İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Tülin Soyhan Başvurusu (B. No: 2013/2212)

1. Başvurucu, yeniden yargılama

Başvuru No2013/2212Tarih25 Mart 2015Okuma32 dk · 6.308 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Tülin Soyhan Başvurusu

Karar tarihi
25 Mart 2015
Başvuru Numarası
2013/2212
R.G. Tarih- Sayı
30/6/2015-29402
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.308 kelime·32 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, yeniden yargılama

esnasındaki tutukluluğunun haksız olduğunu ve tutukluluğunun uzun sürdüğünü,

Mahkeme tarafından kendisinden “sanık” değil “hükümlü” olarak bahsedildiğini,

yeniden yargılamanın eskisinin devamı niteliğinde olduğunu belirterek, özgürlük

ve güvenlik ile adil yargılanma haklarının ve masumiyet karinesinin ihlal

edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu varlığını iddia ettiği ihlallere

dayanarak, tahliyesine ve 30.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminata

hükmedilmesini talep etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 18/3/2013

tarihinde İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler

tamamlatılmış ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit

edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca,

24/11/2014 tarihinde başvurunun karara bağlanması için

Bölüm tarafından ilke kararı alınması gerekli görüldüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

4. Başvuru formu ve eklerinde

ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

5. İstanbul 6. Devlet Güvenlik

Mahkemesinin 25/10/2002 tarih ve E.1998/297,

K.2002/240 sayılı kararı ile başvurucu "Devletin

egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya

çalışmak" suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

6. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2/7/2003 tarih ve E.2003/1034, K.2003/1255 sayılı ilamıyla

başvurucunun mahkumiyetini onamıştır.

7. Başvurucu, gözaltında kötü

muameleye uğradığını ve mahkûmiyetine konu yargılamanın adil olmadığı iddialarıyla

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştur.

8. AİHM, 6/10/2009

tarih ve B. No: 4341/04 sayılı kararı ile başvurucunun Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi'nde (Sözleşme) güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar vermiştir.

9. Başvurucu, AİHM'in ihlal kararına dayanarak, 4/12/2004

tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 311. maddesinin birinci

fıkrasının (f) bendi gereğince yeniden yargılanma talebinde bulunmuştur.

10. İstanbul 14. Ağır Ceza

Mahkemesi (CMK 250. Maddesi ile Görevli) 25/11/2011

tarihinde yeniden yargılamaya karar vermiştir ve duruşma açmıştır.

11. Başvurucu ve vekilleri, 29/2/2012, 23/5/2012, 11/9/2012, 4/12/2012 ve 25/12/2012

tarihli celselerde tahliye ve infazın durdurulması talebinde bulunmuştur.

Mahkeme, hükümlü olan başvurucunun infazın durdurulması taleplerinin reddine ve

infazın devamına hükmetmiştir. 4/12/2012 ve 25/12/2012

tarihli duruşmalardaki taleplere ilişkin ise herhangi bir karar verilmemiştir.

12. Başvurucu, 25/12/2012 tarihli duruşmada tahliye talebinin zımnen

reddedildiğini ileri sürerek, itiraz etmiştir. Mahkeme, 3/1/2013

tarih ve 2013/7 D.İş sayılı kararıyla “zımnen veya açıkça verilen “tutukluluk halinin

devamına” şeklinde bir karar olmadığı” gerekçesiyle, karar vermeye

yer olmadığına hükmetmiştir.

13. Başvurucunun itirazı üzerine

dosyayı inceleyen İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi, 30/1/2013

tarih ve 2013/22 D.İş sayılı kararıyla “Hükümlülüğü halen infaz edilen Tülin Soyhan’ın

tutuklu olmadığı, hakkındaki infazın durdurulması talebinin Mahkemesince

reddine karar verildiği, Mahkememizce de 03/10/2012 tarih ve 2012/219 değişik

iş sayılı kararla bu konudaki itirazın reddine karar verildiği”ni belirterek, karar

verilmesine yer olmadığı kararı vermiştir.

14. Bu karar başvurucu vekiline 18/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

15. İstanbul 14. Ağır Ceza

Mahkemesi yeniden yargılama neticesinde, 5/3/2013

tarih ve E.2011/178, K.2013/38 sayılı kararı ile "Hükümlü TÜLİN SOYHAN hakkında mahkememizce verilen

25/10/2002 tarih ve 1998/297 esas, 2002/240 karar sayılı ilamının 5271 sayılı

CMK 323/1 maddesi gereği ONAYLANMASINA,

Mahkememizin 25/10/2002 tarih ve 1998/297 esas, 2002/240

karar sayılı ilamıyla Hükümlü TÜLİN SOYHAN hakkında; yasadışı silahlı terör

örgütü DHKP/C'nin amaçlarına uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın

tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil ve ilgaya ayrıca Türkiye Büyük Millet

Meclisi'ni ıskata ve vazifesini yapmaktan men etmeye teşebbüs etmek suçundan

dolayı mülga 765 sayılı TCK 125/1, 59/1, 31, 33 ve 40 maddeleri gereği

neticeten verilen müebbet hapis cezasına dair ilamının İNFAZININ DEVAMINA,..."

hükmetmiştir.

16. Başvurucu vekili 6/3/2013 tarihinde süre tutum dilekçesi vermiştir. Gerekçeli

kararın tebliğinin ardından ise 21/6/2013 tarihinde

kararı temyiz etmiştir.

17. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 13/11/2014 tarih ve E.2014/5694, K.2014/11416 sayılı

ilamıyla, İlk Derece Mahkemesi kararını onamıştır.

18. Başvurucu, 18/3/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

19. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza

Muhakemesi Kanunu’nun “İnfazın geri

bırakılması veya durdurulması” 312. maddesi şöyledir:

“(1) Yargılamanın yenilenmesi istemi hükmün

infazını ertelemez. Ancak mahkeme, infazın geri bırakılmasına veya

durdurulmasına karar verebilir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

20. Mahkemenin 25/3/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

18/3/2013 tarih ve 2013/2212 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

21. Başvurucu, uzun süredir

tutuklu olduğunu, yeniden yargılamaya karar verilmesine rağmen cezasının

infazına devam edildiğini, tahliye taleplerinin gerekçesiz veya yeterli gerekçe

gösterilmeksizin reddedildiğini, yasal tutukluluk süresinin aşıldığını, özel

yetkili mahkemeler kaldırıldığından, artık “yasayla kurulmuş” bir mahkeme

tarafından verilmiş tutuklama kararının bulunmadığını ve yeniden yargılama

esnasında esasa ilişkin hiçbir işlem yapılmadığını ve usuli

işlemlerde eksiklik olduğunu belirterek Anayasa’nın 19. ve 36. maddelerinde

güvence altına alınan özgürlük ve güvenlik hakkı ile adil yargılanma hakkının

ihlal edildiğini belirtmiştir. Başvurucu ayrıca, yargılamanın yenilenmesi kararıyla birlikte

“sanık” statüsüne geçmesine rağmen, Mahkeme tarafından “hükümlü” olarak

nitelendirilmesinin masumiyet karinesine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.

22. Başvurucu varlığını iddia

ettiği ihlallere dayanarak, tahliyesine ve 30.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL

manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

1. Özgürlük ve

Güvenlik Hakkı Yönünden

23. Başvurucu yeniden

yargılanması sırasında tutuklu yargılanmasının ve tahliye taleplerinin gerekçesiz

veya yetersiz gerekçeyle reddedilmesinin özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal

ettiğini ileri sürmüştür.

24. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve güvenliği" kenar

başlıklı 19. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Şekil ve şartları kanunda gösterilen:

Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve

güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; . halleri

dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.

. "

25. Sözleşme'nin "Özgürlük

ve güvenlik hakkı" kenar başlıklı 5. maddesinin

(1) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:

"Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.

Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç

kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş

mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;

..."

26. Anayasa'nın

19. maddesinin birinci fıkrasında herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına

sahip olduğu, ikinci ve üçüncü fıkralarında ise bireylerin bu haktan şekil ve

şartları kanunda gösterilen bazı istisnai durumlarda mahrum edilebileceği

kuralı yer almaktadır (Bkz. B. No: 2012/338, 2/7/2013, § 38). "Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların yerine

getirilmesi" amacıyla kişilerin hürriyetinden yoksun

bırakılması maddenin ikinci fıkrasında sayılan hallerden birisidir.

Sözleşme’nin 5. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde de benzer bir

düzenlemeye yer verilmiştir.

27. Sözleşme'ye göre, özgürlüğe getirilen

sınırlamanın meşru kabul edilebilmesi için mahkûmiyet kararı sonrası "tutma" hali veya hapsedilmenin,

"yetkili mahkeme" kararına dayalı ve hukuka

(kanuna) uygun olması şartları aranmaktadır. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı

yönünden "tutma" hali,

geniş anlamda kullanılmakta olup; gözaltı, tutuklama, mahkûmiyet sonrası

tutukluluk ve hükümlülük hallerini içine almaktadır. Sözleşme maddesindeki

"yetkili mahkeme"

vurgusu, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması sonucunu doğuran ceza veya

güvenlik tedbiri uygulama konusunda kanun gereği yetkilendirilmiş, yürütme

organı ve taraflardan bağımsız ve yeterli güvencelere sahip yargısal organı

ifade etmektedir. Bunlara ek olarak böyle bir makamın, tutmanın hukukiliğini ve

yerindeliğini denetleme ve gerekirse kişiyi salıverme yetkisinin bulunması da

aranmaktadır (Bkz. B. No: 2013/8114, 17/9/2014, § 18; benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. 35 De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, B. No: 2832/66, 2835/66,

2899/66, 18/6/1971, § 78; ve McKay/Birleşik Krallık, B. No: 543/03,

03/10/2006, § 35).

28. Anayasa'nın 19. maddesinin

ikinci fıkrası ve Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı fırkasının (a) bendi

kapsamına, mahkemelerce verilmiş mahkûmiyet hükmünün yerine getirilmesi

hallerinde ortaya çıkan özgürlükten yoksun bırakma halleri dâhil ise de anılan

kurallar, mahkûmiyet kararının değil, tutmanın hukuka uygun olmasını güvence

altına almaktadır. Ancak, bu güvence kapsamında, kişi hakkında hükmedilen hapis

cezasının yerindeliği veya orantılılığı incelemeye tabi tutulamaz (Bkz. B. No:

2013/8114, 17/9/2014, § 18).

29. Somut olayda başvurucu,

Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen İstanbul 6. Devlet Güvenlik Mahkemesinin 25/10/2002

tarih ve E.1998/297, K.2002/240 sayılı kararı uyarınca hükümlü olarak cezasını

çekmekte iken AİHM’in 6/10/2009 tarih ve B. No:

4341/04 sayılı ihlal kararına dayanarak yeniden yargılanma talebinde

bulunmuştur.

30. İstanbul (Kapatılan) 14.

Ağır Ceza Mahkemesi yargılama süresinde başvurucunun tahliye taleplerini

reddetmiş ve infazın devamına karar vermiştir. Başvurucu, 25/12/2012

tarihli duruşmada tahliye talebinin zımnen reddedildiğini ileri sürerek itiraz

etmişse de talebi Mahkemece ve İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesince kabul

edilmemiştir. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, yeniden yargılama incelemesi

sonrasındaki mahkûmiyet kararında da infazın devamına karar vermiştir.

31. Görüldüğü üzere başvurucunun

yeniden yargılama incelemesi süresince tahliye edilmemesine, yani “tutulma”sına

yetkili mahkeme olan İstanbul (Kapatılan) 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ve

daha önceki kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü temelinde verilmiştir.

32. Diğer yandan, 21/02/2014 tarihli ve 6526 sayılı “Terörle Mücadele Kanunu

ve Ceza Muhakemesi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 1. maddesi ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı

Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen Geçici 14. madde uyarınca özel yetkili

mahkemeler kaldırılmıştır. Bununla birlikte bu değişiklik, geçmişe yönelik

olarak İstanbul (Kapatılan) 14. Ağır Ceza Mahkemesini “yetkili mahkeme” olmaktan çıkarmayacak ve

bu mahkemenin geçmişte verdiği kararları geçersiz hale getirmeyecektir.

33. Yukarıda da belirtildiği

üzere, yetkili mahkemece verilmiş bir mahkûmiyet hükmüne dayalı tutmanın aynı

zamanda kanuni olması gerekmektedir.

34. Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel

ilkelerinden biri "belirlilik"tir.

Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi

bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve

uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı

koruyucu bir takım güvenceler içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal

güvenlikle bağlantılı olup; birey, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut

eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını, bunların

kamu otoritesine hangi müdahale yetkisini sağladığını, kanundan öğrenebilme

imkânına sahip olmalıdır. Birey, ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri

öngörüp, davranışlarını düzenleyebilir. Hukuk güvenliği, kuralların

öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven

duyabilmesini, devletin de kanuni düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici

yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar (Bkz. B. No: 2013/8114, 17/9/2014, § 22; AYM, E.2009/51, K.2010/73, K.T. 20/5/2010

ve AYM, E.2011/18, K.2012/53, K.T. 11/4/2012).

35. Kanunilik şartı, hak ve

özgürlüklere yönelik sınırlamaların yalnızca şekli olarak kanunla düzenlenmesi

ile sınırlı olmayıp, bunların içerik olarak da belirli bir amacı

gerçekleştirmeye elverişli olmalarına ilişkin gerekliliği de ifade etmektedir.

Bu açıdan kanun metni bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle,

hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını

belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme

alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanun, muhtemel etki ve

sonuçlarına dair yeterli derecede öngörülebilir olmalıdır. Bununla birlikte,

kanun metninin tüm sonuç ve etkileri göstermesi her zaman beklenemeyeceğinden,

aranan açıklığın ölçüsü, söz konusu metnin içeriği, düzenlemeyi hedeflediği

alan ile hitap ettiği kitlenin statü ve büyüklüğü gibi faktörler dikkate alınarak

belirlenebilir. Bu özelliklere sahip bir kanunun, aynı zamanda kolaylıkla

erişilebilir nitelikte olması gerekir (Bkz. B. No: 2013/8114, 17/9/2014, § 23 ve AYM, E.2011/62, K.2012/2, K.T.

12/1/2012).

36. Somut olay bakımından, 5271

sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 312. maddesinin incelenmesi gerekmektedir.

Anılan hükümde, yeniden yargılama talebinin cezasının infazını durdurmayacağı

fakat ilgili mahkemenin infazın geri bırakılması veya durdurulması yönünde bir

karar alabileceği herhangi bir tereddüde yer bırakılmayacak açıklıkta ifade

edilmektedir. Dolayısıyla, yeniden yargılama halinde salıverilmeye ilişkin söz

konusu düzenlemenin; belirli, kesin, erişilebilir ve öngörülebilir nitelikte

olduğu açıktır.

37. Bu itibarla, başvurucu

hakkında verilen infazın devamı kararının, Anayasa'nın 19. maddesinin ikinci

fıkrası çerçevesinde, yetkili mahkemece verilmiş bir mahkûmiyet kararına dayalı

ve kanuna uygun bir tutma mahiyetinde olduğu, dolayısıyla kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkına yönelik bir ihlalin olmadığının açık olduğu anlaşıldığından,

başvurunun bu kısmının "açıkça

dayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

38. Serruh KALELİ bu görüşe

katılmamıştır.

2. Adil

Yargılanma Hakkı Yönünden

a. Yargılamanın

Sonucunun Adil Olmadığı İddiası

39. Başvurucu, yeniden yargılama

süresince esaslı işlemlerin yapılmadığından, eski iddianame ile AİHM kararının

okunulmasıyla yetinildiğinden, bunun haricinde bir soruşturma işlemine

girişilmediğinden ve usulü işlemlerde eksiklikler bulunduğundan şikâyet

etmektedir.

40. Anayasa’nın 148. maddesinin

(3) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin

kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine

başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş

olması şarttır.”

41. 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı 45.

maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

42. Anılan hükümler uyarınca

bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun

yollarının tüketilmiş olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin

tüm organlarının anayasal ödevi olup, bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya

çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir.

Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece

mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve

bir çözüme kavuşturulması esastır.

43. Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi

hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru

yolunun ikincil niteliği gereği, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur.

Başvurucunun Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini öncelikle ve

süresinde yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu

konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması ve aynı

zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş

olması gerekir (Bkz. B. No: 2012/403, 26/3/2013, §

17).

44. Başvuruya konu olayda,

İstanbul (Kapatılan) 14. Ağır Ceza Mahkemesi 5/3/2013

tarihinde başvurucunun yeniden yargılama incelemesine konu mahkumiyetinin

onaylanmasına karar vermiştir. Başvurucu vekili 6/3/2013

tarihinde süre tutum dilekçesi vermiş, gerekçeli kararın tebliğinin ardından

ise 21/6/2013 tarihinde temyiz talebinde bulunmuştur. Görüldüğü gibi, başvurucu

henüz temyiz dilekçesi dahi vermeden, 18/3/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Yargılama süreci,

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 13/11/2014 tarihli onama

ilamıyla ve bireysel başvuru dosyası Anayasa Mahkemesinde derdest iken

tamamlanmıştır.

45. 6216 sayılı Kanun’un 45.

maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca, ihlale neden olduğu ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması, başka

bir deyişle bireysel başvuru yapıldığı tarihte başvuru koşullarının tamamının

sağlanmış olması gerekir. Bir başvuru yolu yoksa ya da olan başvuru yolları

etkili değilse, Anayasa Mahkemesi somut olayın koşullarını dikkate alarak bir

başvurunun incelenmesine karar verebilir. Bununla birlikte başvuru konusu olay

dikkate alındığında, başvuru yollarının tüketilmesi kuralına istisna

tanınmasını gerektiren bir durumun olmadığı görülmektedir.

46. Açıklanan nedenlerle,

yargısal başvuru yollarının tamamı tüketilmeden bireysel başvuru yapıldığı

anlaşıldığından, başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki

şikâyetlerinin, diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

47. Serruh KALELİ bu görüşe katılmamıştır.

b. Masumiyet

Karinesinin İhlali İddiası

48. Başvurucu, Mahkeme

kararlarında kendisinden “sanık”

yerine “hükümlü” olarak

bahsedilmesinin masumiyet karinesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.

49. 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları

ve incelenmesi” kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Mahkeme,… açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine

karar verebilir.”

50. Anılan kanuni düzenlemeye

göre açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemez olduğuna karar

verilebilir. Başvurucunun ihlal iddialarını kanıtlayamadığı, iddialarının salt

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, karmaşık veya

zorlama şikâyetlerden ibaret olan ya da temel haklara yönelik bir müdahalenin

olmadığı veya müdahalenin meşru olduğu açık olan başvurular açıkça dayanaktan

yoksun kabul edilebilecektir.

51. Bireysel başvuru

incelemesinde, bir ihlal iddiasının Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetki

alanına girip girmediğinin tespitinde Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanı esas alınmaktadır (Bkz. B. No: 2012/1049, § 18, 26/3/2013).

52. Anayasa’nın 38. maddesinin

dördüncü fıkrası şöyledir:

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse

suçlu sayılamaz.”

53. Sözleşme’nin 6. maddesinin

(2) numaralı fırkası şöyledir:

“Kendisine bir suç isnat edilen herkes,

suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.”

54. Masumiyet karinesi, kişinin

suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul

edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak, kişinin masumiyeti “asıl” olduğundan suçluluğu ispat külfeti

iddia makamına ait olup, kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez.

Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve

kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine

tabi tutulamaz (Bkz. B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).

55. Bu kapsamda, masumiyet

karinesi kural olarak, hakkında bir suç isnadı bulunan ve henüz mahkûmiyet

kararı verilmemiş kişileri kapsayan bir ilkedir. Suç isnadı mahkûmiyete dönüşen

kişiler açısından ise, artık “hakkında suç isnadı

olan kişi” statüsünde olmadıkları için masumiyet karinesi iddiasının

geçerli bir dayanağı kalmamaktadır. Ancak ceza davasının herhangi bir nedenle

düştüğü, belirli bir süre sonra şarta bağlı olarak düşeceği veya sanık hakkında

mahkûmiyet hükmü kurulmaksızın davanın ertelendiği durumlarda kişi hakkında

masumiyet karinesinin devam ettiğini kabul etmek gerekir. Çünkü bu durumlarda,

ortada henüz verilmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmamaktadır (Bkz. B. No:

2012/665, 13/6/2013, § 27).

56. Somut başvuruya konu

yargılama, başvurucu hakkında verilen ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmünün

yeniden yargılama yoluyla incelenmesine ilişkindir. Yeniden yargılama talebinin

kabul edilmesi, kesinleşmiş mahkûmiyet kararlarının doğrudan geçersiz sayılması

gibi bir sonuç doğurmaz. Başvurucu, yeniden yargılama esnasında “hakkında suç isnadı olan kişi” konumunda

değildir ve kesinleşmiş hapis cezasının infazı halen devam etmektedir.

57. Dolayısıyla, Mahkeme

kararlarında başvurucudan “hükümlü” olarak bahsedilmesi, başvurucunun mevcut

hukuki statüsünü tanımlamakta ve masumiyet karinesine aykırılık

oluşturmamaktadır.

58. Açıklanan nedenlerle,

başvurunun bu kısmının, “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

59. Serruh KALELİ bu görüşe

katılmamıştır.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Yukarıda

açıklanan nedenlerle;

A. Başvurucunun,

1. Özgürlük ve güvenlik hakkı

ile masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetlerinin “açıkça dayanaktan yoksun olmaları”

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

Serruh KALELİ’nin karşı oyu ve OY ÇOKLUĞUYLA,

2. Yargılamanın sonucunun adil

olmadığına yönelik şikâyetinin “başvuru

yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

Serruh KALELİ’nin karşı oyu ve OY ÇOKLUĞUYLA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına, OY BİRLİĞİYLE,

25/3/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY

Başvurucunun,

hakkında aleyhine onanan Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2003/1032 E.,

2003/1255 K. sayılı kararı, başvurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince,

06.10.2009 tarih ve B. No: 4341/04 sayılı kararı ile Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi’nin 6/1 ve 3/c maddelerinin ihlali olarak değerlendirilmiştir.

İhlal

kararı üzerine süresinde yeniden yargılama talep eden başvurucu hakkında,

kapatılan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada 05.03.2013

tarih ve E. 2011/178, K. 2013/38 sayılı kararı ile hükümlü başvurucu TÜLİN

SOYHAN hakkındaki mahkumiyetine neden olan 25.10.2002 tarih ve 1998/297 E., 2002/240 K. sayılı önceki ilamın tekrarı anlamına gelen,

hükmün onaylanmasına karar verildiği, 21.06.2013 de temyiz edilen kararın

13.11.2014 tarihinde ise onandığı görülmektedir.

AİHM

başvurucu Tülin SOYHAN hakkında yapılmış yargılamanın Sözleşme’nin 6. maddesini

ihlal ettiği sonucuna ulaşırken, 4341/04 sayılı başvurusunun Dışişleri

Bakanlığı tarafından Fransızca’dan yapılmış

çevirisinden anlaşıldığı üzere,

Başvurucunun

gözaltı sırasında önce güvenlik güçleri sonrasında Cumhuriyet Savcısı ve

nöbetçi hakim tarafından sorgulandığını, dosyası

incelendiğinde avukat yardımı almadığı, kendini suçlu gösteren ifadelerin diğer

unsurlarla birlikte Devlet Güvenlik Mahkemesi kararına gerekçe teşkil eden

delilleri oluşturduğunu, AİHM tarafından Avukat erişiminden yoksun bırakılmasının

(Salduz kararı Pr. 45-46) Sözleşme’nin 6. madde 3/c

ihlali olduğu, başvurucunun vücudunda bulunan lezyonlar karşısında aldığı iş

göremez nitelikli doktor muayene ve raporunun 6. madde kapsamında dile

getirdiği diğer şikayetlerle birlikte değerlendirme

kapsamında kaldığını, itirafların aleyhe delil sayılmasının mahkemede

reddedilen ikrarlar karşısında belirleyici sonuç olarak kabul edilemeyeceğini,

neticeten dava koşulları tespitinin bir kısmının kötü muameleye başvurarak ve

avukat yokluğunda elde edilen belgelere dayandığını tespit ettiğini ve bütün

bunların sunulan usul teminatlarının dolayısıyle

kendi kendini suçlamama hakkının göz ardı edilerek anılan itirafların

kullanıldığını, bunun engellenmediğini Yargıtay’ında bu eksikleri düzeltmemiş

olduğunu ve tüm unsurlar dikkate alınarak AİHS’nin 6. maddesi 1 ve 3c

paragraflarının ihlal edildiğini ve hatta başvurucunun sözleşmenin 6. maddesi

2. paragraf anlamında “suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum

sayılır” hükmüne yönelik şikayetlerine de temelde cevap verildiği kanaati ile

bu konunun ayrıca incelenmesine gerek görülmediğinin karar altına alındığı

anlaşılmaktadır.

Mahkememiz

1. Bölümü yaptığı değerlendirmede; şikayet konusu

edilen yeniden yargılanma sırasında tutuklu yargılanmayı Anayasa’nın 19.

maddesinin kişi hürriyet ve güvenliği hakkı kapsamında görmüş, somut olayda

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 312. maddesinin açıkça “Yargılanmanın

yenilenmesi istemi hükmün infazını ertelemez, ancak mahkeme infazın geri

bırakılmasını veya durdurulmasını karar verebilir” hükmünü referans alarak,

tahliye taleplerinin reddine ilişkin mahkeme kararlarının daha önce başvurucu

hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükmü temelinde verildiği ve infazın devamına

ilişkin kararlarının kanuna uygun bir tutma kapsamında olduğunun kabulü ile

başvuruyu “açıkça dayanaktan yoksunluk” nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.

Ayrıca

yargılama süreci ile ilgili başvurucunun diğer şikayetlerinden

“yeniden yargılanma sürecinde esaslı işlemlerin yapılmamış olması” olgusunu yargılanmanın

yenilenmesi üzerine verilen onaylama kararının, temyiz edilip bireysel başvuru

tarihinden önce neticelenmediği anlaşıldığından başvuru yollarının tüketilmemiş

olması, “masumiyet karinesinin ihlal iddiasını” da ayrı bir başlık altında

yeniden yargılama talebinin kabul edilmesinin, kesinleşmiş mahkumiyet

kararlarını geçersiz sayılması sonucunu doğurmayacağı ve yeniden yargılama

esnasında başvurucunun hakkında suç isnadı olan kişi konumunda olmadığı ve

başvurucunun hükümlü statüsünün masumiyet karinesine aykırılık oluşturmadığı

nedenleri ile Açıkça Dayanaktan Yoksunluk olarak niteleyip oy çokluğu ile karar

vermiştir.

Mahkemenin

üç başlık altında ayrı ayrı incelediği başvuru şikayetlerine

ilişkin varılan sonuçlara katılma imkanı bulunmamıştır.

Değerlendirme:

AİHM’nin,

verdiği 6 Ekim 2009 tarihli anılan ihlal kararında, bir suç ile itham edilen

herkesin suçluluğu yasal sayılana kadar masum sayılacağını söyleyen sözleşmenin

6/2 maddesini hatırlatan ve başvuranın kendisine karşı yürütülen yargılamalar hakkında

ki şikayetleri hakkında yaptığı inceleme ve bulduğu

ihlaller karşısında temel noktada cevap verildiği için ayrıca 6/2 maddesinin

incelenmesine gerek olmadığı şeklindeki kararı dikkate alınarak başvuru

dosyasının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yargılanmanın

yenilenmesinden ne anlaşılması gerektiği:

AİHM’nin

Sözleşme’nin 6. maddesinin 3/c paragrafından bulunan ihlallerde (Salduz prf.72) ihlalin telafi biçiminin başvuranı bu madde

ihlal edilmeseydi bulunabileceği duruma getirmeyi temin etmek olduğunu

hatırlatmakta olduğunu bilmekte yarar vardır.

Yargılanmanın

yenilenmesi, AİHM yorumları karşısında, uğradığı hak ihlali olmasaydı

bulunacağı hukuki statüye hukuken saygı gösterilme mecburiyeti şeklinde kapsamlandırılabilir. Masumiyet ilkesi de bu kapsamdan

ayrık düşünülemez. Ancak bu haldedir ki hak ihlali giderilebilir ya da ortadan

kaldırılmak için işlemlerin yeniden eksiklikler doğrultusunda giderilmeye

çalışıldığı yargılama sürecinden anlaşılmalıdır.

Başvurucunun AİHM’nin ihlal

kararı üzerine, müracaatı ile 25.11.2011 tarihinde yargılanmanın yenilenmesi

talebini 2011/178 E. sayılı dosya ile kabul eden mahkeme, 29.02.2012 tarihli

duruşmasında sanık ya da şüpheli sıfatı ile ifade alınmada CMK’nun

147. maddesinin öngördüğü sorgu usulü gereği ve kabulü ile Tülin SOYHAN’ın sorgusuna geçmiş ise de başvuranın yargılama

sürecinde, infazın ertelenmesi ya da tahliyesine ilişkin tüm taleplerini, sanık

Tülin SOYHAN hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunduğu ve bu nedenle

kendisini infazı devam eden hükümlü statüsü kapsamında görmüş, kararlarını bu

şekilde kurmuş, başvurucuyu ihlal olmasaydı bulunacağı hukuki statüye saygı

kapsamında mütalaa etmemiştir.

Türk hukukunda konuya

ilişkin uygulamalara bakıldığında; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 13.07.2004 tarih

3780/89 tarihli kararında, yargılanmanın yenilenmesi kararına dayanılarak

yeniden yapılan yargılanmanın eskisinden tamamen bağımsız bir yargılama olması

ilkesine uygun biçimde duruşmaya ilişkin yasa kurallarının tümüyle uygulanmasını,

iddianamenin okunması gerektiğini, kanıt niteliğindeki belgelerin duruşmada

okunup buna karşı diyeceklerin sorulmasını, gösterilen savunma tanıklarının

dinlenmesi gibi hususların yerine getirilmesini aksi halleri bozma nedeni

sayıldığını ifade ettiği görülmektedir.

Örneğin:

Ankara

1. Nolu DGM’nin 21.04.2004 gün ve 1994/119 1994/183

Ek karar sayılı kararında AİHM’ce bulunan ihlal

kararı üzerine yapılan yeniden yargılamanın temyiz incelenmesi aşamasında

iddianamenin okunmaması, sadece AİHM kararının okunması ile yetinilmesi ve

yeniden yapılan duruşmada tanık dinletme taleplerinin reddinin, bozma nedeni

yapıldığı görülmektedir.

AİHM’in Sözleşme’ye taraf ülkeler yönünden 46.

maddesi uyarınca Sözleşme’nin bağlayıcılığı gereği uygulanması zorunlu olan

ihlal kararları karşısında, eskisinden tamamen bağımsız yapılması gerekli yeni

duruşma aşamasında, bu süreçte eski hükmün hukuki varlığını sürdürüp

sürdüremeyeceğine ilişkin konularda yasalarımızda bir açıklık yok ise de,

öğretide birçok görüşün yargılamanın yenilenmesi kararının, eski hükmü hukuki

olarak ortadan kaldıracağı yönünde olduğu görülecektir.

AKADEMİSYENLER

ÖNDER VE ÖZGEN, anılan nedenler ile eski mahkumiyet

hükmü, yeni yargılama önünde temel alınacak yargılanma sürecinde üzerine hüküm

kurulacak bir esas teşkil etmemelidir demektedirler. Hukukumuzda yeniden CMK

311/1.f’ye göre istenen yargılamanın yenilenmesi talebi üzerine verilecek

hüküm, CMK madde 323’e göre önceki hükmün onayı veya hükmün iptali ile yeniden

hüküm verilmesi şeklindedir. Somut olayda ki gibi önceki hükmün onaylanması

şeklinde verilmiş bir karar, AİHM’nin bulduğu ihlal hallerinin teker teker

tartışılıp eksikliklerin giderildiği usül

kurallarının yerine getirildiği, ihlalin ortadan kaldırıldığını gösteren hususların

gerekçesinde cevaplandırıldığı yeni bir hüküm olmalıdır.

Kurulan hüküm, yeniden yargılama yapan

mahkemenin davaya ilk derece mahkemesi sıfatı ile yeniden kabul edip baktığı ve

kurduğu yeni hükmün adının yasaya göre “onay”da olsa

yeniden temyizen tetkik’e

açık bir mahkeme kararı olduğunu hatırlamakta yarar vardır.

Bu halde, somut başvuruda yeniden yargılanma

aşamasında yapılanların beklentileri karşılayıp karşılamadığı, usul kurallarına

uygunluğu içerik olarak değerlendirilmelidir.

Duruşma

tutanaklarına bakıldığında;

29. 02.2012 tarihli

1. celsede, başvurucu HÜKÜMLÜ sıfatı ile yerine alınmış, AİHM kararı kendisine

okunmuş, beraberinde avukat getiren başvurucuya, kendisine müdafii

seçme, bulundurma hakkının varlığı ile delil toplanması isteyebileceğinin

hatırlatılmış, AİHM’ inde özellikle belirttiği ve başvurucunun sorgusunda

tekrarladığı ikrara yönelik ifadelerin işkenceyle alındığı, zorlama olduğu

ifadeleri tespit ve infazın durdurulması ve tahliyesine yönelik talebi de,

“dosya kapsamı” şeklinde ifade edilen genel gerekçe ile reddedilmiştir.

2. celsede, ilk celse

okunmayan iddianame okunarak, bu gerek geç de olsa yerine getirilmiş ise de

tekrar avukat yardımından yararlanabileceği, delil toplanmasının istenebileceği

şeklindeki önceki tutanakta ki hazır paragraf yeniden yazılmış, başvurucu

yapılan sorgu ve savunmasında ihlal nedeni bulunan hususları tekrar edip

aleyhte olan beyanları kabul etmediğini, kolluğun ifadeleri işkence altında

aldığı ve delil sayılan belgeler dışında delil de bulunmadığını ileri sürmüş,

ilk celsede kendisinden mütalaasını vermesi istenen savcılık makamının,

hazırlayamadığı mütalaa nedeni ile yeniden mütalaa yazma için süre istediği

başvurucunun, infazın durdurulması talebi de hiçbir gerekçe gösterilmeden

reddedilmiştir.

3. celsede başvurucu vekillerinin

kovuşturmanın genişletilmesine yönelik taleplerinin olduğu, beraberinde işkence

gördüğüne ilişkin adli tıp uzman raporu sundukları, soruşturma sırasında

işkence gördüğünün anlaşılmasına yarayacak video kayıtlarının izlenmesini ve

tahliyesini talep etmiş ise de, savcılık makamının “işkence yoktur eski hüküm

aynen okunarak karar verilmelidir” şeklinde bir mütalaa da bulunduğu

anlaşılmaktadır.

4. celsede Mahkeme “dosyaya katkı sağlamayacağı”nın ifade edildiği soyut bir gerekçe ile

başvurucu ve vekillerinin kovuşturmanın genişletilmesine yönelik tüm

taleplerini ve tanık dinletme istemlerini reddetmiştir.

5. celse, taraflar yönünden mazeret kabul ve redlerine ilişkin usulü işlem duruşması olmuş,

6. celsede, Mahkemenin duruşmayı sonlandırıp

gerekçesini sonradan yazacağı karara atıf yaparak başvurucu hakkında gerekçesi

“önceki ilamı onayladığının” bildirilmesinden ibaret kararını açıkladığı görülmektedir.

Yeniden yargılama aşamasında duruşmada izlenen

yolun yukarıdaki detaylara sahip olduğu gözetildiğinde, yapılanların AİHM

kararında bahse konu ihlal bulunan konularda Mahkemece 2011/178 E., 2013/36 K. sayılı dosyada gerekenlerin yapılıp

yapılmadığı noktasında değerlendirilmesi zorunludur.

Bulunan

ihlal nedenlerinden ilki, Avukat erişiminden yoksun bırakılmadır. AİHM’ce yapılan değerlendirmede avukat yardımı alamadan

kendini suçlu gösteren ifadelerin mahkumiyet kararına

gerekçe teşkil etmesi kabul edilmemektedir. Yeni yapılan duruşmada kendisini

bir Avukat marifeti ile temsil ettirmiş olması, bu anlamda bir yerine getirme

olmayacağından, önceki ifadelerin Avukat yardımı ile alındığı anlamını taşıyıp

o ifadelere hukuki geçerlik kazandırmayacaktır. Sanığın kendini Avukat

yardımından yararlanmak suretiyle savunması AİHS 6. madde 3/c kapsamında

tartışılmaz bir olgudur. Avukat temsilen değil, adil yargılanma sürecinin yasal

teminatı olarak var kabul edilen yargı sujesidir ve

katıldığı yargılamanın yenilenmesi sürecinde önceden gözaltında ve sorguda

avukat yokluğunda alınmış ve delil haline gelip kararda kullanılmış ifadeler

hüküm konulmuş önceki davada ki gibi yargılanmanın yenilenmesi sürecinde de

reddediliyorsa, mahkemenin bunu kabul ile bu eksikliğin, yargılama sürecine

sair deliller kapsamında etkisini gözetmeli, işkence kötü muamele ifadeleri

sorgulanmalı, bu hukuki zorunluluk yerine getirilmemiş ise dosyada mevcut

başvurucuya mahkumiyete götürüldüğüne inanılan sair

sübut delilleri ikrar, kötü muamele iddialarından arındırılmış şekilde ortaya

konmalı, desteklenmeli, sonuç kararın bu ifadeler üzerine kurulmadığı

inandırıcı deliller ile ve gerekçede bunların açıkça tartışıldığı gösterilmeli

ve ifade edilmelidir.

Mahkeme

yeniden yarılama sonucu verdiği kararında önce; yeniden yargılamaya esas önceki

AİHM’nin ihlal tespit ettiği 1998/297 E., 2002/240

sayılı kararın nelerden ve nasıl oluştuğu anlatılmış, Avukat gözetiminde

alınmadığı AİHM’ce tespit edilen polisteki ifade özetlerinde

yer alan suçların oluşumuna esas, gelişme ve süreci anlatan ve savcılık ve

İzmir DGM yedek üyeliğinde alınan önceki ifadeleri teyit ettiğini ifade eden

beyanlar açıklanmış, mahkemede ki sorgusunda ve savunmasında emniyette uğradığı

baskı ile vermek zorunda kaldığı ifadeleri reddettiğini söyleyen ifadesine yer

verilmesi yanında, poliste düzenlenmiş yer gösterme tutanakları, başka bir

sanığa ait örgütsel doküman bilgisi, olay yerinde elde edilen parmak izi ve

sanığa aitliğine ilişkin ekspertiz raporları, bomba yapımında kullanılan

malzemelerin bulunmasına dair tutanak, otobüs bileti, bir olay öncesi görüştüğü

kişinin sanık şahıs olduğuna dair tanık beyanı, diğer sanıklarla yüzleştirme,

teslim tutanakları, olay yeri gösterme tutanakları, üzerinden çıkan para vb.

diğer sanıkları da içeren bir dizi benzer deliller karşısında başvurucunun

hazırlık tahkikatı, emniyet, savcılık ve DGM yedek hakimliğinde verdiği ancak

mahkemede kabul etmediği İFADE, yakalama tutanakları, diğer sanık beyanları ve

ele geçen örgütsel doküman vb kapsamında suçu inkar

beyanına itibar edilmeyerek cezalandırmış olduklarını tespit etmiştir.

Bilahare

Yargıtay onaması karşısında sanığın eylemlerinin sübutunda tereddüt

olamayacağı, işkence gördüğüne ilişkin ifadelerini destekleyecek belge ve bilgi

bulunmadığı, yeni delilde olmadığı nedenleri ile cezalandırılmasının savcılıkça

mütalaa edildiği belirtilmiş, başvurucunun oturum ifadelerinde suçunu inkar ettiğini ve ancak ulaşılan kanaat başlığı altında

önceki aynı hükmün “onay” adı altında birebir tekrar kurulduğu

görülmüştür.

Mahkeme,

AİHM’nin bulduğu ihlallere rağmen;

Önceki

kararında var sayılan, bir insanın avukatının yokluğunda davada sunulan usul

teminatlarından kendi kendini suçlamama hakkı göz ardı edilerek, itirafların

karar sonucu mahkumiyette belirleyici düzeyde kullanılmış olması nedeniyle

ihlal bulunmasına karşı takip edilmesi gereken yeniden yargılamada yerine

getirilmesi gerekli usul prosedürleri yerine, 5271 sayılı CMK’nun

311/1 maddesinde belirlenen koşullarının içeriğinin olayda uygulanması

zorunluluğunda bahisle, adeta bulunan ihlal gerekçeleri ile duruşmada ileri

sürülen soruşturmanın genişletilmesi ve dosyada mübrez

gözaltından 6 gün sonra alınmış 14.10.1998 tarih ve 98/9211 sayılı adli rapor

formu başlıklı uzman doktor imzalı ve AİHM’sinin de kararında işaret ettiği

vücutta mevcut ciddi ekimoz ve lezyon tespitine

ilişkin rapor dikkate alınmamış, gözaltı, savcılık ve yedek hakimlikte

alınan ifade içerikleri vurgulanarak (suçu kabul, ikrar) ifadelerin baskı

altında alındığının ve Avukat yardımından faydalandırılma iddiasının doğru

olmadığı belirtilerek, AİHM kararına karşı bir savunmaya girişilmiş, yasa

kurallarının (CMK’nun 311. maddesi) normatif-lafzi

değerlendirmesini AİHM’in adil yargılanma hakkı

kapsamında yaptığı yorumların önüne geçirerek, yeniden yargılanma sürecinde

verilen onay kararına gerekçe yapılmış ve böylece temel hak ihlalinin

giderilmesi yönünde gösterilmesi gerekli ilke ve maddi gerçeğin saptanmasına

ilişkin arayıştan uzaklaşıldığı kanaati oluşmuştur.

Soruşturma

esnasında alınan ve ihlal kapsamında kaldığı anlaşılan savunmaların kararın ana

gerekçesi olmaması gerektiği bir zorunluluktur. Mahkeme yeni

kararını, ihlal sayılan ifadeleri doğrulayan diğer sanık anlatımları, yer

gösterme tutanakları, örgütsel malzeme, teşhis yüzleştirme tutanağı ve tüm

dosya içeriğine dayandırdığını ifade etmiş ise de, söylenilenler AİHM’ce işaret edilen kendini suçlamama hakkına karşı

öngörülmüş usulü güvenceler kapsamında kalan bir yargılama sürecine işaret

etmekten ziyade, ikrar ile var kabul edilen sübutu kısmen sağlamaya yönelik

yardımcı delillere işaret etmiştir. İşkence, kötü muamele ve tehditler

yapıldığı iddiasının var olduğu yerde suç ve yakalama tarihlerinde yaptırtılan

hazırlık tahkikatı sırasındaki yardımcı delillerden sayılan yer gösterme

tutanaklarının, ihlale konu olgular kapsamı dışında kaldığı söylenemeyeceği

gibi, sübut için objektif delil gibi gösterilmesi bu delillerin ihlale konu

edilmiş ifade tutanaklarından bağımsız oldukları sonucunu doğurmayacaktır.

AİHM

kararları karşısında yargılamanın yenilenmesinden beklenen, ihlalin tüm

sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasıdır. Yeniden yapılan yargılama nedeniyle

verilen yeni kararda, eski kararın tüm unsurlarına aynen atıf yapılmış, Avukat

yokluğu iddiasının doğru olmadığı savunulmuş ve kurulan cezalandırma hükmüne

asli gerekçe yapıldığı görülmüştür. İhlal sonuçlarının izlenen yargılama

usulünde ve karar gerekçesinde giderilmiş olduğu söylenemeyecektir.

Salduz/Türkiye B. No: 36391,

27.11.2008 kararında Avukata erişimi sağlamayan sanığın kolluk soruşturması

sırasındaki ifadelerinin mahkumiyet kararında

kullanılması durumunda savunma haklarına telafi edilmez biçimde zarar verilmiş

sayılacağı belirtilmektedir. Nitekim somut dosyada da isnat edilen suçlamaya

ilişkin başvurucu ve dosya sanıklarının hem kendileri hem de birbirleri

aleyhine bir çok beyanının yer aldığı, mahkemenin de

yeni kararında bu anlatımlara atıf yaptığı, değerlendirmeye esas aldığı

görülmektedir.

Başvurucu

hakkında yargılamanın yenilenmesi aşamasında yapılan yargılama sürecinde okunan

iddianame, isnat edilen suçun işlenişine dair başvurucu ve diğer sanık

anlatımlarına dayanmakta, başvurucu 14.04.1999 tarihinde (ihlal bulunan ilk

yargılamanın duruşmasında) emniyette kendisine yapılan baskıyı (İzmir Emniyet

Müdürlüğü’nde gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmesi ve

13 Kasım 1998- 14 Nisan 1999 tarihinde DGM’nde Filistin askısı, elektrik şoku,

cinsel taciz vb. kötü muameleye maruz kaldığına ilişkin beyanları) ve

neticesinde emniyet, savcılık ve DGM yardımcı hakimliğinde

vermek zorunda kaldığı ifadeleri kabul etmeyerek tutanakların doğru olmadığını

ifade ettiğine işaret etmek gerekir.

Mahkeme yeni kararında, önceki kararın inceleme aşamasını işaret

ettiği (Sy 20/21) 1. paragrafında ki bölümde, başvurucuya

müdafii görevlendireceğinin açıkça anlatıldığı, dolayısıyle istediği halde müdafii

bulundurulmadığına ilişkin bir bulgu olmadığı yönünde cümle kaleme almış ise

de, ifade ve delil durumu, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan Avukat

yardımından vazgeçme, yararlanmak istememe durumlarının geçerli ve etkin

olabilmesi için bunların her türlü şüpheden uzak bir açıklıkta ve sonuçların

ağırlığı itibari ile asgari garantileri içermesi gerektiği sonucunu karşılar

nitelikte değildir.

Emniyet

dahil aşamalarda kötü muamele karşılığı baskı ile

ifade alındığının iddia edildiği süreçte yargılama üstün özen istemektedir. Bir

ceza davasında kendi aleyhine beyan ve delil vermeye zorlamama hakkı, suç

isnadını zorla ve baskıyla sanığın kendi isteğine aykırı olarak elde edilen

delillere başvurmadan kanıtlamaya çalışmayı gerektirir. Bu hak AİHS 6/2

maddesinin yer verdiği suçsuzluk karinesi ile yakından bağlıdır. (Kolu Türkiye

B.No:35822/97, 36391/02 Salduz Türkiye) (İkrarın

dayanak olarak kullanılması önemli bir eksiklik olduğuna ilişkin AİHM’nin ihlal

kararı Hulki Güneş/Türkiye 28490/95-19.06.2007)

AİHM’nce, müdafii

olmaksızın, DGM’nin karar gerekçesinde kullandığı ve kurduğu hükme esas

unsurlar, özellikle başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeye, olay yeri denetim,

kimlik tespiti, yerleştirme, tutuklama tutanakları, parmak izi ve suç

ortaklarının uyuşan ifadelerine dayandırılmış, başvuranın duruşmalarda düzenli

şekilde verdiği ifadeler ile bunların delil olarak kullanılmasına yaptığı

itirazlara rağmen ve ayrıca kesin olarak bir Avukat yardımından

yararlanılmadığının tespiti ile bu ifadelerin kanıt olarak mahkumiyet

için kullanılması karşısında yargılamanın bu hali ile başvurucunun savunma

hakkına verilen zararı gidermiş sayılamayacağı görüşü ile adil yargılama hakkı

kapsamındaki güvencelerin yerine gelmemesi nedenleri ile ihlal bulmuştur.

Yukarıda

somut yeniden yargılama süreci kapsamı ve mahkeme gerekçesi okunduğunda

AİHM’nin verdiği ihlal kararında öngörülen eksiklerin giderildiği ve usuli güvenceler sağlanarak yapılmış bir yeni yargılamadan

ziyade önceki hükmün tesirinde ve esası kapsamında sadece başvurucunun aynı

ihlal iddialarını tekrarından ibaret sorgu ve savunması tahtında hazırlanan

yeni kararı karşısında AİHM’ce tespit edilmiş hak

ihlalinin giderildiği sonucuna katılma şansı yoktur.

Nitekim yeni kararda mütalaa sunan savcılık makamı kötü muamele

yapıldığı iddiasına karşı Cumhuriyet Başsavcılıklarınca soruşturma yapıldığı ve

başvurucunun iddialarını destekleyecek işkence izine rastlanmadığı, işkence yaptığı

iddia edilen polislerle ilgili bir kısmında takipsizlik kararı verilirken,

İstanbul da açılan kamu davasında sanık polisler hakkında beraat kararı

verilmiş olmasını, savunmanın yersizliği ve atılı suçun işlendiğinin kanıtı

olarak sunmuş ise de, 13 Ekim 1998 tarihli adli tıp raporunda yara bere izine

rastlanmadığı ifadesine karşı, aynı gün İzmir Üniversitesi Hastanesi, adli tıp

kurum raporu (14 Ekim 1998 tarihli) ve Uşak Devlet Hastanesi raporları

başvuranın vücudunda darp izlerini tespit etmiş iken, savcılıkça bunların

mahkemeye iletildiği ve mahkemece kararında tartışıldığına rastlanılmamıştır.

Beraat

eden polisler yönünden ise, başvurucunun davet edildiği mahkemeye katılmamış

olması ve bu nedenle sanık polislerin teşhis edilememiş olması ile dosyada yeterli

kanıt olmadığı gerekçesi ile beraat etmiş olmalarını, suçlanan polislerin

suçsuzluğunun kanıtı olduğuna yönelik bir yorum ile mütalaaya esas alınması ve

bu hususunda mahkemece gözetilmemesi ve başvurucu aleyhine değerlendirilmesi de

dikkat çekicidir.

Kaldı ki, başvuran hakkında yeniden yargılama sonucu hüküm kuran

Mahkeme kararının gerekçesi incelendiğinde, AİHM’nin vermiş olduğu ihlale esas

olan unsurlar yönünden değerlendirmeyi, 5271 sayılı CMK 311/1 maddesinde sayılı

kesinleşen hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi yolunda tekrar görülmesi

şartlarında yer alan fıkralar karşısında, kovuşturmayı genişletmeye yarayacak

yeni delil ve olay sunulmamış olması üzerine yapmış, AİHM’nin Avukat

erişiminden mahrum edilmesine atfettiği öneme ve anlama katılmamış, AİHM’nin

gerekçeli kararda gösterilen “delilerin elde edilmesi” yönünde bir ihlal

tespiti yapmadığını, AİHM’nin bizzat ikrar ve bağlantılı delillerin hukuki hak

ihlali niteliğinde olduğu ifadesine rağmen, aksine diğer delillerinde AİHM’nin

denetiminden geçmiş olduğunu söyleyerek, başvurucunun kendi aleyhine ifade

vermeme hakkı ve baskı ile alındığı iddiaları gibi davanın bütününün üzerine

kurulu olduğu hususların iddialar kapsamında değerlendirilmemiş olması açık

takdir hatası içerir olup adil yargılanma hakkının ihlali kapsamında kaldığı

düşünülmüştür.

Mahkememiz,

benzer yönde 2013/2319 sayılı bir başvuru üzerine Genel Kurulca verilen

kararında yer alan;

72.

paragrafında,

“Başvurucuların gözaltında kötü muameleye

maruz kaldıkları ve bu nedenle düzenlenen ifade tutanaklarını imzaladıklarını

iddiasını doğrulayacak somut bir delil bulunmamaktadır. Başvurucuların bu

iddialar temelinde kötü muamele yasağının ihlal edildiği yönünde ayrı bir şikayetleri de bulunmamaktadır.”

73.

paragrafında,

“Başvurucuların,

kötü muamele iddialarının ayrı bir şikayet olarak

ifade edilmemesi veya buna ilişkin somut bulguların ortay konulamaması, adil

yargılanma hakkı kapsamında yapılacak incelemede belirtilen koşulların göz

önünde bulundurulmasına engel değildir(Kolu/Türkiye).”

70.

paragrafında,

“AİHM,

soruşturma aşamasında ki ikrarın kötü muamele ve işkence altında verildiğinin

belirtilerek hakim önünde reddedilmesi halinde, esasa

geçilmeden bu konunun irdelenmeksizin ikrarın, dayanak olarak kullanılmasını

önemli bir eksiklik olarak değerlendirmiştir (Hulki GÜNEŞ/Türkiye, B. No:

28490/95, 19/6/2007).

Neticede,

suça ilişkin sorumluluğun yüklendiği ifadelerin Avukat erişimi sağlanmadan

alınmış olunması ile oluşan ve bu nedenle savunma haklarına zarar verilmiş

olması nedeniyle kararda adil yargılanma yönünden hak ihlali bulurken, sonraki

aşamalarda ki diğer taleplerin değerlendirilmemiş olmasını hak ihlali sayan

başvurucu şikayetini bu aşamada değerlendirmeye bile

almaya gerek görmemiştir.

Ve

yine 2012/543 sayılı Mahkememiz Genel Kurul’una ait bir başka dosyada ise,

Baskı

altında ve müdafii alınmaksızın alınan ifadelerin

hükme esas alınması ile verilen karara karşı yapılan başvuruda gözaltı

aşamasında avukata erişim imkanı sağlanmaması ve bu

sırada elde edilen ifadelerin mahkumiyet kararına esas alınması bir bütün

olarak yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmemesi sonucunu doğurmuştur

diyerek Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiğine oybirliği ile karar vermiş

olduğu görülecektir.

Başvurucunun,

yeniden yargılama sürecinde esaslı işlemlerin yapılmadığı, bir soruşturma

işlemine girişilmediği, usuli işlemlerde eskillikler bulunduğuna ilişkin şikayetler

bölümü, Mahkememizce 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.03.2013 tarihli yeniden

yargılamanın onaylanması kararına karşı 06.03.2013 tarihinde verdiği süre tutum

dilekçesi akabinde 18.03.2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunduğu,

21.06.2013 tarihinde temyiz dilekçesi verdiği, kararın Yargıtay 9. Ceza

Dairesince 13.11.2014 tarihinde onandığı gözetildiğinde, 25.03.2015 tarihinde

yaptığı toplantıda yargısal yollar tüketilmeden yapılmış başvurunun, Başvuru

Yolları Tüketilmiş Olmadan Yapılmış Olması nedeniyle “Kabul Edilemez Olduğuna”

karar vermiştir.

Mahkememiz,

başvuruya karşı 25.03.2015 tarihinde (yani Yargıtay onamasından 3,5 ay sonra) karar

vermiştir. AİHM’nin 1/2/2011, 23205/08- Karoussiotis/Portekiz kararının 57. paragrafı

gözetildiğinde adil yargılanma hakkı kapsamında mahkememizce bir inceleme

yapılmadığı ve bu süreçte başvuru yollarının da tüketildiği öğrenilecek

olduğunda hak ihlali denetimi yapmanın önünde hukuki bir engelin var olduğunun

söylenemeyeceği, bu nedenle hakların etkin korunması ilkesi adına, başvurunun

kabul edilemez olduğu kararına katılınmamıştır.

Bireysel

başvurudan sonra, başvurunun son aşamasının bitirilmiş olmasını anlayışla

karşılayan ve Başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin konu hakkında verilmiş

aşağıdaki kararlara dikkat çekmek gerekir. E.K/Türkiye (K.K) B.No:28496/95, 28/11/2000 -Yakup Köse ve Diğerleri/Türkiye (B.No:50177/99.

2/5/2006 ) - Yelden ve Diğerleri/ Türkiye, B.No:16850/09, 3/5/2012) (Eringeisen/Avusturya B.No.2614/65,16/7/1971)

6216

sayılı Yasa’nın 45/2 maddesinde başvuru yapabilmek için idari ve yargısal

başvuru yollarının tüketilmiş olmasının aranmasına etkili bir denetim yolu

bulunmadığında başvurunun kabulüne getirilen istisnai yolun, hak lehine geniş

yorumla AİHM kararları dikkate alındığında bu dosyada da kullanılması zorunlu

olduğu kanaatine ulaşılmıştır. Bu durumda Mahkememizin başvurucunun anılan şikayeti hakkında başvuru yollarının tüketilmemiş olması

nedeniyle başvurunu kabul edilemez olduğuna yönelik kararına katılma olanağı

yoktur.

Benzer

başvurularda, bu karar yolunun kullanılması halinde başvurucunun başvurusu

somuttaki gibi reddedilecek, bilahare temyiz incelemesinden geçip kesinleşmiş

bu karar yeniden gelebilecek ise de Mahkememiz başvuruyu kararın kesinleşmiş

olmasına takiben 30 gün geçtikten sonra bakarsa, başvurucu bu süreyi de

kaçırdığı için bir daha gelemeyecek ve hak ihlali denetimi yaptıramayacak,

Anayasa Mahkemesine erişim hakkı bizzat Anayasa Mahkemesinin dosyaya bakma

tarihi itibarı ile engellenmiş olabilecektir. AİHM’nin yaptığı

değerlendirmede sayılan ihlal unsurlarının yeniden yargılama sürecinde sonunda

verilen kararda yerine getirildiği sonucuna ulaşılamadığından, başvuranın, yeni

yargılamada sanık yerine hükümlü olarak nitelenmesi, tutukluluğun uzun ve

haksızlığı, sözleşmenin 6/2 maddesi kapsamında masumiyet ilkesinin ihlal

edildiği yönündeki şikayetlerinin, adil yargılanmanın

yukarıda sayılan ihlal edilmiş unsurları karşısında ayrıca inceleme ve

değerlendirilmesine bu aşamada gerek bulunmamıştır. 2013/2319

sayılı kararımıza da atıfla, somut dava ile de birebir benzeşen müebbet hapis

cezası ile cezalandırılmış başvurucunun cezasının insan haysiyeti ile

bağdaşmayan, bir muameleye tabi tutulma yasağı yönünden Anayasa’nın 17.

maddesini de ihlal eder niteliği karşısında, bu türden yüksek hassasiyete

sahip, ceza muhatabı dosyaların yeniden yargılama aşamalarının mahkemelerini

yüksek özen borcu altına soktuğuna dikkat çekilerek usul yönünden kabul

edilebilir ve esas yönünden Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında hak ihlali

içerir nitelikli işbu dosyada ki çoğunluk görüşlerine anılan nedenlerle katılınmamıştır.

Başkan : Serruh KALELİ Üyeler : Burhan ÜSTÜN Nuri NECİPOĞLU Hicabi DURSUN Hasan Tahsin GÖKCAN Raportör : Okan TAŞDELEN Başvurucu : Tülin SOYHAN Vekili : Av. Sevgi EPÇELİ ARSLAN Başkan Serruh KALELİ

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/2212, 25 Mart 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. Karşıoy
  16. Aihm
  17. Akademisyenler
  18. Aihm
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/2212
Tarih
25 Mart 2015

İlgili Kararlar

  • Nedim Erkuş Başvurusu (B. No: 2013/988)
  • Ramazan Odabaşı Başvurusu (B. No: 2013/2172)
  • Osman Erbil Başvurusu (B. No: 2013/2394)
  • Ali Suat Ertosun Başvurusu (B. No: 2013/1047)
  • Hikmet Kopar ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/14061)
  • Suat Özen Başvurusu (B. No: 2012/1144)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.