sorumlu tutulmasını gerektirecek bir ihmal ya da kusur bulunduğu

söylenemez.

71. Başvuruya konu olayın

meydana gelmesinde devletin koruma yükümlülüğü yönünden herhangi bir

sorumluluğu tespit edilmemiş olmakla birlikte, objektif sorumluluk anlayışına

dayalı sosyal risk ilkesi temel alınarak hazırlanan 5233 sayılı Kanun

kapsamında başvuruculara başvuru konusu olay nedeniyle 18.000,00 TL maddi

tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Ancak söz konusu meblağı kabul etmeyen

başvurucular, bu kararın iptali ile 30.000,00 TL maddi tazminatın ödenmesi

istemiyle dava açmıştır. İdare Mahkemesi, 5233 sayılı Kanun kapsamında mevzuata

uygun olarak yapılan ödeme işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle

davayı reddetmiştir.

72. Başvuruculara ödenmesine

karar verilen tazminat, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan

Zararların Karşılanması Hakkında Kanun hükümlerine dayalı olarak Zarar Tespit

Komisyonları tarafından Kanun’da belirtilen yönteme göre belirlenmektedir. Anılan Kanun, genel gerekçesinde de belirtildiği üzere idarenin

hukuki sorumluluğunun kusur esasına dayandığı kuralının bir istisnası olarak

bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilen sosyal risk ilkesi gereğince

idarenin nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmaksızın terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören

kişilerin maddi zararlarını yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan idarece en

kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla düzenlenmiştir.

73. Başvurucular tarafından,

kendilerine 5233 sayılı Kanun kapsamında Zarar Tespit Komisyonunca ödenmesi

teklif edilen maddi tazminat miktarının mahkemelerde uygulanan çeşitli kriterler dikkate alınmaksızın maktu olarak belirlendiği ve

yetersiz olduğu ileri sürülmekte ise de terörden kaynaklanan zararların dava

yoluna gidilmeden ilgililerce tazmini olanağı sağlayan 5233 sayılı Kanun

uyarınca belirlenen tazminat miktarına ve bu miktarın hesaplanma şekline,

belirli bir tatmin sağladığı sürece Anayasa Mahkemesinin müdahalesi söz konusu

olamaz.

74. Somut olayda, 5233 sayılı

Kanun tarafından belirlenen maddi tazminat miktarı ile davanın koşulları ve

başvurucuların uğradığı zararlar arasında açık bir orantısızlık bulunmadığı

görülmektedir.

75. Diğer taraftan, yakınlarını

kaybedenler tarafından idareye karşı kusur sorumluluğu, kusursuz sorumluluk ya

da sosyal risk ilkelerine dayanarak açılan maddi tazminat (destekten yoksun

kalma tazminatı) davalarında yapılan tazminat hesabı ölen kişinin gelecekte

elde etmesi muhtemel gelirinin aktüelleştirilmesi

esasına dayanmakta ve özellikle ölen kişinin çocuk olması durumunda zararın

hesaplanması büyük oranda farazi kabullere dayanmakta olup, idarenin kusuru ya

da sosyal risk ilkesi uyarınca terör nedeniyle yaşamını yitiren küçük

çocukların yakınları tarafından açılan maddi tazminat davalarında ödenmesine

hükmedilen tazminat miktarlarının birbirlerinden çok farklılık göstermediği ve

söz konusu miktarların başvurucuların iddialarının aksine kendilerine ödenmesi

teklif edilen miktarla da uyumlu olduğu tespit edilmiştir (Bkz. Danıştay 10.

Dairesi, E.2002/1160, K.2004/160, K.T. 14/1/2004;

E.2002/578, K.2004/161, K.T. 14/1/2004; E.2005/803, K.2007/4649, K.T.

10/10/2007; E.2007/8106, K.2010/5562, K.T. 22/6/2010; E.2009/5798, K.2012/5746,

K.T. 16/11/2012).

76. Açıklanan nedenlerle,

başvurucuların Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının

ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

b. Davanın Makul Sürede Sonuçlandırılmadığı

İddiası

77. Başvurucular tarafından, 17/7/2007 tarihinde açmış oldukları davaya ilişkin

yargılamanın makul sürede tamamlanmamasının kendileri açısından manevi

işkenceye dönüştüğü belirtilerek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan

haklarının ihlal edildiği ileri sürülmekte ise de Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucular tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlı değildir. Bu sebeple

başvurucuların bu yöndeki iddiaları Mahkemece, Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan adil yargılanma hakkı çerçevesinde değerlendirilmiştir.

78. Adalet Bakanlığı görüşünde,

Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkına ilişkin kararlarına atfen,

başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası açısından

görüş sunulmasına gerek görülmediği bildirilmiştir.

79. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası

hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen

hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına

da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı

dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013,

§ 18).

80. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta

ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı

olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

81. Anayasa’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması”

kenar başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Davaların en az

giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.”

82. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve

yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen

suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız

bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve

açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

83. Sözleşme metni ile AİHM

kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan

alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil

yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36.

maddesi uyarınca inceleme yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin

6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, gerek Sözleşme’nin

lafzi içeriğinde yer alan gerek AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının

kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer

vermektedir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 38).

84. Somut başvurunun dayanağını

oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle

ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması

gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 39).

85. Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin

uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekmektedir. Başvuruya konu davanın, başvurucuların Diyarbakır Koşuyolu Parkı

yakınına yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu kızlarının ölümünden

dolayı uğradıkları zararın tazminini konu alan bir uyuşmazlık olduğu

görülmekle, bu sorunun çözümüne yönelik olan ve 2577 sayılı Kanun’da yer alan

usul hükümlerine göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve

yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğunda kuşku yoktur.

86. Makul sürede yargılanma

hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz

kalacakları maddi ve manevi baskı ile sıkıntılardan korunması olup, hukuki

uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi gereği de yargılama

faaliyetinde göz ardı edilemeyeceğinden, yargılama süresinin makul olup

olmadığının her bir başvuru açısından münferiden değerlendirilmesi gerekir (B.

No:2012/13, 2/7/2013, § 40).

87. Davanın karmaşıklığı,

yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin

niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde

göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 41–45).

88. Ancak belirtilen kriterlerden hiçbiri makul süre değerlendirmesinde tek başına

belirleyici değildir. Yargılama sürecindeki tüm gecikme periyotlarının ayrı

ayrı tespiti ile bu kriterlerin toplam etkisi değerlendirilmek suretiyle, hangi

unsurun yargılamanın gecikmesi açısından daha etkili olduğu saptanmalıdır (B.

No: 2012/13, 2/7/2013, § 46).

89. Yargılama faaliyetinin makul

sürede gerçekleşip gerçekleşmediğinin saptanması için, öncelikle uyuşmazlığın

türüne göre değişebilen, başlangıç ve bitiş tarihlerinin belirlenmesi

gereklidir.

90. Medeni hak ve

yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde,

sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama

sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği

tarih olmakla beraber, bazı özel durumlarda girişimin niteliği göz önünde

tutularak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha önceki bir tarih başlangıç tarihi

olarak kabul edilebilmektedir (B. No:2012/1198, 7/1/2013,

§ 45). Somut başvuru açısından benzer bir durum söz konusu olup, makul süre

değerlendirmesinde nazara alınacak zaman diliminin başlangıç tarihi,

başvurucuların, kızlarının yaşamını yitirmesinden dolayı uğradıklarını ileri

sürdükleri zararların giderilmesi amacıyla Zarar Tespit Komisyonuna

başvurdukları 13/11/2006 tarihidir.

91. Davanın ikame edildiği tarih

ile Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruların incelenmesi hususundaki zaman

bakımından yetkisinin başladığı tarihin farklı olması halinde, dikkate alınacak

süre, 23/9/2012 tarihinden sonra geçen süre değil,

uyuşmazlığın başlangıç tarihinden itibaren geçen süredir (B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 51).

92. Sürenin bitiş tarihi ise,

çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihi

olup, bu tarih mevcut başvuru açısından Danıştay 15. Dairesinin E.2012/6891,

K.2012/5738 sayılı karar düzeltme isteminin reddine ilişkin kararının tarihi

olan 24/9/2012 tarihidir (B. No. 2012/13, 2/7/2013, §

52).

93. Somut başvuruda,

başvurucuların bomba eylemi sonucu kızlarını kaybetmeleri nedeniyle uğradıkları

zararın giderilmesi amacıyla 13/11/2006 tarihinde

Zarar Tespit Komisyonuna başvurdukları ve Komisyon tarafından yaklaşık altı ay

beş gün sonra 18/5/2007 tarihinde istemlerine ilişkin karar verildiği

görülmektedir.

94. 5233 sayılı Kanun’un 6.

maddesinin üçüncü fıkrasında, Komisyonun zarar görenlerce yapılacak her başvuru

ile ilgili çalışmalarını başvuru tarihinden itibaren altı ay içerisinde

tamamlamak zorunda olduğu, zorunlu hallerde bu sürenin vali tarafından üç ay

daha uzatılabileceği kurala bağlanmış olup, başvuruya konu olayda da,

başvurucuların tazminat talebinin Komisyon tarafından belirtilen süre içinde

karara bağlandığı görülmektedir.

95. Başvuruya konu yargılama

sürecinin incelenmesinden, başvurucular tarafından, kızları Nazar Çetinkaya’nın

Diyarbakır Koşuyolu Parkı yakınında meydana gelen patlamada hayatını kaybetmesi

nedeniyle uğradıkları zararın karşılanması amacıyla Zarar Tespit Komisyonuna

başvurulduğu, Komisyonca ödenmesi teklif edilen meblağın kabul edilmemesi üzerine

düzenlenen uyuşmazlık tutanağının ardından da kendilerine 18.000,00 TL

ödenmesine ilişkin işlemin iptali ile uğranılan 30.000,00 TL. maddi ve 70.000,00 TL. manevi zararın tazmini istemiyle Diyarbakır Valiliğine karşı

17/7/2007 tarihinde dava açıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece 7/8/2007

tarihinde dosyanın ilk incelemesinin yapıldığı ve bu hususta herhangi bir sorun

görülmeyerek yargılamaya devam edildiği ve başvurucuların adli yardım talebi

hakkında karar verildiği, taraflara tebligat işlemlerinin yapıldığı, davalı

idarenin süresinde savunma vermediği ve bu şekilde dosyanın tekemmül ettiği,

ardından Mahkemenin 23/11/2007 tarihli ve E.2007/1107, K.20071619 sayılı

kararıyla maddi ve manevi tazminat istemleri için ayrı ayrı dava açılması

gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin reddedildiği görülmektedir. Dilekçenin

reddine dair kararı 13/2/2008 tarihinde tebellüğ eden

başvurucuların 13/3/2008 tarihinde dava konusu işlemin iptali ile 30.000,00 TL

maddi tazminat istemiyle yeniden dava açtıkları ve Mahkemenin E.2008/876

sırasına kayıtlı görülen davada on beş günlük yasal süre içinde ilk incelemenin

yapıldığı, yeniden adli yardım talebi hakkında karar verildiği ve tebligat

işlemleri yapılarak cevap ve ikinci cevapların süresine riayet edilerek

23/8/2008 tarihi itibarıyla dosyanın tekemmülünün sağlandığı, bu tarihten

yaklaşık on ay sonra 26/6/2009 tarihli ara kararı ile Diyarbakır Cumhuriyet

Başsavcılığından davaya konu ölümle ilgili yapılan soruşturmanın sonucu

sorularak soruşturma dosyasının istenildiği, Diyarbakır Cumhuriyet

Başsavcılığınca ara kararına herhangi bir cevap verilmemesi üzerine 30/12/2009

tarihinde ara kararının yinelendiği ve 20/1/2010 tarihinde ilgili kuruma tebliğ

edilen ara kararı gereğinin aynı gün yerine getirilerek iddianamenin bir suretinin

Mahkemeye sunulduğu, akabinde 5/3/2010 tarihinde ilk derece Mahkemesince

dosyanın karara bağlandığı anlaşılmaktadır.

96. Kararın temyiz edilmesi

üzerine ilk derece Mahkemesince süresinde temyiz ilk inceleme tutanağı

düzenlenerek temyiz incelemesi için 14/6/2010

tarihinde Danıştay’a gönderilen ve 18/6/2010 tarihinde temyiz merciinde kayda

alındığı anlaşılan dosyaya ilişkin olarak yaklaşık bir yıl dokuz ay sonra

14/3/2012 tarihinde Danıştay 15. Dairesince onama kararı verilmiştir. Kararın 1/6/2012 tarihinde taraflara tebliği üzerine başvurucular

tarafından yapılan karar düzeltme talebinin 10/7/2012 tarihinde Mahkemece

Danıştay Başkanlığına gönderildiği, 13/7/2012 tarihinde kayda alınan dosya

hakkında yaklaşık iki ay on gün sonra 24/9/2012 tarihinde Danıştay 15.

Dairesince karar düzeltme talebinin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

97. Bu kararla birlikte

neticelenen yargılama faaliyetinin toplam beş yıl iki ay yedi gün sürdüğü

anlaşılmaktadır.

98. İlgili yargılama evrakının

incelenmesinden, 17/7/2007 tarihinde açılan davada ilk

derece mahkemesince 2577 sayılı Kanun’un 14. maddesinde öngörülen süre

içerisinde ilk inceleme tutanaklarının tanzim edildiği, tebliğ işlemlerinde ve

temyiz ile karar düzeltme aşamalarında dosyanın Danıştay’a sevki sürecinde

geçirilen sürelerin genel olarak makul olduğu, gerekçeli kararın yazımının

makul bir sürede tamamlandığı, ancak, 2577 sayılı Kanun’un 14. maddesine göre

yapılacak ilk incelemede, incelenen hususlar yönünden kanuna aykırılık

görülmesi halinde yapılacak işlemlerin dilekçenin alındığı tarihten itibaren en

geç on beş gün içinde sonuçlandırılması gerekmesine rağmen 17/7/2007 tarihinde

açılan davada yapılan ilk incelemede, söz konusu 14. maddede belirtilen

hususlara ilişkin herhangi bir aykırılık görülmediği ve yargılamaya devam

edilerek adli yardım talebi hakkında karar verildiği, dosyanın tekemmülüne

yönelik tebligat işlemlerinin yapıldığı ve davanın açılmasından yaklaşık dört

ay sonra ilk inceleme aşamasında ve on beş günlük süre içinde verilmesi gerekli

bir karar olan dilekçenin reddine karar verildiği, bu karar üzerine 13/3/2008

tarihinde yenilenen dava üzerine önceki dört aylık süreçte yapılan işlemlerin

tekrarlandığı, 23/8/2008 tarihinde tekemmül eden ve 2577 sayılı Kanun’un 20.

maddesi uyarınca bu tarihten itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılması

gereken dosyada, tekemmül tarihinden yaklaşık on ay sonra ara kararı yapıldığı,

söz konusu ara kararının gereğinin yerine getirilmesi için 2577 sayılı Kanun’un

20/1 maddesinde öngörüldüğü halde ilgili kuruma herhangi bir süre sınırı

getirilmediği ve ara kararına cevap gelmemesi üzerine yaklaşık altı ay sonra

ara kararının yinelendiği ve yirmi gün sonra da ilgili kuruma tebliğ edildiği

görülmektedir.

99. Kanun yolu incelemesinde yer

alan süreçlerin değerlendirilmesinde, ilk

derece mahkemesi kararının temyiz edilmesi üzerine, temyiz merciinde kayda

alınma tarihi nazara alındığında yaklaşık bir yıl dokuz ay sonra onama

kararının verildiği, başvurucular tarafından yapılan karar düzeltme talebi sonrasında,

toplam iki ay on gün sonra karar düzeltme talebinin değerlendirilerek reddine

karar verildiği, dosyanın Danıştay Başkanlığında ilk kez kayda alındığı tarih

ile karar düzeltme talebinin reddedildiği tarih arasında geçen sürenin yaklaşık

iki yıl üç ay olduğu anlaşılmaktadır.

100. Yargılama sürecinin

uzamasında yetkili makamlara atfedilecek gecikmeler, yargılamanın süratle

sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilmemesinden

kaynaklanabileceği gibi, yapısal sorunlar ve organizasyon eksikliğinden de

ileri gelebilir. Zira Anayasa’nın 36. maddesi ile Sözleşme’nin 6. maddesi,

hukuk sisteminin, mahkemelerin davaları makul bir süre içinde karara bağlama

yükümlülüğü de dâhil olmak üzere adil yargılama koşullarını yerine

getirebilecek biçimde düzenlenmesi sorumluluğunu yüklemektedir (B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 44).

101. Bu kapsamda, yargı

sisteminin yapısı, mahkeme kalemindeki rutin görevler sırasındaki aksamalar,

hükmün yazılmasındaki, bir dosyanın veya belgenin bir mahkemeden diğerine

gönderilmesindeki ve raportör atanmasındaki

gecikmeler, yargıç ve personel sayısındaki yetersizlik ve iş yükü ağırlığı

nedeniyle yargılamada makul sürenin aşılması durumunda da yetkili makamların

sorumluluğu gündeme gelmektedir (B. No:2012/1198, 7/11/2013, § 55).

102. Başvuru konusu yargılama

süreci değerlendirildiğinde, ilk derece Mahkemesince özellikle dilekçe ret

kararının verilmesi, başvuru konusu ölüm olayına ilişkin soruşturma sonucunun

sorulmasına ilişkin ara kararının yapılması ve bu ara kararına verilen cevabın

Mahkemeye intikali süreçlerinde yetkili makamların yargılamaya ilişkin usul

işlemlerinde yeterli özeni göstermemeleri nedeniyle gecikmelerin yaşandığı ve

sırasıyla dört aylık, on aylık ve altı aylık süreyi kapsayan gecikme periyotlarının yargılamanın uzaması üzerinde baskın bir

etkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır.

103. Öte yandan, temyiz ve karar

düzeltme aşamalarında geçen toplam iki yıl üç aylık sürenin de yargılama

faaliyetinde kısmen bir gecikmeye sebebiyet verdiği görülmekte birlikte söz

konusu aşamaların yukarıda yer verilen tespitler ışığında, özellikle yargı

sisteminin yapısından kaynaklanan iş yükü ve organizasyon eksikliğinden

kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Ancak Anayasa’nın 36. maddesi

ile Sözleşme’nin 6. maddesi gereğince, yargılama sisteminin, mahkemelerin

davaları makul bir süre içinde karara bağlama yükümlülüğü de dâhil olmak üzere

adil yargılama koşullarını yerine getirebilecek biçimde düzenlenmesi

zorunluluğu göz önünde bulundurulduğunda, hukuk sisteminde var olan yapısal ve

organizasyona ilişkin eksikliklerin, yargılama faaliyetinin makul sürede

gerçekleştirilmemesine mazeret sayılamaz.

104. Başvurucuların tutumunun

yargılamanın uzamasına özellikle bir etkisi olduğu tespit edilmemiştir.

105. Yapılan bu tespitler

çerçevesinde davaya bütün olarak bakıldığında, başvuruya konu uyuşmazlığın

Diyarbakır Koşuyolu Parkı yakınına bırakılan bir bombanın patlatılması sonucu

kızlarının yaşamını yitirdiğinden bahisle başvurucuların uğradıkları maddi

zararın tazminine yönelik olmasına, maddi tazminat hesaplamasının bilirkişi

incelemesi gerektirmeyip ilgili Kanun’da belirtilen basit bir yönteme

dayanmasına ve dolayısıyla dava konusunun herhangi bir karmaşıklık içermemesine

karşın başvuruya konu beş yıl on ay on bir gün süren yargılama faaliyetinde makul

olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

106. Belirtilen nedenlerle,

başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

107. Başvurucular, ileri

sürdükleri hak ihlallerinin Mahkeme tarafından tespiti halinde maddi ve manevi

tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir.

108. Adalet Bakanlığı görüşünde, başvurucunun

tazminat taleplerine ilişkin görüş bildirilmemiştir.

109. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin

(2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

110. Başvurucular tarafından

maddi ve manevi tazminat talebinde bulunulmuş olup, mevcut başvuruda

Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği tespit edilmiş olmakla beraber,

tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı

bulunmadığı anlaşıldığından, başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine

karar verilmesi gerekir.

111. Başvurucuların tarafı olduğu

uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık beş yıl on aylık yargılama süresi nazara

alındığında, başvurucuların yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında

başvuruculara takdiren 4.150,00 TL manevi tazminat

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

112. Başvurucular tarafından

yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurucuların,

1.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiği

yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

3.

Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesinin ihlal

edildiği yönündeki iddiasının “başvuru

yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4.

Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal

edildiği yönündeki iddiasının “açıkça

dayanaktan yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Başvurucuların,

1.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının İHLAL

EDİLMEDİĞİNE,

2.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuların her birine ayrı ayrı 4.150,00 TL manevi tazminat

ÖDENMESİNE,

D. Başvurucuların tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

E. Başvurucular tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA

ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

28/5/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Serruh KALELİ Üyeler : Zehra Ayla PERKTAŞ Hicabi DURSUN Erdal TERCAN Zühtü ARSLAN Raportör : Elif KARAKAŞ Başvurucular : 1- Mehmet ÇETİNKAYA 2- Maide ÇETİNKAYA Vekili : Av. Rehşan BATARAY SAMAN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/1280, 28 Mayıs 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucuların
  14. B. Değerlendirme
  15. F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  16. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/1280
Tarih
28 Mayıs 2014

İlgili Kararlar

  • Mehmet Haberal Başvurusu (B. No: 2014/1050)
  • Mehmet Çelik Başvurusu (B. No: 2013/7562)
  • Remzi Kuş Başvurusu (B. No: 2013/731)
  • Tülay Şahin Başvurusu (B. No: 2013/1568)
  • Cemal Soğunç Başvurusu (B. No: 2013/2878)
  • Gürsel Özkan Başvurusu (B. No: 2013/2213)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.