İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Suat Özen Başvurusu (B. No: 2012/1144)

1. Başvurucu, taşınmazının kıyı

Başvuru No2012/1144Tarih8 Nisan 2015Okuma20 dk · 3.910 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Suat Özen Başvurusu

Karar tarihi
8 Nisan 2015
Başvuru Numarası
2012/1144
R.G. Tarih- Sayı
3/7/2015-29405
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

3.910 kelime·20 dk okuma·17 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, taşınmazının kıyı

kenar çizgisi içinde kalması nedeniyle Hazine tarafından aleyhine açılan dava

sonucunda tapu kaydının iptaline, taşınmaz üzerindeki binanın yıkılmasına karar

verildiğini, zararının tazmini için açtığı davanın zamanaşımından

reddedildiğini, kendisine herhangi bir ödeme yapılmaksızın taşınmazının elinden

alındığını belirterek, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini

ileri sürmüş, tazminat talep etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 12/12/2012

tarihinde Dikili Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına

engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü

Komisyonunca, 19/12/2013 tarihinde kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine

karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 6/11/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet

Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Adalet Bakanlığının 8/1/2015 tarihli görüş yazısında, Anayasa Mahkemesinin daha

önceki kararlarına atfen görüş bildirilmeyeceği beyan edilmiştir.

6. İkinci Bölüm tarafından 12/3/2015 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun niteliği

itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanmasını gerekli görüldüğünden,

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28. maddesinin (3)

numaralı fıkrası uyarınca görüşülmek üzere Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve ekleri ile

başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar

özetle şöyledir:

8. Başvurucu İzmir İli Dikili

İlçesi, İsmetpaşa Mahallesi, 12 ada 1 parselde tapuda

kayıtlı taşınmazı satın almış, taşınmaz üzerine iki katlı bina inşa etmiştir.

9. Hazine, anılan taşınmazın

kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından bahisle 21/4/1977

tarihinde başvurucu aleyhine Dikili Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptal, men'i müdahale ve kal istemiyle dava açmıştır.

10. Mahkeme, E.1989/136,

K.1991/15 sayılı kararıyla dava konusu taşınmazın denizin ayrılmaz parçası

kumluk saha üzerinde bulunduğu ve devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan

yerlerden olduğundan tapusunun iptaline, başvurucunun müdahalesinin men'ine, üzerindeki binanın kal'ine,

yıkımın davalılar tarafından yapılmaması halinde Hazine tarafından

yıktırılmasına karar vermiştir. Temyiz üzerine karar Yargıtay 1. Hukuk

Dairesinin 3/2/1992 tarihli ve E.1992/1275, K.1992/798

sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme talebi aynı Dairenin 2/11/1992 tarihli

ve E.1992/10520, K.1992/12611 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Karar 2/11/1992 tarihinde kesinleşmiştir.

11. Dava konusu tapunun hükmen

terkini, 15/5/2001 tarihinde Dikili Tapu Müdürlüğü

tarafından gerçekleştirilmiştir.

12. Geçen süre zarfında

başvurucu binayı kendisi yıkmamış, idare de 18 yıl boyunca binayı yıkmadığından

başvurucu taşınmazı kullanmaya devam etmiştir. 3/5/2010

tarihli tespit ve tahliye tutanağı ile başvurucu tahliye edilmiş ve idarece

binanın yıkımı icra kanalıyla gerçekleştirilmiştir.

13. Başvurucu, taşınmazın kıyı

kenar çizgisi içinde kalması nedeniyle bedel ödenmeksizin tapusunun iptaline

karar verildiğini, yıkım işleminin uzun süre uygulanmaması nedeniyle taşınmazı

kullanmaya devam ettiğini ve taşınmazın yıkımı nedeniyle zarara uğradığını

belirterek, uğradığı zararların tazmini talebiyle 26/10/2010

tarihinde Dikili Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır.

14. Yargılama aşamasında alınan 13/7/2011 tarihli bilirkişi raporunda mevcut verilerle

binanın değeri 51.598,40 TL, arsanın değeri 184.200,00 TL olmak üzere

taşınmazın toplam değeri 235.798,40 TL olarak tespit edilmiştir.

15. Mahkeme, 5/12/2011

tarihli ve E.2010/363, K.2011/384 sayılı kararıyla, başvurucuya ait taşınmazın

tapusunun iptali, müdahalenin men'i ve yıkıma ilişkin

kararın kesinleştiği 2/11/1992 tarihinden itibaren 22/4/1926 tarih ve 818

sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık süre

geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine

karar vermiştir.

16. Temyiz üzerine karar,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 9/4/2012 tarihli ve

E.2012/1640, K.4155 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme talebi aynı

Dairenin 8/10/2012 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

17. Anılan karar başvurucuya 20/11/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.

18. Başvurucu 12/12/2012

tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

19. 22/04/1926 tarihli ve 818 sayılı Mülga

Borçlar Kanunu'nun "müruru zaman"

kenar başlıklı 60. maddesinin (11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar

Kanunu'nun 72. maddesiyle benzer) birinci fıkrası şöyledir:

"Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle

nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve

failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her

halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz."

20. Mülga 818 sayılı Kanun'un

"on senelik müruru zaman" kenar başlıklı 125.

maddesi (6098 sayılı Kanun'un 146. maddesiyle benzer) şöyledir:

"Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı

takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir."

21. Mülga 818 sayılı Kanun'un

"müruru zamanın cereyanına mani olan ve

müruru zamanı tatil eden sebepler"

kenar başlıklı 132. maddesinin (6098 sayılı Kanun'un 153. maddesiyle benzer)

ilgili kısımları şöyledir:

"Aşağıdaki hallerde müruru zaman cereyan etmez ve

cereyana başlamış ise inkıtaa uğrar:

…

6 - Alacağı, bir Türk

mahkemesi huzurunda iddia etmek imkanı olmadığı

müddetçe.

Müruru zaman, tatil

eden sebeplerin zail olduğu günün hitamından itibaren başlar veya tevakkuftan

evvel başlamış olan cereyanına devam eder."

22. Anayasa Mahkemesinin 25/2/1986 tarihli ve E.1985/1, K.1986/4 sayılı kararıyla

iptal edilen 27/11/1984 tarihli ve 3086 sayılı Kıyı Kanunu'nun Geçici 2.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"1972 yılından önce kıyıda doğmuş özel mülkiyete konu

yapılar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki, mevzuata ve imar

planına uygun olarak yapılan yapılar hakkında bu Kanun hükümleri

uygulanmaz."

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

23. Mahkemenin 8/4/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

12/12/2012 tarihli ve 2012/1144 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

24. Başvurucu, taşınmazının

kıyıda kalması nedeniyle Hazine tarafından aleyhine açılan dava sonucunda tapu

kaydının iptaline, müdahalenin men'i ile taşınmaz

üzerindeki binanın yıkılmasına karar verildiğini, bu kararın kesinleşmesine

rağmen 18 yıl boyunca taşınmazda kalmasına Hazinenin zımnen izin verdiğini,

binanın 2010 yılında yıkılması ile fiili zararın bu tarihte oluştuğunu, bu

nedenle zararının tazmini için dava açtığını, ancak davanın zamanaşımından

dolayı reddedildiğini, tazminat isteme hakkının varlığını binanın yıkımından

sonra 2010 yılında öğrendiğini, kararın kesinleştiği tarihten 2007 yılına kadar

iç hukukta tazminat ödeme müessesesinin bulunmadığını, kendisine herhangi bir

ödeme yapılmaksızın taşınmazının elinden alındığını belirterek, Anayasa’nın 35.

ve 36. maddelerinde güvence altına alınan mülkiyet ve adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

1. Mülkiyet Hakkının İhlali İddiası

25. Başvurucu, sahibi olduğu

taşınmaz 1992 yılında Mahkeme kararıyla elinden çıksa da üzerindeki binanın

yıkımının 2010 yılında yapılması nedeniyle zararın bu tarihte doğduğunu,

Mahkemenin hatalı zamanaşımı yorumuyla taşınmaza bağlı tazminat haklarının

kısıtlandığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

26. 6216 sayılı Kanun'un geçici

1. maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:

"Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden

sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel

başvuruları inceler."

27. Anayasa ve 6216 sayılı

Kanun'un anılan hükümleri uyarınca Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisinin başlangıcı 23/9/2012 tarihi olup, Mahkeme,

ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılan

bireysel başvuruları inceleyebilecektir. Bu açık düzenlemeler karşısında,

anılan tarihten önce kesinleşmiş nihai işlem ve kararları da içerecek şekilde

yetki kapsamının genişletilmesi mümkün değildir. Mahkemenin zaman bakımından

yetkisine ilişkin bu düzenlemelerin kamu düzenine ilişkin olmaları nedeniyle,

bireysel başvurunun tüm aşamalarında resen dikkate alınmaları gerekir (Ahmet Melih Acar, B. No: 2012/329, 12/2/2013, § 15).

28. Üzerinde maliki konusunda

uyuşmazlık bulunan bir taşınmaza ait mülkiyet hakkının varlığını tespit

mahkemelere bırakılmıştır. Buna göre, kıyılar dâhil taşınmaz mallarda mülkiyet

hukukuna yönelik, hakkın özünü ilgilendiren uyuşmazlıkların çözümü adli

yargının görev alanı içerisinde kalmaktadır (Yargıtay İçtihatları Birleştirme

Kurulu, E.1996/5, K.1997/3, K.T. 28/11/1997). Bir

taşınmaz üzerinde hak iddia eden kişinin söz konusu hakkın varlığını mahkeme

önünde ispat etmesi gerekmektedir.

29. Başvurucu adına tapuda

kayıtlı, ancak kadastro tespitiyle mülkiyeti tartışmalı olan taşınmazın

tapusunun iptali ile bu taşınmaz üzerindeki evin yıkılmasına dair Mahkeme

kararı 2/11/1992 tarihinde Yargıtay'ın karar düzeltme

talebini reddiyle kesinleşmiştir. Mahkeme kararı kesinleştikten sonra

taşınmazın mülkiyeti artık başvurucunun hak alanından çıkmıştır. Bu karara

dayanarak evin yıkımının daha sonraki bir tarihte yapılması, bu hukuki durumu

değiştirmez ve başvurucunun hak alanında herhangi bir değişikliğe sebep olmaz.

Başvurucunun 2010 yılında açtığı ve başvuruya dayanak olan davanın konusu, dava

tarihinde başvurucu adına kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetine ilişkin olmayıp,

başvurucunun bu davadaki talebi taşınmaza bağlı tazminat istemidir.

30. Bu durumda başvurucunun

somut başvuruya konu taşınmaza bağlı olarak ileri sürdüğü tazminat

taleplerinin, başvurucunun taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının 1992 yılında

kesinleşen Mahkeme kararıyla son bulması ve 10 yıllık zamanaşımı süresinin

geçmiş olmasına bağlı olarak reddedildiği ve mülkiyete ait uyuşmazlığın 1992

yılında kesinleştiği anlaşılmıştır.

31. Anayasa ve AİHS'in ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı,

mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvence olup ulusal mevzuatta

belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksek olduğunu gösteren

yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanmayan (Bkz.,

Kemal Yeler ve Diğerleri, B. No:

2012/636, 15/4/2014, §§ 36-37), 1978 yılında yapılan kadastro çalışması

sonrasında kimin mülkiyetinde olduğu tartışmalı olan, 1992 yılında kesinleşen

mahkeme kararıyla başvurucu ile hukuki ilişkisi kesilmiş taşınmaza bağlı 2010

yılında açılan ve 2012 yılında kesinleşen mahkeme kararıyla reddedilen bir

tazminat talebinin mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir

( Leyla Daimagüler

ve Diğerleri, B. No: 2012/1143, 17/7/2014, §36).

32. Açıklanan nedenlerle,

başvurucunun tazminat istemine dayanak yaptığı taşınmazla hukuki ilişkisinin

bireysel başvuruların incelenmeye başlandığı tarih olarak belirlenen 23/9/2012 tarihinden önce 1992 yılında kesinleşmiş olduğu

anlaşıldığından başvuruya konu mülkiyet hakkına yönelik şikâyetin, diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin "zaman bakımından yetkisizlik" nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Adil Yargılanma Hakkının İhlali İddiası

33. Başvurucu, sahibi olduğu

taşınmaz 1992 yılında Mahkeme kararıyla elinden çıkmış olsa da, üzerindeki

binanın yıkımının 2010 yılında yapılması nedeniyle zararın bu tarihte

doğduğunu, Mahkemenin 818 sayılı Kanun'da yer alan; alacağı, Türk Mahkemeleri

huzurunda iddia etmek imkânı olmadığı müddetçe zamanaşımının duracağı hükmünü

değerlendirmeye almadığını, bu nedenlerle zararın doğduğu tarihi ve

zamanaşımını yanlış yorumladığını belirtmektedirler.

34. Başvurucu zamanaşımı

konusunda zararın yıkımla gerçekleşmiş olmasına ve 2007 yılından önce bu tür

tazminat davaları mahkemeler tarafından reddedilmesine rağmen somut başvuruya

konu tazminat davasında verilen ret kararıyla mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri sürse de, başvurucunun şikâyetinin özü Mahkemenin zamanaşımı

konusunda hatalı yorum yaptığı ve yanlış karar verdiği iddiasına dayandığından

ve mülkiyet hakkıyla ilgili olarak zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul

edilemezlik kararı verildiğinden bu şikâyet adil yargılanma hakkı kapsamında

incelenmiştir.

35. Anayasa'nın 148. maddesinin

dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı

fıkrasında, bireysel başvurulara ilişkin incelemelerde kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususların incelemeye tabi tutulamayacağı, 6216 sayılı

Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği

belirtilmiştir.

36. Bir anayasal hakkın ihlali

iddiası içermeyen, yalnızca derece mahkemelerinin kararlarının yeniden

incelenmesi talep edilen başvuruların açıkça dayanaktan yoksun ve Anayasa ve

Kanun tarafından Mahkemenin yetkisi kapsamı dışında bırakılan hususlara ilişkin

olduğu açıktır (Miraş Mümessillik İnş. Taah. Reklam. Paz. Tic. A.Ş.,

B. No: 2012/1056 § 34, 16/4/2013).

37. İlke olarak derece

mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece

mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup

olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece

mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda

bariz takdir hatası veya açık keyfilik içermesi ve bu durumun kendiliğinden

bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu

çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular bariz takdir hatası

veya açıkça keyfilik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince incelenemez (Necati ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

38. Hukukun genel ilkelerinden

biri hukuk güvenliği prensibidir. Bu ilke, hukuk normlarının öngörülebilir

olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmelerini,

devletin de hukuki düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden

kaçınmasını gerekli kılar (Zafer Öztürk,

B. No: 2012/51, 25/12/2012, § 18).

39. Belli bir hakkın mahkemede

ileri sürülebilmesi ya da hak arama hürriyeti kapsamında bir davanın

açılabilmesi için öngörülecek süreler hukuk güvenliği ilkesi gereği olup, adil

yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirilemez. Anılan süreler,

mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan, eksik ya da

ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzak geçmişte meydana gelmiş olaylar

hakkında karar vermelerini istemekle oluşabilecek adaletsizliklerin önüne

geçmek ve hukuk güvenliğini sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet

ederler. Süre sınırlaması getiren bu müdahaleler, devletin takdir yetkisi

içinde olup, ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı oldukça ve hakkın özünü

zedelemedikçe Anayasa'da yer alan adil yargılanma hakkını ihlal etmiş

sayılmazlar (Stubbings ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 22083/93;

22095/93, 22/10/1996, § 51).

40. Başvurucu adına kayıtlı,

ancak kadastro tespitiyle mülkiyeti tartışmalı olan taşınmazın başvurucuya ait

tapusunun iptali ile bu taşınmaz üzerindeki evin yıkılmasına dair Mahkeme

kararı, 2/11/1992 tarihinde Yargıtay’ın karar düzeltme

talebini reddiyle kesinleşmiştir. Kesinleşen Mahkeme kararı evin yıkımının

başvurucu tarafından yerine getirilmesini, bunun yapılmaması halinde idarenin

yıkımı gerçekleştirerek bedelini başvurucudan alması hükümlerini içermektedir.

Başvurucunun bu yıkımı gerçekleştirmediği, idarenin kendiliğinden de binayı

yıkmadığı taşınmazda, başvurucunun yararlanmayı sürdürdüğü anlaşılmıştır.

Başvurucu 2010 yılında gerçekleştirilen yıkım nedeniyle uğradığı zararın

tazmini için dava açmış, davanın zamanaşımı nedeniyle reddedilmesi üzerine

zararın yıkımla gerçekleştiği ve davada zamanaşımının bulunmadığı itirazıyla

temyiz başvurusu yapmıştır. Yargıtay ilgili Dairesi bu talebi mülga 818 sayılı

Kanun'un 125. maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresinden sonra dava

açıldığı gerekçesiyle reddederek İlk Derece Mahkemesi kararını onamıştır.

41. Somut davada İlk Derece

Mahkemesince uyuşmazlığın çözümü için gerekli bilgi ve belgeler toplanarak

inceleme yapılmış ve bilirkişi raporları alınmış, başvurucuya bahsettikleri

itirazlarını sunmak üzere imkân verilmiş ve başvurucu itirazlarını Mahkemeye

sunmuştur. İlk Derece Mahkemesi ve Yargıtay bu iddia ve itirazları

değerlendirerek 10 yıllık zamanaşımı nedeniyle davanın reddi yönünde karar

vermiştir.

42. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 33. maddesi gereği hukukun uygulanması ve

yorumlanması hâkimin resen gözeteceği bir husustur. Bu kapsamda hak düşürücü

sürenin dava konusu uyuşmazlıkta uygulanması da hâkimin takdir yetkisi içinde

olup (Mardin Süryani

Katolik Kilisesi Vakfı, B. No: 2013/757, 13/6/2013

§ 31), kanunun açık hükmü karşısında beklenmesi gereken bir sonuçtur. Derece

mahkemelerinin kararlarında hak düşürücü sürenin uygulanması konusunda bariz

takdir hatası veya açıkça keyfilik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu takdire

müdahalesi söz konusu olamaz.

43. Bununla birlikte

başvurucunun zararın gerçekleşmesi kavramını zararın kendisi tarafından

hissedilmesi şeklinde anladığı ve bu nedenle binanın yıkımı ile zararın

gerçekleştiğini ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca başvurucu 2007 yılından

itibaren bu tür tazminat taleplerinin yerel mahkemelerce kabul edildiğini ve

818 sayılı mülga Kanun'un 132. maddesine göre alacağı, Türk Mahkemelerinde

ileri sürme olanağı olmadığı sürece zamanaşımının duracağı itirazında bulunsa

da, Kanun incelendiğinde tazminat talebinin 10 yıl içinde mahkeme önüne

getirilmesi gerektiği anlaşılmıştır.

44. Açıklanan nedenlerle,

başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, derece mahkemesi kararlarının

bariz takdir hatası veya açıkça keyfilik içermediği anlaşıldığından, başvurunun

diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin "açıkça dayanaktan yoksun olması"

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

45. Serruh KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR,

Erdal TERCAN ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurucunun,

1.

Mülkiyet hakkının ihlali

iddiasının "zaman bakımından

yetkisizlik" nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

2.

Adil yargılanma hakkının ihlali iddiasının "açıkça

dayanaktan yoksun olması" nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, Serruh

KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR, Erdal TERCAN, Engin YILDIRIM’ın

karşı oyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına, OY BİRLİĞİYLE,

8/4/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

Başvurucunun

tapulu taşınmazının kıyı – kenar çizgisinde kaldığı gerekçesiyle, hazine

tarafından açılan tapu iptal–tescil–kal davasının derecattan

geçerek 2.11.1992 olan kesinleşme tarihi itibariyle başvurucu aleyhine

sonuçlandığı ve taşınmazın hazinenin mülkiyetine geçtiği ve taşınmaz üzerindeki

yapının yıkılmasına (kal’ine) karar verildiği maddi

bir vakadır. Bu hukuki aşamaya karşın, anılan yapı davacı hazinece

yıktırılmamış ve başvurucu 1992 yılından, yapının yıkıldığı 2010 yılına kadar

18 yıl boyunca fiilen taşınmaz üzerinde malik gibi tasarrufta bulunmuştur

(oturmuştur).

Gerek

818 sayılı Mülga Borçlar Kanun’un 132/6. maddesinde gerek 6098 sayılı Borçlar

Kanun’un 153/6. maddesinde, zamanaşımının işlemeyeceği, işlemişse dahi duracağı

durumdan söz edilmekte ve alacağın bir Türk Mahkemesi huzurunda iddia edilmesi

imkânı olmadığı müddetçe, zamanaşımının bu sebebin sona erdiği günün sona

ermesinden itibaren işlemeye başlayacağı hüküm altına alınmaktadır.

Yargıtay’ın

uzun yıllar devam eden yerleşik uygulamasında, kıyı–kenar çizgisinde ya da

orman alanında kaldığı gerekçesiyle mahkeme kararlarıyla tapuları iptal edilen

kişilerce açılan davalarda, mülkiyet zayii nedeniyle tazminat taleplerine

hakları bulunmadığı yolundaki içtihadın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince kabul

görmeyerek, bu yönde yapılan başvuruların ihlâlle sonuçlanması üzerine, son

yıllarda anılan yerleşik içtihattan dönülmüş ve evvelce bu konudaki davalar

kabul edilmezken, yeni uygulamada kabul edilir hale gelmiştir. Davanın somutunda,

başvurucunun tapulu taşınmazının hazineye intikal ettiği 1992 yılında açacağı

bir davanın kabul görmesi imkânsız olduğundan; taşınmazın mülkiyetinin

kaybedilmesi tarihi itibariyle zamanaşımının işlemeye başladığından söz

edilemez. Esasen başvurucunun temel şikâyeti, evvelce tapulu olan taşınmazı

üzerine ruhsat alarak inşa ettiği evinin yıkılması karşılığında tazminat

talebinin mahkemece zamanaşımı nedeniyle reddedilmesi olgusudur. Başvurucunun

2010 yılında gerçekleşen yıkım üzerine açtığı tazminat davasında derece

mahkemeleri, mülkiyetin kaybedildiği 1992 yılını esas almış ve zamanaşımının

başlangıç tarihi olarak bu yılı belirlemiştir.

Mülkiyet

hakkı bakımından yapılacak bir değerlendirmede, mülkiyetin yargı kararıyla

kaybedildiği tarihteki (1992) durum ile 18 yıl boyunca malik gibi taşınmaz

üzerindeki evin kullanımı (ikamet etme) ve 2010 yılında yıktırılması sonrası

doğan durumun birbirinden ayrılması zorunludur. Diğer bir değişle, 1992 yılında

kesinleşen mahkeme kararının “mülkiyetten

yoksun bırakma” kapsamında bir müdahale; 2010 yılındaki yıkım

işleminin ise “mülkiyetin kullanılmasının

kontrolü” bağlamında bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerekli

bulunmaktadır. Başvurucunun 1992 yılında kesinleşen mahkeme kararı nedeniyle

yıkım tarihi olan 2010 yılında ulusal hukuka göre malik sıfatını taşımamasının

bu değerlendirmeye olumsuz bir etkisi olmamalıdır. Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesinin “Depalle/Fransa, B. No:

34044/02, 29.03.2010, § 88” kararında da açıkça ifade edildiği üzere, malik

sıfatı bulunmasa (ya da ortadan kalksa) dahi, başvurucunun 18 yıl süreyle

bilfiil kullanmak suretiyle bilahare yıktırılan taşınmazla (evle) arasında

oluşan bir “ayni menfaat”in varlığı karşısında; bu

menfaatin başvurucunun “sahibi olduğu şey”

teşkil ettiği ve nihayet evin yıktırılması işleminin bu ayni menfaate karşı bir

müdahale oluşturduğu, dolayısiyle mülkiyet hakkına

vaki bu müdahale karşısında başvurucunun tazminat talebinin doğal ve yeni bir

olgu olarak değerlendirilmesi gerektiği, meşru beklentinin sonucu olan bu davranış

biçiminin derece mahkemelerince “zamanaşımı” gerekçesiyle reddedilmesi

nedeniyle başvurucunun mülkiyet hakkının; buna bağlı olarak da adil yargılanma

hakkının ihlâline yol açıldığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan

nedenlerle, ihlâl sonucuna varılması gerektiğini değerlendirdiğimizden;

başvurunun kabul edilemez olduğu yolundaki çoğunluk kararına katılamıyoruz.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Serruh KALELİ

Başkanvekili

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Burhan ÜSTÜN

Engin YILDIRIM

Nuri NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Raportör

:

Aliye YILDIZ VARSIN

Başvurucu

:

Suat ÖZEN

Vekili

:

Av. Sema AKINCI

KARŞIOY GEREKÇESİ

Başvurucu,

başvuruya konu tapuya kayıtlı taşınmazı, tapu kaydına güvenerek yıllar önce

satın almış ve üzerine iki katlı bina inşa etmiştir. Daha

sonra, Hazinenin 1977 yılında açtığı dava sonucu, İlk Derece Mahkemesi, 1991

yılında, taşınmazın denizin ayrılmaz parçası olan kumluk saha üzerinde

bulunduğu, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olduğu

gerekçesiyle tapunun iptaline, başvurucunun müdahalesinin men’ine,

taşınmaz üzerindeki binanın kal’ine, yıkımın

davalılar tarafından yapılmaması halinde Hazine tarafından gerçekleştirilmesine

karar vermiştir. Temyiz üzerine Yargıtay, 3/2/1992

tarihinde kararı onanmış, karar düzeltme talebini ise 2/11/1992 tarihinde

reddetmiştir. Böylece karar, anılan tarihte kesinleşmiştir.

Bununla

birlikte, başvurucu veya idarenin binanın tahliyesi ve yıkımına ilişkin

herhangi bir girişimi olmamış, başvurucu yaklaşık 18 yıl boyunca taşınmaz

üzerindeki binayı kullanmaya devam etmiştir. Tahliye ve binanın yıkımı, ancak 3/5/2010 tarihinde, icra kanalıyla gerçekleştirilmiştir.

Başvurucu,

yıkım işleminin uzun süre uygulanmaması nedeniyle taşınmazı kullanmaya devam

ettiğini ve taşınmazın yıkımı nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek 26/10/2010 tarihinde Hazine aleyhine tazminat davası

açmıştır. İlk Derece Mahkemesi 5/12/2011 tarihli

kararıyla, 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 125. maddesinde öngörülen ve

somut olayda tapu iptali kararının kesinleştiği tarihten başlayan 10 yıllık

zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Anılan karar, Yargıtay tarafından 9/4/2012 tarihinde

onanmış, karar düzeltme talebi ise 8/10/2012 tarihinde reddedilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre, Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesine ek 1 No.lu Protokol’ün mülkiyet hakkını düzenleyen 1.

maddesinde (P1-

m.1) üç farklı kural ve bunlara paralel üç ayrı müdahale türü yer almaktadır:

Birinci kural, birinci paragrafın ilk cümlesinde yer alan, diğer kurallara göre

genel nitelikte olan “mülkiyetten barışçıl

yararlanma” ilkesidir. Birinci paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, “mülkten yoksun bırakma” ile bunun

şartlarını; ikinci paragrafta yer alan üçüncü kural ise taraf devletlerin kamu

yararına uygun olarak “mülkiyetin

kullanımının kontrolü” yetkisini düzenlemektedir (Sporrong ve Lönnroth/İsveç [GK],

B. No: 7151/75 7152/75, 23/9/1982, § 61). AİHM, P1-m.1’de bu üç

farklı kuralın yer aldığını kararlarında sürekli olarak vurgulamakta,

müdahalenin türünü, anılan kurallardan hangisinin kapsamına girdiğini dikkate

alarak belirlemektedir.

AİHM, kıyı

kenar çizgisinde kalan taşınmazlara ilişkin tapu iptallerini “mülkten yoksun bırakma” şeklinde bir müdahale olarak

değerlendirmektedir (Tuncay/Türkiye,

B. No: 1250/02, 12/12/2006, § 30). Somut olayda, başvurucunun tapusunun iptaline

karar verilmesinin “mülkten

yoksun bırakma” şeklinde bir müdahale olduğu, bu müdahalenin, 2/11/1992 tarihinde Yargıtay tarafından karar düzeltme

isteminin reddedilmesiyle birlikte kesinleştiği ve söz konusu müdahaleye

ilişkin şikâyetin Mahkememizin zaman bakımından yetkisi dışında kaldığı hususlarında

tartışma bulunmamaktadır. Bununla birlikte, başvurucunun mülkiyetinden yoksun

kaldığı binayı uzun yıllar kullanmaya devam etmesinin mülkiyet hakkı kapsamında

korunması gereken nitelikte bir menfaat oluşturup oluşturmadığı ve buna bağlı

olarak binanın yıkılmasının ayrı bir müdahale teşkil edip etmediği üzerinde de

durulmalıdır.

Mahkememiz

Çoğunluğu, somut olayda mülkiyete yapılan müdahaleleri ilk müdahaleye bağlı tek

bir müdahale olarak kabul etmiş, binanın yıkılmasının ayrı bir müdahale teşkil

edip etmediğini, bu müdahalenin zaman bakımından yetkinin içinde kalıp

kalmadığını değerlendirmemiştir.

AİHM’e göre, P1-m.1’de yer alan “sahip olunan şey” (possession)

kavramı, “özerk” bir anlama

sahiptir. Bu kavram, iç hukuktaki

sınıflandırmadan bağımsız olarak ele alınmalıdır. Davanın koşullarının bir

bütün hâlinde, başvurucuya, P1-m.1’de güvence altına alınan maddi bir menfaat

sağlayıp sağlamadığı her davada incelenmesi gereken bir konudur. Sahip

olunan şey kavramı, maddi malların sahipliği ile sınırlı değildir. “Ekonomik değer” (asset)

teşkil eden başka bazı haklar ve menfaatler de anılan kavram kapsamında

değerlendirilebilir (Iatridis/Yunanistan [BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, § 54; Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010,

§ 62). Bu bağlamda AİHM, kamu arazileri

üzerinde yasadışı yapılan yapılarda uzun yıllar kamu makamlarının herhangi bir

müdahalesi olmadan ikamet edenlerin, bu ikamet etmeye ilişkin maddi nitelikteki

menfaatlerinin P1-m.1 anlamında “sahip

olunan şey” niteliğinde olduğunu kabul etmiştir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 129).

Keza, Hukukumuzda da yasalara aykırı olarak kamu

arazilerine yapılan yapıların tasfiyesi sırasında, yapıları kullananların

ekonomik menfaatlerine zarar verilmemesi amacıyla, ilgililere, enkaz bedeli

gibi bazı ödemeler yapılması öngörülmüştür. Bu bağlamda

belirtmek gerekir ki, Medeni Kanun m. 718,2’de mülkiyetin kapsamına yasal

sınırlamalar saklı kalmak üzere taşınmazın üzerindeki yapıların da girdiği

kabul ediliyorsa da, kamuya ait taşınmaz üzerinde bulunan bir binanın yıkımına

karar verilmesi halinde, yukarıda belirtildiği üzere, bina malikinin

taşınmazdan ayrı mülkiyet hakkına yahut bu hak kapsamında değerlendirilebilecek

meşru beklenti hakkına sahip olup olmadığını ayrıca araştırmak gerekir.

AİHM içtihatları ve Hukukumuzdaki mevcut durum

alındığında, somut olayda, başvurucunun, daha önce tapuya güvenerek yapmış

olduğu, uzun yıllar kullandığı, yıkım kararı verildikten sonra da yine 18 yıl

boyunca kullanmaya devam ettiği binada, doğan ekonomik menfaatinin, keza enkaz

bedeli gibi ödenebilecek tazminat haklarının mülkiyet hakkı kapsamında

değerlendirilmesi gerekir.

Diğer taraftan AİHM, kıyılarda bulunan taşınmazlar

üzerindeki binaların yıkılmasını “mülkiyetin

kontrolü” şeklinde bir müdahale olarak kabul etmektedir (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010, § 80).

Açıklanan hususlar dikkate alındığında, somut olayda

başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında kabul edilebilecek ekonomik menfaatine,

taşınmazın mülkiyetinden yoksun bırakma şeklindeki ilk müdahale dışında,

yıkımla birlikte mülkiyetin kontrolü şeklinde ikinci bir müdahalede bulunulduğu

anlaşılmaktadır. Bu müdahale açısından ise zamanaşımının, doğal olarak yıkım

tarihi olan 26/10/2010’dan itibaren başlatılması

gereklidir. Bu duruma bağlı olarak, açılan davada başvuru yolları Yargıtay’ın karar düzeltme

talebini 8/10/2012 tarihinde reddetmesiyle

tüketilmiştir. O nedenle başvuru, bu açıdan Mahkememizin

zaman bakımından yetkisi dâhilinde kabul edilmelidir.

AİHM’e göre, mülkiyet hakkına

müdahale sırasında kamu yararı ile bireyin temel haklarının korunması arasında

“adil denge” kurulmalıdır. Anılan

dengeye ulaşma gereği, bir bütün hâlinde P1-m.1’in yapısından

kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, P1-m.1’in ihlali iddiasını içeren her davada,

devletin eylemleri veya eylemsizliği nedeniyle ilgili kişinin “orantısız ve aşırı bir yük” yüklenmek

zorunda kalıp kalmadığını belirlemelidir (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, yukarıda anılan, § 69; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, §

150). Bu ilkeler, Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35., temel hak ve hürriyetlerin ölçüsüz sınırlandırılmasını

yasaklayan 13. maddesi ile de uyumludur.

Somut olayda, Derece Mahkemeleri, mülkiyetin kontrolü

şeklindeki ikinci ve yeni müdahaleyi dikkate almadan zamanaşımı süresini,

birinci müdahaleden itibaren başlatarak, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında

değerlendirilebilecek olan menfaatlerini konu alan davayı da yahut davanın bu

kısmını da reddetmişlerdir. Böylece başvurucunun adil yargılanma hakkına aykırı

davranıldığı gibi, bina üzerindeki ekonomik menfaatine müdahale edilmesine

karşılık herhangi bir tazminat elde etme imkânından yoksun bırakılması

nedeniyle mülkiyet hakkına da aykırı davranılmıştır. Sonuçta, herhangi bir

tazminat ödenmemesi veya başka türlü bir giderimde bulunulmaması nedeniyle,

toplumun kıyıların korunması şeklindeki genel yararı ile başvurucunun mülkiyet

hakkı kapsamındaki menfaatlerinin korunması arasında adil denge kurulamamış,

başvurucu orantısız ve aşırı bir yük yüklenmek durumunda kalmıştır. O nedenle

Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddeleri ihlal

edilmiştir.

Açıklanan nedenlerle, kabul edilebilirlik yönünden,

binanın yıkılması şeklindeki müdahalenin, Mahkememizin zaman bakımından yetkisi

dâhilinde ikinci ve yeni bir müdahale olarak kabul edilmesi; esas yönünden,

Anayasa’nın 13. maddesi dikkate alındığında orantısız ve aşırı bir yük yüklenen

başvurucunun 35. maddede korunan mülkiyet hakkının ve 36. maddede korunan adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği kanaatinde

olduğumdan, Mahkememiz çoğunluğunun görüşüne katılmam mümkün olmamıştır.

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Üye

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Üye

Engin

YILDIRIM

Üye Erdal TERCAN

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2012/1144, 8 Nisan 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. Karşıoy Gerekçesi
  16. M. Emin KUZ
  17. Karşıoy Gerekçesi
  18. Özgüldür
  19. Yıldırım
  20. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2012/1144
Tarih
8 Nisan 2015

İlgili Kararlar

  • Neşe Aslanbay Akbıyık Başvurusu (B. No: 2014/5836)
  • Turgay Coşkun Başvurusu (B. No: 2013/1286)
  • Neytullah Bayram Başvurusu (B. No: 2014/10339)
  • Mehmet Nuri Seydanoğlu Başvurusu (B. No: 2013/2751)
  • K.a. Başvurusu (B. No: 2014/11014)
  • Abidin Aydın Tüfekçi Başvurusu (B. No: 2013/1315)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.