İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Turgay Şen Başvurusu (B. No: 2013/6941)

1. Başvuru, Türkiye İmar

Başvuru No2013/6941Tarih6 Ocak 2016Okuma31 dk · 6.244 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Turgay Şen Başvurusu

Karar tarihi
6 Ocak 2016
Başvuru Numarası
2013/6941
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.244 kelime·31 dk okuma·22 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, Türkiye İmar

Bankası T.A.Ş.’nin (Banka) yetkisiz olarak devlet iç

borçlanma senedi satışında devletin sorumluluğunun bulunması ve zararın tazmini

için açılan davanın dava devam ederken çıkarılan kanuna dayanılarak

reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma, mülkiyet ve etkili başvuru haklarının

ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 2/9/2013 tarihinde

İstanbul 15. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona

sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm İkinci

Komisyonunca 28/11/2013 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından

17/6/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin

birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir

örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın

14/8/2015 tarihli görüş yazısı 25/5/2015 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ

edilmiş, başvurucu vekili Bakanlık cevabına karşı beyanlarını yasal süresi

içinde 8/9/2015 tarihinde ibraz etmiştir.

6. Bakanlığın görüş yazısında

başvurucunun iddialarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonundan (TMSF) görüş

alındıktan sonra değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bunun üzerine

4/11/2015 tarihli yazı ile TMSF Başkanlığından başvurucunun iddialarıyla ilgili

açıklama yapması istenmiş ve TMSF Başkanlığı, 20/11/2015 tarihli yazısı ile

açıklamalarını ibraz etmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvurucu, Türkiye İmar

Bankası T.A.Ş.’den (Banka) 4/6/2003 tarihinde

28.813,90 TL nominal bedelli 18.499,96 TL işlem bedelli ve 17/6/2003 tarihinde

101.311,60 TL nominal bedelli 65.499,97 TL işlem bedelli devlet iç borçlanma

senedi (DİBS) almak maksadıyla Bankaya toplam 83.999,94 TL ödeme yapmıştır.

8. Bankacılık Düzenleme ve

Denetleme Kurulunun (BDDK) 3/7/2003 tarihli ve 1085 sayılı kararı ile Bankanın

yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiştir.

9. Söz konusu Bankada yapılan

incelemeler neticesinde Bankanın sahip olmadığı DİBS'leri

mudilere sattığı belirlenmiş, bunun üzerine başvurucu 12/12/2003 tarihinde

zararının karşılanması için BDDK, TMSF ve Sermaye Piyasası Kuruluna (SPK) noter

aracılığı ile ihtarname göndermiştir.

10. Başvurucu, gönderdiği

ihtarnameler ile gereğinin yapılmaması üzerine 16/2/2004 tarihinde BDDK ve SPK

aleyhine Ankara 3. İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmış; DİBS satın almak

amacıyla ödediği para karşılığında satış gibi gösterilen DİBS'lerin

7/7/2004 günü vade tarihinde nominal bedelleri (vade tarihine kadar nemalanmış)

olan 130.125,50 TL'nin faiziyle birlikte zararın oluşumunda hizmet kusuru

bulunan idarelerden tahsilini istemiştir.

11. Ankara 3. İdare Mahkemesi

26/10/2006 tarihli ve E.2004/609, K.2006/2114 sayılı kararı ile 25/10/1990

tarihli ve 50/183 sayılı SPK kararı ile Bankanın borsa üyelik ve aracılık

faaliyetlerinde bulunma yetkisinin kaldırıldığını; bu kararın Hazine

Müsteşarlığına, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına ve Bankaya bildirildiğini;

BDDK kurulduktan sonra kararın Hazine Müsteşarlığınca BDDK'ya gönderilmediğini,

Bankanın 21/10/2002 tarihinde yetkisi olmadığı hâlde yoğun olarak DİBS satışına

başladığını, bunu gazete ve televizyon reklamları ile halka duyurduğunu, bu

süreçte BDDK ve SPK'nın tespit, bildirim, gözetim ve denetim görevlerini yerine

getirmediklerini dolayısıyla hizmet kusurlarının bulunduğunu belirtmiş; davanın

kısmen kabulü ile başvurucuya satılmış gibi gösterilen DİBS'lerin

işlem bedeli olan toplam 83.999,94 TL'nin satış gösterilen DİBS'lerin

vade tarihi olan 7/7/2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte

ilgili idarelerden yarı yarıya tahsil edilerek başvurucuya ödenmesine

hükmetmiştir.

12. İlk Derece Mahkemesi kararı

temyiz incelemesinde iken 24/5/2007 tarihli ve 5667 sayılı Bankacılık İşlemleri

Yapma ve Mevduat Kabul Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim

Şirketince Devlet İç Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan Tutarların

Ödenmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir.

13. Temyiz incelemesi sonunda

Danıştay Onüçüncü Dairesi, 23/2/2010 tarihli ve

E.2007/9386, K.2010/1644 sayılı ilamı ile 5667 sayılı Kanun uyarınca Banka

aracılığı ile DİBS satışı altında para toplanan hak sahiplerine anapara olarak

işlem tutarı ödeneceği ve bu tutara Bakanlar Kurulu Kararı (BKK) ile belirlenen

oranda faiz uygulanacağını, bu nedenle dava konusu uyuşmazlığın ortaya çıkan

yeni hukuki durum çerçevesinde sonuçlandırılacağını belirterek İlk Derece

Mahkemesi kararını bozmuştur.

14. Bozma ilamı doğrultusunda

dosyayı tekrar ele alan Ankara 3. İdare Mahkemesi, 22/6/2010 tarihli ve

E.2010/863, K.2010/973 sayılı ilamı ile 5667 sayılı Kanun uyarınca Bankanın

DİBS satışı adı altında topladığı tutarların başvuru hâlinde belirlenen esaslar

çerçevesinde TMSF aracılığı ile ödeneceği hükme bağlandığından bakılmakta olan

davanın konusuz kaldığını belirtmiş ve karar verilmesine yer olmadığına

hükmetmiştir.

15. Kararın temyiz edilmesi

sonucu Danıştay Onüçüncü Dairesi, 27/12/2011 tarihli

ve E.2010/4436, K.2011/6102 sayılı ilamı ile kararı onamış; karar düzeltme

istemini de 28/5/2013 tarihli ve E.2012/2343, K.2013/1535 sayılı ilamı ile

reddetmiştir.

16. Karar düzeltme isteminin

reddine ilişkin ilam, başvurucuya 3/8/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 2/9/2013 tarihinde

bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

18. 18/6/1999 tarihli ve 4389

sayılı mülga Bankalar Kanunu’nun 10. ve 16. maddelerinin ilgili kısımları

şöyledir:

“Madde 10

2. …

b) Tasarruf mevduatı, gerçek kişiler tarafından bu nam

altında açtırılan ve ticari işlemlere konu olmayan mevduattır.

…

3. 17.2.1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin

rehinlere ve 22.4.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar

Kanununun alacağın devir ve temlikine ilişkin hükümleri ile diğer

kanunların verdiği yetkiler ve koyduğu yükümlülükler saklı kalmak şartıyla,

mevduat sahiplerinin mevduatlarını geri alma hakları hiçbir suretle

sınırlandırılamaz. Mevduat sahibi ile banka arasında vade ve ihbar süresi

hakkında kararlaştırılan şartlar saklıdır.”

“Madde 16

3. Fon, yönetim ve denetimi kendisine intikal eden bankada

mevduat sahipleri ile diğer alacaklıların haklarını korumaya yönelik tedbirleri

alır. Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan bankanın

17 nci maddede sayılan

ilgililerinin mal, hak ve alacaklarına Fonun talebi üzerine mahkeme tarafından

teminat şartı aranmaksızın ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz konulabilir. Bu

şekilde alınan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karar tarihinden

itibaren altı ay içinde dava ve icra-iflas takibine konu olmaz ise

kendiliğinden ortadan kalkar. Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme

izninin kaldırıldığı tarihten itibaren bankanın alacaklıları, alacaklarını

temlik edemez veya bu sonucu doğurabilecek işlemleri yapamazlar. Fon, yönetim

ve denetimi kendisine intikal eden bankadaki sigortalı mevduatı doğrudan veya

ilan edeceği başka bir banka aracılığı ile ödeyerek, mevduat sahipleri yerine

bankanın doğrudan doğruya iflasını ister. Bu görev ve yetki münhasıran Fona

aittir.”

19. 5667 sayılı Kanun'un 1.

maddesi şöyledir:

“(1) Mülga 18/6/1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar

Kanununun 14 üncü maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Bankacılık Düzenleme

ve Denetleme Kurulunun 3/7/2003 tarihli ve 1085 sayılı Kararı ile bankacılık

işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk

Anonim Şirketi tarafından, Banka bünyesinde karşılığında Devlet iç borçlanma

senedi bulunmamasına rağmen ikincil piyasada Devlet iç borçlanma senedi satışı

adı altında toplanan tutarlar, başvuru halinde bu Kanunda belirlenen esaslar

çerçevesinde Hazine Müsteşarlığınca ihraç edilecek özel tertip Devlet iç

borçlanma senetleri kullanılmak suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu

aracılığıyla ödenir.

(2) Bu Kanun uyarınca

yapılacak ödemelerde; hak sahipliğinin tespitinde Müflis Türkiye İmar Bankası

Türk Anonim Şirketinin kayıtları esas alınır. Hak sahiplerinden talep

toplanması, talep toplamanın şekli ve süresi, hak sahipliğinin ispatında

aranacak belgeler, ödemeye aracı olacak bankanın tespiti, nakden ve defaten

yapılacak ödemenin şekli ve süresi ile kesinleşmiş idarî yargı kararlarına veya

bu nitelikteki kararlara dayalı icra takiplerine ilişkin her türlü ödemeler,

uygulanacak faiz oranı ile faizin başlangıç tarihi, hak sahiplerine yapılacak

ödeme nedeniyle istenebilecek ibraname ve diğer belgelerin içeriği ile

ödemelere ilişkin diğer usûl ve esaslar Bakanlar

Kurulu tarafından belirlenir.

(3) Bu Kanun

kapsamında yapılacak ödemelerde, Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketine

Devlet iç borçlanma senedi alımı amacıyla yatırılan tutarları ifade eden işlem

tutarları esas alınır.”

20. 5667 sayılı Kanun’un 2.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Devlet iç

borçlanma senedi alımı amacıyla Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketine

yatırılan tutarlar nedeniyle idarî yargı mercilerinde açılan davalar hakkında

bu Kanun hükümleri uygulanır.”

21. 5667 sayılı Kanun'un 1.

maddesine göre Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 13/7/2007 tarihli ve

2007/12398 sayılı "Bankacılık İşlemleri Yapma ve Mevduat Kabul Etme İzni

Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet İç Borçlanma

Senedi Satışı Adı Altında Toplanan Tutarların Ödenmesine İlişkin Esas ve

Usuller Hakkında Karar"ın (BKK) 1., 3. ve 4.

maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

"MADDE 1-

“(1) Bu Kararın amacı; bankacılık işlemleri yapma ve mevduat

kabul etme izni kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet

iç borçlanma senedi satışı adı altında toplanan tutarların ödenmesine ilişkin

esas ve usullerin düzenlenmesidir.”

“MADDE 3-

1) Banka tarafından toplanan işlem tutarları ve bu Kararın 4 üncü maddesinin altıncı fıkrası uyarınca işleyecek

faizleri, bu Karar hükümlerine göre başvuran hak sahiplerine, ekte yer alan

taahhütname ve ibraname ödeme sırasında Ödeme Bankası tarafından alınmak

kaydıyla, Fon aracılığıyla ödenir. Fon tarafından, bu fıkra kapsamında

aktarılan tutarlara ilişkin bilgiler yazılı ve elektronik ortamda BDDK, SPK ve

Müsteşarlığa bildirilir.

(2) Bu Karar kapsamında kesinleşmiş idari yargı kararlarına

dayanan her türlü ödemeler; hak sahiplerinin kesinleşme şerhli ilam ve

aşağıdaki belgelerle birlikte BDDK ve SPK'ya ayrı ayrı yapacakları yazılı

başvuru üzerine, anılan idarelerin Fona yapacakları ortak bildirimini müteakip,

Fon tarafından ödeme tarihine kadar hesaplanacak faizleri ile birlikte Ödeme

Bankasına altmış gün içinde aktarılır.”

MADDE 4-

(1) 3 üncü maddenin birinci fıkrası

kapsamında ödeme talep eden kişiler tarafından, bu Kararın yayımı tarihinden

itibaren yirmi gün içinde, iadeli taahhütlü posta yolu ile veya özel şirketler

aracılığıyla imza karşılığı teslim suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu

adına başvuru merkezi olarak belirlenen “Büyükdere Caddesi Bentek

İşhanı No:47 K:1 Mecidiyeköy 34387 Şişli – İstanbul” adresine başvurulur.

(6) Bu madde kapsamındaki ödemelerde anapara olarak işlem

tutarı esas alınır. Söz konusu tutara, 19/1/2004 tarihinden bu maddenin birinci

fıkrasında belirtilen başvuru süresinin son gününe kadar, Türkiye İstatistik

Kurumunca bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen başvuru süresinin son günü

itibarıyla açıklanmış olan en son Tüketici Fiyat Endeks sayısının, tahakkuk

dönemi başlangıç tarihinde açıklanmış en son Tüketici Fiyat Endeks sayısına

bölünmesi ile bulunan oran üzerinden faiz tahakkuk ettirilir.

(10) Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan yirmi günlük

sürenin bitiminden sonra yapılacak başvurular ile süresi içerisinde yapılmış

olmakla birlikte bu maddenin dördüncü fıkrası hükmü saklı kalmak kaydı ile

evrakı eksik olan başvurulara ilişkin ödemeler, gecikmeli talebin Fona ulaştığı

veya eksik bilgi ve belgelerin tamamlanarak Fona ulaştırıldığı tarihten

itibaren altmış gün içinde Fon tarafından, altıncı fıkra çerçevesinde hak

sahiplerine ödenmek üzere Ödeme Bankasına aktarılır."

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

22. Mahkemenin 6/1/2016

tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

23. Başvurucu; DİBS satın almak

amacıyla Türkiye İmar Bankası T.A.Ş.ye ödemelerde bulunduğunu ancak sonradan

Bankanın DİBS satma yetkisinin olmadığının ortaya çıktığını, yaptığı ödemeleri

geri alabilmek için ilgili kurumlar olan BDDK, SPK ve TMSF'den

talepte bulunduğunu, cevap alamaması üzerine açtığı tam yargı davası sonunda

olayda BDDK ve SPK'nın hizmet kusuru bulunduğunun tespit edildiğini, bu anlamda

normal şartlarda devlet garantisi altında bulunan DİBS'ler

için devletin mülkiyet hakkı yönünden pozitif yükümlülüklerini yerine

getirmediğini, söz konusu yetkisiz satış nedeniyle uğradığı gerçek zararın

yetkisiz satışı yapılan DİBS'lerin nominal bedelleri

ve dava tarihinden itibaren hesaplanacak faiz üzerinden ortaya konulması

gerektiğini fakat Mahkemenin kararında DİBS işlem bedelleri ve üzerinden

hesaplanan faiz toplamında zarara hükmedildiğini, ötesinde anılan kararın

temyiz incelemesi devam ederken çıkarılan 5667 sayılı Kanun nedeniyle

Mahkemenin davanın konusuz kaldığına karar verdiğini, 5667 sayılı Kanun ile

yargılamaya müdahale edilerek mevcut mevzuat ve yargı içtihatlarına göre

alabileceği tazminatın önemli kısmından mahrum bırakıldığını, ayrıca açtığı

dava nedeniyle yargılama giderlerine katlanmak zorunda kaldığını ve söz konusu

yargılama sürecinin de makul süreyi aştığını belirterek adil yargılanma,

mülkiyet ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve

ihlallerin tespiti ile tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

24. Başvurucu; Bankanın yetkisiz

DİBS satışından kaynaklanan zarar nedeniyle pozitif yükümlülükler kapsamında

devletin sorumluluğunun bulunduğunu, bu sorumluluğun başvuru konusu DİBS’lerin vade tarihindeki değerinin kanuni faizle

ödenerek giderilmesi gerektiğini, yargılama devam ederken 5667 sayılı Kanun’la

davaya yapılan müdahale ile kapsamının daraltıldığını belirterek adil

yargılanma, mülkiyet ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

25. Bakanlık görüş yazısında

başvurucunun 5667 sayılı Kanuna göre başvurabileceği bir komisyon bulunduğunu,

bahsedilen komisyonun ilgili Kanun gereği yetkisiz DİBS satışından kaynaklanan

zararların giderilmesiyle görevlendirildiğini, öncelikle başvurucunun iç hukuk

yollarının tüketip tüketmediğinin incelenmesi gerektiği belirtilmiştir.

26. Başvurucu, Bakanlık görüşüne

karşı beyanında 5667 sayılı Kanun’la öngörülen yola başvurmadığını, çünkü bu

yolun tüketilmesi gereken etkili bir iç hukuk yolu olmadığını, bu yola

başvurması hâlinde taahhütname ve ibraname imzalayarak zararının önemli bir

kısmından feragat etmesi gerektiğini, yargılama devam ederken çıkarılan 5667

sayılı Kanun’un önemli ölçüde başarı şansı olan davasını etkilediğini, 5667

sayılı Kanun’la yapılan müdahalenin öngörülebilir olmadığını belirterek

haklarının ihlal edildiğini ifade etmiştir.

27. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların

hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir

Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

28. Somut başvurunun mülkiyet

hakkı yönünden çözüme kavuşturulabilmesi için başvuru yolarının tüketilip

tüketilmediği sorununun 5667 sayılı Kanun’la öngörülen başvuru yolunun

etkililiğiyle bağlantılı olarak incelenmesi gerekmektedir. Başvurucunun

silahların eşitliği ilkesi ve makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ihlal

iddiaları ise ayrıca incelenmiştir.

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Mülkiyet Hakkı ve Etkili Başvuru Hakkıyla Bağlantılı

Olarak Başvuru Yollarının Tüketilmesi Sorunu

29. Başvurucu; 5667 sayılı

Kanun’la öngörülen başvuru yolunun zararlarının önemli bir kısmını telafi

etmeyeceği, ibraname ve taahhütname imzalamak zorunda kalacağı nedenleriyle bu

yola başvurmadığını ve bu yolun mülkiyet hakkını korumada etkili bir yol

olmadığını iddia etmiştir.

30. Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi

hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru

yolunun ikincil niteliği gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu

ilke uyarınca başvurucunun Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini

öncelikle ve süresinde yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak

iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara

sunması ve aynı zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli

özeni göstermiş olması gerekir (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403,

26/3/2013, § 17).

31. Ancak tüketilmesi gereken

başvuru yollarının ulaşılabilir olmaları yanında telafi kabiliyetini haiz

olmaları ve tüketildiklerinde başvurucunun şikâyetlerini gidermede makul başarı

şansı tanımaları gerekir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek

başına yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en

azından etkili olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir (Hamit Kaya, B. No: 2012/338, 2/7/2013, §

29).

32. Anayasa’nın 35. maddesinde

bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye,

başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak

koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve

tasarruf etme olanağı veren bir haktır. Anayasa’ya göre bu hak, mutlak bir hak

olmayıp ancak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlama getirilebilir. (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No:

2013/817, 19/12/2013, §§ 28, 32).

33. Anayasa’nın 35. maddesi ve

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi

benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenleme de üç

kural ihtiva etmektedir. Sözleşme’nin ilk cümlesi herkese mülkünden barışçıl

yararlanma hakkı verirken Anayasa daha geniş manada mülkiyet hakkını

tanımaktadır. Düzenlemelerin ikinci cümleleri ise kişilerin hangi koşullarda

mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere ait mülkiyetin hangi

koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No:

2013/1301, 30/12/2014, § 46).

34. Her iki düzenlemenin üçüncü

cümleleri ise mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da düzenlenmesine ilişkindir.

Anayasa’nın 35. maddesinin son fıkrası mülkiyet hakkının kullanımının toplum

yararına aykırı olamayacağı şeklinde hakkın kullanımına ilişkin genel bir

ilkeye yer verirken Sözleşme’ye Ek 1 No.lu

Protokol’ün birinci maddesinin ikinci fıkrası; devletlerin, mülkiyeti kamu

yararına düzenleme, vergiler ve diğer katkılar ile cezaların tahsili konusunda

gerekli gördükleri yasaları uygulama konusundaki haklarını saklı tutarak taraf

devletlerin genel yarara uygun olarak “mülkiyetin kullanımını kontrol”

yetkisine sahip olduklarını düzenlemektedir. Bununla beraber Anayasa’nın birçok

maddesi ilgili olduğu hususta devlete mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da

mülkiyeti düzenleme yetkisi vermektedir (Necmiye

Çiftçi ve diğerleri, § 47).

35. AİHM’e göre ikinci ve üçüncü

kurallar, mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesi şeklinde ifade edilen birinci

kuralın özel görünüm şekilleridir ve bu nedenle genel nitelikli birinci kuralın

ışığı altında anlaşılmaları gerekmektedir (James

ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, §

37).

36. Bireysel başvuru, devlet

tarafından kamu gücü kullanılarak bireylerin temel haklarına yapılan

müdahaleler sonucu meydana gelen hak ihlallerini gidermek amacıyla ihdas

edilmiş ikincil koruma mekanizması olmakla birlikte kimi durumlarda özel

kişiler arası ilişkiler sonucu, özel kişilerin birbirilerinin haklarına

yaptıkları müdahalelerde devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru konusu yapılan dava sadece

adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle kalmayıp özel kişiler tarafından

başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No:

2012/1035, 17/7/2014, § 34).

37. Mülkiyet hakkının gerçekten

ve etkili bir şekilde kullanılabilmesi, yalnızca devletin müdahaleden

kaçınmasına bağlı olmayıp özellikle başvurucuların kamu makamlarından meşru

beklentilerinin olduğu tedbirler ile mülkünden etkili bir biçimde

yararlanabilmeleri arasında doğrudan bir bağ bulunduğu durumlarda ayrıca

pozitif koruma önlemlerinin de alınması gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §

134).

38. Bu bağlamda devletin temel

amaç ve görevlerini tanımlayan Anayasa’nın 5. maddesi, kişinin temel hak ve

hürriyetlerini sınırlayan engelleri kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi

varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği

olarak kabul etmektedir. Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak

ve hürriyetlerin gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği

ifade edilmiştir. Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın

korunması ve gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden

bahsetmektedir (Türkiye Emekliler Derneği,

§ 38).

39. Bireylerin Anayasa ve

Sözleşme’nin ortak koruma alanında bulunan temel haklara özel hukuk kişileri

tarafından yapılan müdahaleler sonucu haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda

devlete atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilir. Devletin, bu tür haksız müdahalelere

karşı bireylerin mülkiyet hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas

ederek yapılan müdahalelere karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle

koruma talep edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel

kişilerin çatışan hakları arasında tercih yaparken mahkemelerce Anayasa’ya

uygun yorumla temel hakların korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili

bir iç hukuk yolu ihdas edip adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı

oluşturarak üzerine düşen görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye Emekliler Derneği, § 39).

40. Somut başvuruya konu davada

başvurucuya elinde DİBS olmadan ve ikincil piyasada bunları satma yetkisi

bulunmayan Banka tarafından karşılığında bedeli alınarak DİBS satışı

gerçekleştirilmiştir. Satışı yapan ve başvurucunun zararına neden olan Banka

bir özel hukuk tüzel kişisidir. Başvurucuyu mülkünden mahrum bırakan işlemin

kamu gücü kullanılmasından kaynaklanmadığı hususunda bir şüphe bulunmamaktadır.

41. Bununla birlikte Anayasa’nın

167. maddesinin ilk fıkrasında “Devlet,

para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli

işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya

anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.”

denilmektedir. 4389 sayılı mülga Kanun ve 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı

Bankacılık Kanunu da bahsedilen Anayasa hükmü ile devlete verilen finansal

piyasaların güven içinde çalışması ve tasarruf sahiplerinin haklarının

korunması amacıyla çıkarılmışlardır. Nitekim 5411 sayılı Kanun’un 1. maddesinde

bu amaç “Bu Kanunun amacı, finansal

piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasına, kredi sisteminin etkin bir

şekilde çalışmasına, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına

ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.”

şeklinde ifade edilmiştir. Bahsedilen Kanunlar ile birçok kanun bu amacı

gerçekleştirmek için kamu kurumları (BDDK, TMSF ve SPK gibi) ihdas ederek

finans piyasalarının güven ve istikrarını sağlama ve tasarruf sahiplerinin

haklarını koruma görevini bu kurumlar vasıtasıyla devlete yüklemiş ve bu amaçla

mevduat sigortası gibi sistemleri kabul etmiştir.

42. Mali piyasalarda faaliyet

gösteren kurumların düzenlenmesi ve denetlenmesi devletin görevleri arasında

yer almakta olup bu görevin yerine getirilmemesinde başta ilgili kamu kurumları

olmak üzere kamu sorumluluğu bulunduğu açıktır. Bu çerçevede karşılığı olmayan

DİBS satışı nedeniyle devletin -mülkiyetin kullanımını kontrol kapsamında-

pozitif yükümlülüklerinin, Mahkemece de tespit edildiği şekilde gereği gibi

yerine getirilmediği anlaşılmaktadır.

43. Mülkiyeti sınırlamaya göre

daha geniş takdir yetkisi veren düzenleme yetkisinin kullanımında da yasallık,

meşruluk ve ölçülülük ilkelerinin gereklerinin karşılanması kural olarak

aranmaktadır. Bunun yanında ölçülülük ilkesi gereği mülkiyetten yoksun

bırakmada aranan tazminat ödeme yükümlülüğü, somut olayın koşullarına bağlı

olarak düzenleme/kontrol yetkisinin kullanıldığı durumlarda

gerekmeyebilmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010, §§ 83, 84, 91).

44. BDDK’nın 3/7/2003 tarihli

kararıyla Bankanın yönetim ve denetimi TMSF’ye

devredildikten sonra Bankanın sahip olmadığı DİBS'leri

mudilere sattığı belirlenmiştir. Bunun üzerine idari yargıda binlerce dava

açılmıştır. Bu davalarda Mahkemelerin davacılar lehine verdiği kararların

birinin Danıştay tarafından yapılan temyiz incelemesi Bankaya DİBS almak

amacıyla yatırılan anaparanın dava tarihinden itibaren kanuni faizle ödenmesi

sağlanacak şekilde sonuçlandırılmıştır.

45. Bankanın elinde DİBS

olmadığı hâlde yaptığı satışların ciddi miktarlarda olduğunun tespit edilmesi

ve bu durumun binlerce dava açılmasına sebep olduktan sonra kanun koyucu, bu

davaların yargı yoluna gidilmeden veya yargı süreçlerinin tamamlanması

beklenmeden çözüme kavuşturulması ve ödenecek tazminatların finansmanının

sağlanması amacıyla 5667 sayılı Kanun’la düzenleme yapmıştır.

46. 5667 sayılı Kanun’un 5.

maddesiyle 28/3/2002 tarihli ve 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin

Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a geçici 14. madde eklenerek TMSF tarafından

yapılacak her türlü ödemenin gerçekleştirilebilmesi amacıyla Hazine

Müsteşarlığınca TMSF’ye özel tertip devlet iç

borçlanma senetleri ihraç yetkisi verilmiştir.

47. 5667 sayılı Kanun’un 1.

maddesiyle ödemelerin TMSF tarafından yapılacağı, ödemelerde Bankaya yatırılan

tutarların esas alınacağı ve ödemelere ilişkin usul ve esasların BKK ile

belirleneceği hüküm altına alınmış; 13/7/2007 tarihli BKK’nın

4. maddesiyle yürürlülük tarihinden itibaren ilgili

belgelerle birlikte yirmi gün içinde başvurulması hâlinde hak sahiplerine

ödeneceği, ödemelerde anapara olarak işlem tutarının esas alınacağı, bu tutara

tüketici fiyat endeksi oranında faiz uygulanacağı belirtilmiştir. Düzenlemenin

3. maddesinde ise başvuran hak sahiplerinden ödeme sırasında ödeme bankası

tarafından taahhütname ve ibraname alınacağı ifade edilmiştir.

48. Ayrıca yetkisiz olarak DİBS

satışı işlemleri ile ilişkili olarak görevi ihmal suçlamasıyla SPK yöneticileri

hakkında açılan davada Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi 18/10/2007 tarihli ve

E.2004/624, K.2007/787 sayılı kararı ile davayı kabul ederek sanıklar hakkında

verilen ceza hükmünün ertelenmesine karar vermiştir. Yine aynı konuyla ilgili

olarak BDDK yöneticileri aleyhine aynı suçlamayla açılan davada ise Ankara 24.

Asliye Ceza Mahkemesi 19/10/2006 tarihli ve E.2004/297, K.2006/840 sayılı

kararı ile davayı kabul ederek sanıklar hakkında verilen ceza hükmünün

ertelenmesine karar vermiştir.

49. TMSF’nin 20/11/2015 tarihli

yazısında 5667 sayılı Kanun kapsamında Bankanın karşılığı olmayan DİBS satışı

nedeniyle Kanun’un yayımlanma tarihinden 19/10/2015 tarihine kadar toplam 54

etapta 22.095 hesapta 26.140 adet işlem karşılığı 725.044.483,41 TL anapara olmak

üzere 965.324.216,36 TL ödeme yapıldığı, 2007/12398 sayılı BKK’nın

4. maddesinin onuncu fıkrasında geçen sürenin hak düşürücü süre olarak

uygulanmadığı ve ilgili belgeler tamamlanarak başvurulması hâlinde 60 gün

içinde ilgilisine ödeme yapıldığı, Başvurucunun 5667 sayılı Kanun kapsamında TMSF’ye yaptığı bir başvurusunun bulunmadığı, bu güne kadar

başvurmayan 97 hak sahibinin kaldığı ifade edilmiştir.

50. Somut başvuruya konu davada

başvurucunun kendisine karşılığı bulunmayan DİBS satışı nedeniyle DİBS'lerin 7/7/2004 günü vade tarihinde nominal bedelleri

(vade tarihine kadar nemalanmış) karşılığı olan 130.125,50 TL'nin faiziyle

birlikte ödenmesi talebiyle açtığı davada Mahkeme 26/10/2006 tarihli kararı ile

DİBS'lerin işlem bedeli olan toplam 83.999,94 TL'nin

satış gösterilen DİBS'lerin vade tarihi olan 7/7/2004

tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte BDDK ve SPK’dan yarı

yarıya tahsil edilerek başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Karar temyiz

aşamasında iken yürürlüğe giren 5667 sayılı Kanun’la TMSF’ye

başvurulması hâlinde Bankaya DİBS almak amacıyla yatırılan bedelin işlem

tarihinden ödeme tarihine kadar tüketici fiyatları endeksi uygulanarak

ödeneceği hükmü getirildiğinden Danıştay 13. Dairesi karar verilmesine yer

olmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararını bozmuş ve Mahkeme bozma

kararına uymuştur. Başvurucu ise yeni getirilen başvuru yolunun tüm zararlarını

gidermediği gerekçesiyle bu yola başvurmayarak dava kesinleştikten sonra

bireysel başvuruda bulunmuştur.

51. Başvurucu kendisine

satıldığını kabul ettiği DİBS’lerin 7/7/2004 günü

vade tarihinde nemalanmış karşılığının kanuni faizle kendisine ödenmesini talep

etmektedir. Başvurucu 5667 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş olması durumunda bu

talebinin lehine sonuçlanabileceğini iddia etmektedir. Ancak ne başvurucu

lehine verilen kararda ne de diğer davacılar lehine verilen kararlarda,

bahsedilen talebi kabul eden bir hüküm bulunmamaktadır. Danıştayın

aynı konuyla ilgili olarak açılan davalarda davacılar lehine verdiği kararla

Bankaya yatırılan bedelin dava tarihinden itibaren kanuni faizle ödenmesine

hükmedilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun olmayan DİBS’lerinin

vade tarihinde nemalanmış bedelinin ödenmesini destekleyen açık kanun hükmü

bulunmadığı gibi bu iddiayı destekleyen yerleşik yargı içtihadı da

bulunmamaktadır.

52. Nitekim Danıştay 13.

Dairesi, Bankanın yetkisiz DİBS satışı nedeniyle uğranılan zararın tazmini

istemli bir davada 2/12/2005 tarihli ve E. 2005/2625, K.2005/5753 sayılı

kararıyla “…davacının tazminat isteminin

kabulü ile hizmet kusurları saptanan BDDK ve SPK tarafından yarı yarıya dava

tarihi olan … gününden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davacıya

ödenmesine…” karar vermiştir.

53. Başvurucu lehine verilen

Mahkeme kararında öngörülen vade tarihinden itibaren kanuni faizle ödeme,

Danıştay kararında geçen dava tarihinden itibaren kanuni faizle ödeme ile 5667

sayılı Kanun ve 13/7/2007 tarihli BKK ile öngörülen Bankaya bedelin yatırıldığı

tarihten ödeme tarihine kadar geçen sürede TÜFE oranında enflasyon farkı

ödenmesi arasında hak sahiplerinin mağduriyetlerinin giderilmesi yönünden ciddi

bir farklılık bulunmamaktadır. Somut başvuruda İlk Derece Mahkemesinde

başvurucunun lehine çıkan 26/10/2006 tarihli kararda işlem bedeli olan

83.999,94 TL'nin 7/7/2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile

birlikte ödenmesine karar verilmiştir. Başvurucu bu bedeli 13/7/2007 tarihli BKK’nın yürürlüğe girdiği tarihte tahsil etmiş olsaydı

alacağı faiz miktarı 44.269,12 TL (toplam 128.269,06 TL) olurken 5667 sayılı

Kanun yoluna başvurmuş olsaydı aynı tarihte anaparaya ilave olarak alacağı

enflasyon farkı 34.216,00 TL (toplam 118.216,00 TL) olacaktır.

54. Mali piyasalarda faaliyet

gösteren kurumların düzenlenmesi ve denetlenmesinin devletin görevleri arasında

yer aldığı açık olmakla birlikte özel kişiler arasındaki bir sözleşmeden

kaynaklanan zararın; Bankanın kötü niyetli yönetiminden kaynaklandığı, devletin

sorumluluğunun pozitif yükümlülükler kapsamında bulunduğu, özel kişiler

arasında yapılan sözleşmede tarafların sözleşmenin yerine getirilmemesi

nedeniyle oluşabilecek zarar riskinin taraflar üzerinde olduğu, daha düşük

getirili ve daha düşük riskli sözleşme yerine daha yüksek getiri sağlayan daha

yüksek riskli sözleşmeyi tercih edenlerin sorumluluğunu da gözönünde

bulundurularak bir dengeleme yapılması mülkiyet hakkının ihlali anlamına

gelmeyecektir.

55. Bu kapsamda daha önce

karşılaşılmamış bir yolsuzluk tipi olarak ikincil piyasalarda satış yetkisi

bulunmadan ve/veya elinde DİBS olmadan bireylere satış yapan Banka sahip ve

yönetiminin sebep olduğu Bankaya el konmasını gerektirecek boyutta ciddi zararı

ve Bankaya mevduat veya diğer finansman enstrümanları almak için yatırdıkları

tasarrufları hileli işlemlerle ellerinden alınmış binlerce mudinin

zararını gidererek bankacılık sisteminin tekrar istikrar ve güvene

kavuşturulması ile devam eden binlerce davanın yargısal yollar tüketilmeden

gerek yargıya iş yükü olmasının gerekse zarara uğrayan mudilerin yargı

külfetlerine katlanmasının önüne geçmeyi amaçlayan 5667 sayılı Kanun’la

getirilen düzenlemenin öngörülen kamu yararı ile mudilerin mülkiyet hakları

arasında sağlanması gereken adil dengeyi koruduğu sonucuna ulaşılmıştır.

56. 13/7/2007 tarihli BKK’nın 3. maddesiyle hak sahiplerine ödeme yapılabilmesi

için bu kişilerden taahhütname ve ibranamenin ödeme sırasında alınması

gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu bu durumun daha sonra fazlaya ilişkin

olarak dava açmasını engellediğini, bu nedenle bu yola başvurmadığını ifade

etmiştir.

57. AİHM, yetkisiz DİBS satışı

nedeniyle 5667 sayılı Kanun yoluna başvurduktan sonra taahhütname ve ibraname

imzalatılması ile zararlarının tam karşılanmamasından şikâyet eden

başvuranların iddialarını başvuranların ödemeleri kabul etme konusunda devlet

makamlarının baskısına maruz kalmadıklarını, temel amacı bankacılık sistemi ve

mali sistemi desteklemek ve bankacılığın etkinliğini güvence altına almak,

bankacılık sisteminin devamlılığı ile bu bankalarda hesapları olan kişilere

yapılacak ödemeler arasında bir denge sağlamak olan müdahalenin meşru amacının

bulunduğunu, 5667 sayılı Kanun’a ilişkin hükümler gereğince alacaklılar

arasında adil yönetim sağlandığını ve ulusal ekonominin gerektirdiği genel

yararın gerekleri ile kişilerin mülkiyet hakkının korunması arasında adil

dengenin garanti altına alındığını ve müdahalenin başvuranlar üzerinde aşırı ve

ağır bir yük oluşturmadığını değerlendirerek bu şikâyetler yönünden başvuruyu

kabul edilemez bulmuştur (Erdem ve Egin-Erdem/Türkiye, B. No. 28431/06…,

17/11/2009).

58. Öncelikle taahhütname ve

ibranamenin imzalanması kişilerin iradesine bırakılmış olup başvurucu

imzalamadığından 5667 sayılı Kanun’la öngörülen yola başvurmamıştır. Bankanın

yetkisiz DİBS satışı nedeniyle mağdur olan 22.095 hesap sahibinden başvurucuyla

birlikte 97 hesap sahibi ibraname ve taahhütname imzalamayarak bu yolu

kullanmamıştır.

59. Bununla birlikte 5667 sayılı

Kanun’la öngörülen başvuru yolu, diğer amaçları yanında daha önce

karşılaşılmamış bir yolsuzluk olan mudilere yetkisiz DİBS satışı nedeniyle

meydana gelen zararların telafisinin yargıya başvurmadan sağlanmasını, böylece

yargının ciddi bir iş yükünden kurtarılmasını, idarelerin ve mudilerin de dava

yükünden kurtarılarak yargı külfetlerine katlanmasının önüne geçilmesini

hedeflediğinden bu yol tüketildikten sonra tekrar yargı yolunun kullanılmaması

için taahhütname ve ibranamenin imzalanmasını öngörmüştür.

60. Ödemeler yapıldıktan sonra

tekrar ciddi bir dava yükü altında kalınması hâlinde bu amaç

gerçekleşmeyeceğinden taahhütname ve ibranamenin imzalatılarak ödeme

yapılamasında kamu yararı amacı bulunduğu gibi, binlerce davayı konu olan,

devlete ciddi ekonomik yük getiren sorunun daha pratik, daha hızlı ve yargı

külfetine katlanmadan çözümünü öngören başvuru yolunun doğası gereği

uygulanması gerektiği açıktır.

61. Bu durumda 5667 sayılı

Kanun’la öngörülen başvuru yolunun mülkiyet hakkını sorumluluğu büyük oranda

devlette kabul ederek koruyan bir mekanizma olduğu, sorumluluklar arasında adil

denge sağladığı, ekonominin gerektirdiği kamu yararı ile kişilerin mülkiyet

hakkının korunması arasında adil dengeyi garanti altına aldığı, öngörülen çözüm

yolunun başvurucu üzerinde aşırı ve ağır bir yük oluşturmadığı, başvurucunun

iddia ettiği gibi davası görülmeye devam etse dahi Danıştay içtihadının işlem

bedelini kanuni faizle ödenmesi yönünde olduğu ve 5667 sayılı Kanun yoluyla

yapılacak ödemeden çok farklı olmayacağı anlaşıldığından tüketilmesi gereken

etkili bir yol olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca TMSF’den

alınan yazıya göre başvurucunun, bu yola başvurarak Bankaya yatırdığı bedeli

enflasyon farkıyla birlikte alma imkânının hâlen bulunduğu anlaşılmaktadır.

62. Açıklanan nedenlerle

başvurucunun mülkiyet hakkıyla ilgili şikâyetinin diğer kabul edilebilirlik

şartları yönünden incelenmeksizin başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

b. Silahların Eşitliği İlkesinin İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

63. Adil yargılanma hakkının unsurlarından

biri silahların eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın

taraflarının usul hakları bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve

taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia

ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip

olması anlamına gelmektedir (Yaşasın Aslan,

B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32). Kural olarak başvurucular, davanın karşı

tarafına tanınan bir avantajın kendisine zarar vermiş olduğunu veya bu durumdan

olumsuz etkilendiğini ispat etmek zorunda değildir. Taraflardan birine tanınıp

diğerine tanınmayan avantajın, fiilen olumsuz bir sonuç doğurduğuna dair delil

bulunmasa da silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiş sayılabilir (Hüseyin Sezen, B. No: 2013/1793,

18/9/2014, § 37).

64. Devletin, -kendisi taraf

olsun ya da olmasın- davanın taraflarından birini diğerine nazaran önemli

ölçüde avantajlı hâle getiren kanuni düzenlemeler yapması, silahların eşitliği

ilkesi ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmesi kuralına

aykırılık oluşturur. Bir başka ifadeyle yasama organının, yargılamadaki

taraflardan birinin lehine sonuç doğuracak şekilde kanun çıkarttığı durumlarda

davanın taraflarının eşit konumda olduğu söylenemez. Bunun için yargısal süreci

etkilediği iddia edilen düzenlemenin taraflardan birinin davadaki başarı

şansını önemli ölçüde azaltması, ortaya çıkan bu sonuç ile kanuni düzenleme

arasında bir illiyet bağı bulunması ve bu illiyet bağını kesen veya zayıflatan

başka etken ortaya çıkmamış olması gerekir (Zekiye

Şanlı, B. No: 2012/931, 26/6/2014, § 72).

65. Somut başvuruya konu davada

5667 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesiyle başvurucunun davası ve bezer davalar

hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Bu yönde karar verilmesinin

nedeni 5667 sayılı Kanun’un yeni bir idari başvuru yolu sunması ve devam eden

davaların bu yolla çözümünü öngörmesidir.

66. Yukarıda anlatıldığı gibi

5667 sayılı Kanun’la öngörülen yeni başvuru yolu, yargı yoluna gerek kalmadan

mudilerin haklarını korumayı amaçlamakta olup, başvurucunun 5667 sayılı Kanun

yürürlüğe girmeden önce dava yoluyla elde edebileceği bedele yakın bir bedeli

yargı masrafları ve süreçlerine katlanmadan elde etmesini temin etmeyi

amaçlamaktadır. Öngörülen bu yol başvurucuyu ve diğer mudileri dezavantajlı

duruma düşürme veya davanın esasını oluşturan tazminatı devlet lehine

kaldırmayı amaçlayan bir düzenleme olmayıp dava konusu edilmiş bedeli

(başvurucuların DİBS alımı işlemine konu ettikleri anapara miktarını) enflasyon

farkı ilave ederek yargısal yollara gerek kalmaksızın pratik ve hızlı bir

biçimde ödemeyi sağlamaktadır. Bu düzenleme, kamu yararını sağlamanın yanında

uzun yargısal süreçler ve talep fazlası için aleyhe hükmedilen vekâlet ücreti

ve harçlar gibi yargı masraflarına katlanmadan sonuç almaya imkân verdiğinden

düzenlemenin başvurucu dâhil benzer durumda olan mudilerin de yararını

sağlamaya yönelik olduğu açıktır. Nitekim 22.095 hesap sahibinin tamamına

yakını bu yola başvurarak Bankaya yatırdığı bedeli enflasyon farkıyla birlikte

tahsil etmiştir. Bu yola başvurmayan mudi sayısı ise oldukça sınırlıdır.

67. Açıklanan nedenlerle

başvurucunun silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasının diğer

kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlaline İlişkin İddia

68. Başvurucunun makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi

biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul

edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

a. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

69. Başvurucu, Bankadan aldığı DİBS’lerin karşılıksız olduğunun anlaşılması sonrasında

12/12/2003 tarihli talebine cevap verilmemesi üzerine 2004 yılında idari

yargıda açtığı tam yargı davasının 2013 yılında sonuçlandığını ve yargılama

süresinin makul süreyi aştığını iddia etmiştir.

70. Anayasa ve Sözleşme’nin

ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni ile Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma

hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36.

maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa

Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok

kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında

yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın

36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan

makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil

yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve

mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde gözönünde

bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

71. Davanın karmaşıklığı,

yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup

olmadığının tespitinde gözönünde bulundurulması

gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve

diğerleri, §§ 41–45).

72. Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin

uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer

alan mevzuat hükümleri gereğince “kamu hukuku” alanına dâhil olan ancak sonucu

itibarıyla özel nitelikteki haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici olan

uyuşmazlıkları konu alan davalar da Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6.

maddesinin koruması kapsamına girmektedir. Bu anlamda, belirtilen

düzenlemelerde yer verilen güvenceler, başvurucunun haklarına zarar verdiği

iddia edilen idari bir kararın iptali talebiyle açılan davalara da

uygulanacaktır (Selahattin Akyıl,

B. No: 2012/1198, 7/11/2013, § 44). Başvurucunun idareyi sorumlu tutarak açtığı

tam yargı davasının medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğu

anlaşılmıştır.

73. Medeni hak ve

yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde

sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama

sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği

tarih olmakla beraber bazı özel durumlarda girişimin niteliği gözönünde bulundurularak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha

önceki bir tarih başlangıç tarihi olarak kabul edilebilmektedir (Selahattin Akyıl, § 45). Somut başvuru

açısından benzer bir durum söz konusu olup makul süre değerlendirmesinde nazara

alınacak zaman diliminin başlangıç tarihi, başvurucu tarafından İdareye başvuru

yapılan 12/12/2003’tür.

74. Sürenin bitiş tarihi ise

çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme

tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, , § 52).

Bu kapsamda somut yargılama faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin,

başvurucunun karar düzeltme talebi hakkında verilen Danıştay Onüçüncü Dairesinin E.2012/2343, K.2013/1535 sayılı karar

tarihi olan 28/5/2013 olduğu anlaşılmaktadır.

75. Başvuruya konu yargılama

sürecinin incelenmesi neticesinde başvurucunun idari yargıda 16/2/2004

tarihinde açtığı tam yargı davası; İlk Derece Mahkemesi tarafından 26/10/2006

tarihinde kısmen kabul edilmiş, Danıştayın bozma

kararı sonrasında ise 22/6/2010 tarihinde karar verilmesine yer olmadığına

şeklinde karara bağlanmış, başvurucunun temyiz talebi 27/12/2011 tarihinde,

karar düzeltme talebi ise 28/5/2013 tarihinde reddedilmiş ve karar

kesinleşmiştir. Yargılama süreci toplamda dokuz yılın üzerinde bir sürede

tamamlanmıştır.

76. İlgili yargılama evrakının

incelenmesi neticesinde başvuruya konu yargılama süreçlerinin icra mahkemeleri

ile idari yargı makamları nezdinde sürdüğü görülmekle 18/6/1927 tarihli ve 1086

sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yer alan

usul hükümlerine tabi yargılama faaliyetlerinin söz konusu olduğu ve bu

yargılama alanlarına dâhil uyuşmazlıkları konu alan yargılama faaliyetleri için

geçerli genel usul hükümleri içeren Kanunların muhtelif maddelerinin,

uyuşmazlıkların makul sürede çözümlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğu

anlaşılmaktadır.

77. Hukuk sistemimizde idari

yargı alanında yer alan uyuşmazlıklara ilişkin dava sürelerinin makul yargılama

süresini aştığı yönündeki tespitlere, AİHM tarafından verilen birçok ihlal

kararında yer verilmiş olup özellikle idari yargı alanındaki yapısal sorunlar

ve Danıştay nezdinde temyiz ve karar düzeltme incelemelerinde geçirilen uzun

yargılama sürelerinin ihlal kararlarına temel oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu

kapsamda idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul sürede

tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve

Anayasa Mahkemesi tarafından, özellikle 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul

hükümleri de gözönünde bulundurularak makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Selahattin Akyıl, § 54-60).

78. Başvuruya konu davalarda yer

alan kişi sayısı ve davaların mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul

işlemlerinin niteliği başvuruya konu yargılama süreçlerinin karmaşık olduğunu

ortaya koymakla birlikte, davalara bütün olarak bakıldığında mülga 1086 sayılı

Kanun ve 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine tabi yargılama

süreçlerine ilişkin somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini

gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu dokuz yılı aşkın yargılama

sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

79. Açıklanan nedenlerle

başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

80. Başvurucu, aleyhine sonuçlanan

tam yargı davası nedeniyle mülkiyet hakkının ve makul süreyi aşan yargılama

nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek 262.799 TL

maddi, 50.000 TL manevi tazminat ödenmesini talep etmektedir.

81. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin

(1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal

edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde

ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem

niteliğinde karar verilemez.

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa,

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere

dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde

dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

82. Başvurucunun tarafı olduğu

uyuşmazlığa ilişkin dokuz yılı aşkın yargılama süresi nazara alındığında

yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle

giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren

net 8.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

83. Başvurucu tarafından maddi

tazminat talebinde bulunulmuş olmakla beraber tespit edilen ihlal ile iddia

edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı ve başvurucunun makul

sürede yargılanma hakkının ihlali dışındaki şikâyetleri hakkında kabul

edilemezlik kararı verildiği anlaşıldığından başvurucunun maddi tazminat

taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

84. Dosyadaki belgelerden tespit

edilen 198,35 TL ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL

yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2.

Silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3.

Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya makul sürede

yargılanma hakkının ihlali nedeniyle takdiren net

8.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin

REDDİNE,

D. 198,35 TL harç ve 1.800 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın

tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren

dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona

erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

6/1/2016

tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh

KALELİ

Hicabi

DURSUN

Erdal TERCAN Hasan Tahsin GÖKCAN Raportör : Selami ER Başvurucu : Turgay ŞEN Vekil : Av. Mesut BEDİRHANOĞLU

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/6941, 6 Ocak 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. "Madde 1-
  12. “Madde 3-
  13. Madde 4-
  14. IV. İnceleme Ve
  15. Gerekçe
  16. A. Başvurucunun
  17. B. Değerlendirme
  18. A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal
  19. B. Anayasa’nın 36. maddesinde
  20. C. Başvurucuya makul sürede
  21. D. 198,35 TL harç ve 1.800 TL
  22. E. Ödemelerin, kararın
  23. Kaleli
  24. Dursun
  25. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/6941
Tarih
6 Ocak 2016

İlgili Kararlar

  • Cemal Bayseferoğulları Başvurusu (B. No: 2013/8474)
  • Elif Mutlu ve Ferhat Mutlu Başvurusu (B. No: 2013/3711)
  • B. U. Başvurusu (B. No: 2013/2414)
  • Salih Kılıç Başvurusu (B. No: 2013/5330)
  • Ali Murat Mutluay Başvurusu (B. No: 2013/6616)
  • Şamil İçyer ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/3374)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.