İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Yaşar Hunaz Başvurusu (B. No: 2015/15098)

1. Başvuru, atış alanı olarak kullanılan bölgede bulduğu

Başvuru No2015/15098Tarih16 Ocak 2020Okuma27 dk · 5.391 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Yaşar Hunaz Başvurusu

Karar tarihi
16 Ocak 2020
Başvuru Numarası
2015/15098
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.391 kelime·27 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, atış alanı olarak kullanılan bölgede bulduğu

patlayıcı maddenin patlaması sonucu hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanan

başvurucunun zararının karşılanmaması nedeniyle yaşam hakkının, manevi zararın

tazmini talebinin reddedilerek mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği

iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 31/8/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Olay tarihinde yedi yaşında olan başvurucu, Diyarbakır'ın

Hani ilçesinde yaşamaktadır.

9. 18/11/1995 tarihinde başvurucu ile kardeşi V.H., ilçenin

Kalaba köyü istikametinde bulunan atış alanı bölgesi civarında oyun oynadıkları

sırada arazide buldukları patlayıcı madde patlamış ve patlama sonucu başvurucu

hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanırken V.H. de hayatını kaybetmiştir.

A. Olayla İlgiliCeza

Soruşturması Süreci

10. Olayla ilgili olarak Hani Cumhuriyet Başsavcılığı

(Cumhuriyet Başsavcılığı) derhâl soruşturma başlatmıştır.

11. Kolluk görevlileri patlamadan sonra olay yerine intikal

etmiş, olay yerinin krokisini çizmiş, Görgü ve Tespit Tutanağı

düzenlemişlerdir. 18/11/1995 tarihli Görgü ve Tespit Tutanağında, Hani ilçesi

Kalaba köyü istikametinde bulunan atış alanı civarında menşei belli olmayan

patlayıcı bir maddenin patladığı, olay yerinde yapılan araştırmada bir adet

balta, bir adet dahra, iki çuval içinde eski ve patlamış roket mermisi

parçaları ile patlamadan dolayı meydana gelen kan izlerinin mevcut olduğu

tespit edilmiştir.

12. Patlama sırasında hayatını kaybeden başvurucunun kardeşi

V.H. için 18/11/1995 tarihinde düzenlenen Ölü Muayene ve Otopsi Tutanağında V.H.nin

kesin ölüm nedeninin patlayıcı madde parçalarının kafa bölgesine isabet etmesi

sonucu oluşan hemorojik şok ve beyin kanaması olduğu belirtilmiştir.

13. Patlama sırasında yaralanan başvurucu ise Dicle Üniversitesi

Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılmış, yapılan tedavinin

ardından taburcu edilmiştir. Düzenlenen 18/11/1995 tarihli adli raporlarda,

başvurucunun çocuk cerrahisi ve genel cerrahi açısından hayati tehlikesinin

bulunduğu belirtilmiştir.

14. Cumhuriyet Başsavcılığı 29/12/1995 tarihinde, olayın tamamen

başvurucu ve başvurucunun kardeşinin kusur ve dikkatsizliğinden kaynaklandığı,

ayrıca başvurucunun kardeşinin hayatını kaybettiği gerekçeleriyle takipsizlik

kararı vermiştir.

15. Başvurucu formu ve ekindeki bilgi ve belgelerden

başvurucunun anılan karara itiraz edip etmediği anlaşılamamıştır.

B. 5233 Sayılı Kanun'a

İstinaden Yapılan Başvuruyla İlgili Süreç

16. Başvurucu 10/11/2004 tarihli dilekçeyle Diyarbakır Valiliği

Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon)

başvurmuş ve olay dolayısıyla uğradığını ileri sürdüğü zararın giderilmesini

talep etmiştir.

17. Komisyon 24/9/2009 tarihli kararıyla, başvurucunun 25 gün

çalışma gücü kaybı olduğu gerekçesiyle başvurucuya 978,60 TL ödenmesine karar

vermiştir.

C. Tazminat Davası Süreci

18. Komisyonca hükmedilen bedeli kabul etmeyen başvurucu

12/10/2009 tarihli Uyuşmazlık Tutanağını imzaladıktan sonra, önerilen tazminat

miktarının maddi ve manevi zararını karşılamadığını ileri sürerek 1/12/2009

tarihinde 10.000 TL maddi, 5.000 TL manevi tazminat talebiyle Diyarbakır 2.

İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır.

19. Mahkeme 8/12/2009 tarihli kararında eksiklikleri bulunan

dilekçenin reddine karar vermiştir.

20. Eksikliklerin giderilmesinden sonra Mahkemeye sunulan

4/1/2010 tarihlidilekçede özetle başvurucu, 18/11/1995 tarihinde ağabeyinin

hayatını kaybetmesine, kendisinin ise hayati tehlike geçirecek şekilde

yaralanmasına neden olan olayın ardından Komisyona başvurduğunu, Komisyonun

zararı gidermekten çok uzak bir şekilde maddi tazminata hükmettiğini,kararın

eksik inceleme ile verildiğini, idarenin olay yerinde yeterli güvenlik

önlemlerini almadığını, dolayısıyla meydana gelen olayda idarenin kusurlu ve

sorumlu olduğunu, kaldı ki idarenin bu olayda sosyal risk ilkesince kusursuz

sorumluluğunun da bulunduğunu belirterek idarenin oluşan maddi ve manevi zararı

tazminle yükümlü olduğunu ileri sürmüştür.

21. Herhangi bir gerekçe belirtmeden -kusur sorumluluğu

hususunda herhangi bir değerlendirme yapmadan- davanın 17/7/2004 tarihli ve

5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında

Kanun kapsamında açılan bir dava olduğu olduğunu kabul eden Mahkeme yaptığı

yargılama neticesinde 26/5/2010 tarihli kararıyla davanın reddine karar

vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

“Davalı idarece anılan olay nedeniyle

davacının yaralanmasının kaç gün iş ve güç kaybına neden olduğu, sakatlık varsa

derecesinin bildirilmesinin Diyarbakır Devlet Hastanesi Baştabipliğinden

istenildiği, davacı hakkında düzenlenen 15.12.2005 tarih ve 669 sayılı Adli

Raporda, davacının Adli Tıp Polikliniğinde yapılan muayenesinde işgücü kaybının

bulunmadığı, anılan olay nedeniyle meydana gelen yaralanmanın 25 gün mutat

iştigaline engel olduğu bildirilmiştir.

Bu durumda, ilgili Yönetmeliğin 21. maddesinin

(a) bendine göre davacının yaralanmasının 25 gün iş ve gücüne engel teşkil

ettiği, (7000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucunda

bulunan miktarın onda birinin davacının yaralanmasının 25 gün iş ve gücüne

engel teşkil etmesi nedeniyle 25 ile çarpımı sonucu (7000x0.05592/10=

39,14-YTLx25=) 978,60-TL’nin ödenmesine karar verildiği görülmüş olup 5233

sayılı Yasa ve ilgili Yönetmelik kapsamında mevzuata uygun olarak yapılan ödeme

işleminde mevzuata aykırılık bulunmadığından davacının 10.000,00-TL maddi

tazminat isteminin reddi gerekmektedir.

Davacının 5.000,00-TL manevi tazminat istemine

gelince; 5233 sayılı Yasa'nın amacı terör eylemleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu

zararlarının karşılanması olduğundan, davacının manevi tazminat isteminin

karşılanmasına olanak bulunmamaktadır…”

22. Başvurucu, anılan kararı 21/7/2010 tarihinde temyiz

etmiştir. Temyiz talebini inceleyen Danıştay Onbeşinci Dairesi (Daire)

30/10/2014 tarihli kararıyla Mahkemenin 26/5/2010 tarihli kararının onanmasına

karar vermiştir.

23. Onama kararına karşı başvurucu 27/1/2015 tarihli dilekçe ile

karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Daire 28/5/2015 tarihli kararıyla karar

düzeltme isteminin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.

24. Nihai karar5/8/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.

25. Başvurucu 31/8/2015 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

26. 5233 sayılı Kanun’un "Amaç"

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara

uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri

belirlemektir.”

27. 5233 sayılı Kanun’un "Kapsam"

kenar başlıklı 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Bu Kanun, 3713 sayılı Terörle Mücadele

Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek

kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması

hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar ...”

28. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“1. İdari dava türleri şunlardır:

...

b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel

hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,

...”

29. 2577 sayılı Kanunu’nun "iptal ve tam yargı davaları" kenar başlıklı 12. maddesi

şöyledir:

“İlgililer haklarını

ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi

mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı

davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın

karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına

başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası

sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde

tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca

idareye başvurma hakları saklıdır.”

30. 2577 sayılı Kanunu’nun "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar

başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş

olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya

başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem

tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

31. Anayasa Mahkemesinin 25/6/2009 tarihli ve E.2006/79,

K.2009/97 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"5233 sayılı Yasa,

terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine

gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması

amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaş ile

devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm

yöntemi getirmiştir. Yasakoyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku

kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa'da ayrıntılı

olarak kurala bağlamıştır.

...

Terör ve terörle mücadeleden doğan ancak idari

bir eylem veya işlemle nedensellik bağı bulunmayan maddi zararların

karşılanmasına ilişkin 5233 sayılı Yasa'daki düzenlemeler, yasakoyucunun sosyal

hukuk devletinin gereği olarak sorumluluk hukukunun genel ilkelerine yasayla

getirdiği bir istisnadır. İdarenin kusurunun bulunmadığı ancak 'sosyal risk

ilkesi' gereği sulh yoluyla karşılanması gereken zararların nelerden ibaret

olduğunun tespiti, yasakoyucunun takdir yetkisi içindedir. İtiraz konusu

kurallarda yer alan maddi zararların öncelikle sulh yoluyla karşılanmasına

ilişkin hükümlerin bulunmasını bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin

sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik

bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen

zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk

alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını

genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında

meydana gelen zararlardan sadece 'maddi' olan kısmının sulh yoluyla tazminine

ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa'da bu zararlardan 'manevi' olan

kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi,

12. maddede 'sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna

başvurma hakları saklıdır' denilerek Anayasa'nın 125. maddesinin birinci

fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu

ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere

karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir."

32. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 18/2/2016 tarihli ve

E.2015/2933, K.2016/326 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

" ...

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal

faaliyetler sonucunda, idare ile bireyler arasında bireyler zararına bozulan

ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin

uğradığı maddi zararlar yanında manevi zararların da idarece tazmin edilmesini

sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler nedeniyle

bireylerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından

yoksunluğun giderilebilmesini, yine bu surette oluşan manevi zararların

karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri

içine almaktadır.

İdare, Anayasamızın 125. maddesinde de

belirtildiği üzere, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı

kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden

doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz

sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Bunun yanında, idarenin

faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği birtakım

zararları da nedensellik bağı aramadan tazmin etmesi gerekmektedir.

İdarenin kusura dayalı ya da kusursuz

sorumluluğu yanında, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışına uygun

olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde

bilimsel ve yargısal içtihatlar ile geliştirilen sosyal risk ilkesi, Anayasanın

yukarıda öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yöneliktir.

Esasen bilimsel ve yargısal içtihatlara dayalı

olarak geliştirilmiş olsa da, Anayasanın 6. maddesinde öngörüldüğü üzere, hiç

bir organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağına

göre, sosyal risk ilkesi de tazminat hukukunun temel prensiplerine kaynak

oluşturan Anayasa hükümlerine dayanılarak kabul edilmiştir. Daha açık bir

şekilde vurgulamak gerekirse, terör olaylarından zarar gören bireylerin maddi

ve manevi zararlarının idari yargı mercilerinin toplumsal risk ilkesi uyarınca

tazminine ilişkin kararları, konuyu düzenleyen genel bir yasa olmadığından,

doğrudan Anayasanın öngördüğü ilkelere dayanmış; bu ilkeler Danıştay tarafından

yorumlanarak ilkeye uygulanabilirlik kazandırılmıştır.

Sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde

bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle

birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal

nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması

nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek

giderilmesi amaçlanmıştır. Genel bir ifade ile 'terör olayları' olarak

nitelenen eylemlerin, Devlete yönelik olduğu, Anayasal düzeni yıkmayı

amaçladığı, bu tür olaylarda zarar gören kişi ve kuruluşlara karşı kişisel

husumetten kaynaklanmadığı bilinmekte ve gözlenmektedir. Sözü edilen olaylar

nedeniyle zarara uğrayan kişiler, kendi kusur ve eylemleri sonucu değil,

toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle zarar görmektedirler. Belirtilen şekilde

ortaya çıkan zararların ise, özel ve olağandışı nitelikleri dikkate alınıp,

terör olaylarını önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemeyen idarece, yukarıda

açıklanan sosyal risk ilkesine göre, topluma pay edilmesi suretiyle tazmini

hakkaniyet gereği olup, sosyal devlet ilkesine de uygun düşecektir.

...

Anılan Kanunun gerekçesinde, 'Devletin

anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine hedef olan kişiler kendi

kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar

görmektedirler. ...Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması, toplumun diğer

kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın denkleştirilmesi,

hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. ...İdarenin

önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve

kusur koşulu aranmadan karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına

dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da

kabul edilmiştir. ... Bu çerçevede ... terör eylemleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi

zararlarının, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması ...

amacıyla bu Tasarı hazırlanmıştır.' denilmektedir.

..."

33. Danıştay Onbeşinci Dairesinin 18/12/2018 tarihli ve

E.2016/5245, K.2018/8344 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Terör eylemleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin, bu

zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla

çıkarılan ve 27.07.2004 gün ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak

yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların

Karşılanması Hakkında Kanun’un 'Amaç' başlıklı 1. maddesinde, bu Kanunun

amacının, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek olduğu, 'Kapsam' başlıklı 2.

maddesinde, bu Kanunun, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1'inci, 3'üncü

ve 4'üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında

yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel

kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması hakkındaki esas ve usullere

ilişkin hükümleri kapsadığı, terör dışındaki ekonomik ve sosyal sebeplerle

uğranılan zararlar ile güvenlik kaygıları dışında kendi istekleriyle

bulundukları yerleri terk edenlerin bu sebeple uğradıkları zararlar ve

kişilerin kendi kasıtları sonucunda oluşan zararların bu Kanunun kapsamı

dışında sayılan durumlardanolduğu,'Karşılanacak Zararlar' başlıklı 7.

maddesinde ise, bu Kanun hükümlerine göre sulh yoluyla karşılanabilecek

zararların, hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara

verilen her türlü zararlar, yaralanma, sakatlanma ve ölüm hâllerinde uğranılan

zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri, terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan

maddî zararlar olduğuhükümlerine yer verilmiştir.

Öte yandan, anılan Kanunun gerekçesinde,

'Kural olarak idarenin hukukî sorumluluğu kusur esasına dayanmaktadır. Sözü

edilen kuralın istisnası olarak, idarenin önlemekle yükümlü olduğu halde

önleyemediği birtakım zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan karşılanması

gerekmektedir. ....Ortaya çıkan zararın paylaştırılması, toplumun diğer

kesimleri ile zarara ugramış kişiler arasında fedakarlığın denkleştirilmesi,

hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. Kişilere verilen

zararlar, ister terör örgütlerinin eylemlerinden, ister terörle mücadele

sırasında Devletçe alınan tedbirlerden kaynaklanmış olsun; bu zararların

belirtilen ilkeler uyarınca karşılanması, Devlete olan güveni pekiştirecek;

vatandaş-Devlet kaynaşmasını artıracak, terörle mücadeleye ve toplumsal barışa

önemli katkıda bulunacaktır. Terörle mücadelede Türk Silâhlı Kuvvetlerinin ve

güvenlik güçlerinin kazandığı olağanüstü başarının sosyal ve ekonomik

tedbirlerle desteklenmesi zorunluluğu toplumumuzun bütün kesimlerince kabul

edilmektedir.' denilerek Kanunun getiriliş amacı açıklanmıştır.

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanun’un 'Terörün

Tanımı' başlıklı 1. maddesinde; 'Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı,

korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa'da

belirtilen Cumhuriyetinniteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik

düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet

otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve

hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya

genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından

girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.' şeklinde tanımlanmış,

Kanunun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanun’unda yer alan terör suçları sayılmış, 4.

maddesinde ise terör amacı ile işlenen suçlar belirtilmiştir.

Terör eylemlerinin devlete yönelik olduğu,

devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçladığı yukarıda anılan 3713 sayılı

Kanunda belirtilmiş olup bu tür olayların zarar gören kişi ve kurumlara karşı

kişisel husumetten ileri gelmediğinin dikkate alınması gerekmektedir. Terör

eylemleri nedeniyle zarara uğrayan, bu eylemlere herhangi bir şekilde

katılmamış olan kişiler kendi kusur ve eylemleri sonucu değil, toplum içinde

ortaya çıkan bu olaylardan toplumun bir parçası olması sıfatıyla zarar

görmektedir. 5233 sayılı Kanunun terör eylemleri sonucu zarar görenlerin

zararların karşılanmasına yönelik olduğu, nakdi tazminat ödenmesi için bir

maddi zararın oluşması, zararın 3713 sayılı Kanunun 1. 3. ve 4. maddeleri

kapsamında yer alan eylemlerden veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle uğranılması gerektiği belirtilmiştir.

Yukarıda yer verilen Kanun hükümlerine göre,

terör veya terörle mücadelede kapsamında yürütülen faaliyetlerden

kaynaklanmayan zararların 5233 sayılı Kanun uyarınca karşılanması hukuken

olanaklı değildir.

..."

34. Danıştay Onbeşinci Dairesinin 18/10/2012 tarihli ve

E.2012/189, K.2012/7048 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"...

İdare, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle

nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem

ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet

kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

Bununla birlikte; bilimsel ve yargısal

içtihatlarla geliştirilen sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan

kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen

kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin

gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan

özel ve olağan dışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi

amaçlanmıştır.

Belirtilen niteliğine göre, sosyal risk

ilkesinin uygulanabilmesi için olayın tüm toplumla ilgilendirilmesi ve zararın

toplumsal nitelikli bir riskin gerçekleşmesi sonucu meydana gelmesi yanında,

olay ve zararın yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmaması, başka bir

deyişle zarar ile idari eylem arasında bir nedensellik bağının da kurulamaması

gerekmektedir.

27.07.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi

Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden

Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, terör eylemleri veya terörle

mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan

kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek

amacıyla kabul edilmiş olup; bu amaç, anılan Kanunun genel gerekçesinde

'Devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine hedef olan

kişiler kendi kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar

görmektedirler. ... Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması, toplumun diğer

kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın denkleştirilmesi,

hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. ... İdarenin

önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve

kusur koşulu aranmadan karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına

dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da

kabul edilmiştir. ...

...

Görüldüğü üzere; 5233 sayılı Kanun, yargısal

ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen 'sosyal risk' ilkesinin yasalaşmış

halidir. Bu nedenle, adı geçen Kanunun uygulama alanı yalnızca 'sosyal risk

ilkesi' uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunmaktadır.

Başka bir ifadeyle; zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağının

kurulabildiği hallerde sosyal risk ilkesinin uygulanmasına olanak

bulunmadığından; idare hukuku kuralları çerçevesinde öncelikle hizmet kusurunun

bulunup bulunmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk

ilkesine göre zararın tazmin edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi; dolayısıyla

idari eylemlerden doğan zararın, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk

ilkeleri uyarınca tazmini gereken davalarda, 2577 sayılı Kanunun 13. maddesinin

uygulanması gerekmektedir.

..."

V. İNCELEME VE GEREKÇE

35. Anayasa Mahkemesinin 16/1/2020 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Yaşam Hakkının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia Yönünden

1. Başvurucunun İddiaları

36. Başvurucu; idarenin olay yerinde yeterli güvenlik

önlemlerini almaması nedeniyle oluşan zarardan kusurlu olarak sorumlu olması,

sosyal risk ilkesi gereğince de kusursuz olarak sorumlu olması nedenleriyle

maddi ve manevi zararın tazmin edilmesi gerektiğini, Komisyonca önerilen maddi

tazminat miktarının düşük olduğunu belirterek yaşam hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

37. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes, yaşama...

hakkına sahiptir."

38. Anayasa’nın "Devletin

temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili

kısmı şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri,

…Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve

mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti

ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve

sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için

gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

39. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü

tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No:

2012/752, 17/9/2013, § 51; AYM, E.2005/151, K.2008/37, 3/1/2008;E.2010/58,

K.2011/8, 6/1/2011).

40. Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can

kaybının gerçekleştiği durumlarda Anayasa’nın 17. maddesi devlete, elindeki tüm

imkânları kullanarak yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari

çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup

cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi

yüklemektedir. Bu yükümlülük -kamusal olsun veya olmasın- yaşam hakkının

tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 52).

41. Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkını güvence altına alan

Anayasa'nın 17. maddesini Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirerek

devlete üç tür yükümlülük yükleyecek şekilde yorumlamış ve bu yükümlülüklerin

ihlal edilip edilmediğine ilişkin değerlendirmelerinde gözönüne alacağı

ilkeleri belirlemiştir. Bu yükümlülüklerden ilki kasıtlı ve hukuka aykırı

olarak öldürmememe yükümlülüğü (negatif yükümlülük), ikincisi her türlü tehlikeye

karşı bireylerin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü (pozitif yükümlülüğün maddi

boyutu), üçüncüsü ise doğal olmayan her ölümle ilgili etkili soruşturma

yükümlülüğüdür (pozitif yükümlülüğün usule ilişkin boyutu). Bireysel başvurunun

yaşam hakkı kapsamında değerlendirilebilmesi için kamu makamlarının yaşam

hakkının koruma alanına kasıtlı eylemleri veya ihmal suretiyle tezahür eden

eylemsizlikleri ile bir müdahalesinin gerçekleştiği iddia edilmelidir. Başka

bir anlatımla yaşam hakkı kapsamında yapılacak bir inceleme ancak yetkili

makamların kusura dayalı sorumluluğunun ileri sürüldüğü hâllerde söz konusudur.

Bir ölümden kusursuz sorumluluk ilkeleri gereğince sorumlu olunduğunun ileri

sürülmesi hâlinde ise bireysel başvurunun, açıklanan gerekçelerle yaşam hakkından

incelenebilmesi mümkün değildir (Aziz Biter

ve diğerleri, B. No: 2015/4603, 19/2/2019, §§ 58, 59).

42. Somut olayda başvurucu; atış alanı niteliğindeki bölgede

yeterli güvenlik önlem ve tedbirlerinin alınmaması nedeniyle meydana gelen

patlamada yaralandığını, idarenin oluşan zarardan hem kusurlu olması hem de

sosyal risk ilkesi gereğince kusursuz sorumlu olmasına rağmen oluşan

zararlarının karşılanmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla başvurucu yaşamı koruma

yükümlülüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

43. Bununla birlikte bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği

somut olayda başvurucunun ihlal iddialarını Anayasa Mahkemesinden önceki

yargısal mercilerde usulüne uygun bir şekilde dile getirip getirmediğinin

belirlenmesi gerekir.

44. Başvurucu, ihmal suretiyle yaşam hakkının korunmadığına

ilişkin iddiaları yönünden öncelikle 5233 sayılı Kanun hükümleri kapsamında

kurulan Komisyona başvurmuş; Komisyon tarafından başvurucunun 25 gün çalışma

gücü kaybı bulunduğu belirtilerek başvurucuya 978,60 TL tazminatın ödenmesine

karar verilmiştir. Bu karar üzerine takdir edilen bedeli kabul etmeyen

başvurucu, uyuşmazlık tutanağını imzalayıp önerilen tazminat miktarının maddi

ve manevi zararını karşılamadığını ileri sürerek İdare Mahkemesinde dava

açmıştır. Ancak başvurucunun açtığı dava genel hükümlere göre açılan bir tam

yargı davası olmayıp 5233 sayılı Kanun hükümleri kapsamında kurulan Tazminat

Komisyonuna yapılan başvurunun reddi üzerine açılan bir davadır.

45. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“...Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun

yollarının tüketilmiş olması şarttır.”

46. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem,

eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının

tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

47. Öncelikle belirtmek gerekir ki anılan Anayasa ve Kanun

maddelerinde yer verilen kanun yollarının tüketilmesi koşulu, bireysel

başvurunun temel hak ihlallerini önlemek için son ve olağanüstü bir çare

olmasının doğal sonucudur (Necati Gündüz ve

Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 20). Temel hak ve

özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup bu ödevin

ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve

yargısal makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal

edildiği iddialarının öncelikle derece mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu

makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No:

2012/403, 26/3/2013, § 16).

48. Diğer taraftan tüketilmesi gereken başvuru yolları,

başvurucunun şikâyetleri açısından makul bir başarı şansı sunabilecek ve bir

çözüm sağlayabilecek nitelikte olmalıdır. Ayrıca başvuru yollarını tüketme

kuralı ne kesin ne şeklî olarak uygulanabilir bir kural olup bu kurala

uygunluğun denetlenmesinde somut başvurunun koşullarının dikkate alınması

esastır. Bu anlamda yalnızca hukuk sisteminde birtakım başvuru yollarının

varlığının değil aynı zamanda bunların uygulama şartları ile başvurucunun

kişisel koşullarının gerçekçi bir biçimde ele alınması gerekir (S.S.A., B. No: 2013/2355, 7/11/2013, §

28).

49. Bu noktada 5233 sayılı Kanun hükümleri kapsamında kurulan

tazminat mekanizmasının yaşam hakkının pozitif yükümlülüğü bağlamında ihlali en

azından özü itibarıyla tespit edebilme potansiyeline sahip olup olmadığının

belirlenmesi gerekir.

50. "İlgili Hukuk"

kısmında (bkz. §§ 30-33) yer verilen yerleşik yargı içtihatları incelendiğinde,

5233 sayılı Kanun kapsamında yapılan başvurularda ve bu başvurularda verilen

kararlara karşı açılan idari davalarda, doğrudan kusursuz sorumluluğa ilişkin

bir değerlendirme yapılmasına rağmen idarenin yapması gerekenleri yapmadığı

iddiasına dayanan kusur sorumluluğa ilişkin bir değerlendirme yapılmadığı

görülecektir. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin anılan tazminat yolunu devletin

yaşamı koruma yükümlülüğü ile bu yükümlülük kapsamında belirlediği ilkeler

çerçevesinde inceleyip ilgili idari ve adli makamların vardıkları sonuçları bu

bağlamda değerlendirebilmesi mümkün değildir. Zira bu tazminat yolu, kusursuz

sorumluluk çerçevesinde kendine özgü ilkeler çerçevesinde inceleme yapan bir

yol olup idarenin sahip olduğu yetkiler kapsamında kusur sorumluluğunu

değerlendiren bir yol değildir. Dolayısıyla anılan tazminat yolunun

başvurucunun şikâyetleri açısından makul bir başarı şansı sunabilecek nitelikte

olduğu söylenemez (Aziz Biter ve diğerleri,

§§ 74, 75).

51. Başvurucu, kusur sorumluluğuna dayanan şikâyetleri açısından

makul bir başarı şansı sunma imkânına sahip tam yargı davası yoluna süresi

içinde başvurmamıştır. Bu tespitler ışığında somut olayda kamu makamlarının

yaşam hakkının korunması anlamında yeterli güvenlik önlemlerini alıp almadığı,

Tazminat Komisyonunca tayin edilen maddi tazminat miktarının yeterli olup

olmadığı hususlarında Anayasa Mahkemesinin değerlendirme yapması mümkün

değildir.

52. Başvurucu devletin korumaya ilişkin pozitif yükümlülüğünü

ihlal ettiğini ileri sürerek yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ise

de başvurucunun söz konusu şikâyeti açısından gerekli başvuru yolunu tüketmeden

bireysel başvuruda bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.

53. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının, diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Adil Yargılanma

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

54. Başvurucu; idarenin olay yerinde yeterli güvenlik

önlemlerini almaması nedeniyle oluşan zarardan kusurlu olarak sorumlu olması,

sosyal risk ilkesi gereğince de kusursuz olarak sorumlu olması nedenleriyle

manevi zararın tazmin edilmesi gerektiği hâlde Mahkemenin eksik inceleme ile

hukuka aykırı şekilde manevi tazminat talebini reddettiğini, yargılamanın

gereksiz yere sürüncemede bırakıldığını ve adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

55. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Manevi tazminat isteminin reddedilmesi ile

ortaya çıkan temel sorun başvurucunun mahkemeye etkili erişiminin engellenmesi

olduğundan başvurucunun manevi tazminat istemi hakkındaki iddiasının adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı yönünden incelenmesi uygun

görülmüştür (benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Mehmet Emin Timurtaş, B. No: 2014/2008, 22/11/2017, § 46).

a. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

56. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas Yönünden

57. 5233 sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay İdari Dava

Daireleri Kurulunun verdiği kararlarda da belirtildiği üzere, maddi zararların

özel bir giderim usulü olmakla birlikte manevi zararların genel hükümlere göre

karşılanmasına da engel değildir.2577 sayılı Kanun'un 12. ve 13. maddelerinde,

idarenin işlem veya eylemlerinden dolayı hakları ihlal edilenlere tazminat

talebinde bulunabilme imkânı tanınmaktadır. Bu yol 5233 sayılı Kanun dışında

idari yargıda genel hükümlere başvurularak uğranılan zararın tazminine imkân

sağlamaktadır (Abbas Emre, B. No:

2014/5005, 6/1/2016, § 81).

58. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesinin Emir Ağgül ve diğerleri (B. No:

2014/16320, 21/11/2017) kararında belirtildiği üzere, bir tazminat veya tam

yargı davasına konu olan alacağa ilişkin mevzuat hükümleri kapsamında yürütülen

yargılamada, kişilerin taleplerini başlattıkları usulde hataya düşülerek

incelemenin yapılacağı mevzuat kaynaklarının daraltılmasının belirtilen anlamda

dava açılması ile ilgili bir kısıtlama olarak değerlendirilmesi ve bu

müdahalenin mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmesi gerekmektedir.

59. Nitekim 5233 sayılı Kanun kapsamında manevi tazminat

ödenmesine ilişkin benzer iddialar daha önce bireysel başvuruya konu olmuş ve

Anayasa Mahkemesi, terör ve terörle mücadele kapsamında gerçekleşen zararlara

ilişkin manevi tazminat taleplerinin karşılanması için 5233 sayılı Kanun'da

hüküm bulunmamakla birlikte idare hukukunun genel hükümleri kapsamında

başvurucuların anılan talep hakkına sahip olduklarını belirtmiştir. Anayasa

Mahkemesi, 5233 sayılı Kanun'un maddi zararların özel bir giderim usulünü

öngörmekle birlikte manevi zararların karşılanmasına da engel olmayan bir kanun

olduğunu, 2577 sayılı Kanun’un 12. ve 13.maddelerinde idarenin işlem veya

eylemlerinden dolayı hakları ihlal edilenlere tazminat talebinde bulunabilme

imkânı tanındığını belirterek idareye yaptıkları başvuru ve açtıkları davayı

tazminat hukukunun genel hükümlerine göre inceletme imkânından mahrum kalan

başvurucuların mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Özden Sayar ve Deren Dilara Sayar, B. No:

2013/4022, 13/4/2016, §§ 51-76).

60. Somut olayda manevi tazminat istemiyle açılan dava, özetle

5233 sayılı Kanun'un amacının terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında

yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin zararlarının

karşılanması olduğundan manevi tazminat isteminin karşılanmasına olanak

bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

61. Oysa tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, açılan

manevi tazminat istemli davada 5233 sayılı Kanun’un 12. maddesinin son

fıkrasındaki ve 2577 sayılı Kanun’un 2. ve 13. maddelerindeki (bkz. §§ 28, 29)

açık düzenlemeler ile Danıştay (bkz. § 17) ve Anayasa Mahkemesi (bkz. §§ 30,

33)içtihatları dikkate alındığında başvurucunun manevi tazminat talebi hakkında

idare hukukunun genel hükümleri kapsamında inceleme yapılarak bir karar

verilmesi yoluyla başvurucunun mahkemeye erişimine imkân sağlanmalıdır (Niyazi Birol, B. No: 2016/782, 7/11/2019,

§ 26).

62. Açtığı manevi tazminat davasını tazminat hukukunun genel

hükümlerine göre inceletme imkânından mahrum kalan başvurucunun mahkemeye

erişim hakkına müdahalede bulunulduğu açıktır.Yukarıdaki belirtilen ilkeler

ışığında yapılan incelemede başvurucunun manevi tazminat davasını tazminat

hukukunun genel hükümlerine göre inceletme imkânından mahrum bırakan müdahale

yönünden yukarıda değinilen içtihatlardan (diğerleri arasından bkz. Emir Ağgül ve diğerleri, Mehmet Emin Timurtaş başvuruları)

ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmadığı ve ölçüsüz müdahalenin başvurucunun

mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği sonucuna varılmaktadır.

63. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

c. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

64. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasının

ilgili kısmı ve (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir.”

65. Başvurucu 5.000 TL manevi tazminata karar verilmesini talep

etmiştir.

66. Anayasa Mahkemesinin Mehmet

Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında, ihlal sonucuna

varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler

belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte

ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun

ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal

edilmesiyle sonuçlanacağına işaret etmiştir (Aligül

Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

67. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal

edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,

ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan

kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların

giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması

gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§

55, 57).

68. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda Anayasa Mahkemesi,

6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi

İçtüzüğü’nün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin

ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere

kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal

düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak ihlali

ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel

başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa

Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı

verildiğinde usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak

ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda

herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar

kendisine ulaşan mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek

devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine

getirmektir. (Mehmet Doğan, §§

58-59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2),

§§ 57-59, 66, 67).

69. İncelenen başvuruda başvurucunun açtığı manevi tazminat

davasını tazminat hukukunun genel hükümlerine göre inceletme imkânından mahrum

bırakılması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna

ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

70. Bu durumda adil yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgü

düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına

göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda

yapılması gereken iş yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini

ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere

uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin

yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine karar

verilmesi gerekmektedir.

71. Öte yandan ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat

talebinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

72. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 226,90 TL harç ve 3.000

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.226,90 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere

Diyarbakır 2. İdare Mahkemesine (E.2010/1, K.2010/1274 sayılı kararla

ilgilidir) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,

E. 226,90 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

3.226,90 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve

Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin bilgi için Danıştay Onbeşinci Dairesine

GÖNDERİLMESİNE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

16/1/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Recep KÖMÜRCÜ

Üyeler

:

Celal Mümtaz AKINCI

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Recai AKYEL Raportör : Mustafa ARI Başvurucu : Yaşar HUNAZ Vekili : Av. Mehmet ADIGÜZEL

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2015/15098, 16 Ocak 2020 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olayla İlgiliCeza
  7. B. 5233 Sayılı Kanun'a
  8. C. Tazminat Davası Süreci
  9. IV. İlgili Hukuk
  10. V. İnceleme Ve Gerekçe
  11. A. Yaşam Hakkının İhlal
  12. B. Adil Yargılanma
  13. A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın
  14. B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
  15. C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin
  16. F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve
  17. H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  18. M. Emin KUZ
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2015/15098
Tarih
16 Ocak 2020

İlgili Kararlar

  • Güler Çetintaş ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2017/27889)
  • İbrahim Zenkin ve Recep Arda Başvurusu (B. No: 2016/2772)
  • Gaffar Bayram ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2015/3712)
  • Mehmet Emin Balcı Başvurusu (B. No: 2015/10459)
  • Mehmet Şirin Tekmenüray Başvurusu (B. No: 2017/26689)
  • Kadir Gülcü Başvurusu (B. No: 2016/59359)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.