İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Yasin Çıldır Başvurusu (B. No: 2013/8147)

1. Başvuru,

Başvuru No2013/8147Tarih14 Nisan 2016Okuma41 dk · 8.209 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Yasin Çıldır Başvurusu

Karar tarihi
14 Nisan 2016
Başvuru Numarası
2013/8147
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.209 kelime·41 dk okuma·18 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru,

görev yapılan askerî mahalde geçirilen kaza sonucunda uygulanan tıbbi teşhis ve

tedavi sürecinde eksiklik, kusur ve ihmalin olması sonucu engelli kalınması veiş gücünün kaybedilmesinden dolayı ileri sürülen maddi ve

manevi zararlarının karşılanması talebiyle idari yargıda açılan tazminat

davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir sürede reddedilmesi

nedeniyle maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve söz konusu davada aleyhe

yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle de adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru

5/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Bingöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/6/2014 tarihinde

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm

Başkanı tarafından 20/6/2015 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru

belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 20/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine

sunmuştur.

6. Bakanlık

tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 8/9/2015 tarihinde başvurucuya

tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 10/9/2015

tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru

formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen

başvuruya konu dava dosyasının incelenmesinden tespit edilen ilgili olaylar

özetle şöyledir:

8. Türk Silahlı Kuvvetlerinde astsubay başçavuş statüsünde görev

yapan başvurucu, Biga İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapmakta iken

6/10/2008 tarihinde temizlik kontrol sorumlusu olarak banyo ve tuvaletleri

kontrol ettiği sırasında ayağının kayması üzerine düşmemek için kapıdan

tutunması neticesinde kollarında ve parmaklarında rahatsızlık baş gösterdiğini

ifade etmiştir.

9. Görev yaptığı İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından Çanakkale

Asker Hastanesine aynı tarihte sevk edilen başvurucuya anılan Hastanece yapılan

muayene sonucunda ağrı kesici bir ilaç reçete edilmiştir.

10. Başvurucu, ilaç reçete edilmesine rağmen şikâyetlerinin

devam ettiğini beyan etmesi üzerine 17/10/2008 tarihinde aynı Hastaneye yeniden

sevk edilmiş; akabinde de ileri tetkik ve muayene için Gülhane Askeri Tıp

Akademisi (GATA) Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Beyin ve Sinir Hastalıkları

Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanlığına yönlendirilmiştir.

11. Başvurucu, sevk edildiği GATA Beyin ve Sinir Hastalıkları

Kliniğinde yatarak tedavi görmeye başlamış ve bu klinik tarafından 4/11/2008

tarihinde özel bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) Merkezine yönlendirilmiş,

burada yapılan tetkiklerinde başvurucunun toracic outlet sendromu (TOS) hastası

olduğu tespit edilmiştir.

12. Başvurucu, GATA Beyin ve Sinir Hastalıkları Kliniğinde

ayrıca bir dizi tomografi, MR ve laboratuvar incelemelerine tabi tutulmuş;

sonrasında GATA Nöroloji kliniğinin 6/12/2008 yatış, 7/1/2009 çıkış tarihli ve

18459 sayılı raporuyla başvurucuya brakiyal pleksus yaralanması ve nevraljik amyotrofi

tanıları ile yirmi gün süreyle istirahat verildiği belirtilmiştir.

13. Tedavisine aynı Hastanede devam edilen başvurucu 19/3/2009

tarihinde Nöroloji Kliniğinden Göğüs Cerrahi Kliniğine naklen yatırılmış ve

kendisine burada 26/3/2009 tarihinde TOS tanısıyla transaksiller birinci kot rezeksiyonu ameliyatı

yapılmıştır.

14. Ameliyatın ardından 3/4/2009 tarihinde iki ay süreyle

istirahat verilerek taburcu edilen başvurucu, Biga Devlet Hastanesinde fizik

tedavi görmeye başlamıştır.

15. GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinin 24/9/2010 tarihli ve 702

sayılı sağlık kurulu raporuyla başvurucu hakkında brakiyal pleksus bozuklukları (ani

gerilmeye bağlı sinir kökü zedelenmesi) tanısıyla

''B/11 F-1 sınıfının kıta komutanlığı

olmayan kadro görevlerinde görev yapar.'' kararı verilmiştir.

16. Başvurucu söz konusu rapor üzerine tedavisinde hizmet kusuru

bulunduğunu ileri sürerek 22/12/2010 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına

başvurmuş ve bu kusur nedeniyle meydana geldiğini iddia ettiği maddi ve manevi

zararlarının karşılanmasını talep etmiştir.

17. İdarece bu başvurusuna yasal süresi içinde cevap verilmemesi

üzerine de1/3/2011 tarihinde vekili aracılığıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesi

İkinci Dairesi (AYİM) nezdinde 2008 yılında meydana gelen düşme olayından sonra

kolunda meydana gelen hasara ilişkin teşhis ve tedavi işlemlerinde

gerçekleştirilen ihmal ve gecikme nedeniyle engelli kaldığını ve iş gücü

kaybına uğradığını ileri sürerek Millî Savunma Bakanlığı aleyhine 128.000 TL

maddi ve 80.000 TL manevi olmak üzere toplam 208.000 TL tazminat talebiyle tam

yargı davası açmıştır.

18. AYİM, yargılama sırasında 28/9/2011 tarihli ara kararıyla

başvurucunun son durumunun tespiti için GATA Adli Tıp Anabilim Dalı

Başkanlığından rapor alınmasına karar vermiştir.

19. GATA Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen

17/11/2011 tarihli raporda, başvurucunun takdiren %38

oranında meslekte kazanma gücünü kaybettiği vemeslekte

kazanma gücünü kaybetmesine yol açan TOS hastalığının

2008 yılında düştüğü olay sonucu meydana gelip gelmediği konusunda kesin bir

ayrımın yapılamayacağı sonucuna varıldığı belirtilmiştir.

20. AYİM, bu rapor üzerine 30/11/2011 tarihli ara kararıyla

yeniden tıbbi bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiş ve resen atadığı

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapan ikisi

profesör biri ise doçentten oluşan bilirkişi kurulu heyetinden dava dosyası, kıt'a şahsi dosyası ve başvurucunun tedavisine ilişkin

birliği ve ilgili hastanelerden getirtilen tıbbi kayıtların incelenerek

başvurucunun sevk edildiği sağlık kurumlarında rahatsızlığı ile ilgili olarak

teşhis ve tedavisinde gecikme, eksiklik veya hata yapılıp yapılmadığı; 17/10/2008

tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk alan davacının

burada yapılan muayene ve tetkikleri sonucunda TOS hastalığının teşhisinin

yapılıp yapılamayacağı ve ilgili verilerin buna yeterli olup olmadığı, aynı

tarihte söz konusu Hastanede TOS hastalığı ile ilgili yeterli araştırmanın

yapılıp yapılmadığı; ameliyat uygulamasında gecikme, tıbbi hata veya doktor

hatası bulunup bulunmadığı ve son olarak davacının hastalığının oluşumunda,

ortaya çıkmasında, artmasında ve tetiklenmesinde askerlik hizmetinin ve

özellikle ayağının kayması sonrasında yere düşmek üzereyken son anda kapı

kenarına tutunmasının sebep ve tesirinin bulunup bulunmadığı hususlarında tıbbi

kanaatlerini bildiren bir rapor düzenlenmesini istemiştir.

21. Sorulan hususlara ilişkin hazırlanan 20/11/2012 tarihli

bilirkişi kurulu raporu şöyledir:

"16. 02.2012 tarihli ve 2011/462 esas no'lu dosyanın yapılan incelemesi sonucu, davacının 06.02.2012

tarihinde düşme sonucunda sol kolundan rahatsızlandığı ve tıbben gerekli

araştırmaların yapılabilmesi için sıralı sevk zincirine uyularak GATA

Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildiği anlaşılmıştır. Burada

rahatsızlığı ile ilgili olarak gerekli bölümlerce, tıbben gereken tetkik ve

tahlilleri yapılmış olup ve hatta ayrıntılı incele için özel merkezde (S... isimli) de tetkik yaptırıldığı anlaşılmıştır. Yapılan

incelemeler sonucunda kolundaki rahatsızlığın ani gerilemeye bağlı sinir kökü

zedelenmesi (Brachial plekus

zedelenmesi) nedeniyle oluştuğu, bu sırada aynı tetkikler arasında doğuştan

gelen kas anomalisi sonucunda TOS (Toracic Outlet Sendromu) hastalığına yol açabilecek bir

rahatsızlığı olduğu tespit edilmiştir. 26/3/2012 tarihinde hastaya TOS

hastalığı nedeniyle ameliyat uygulanmıştır.

Sonuç olarak; davacının kolundaki

rahatsızlığın TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye

bağlı sinir kökü zedelenmesi ile oluştuğu anlaşılmıştır. TOS hastalığına sebep

olan kas anomalisi doğuştan (Konjenital) gelen bir

bozukluktur. Davacının geçirmiş olduğu yaralanma, doğuştan var olan TOS

hastalığının ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Sonuç olarak davacının yaralanma sonrasında

teşhis ve tedavisinde eksiklik, ihmal veya gecikme olmadığı, tıbben gerekli

tetkik, tahlil ve tedavinin zamanında ve yeterli olarak yapıldığı kanaatine

varılmıştır."

22. Başvurucu tarafından anılan rapora özellikle düşme tarihinin

6/2/2012 ameliyat tarihinin ise 26/3/2012 olarak belirtildiği oysa olay

tarihinin 6/10/2008 ameliyat tarihinin ise 26/3/2009 olduğu bu nedenle olayla

ameliyat tarihi arasında geçen sürenin gerçekte 169 gün iken söz konusu

bilirkişi raporunda anılan bu sürenin 48 gün olarak tespit edildiği ayrıca söz

konusu raporda Mahkemece açıklığa kavuşturulması istenen bazı hususlara cevap

verilmediği ileri sürülerek itiraz edilmiş ve tam teşekküllü bir hastaneden ve

mümkünse Adli Tıp Kurumundan yeni bir bilirkişi raporu alınması talebinde

bulunulmuştur.

23. AYİM, 23/1/2013 tarihli ve E.2011/790, K.2013/200 sayılı

kararıyla davanın reddine ve 12.570 TL vekâlet ücretinin başvurucudan alınarak

davalı idareye verilmesine oyçokluğuyla karar vermiştir. Anılan karar

gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

"... Dava dosyası, tıbbi kayıtlar ve

bilirkişi raporu dikkate alındığında; davacı hakkında GATA Haydarpaşa Eğitim

Hastanesinin 24.09.2010 tarihli ve 702 sayılı sağlık kurulu raporu ile "Brechial pleksus

bozuklukları" tanısıyla ''B/11 F-1 sınıfının kıta komutanlığı olmayan

kadro görevlerinde görev yapar'' kararı verildiği, davacının kolundaki

rahatsızlığın TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye

bağlı sinir kökü zedelenmesi ile oluştuğu, TOS hastalığına sebep olan kas

anomalisi doğuştan (Konjenital) gelen bir bozukluk

olduğu, davacının tedavi sürecinde teşhis ve tedavisinde eksiklik, ihmal veya

gecikme olmadığı, tıbben gerekli tetkik, tahlil ve tedavinin zamanında ve

yeterli olarak yapıldığı, dava konusunun davacının gördüğü tıbbi tedavilerde

hata, gecikme, kusur ve ihmal bulunup bulunmadığı hususu olduğu dikkate

alındığında, idarenin sorumluluğunu gerektiren bir eylemi bulunmadığı, idarenin

meydana gelen zararı tazminle zorunlu tutulamayacağı kanaatine varılarak

davanın reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır..."

24. Ayrıca söz konusu kararda başvurucu tarafından yeni bir

bilirkişi kurulu görevlendirilmesi özellikle Adli Tıp Kurumundan yeni bir rapor

aldırılması istenilmişse de bilirkişi raporundaki açıklamalar karşısında bu

talebin yerinde görülmediği ve dava dosyasındaki bilgi, belge ve mevcut

bilirkişi raporunca uygulama yapıldığı belirtilmiştir.

25. Karara katılmayan bir üyenin karşıoy

gerekçesi şöyledir:

"Dava konusu olayda

davacı vekili, davacının Biga İlçe J. K.lığında

görev yaptığı esnada temizlik kontrolü sorumlusu olduğu hela ve banyolarının

kontrolü esnasında ayağının kayması üzerine düşmemek için kapının koluna

tutunması sırasında kolundan yaralandığını, bu yaralanma neticesinde yapılan

tıbbi teşhis ve tedavilerde hata olması nedeniyle sakat kaldığını iddia

etmektedir. Davalı idarenin savunmasında, bu hususta herhangi bir beyanda

bulunulmamıştır. Mahkememizin ara kararıyla davalı idareden davacının düşme

olayı olup olmadığı sorulmuş, İlçe Jandarma Komutanı tarafından verilen cevabi

yazıda özetle; 'davacının Biga İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde görev yaptığı

esnada düşme olayının tedaviye başlandıktan sonra birlik içerisinde düştüğü

kendi beyanından anlaşılmıştır.' şeklinde beyanda bulunulmuştur. Mahkememizce

yaptırılan bilirkişi raporunda da özetle; 'davacının kolundaki rahatsızlığın

TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye bağlı sinir kökü

zedelenmesi ile oluştuğu, davacının yaralanması sonrasında teşhis ve

tedavisinde eksiklik, ihmal ve gecikme olmadığı yönünde tıbbi görüş

bildirilmiştir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının

rahatsızlığının hizmet esnasında ayağının kayması sonrasında kapı koluna

tutunması neticesinde oluştuğu, hayatın olağan akışına daha uygundur. Davacının

aynı gün içerisinde hastaneye sevk edilerek tedavisine başlanılması da bu

hususu doğrulamaktadır.

Bu durumda dava konusu olayda, davalı idarenin

hizmet kusuru bulunmamakla birlikte; oluşan zararın hizmet esnasında görevin

sebep ve tesiriyle oluştuğu, oluşan zararla yapılan görev arasında uygun

illiyet bağı bulunduğundan, oluşan zararın kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince

karşılanması gerektiği kanaatinde olduğumdan aksi yönde oluşan sayın çoğunluk

görüşüne katılmadım."

26. Başvurucunun karar düzeltme talebi de AYİM'in

2/10/2013 tarihli ve K.2013/1087 sayılı kararıyla oyçokluğuyla reddedilmiştir.

Çoğunluğun görüşüne katılmayan bir üye düzeltilmesi talep edilen kararın karşıoy gerekçesinde belirtilen nedenlerle karar düzeltme

talebinin kabul edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirmiştir.

27. Bu karar 23/10/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş

olup başvurucu otuz günlük yasal süresi içinde 6/11/2013 tarihinde bireysel

başvuruda bulunmuştur.

28. Anayasa Mahkemesi tarafından Millî Savunma Bakanlığına yazı

yazılarak söz konusu davada karar altına alınan vekâlet ücretinin başvurucudan

tahsil edilmesinden feragat edilip edilmediği ve ayrıca tahsil işlemlerine

başlanıp başlanmadığı hususlarında bilgi verilmesi istenilmiş; Bakanlık

tarafından verilen cevapta, vekâlet ücretinin tahsilinden feragat edilmediği

ile belirli aralıklarla ödenmesi konusunda başvurucu ile mutabakata varıldığı

ve bu şekilde tahsil işlemlerine başlandığı bildirilmiştir.

29. Somut olayda ayrıca başvurucunun 1/5/2013 tarihinde AYİM

nezdinde görülen davada görev alan ve 20/11/2012 tarihinde mütalaalarını sunan

bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulunduğu Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığınca suç duyurusunda bulunan bilirkişilerin Üniversite öğretim

üyeleri olmaları gerekçesiyle haklarında görevsizlik kararı verilerek

soruşturma evrakının Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne gönderildiği, Üniversitenin

Tıp Fakültesi Dekanlığı tarafından konuyla ilgili olarak yapılan inceleme ve

değerlendirme sonucunda verilen 29/8/2013 tarihli ve 3232-19479 sayılı kararla

adı geçenler hakkında ceza soruşturması açılmasına gerek olmadığına karar

verildiği, başvurucunun bu karara itirazının ise Danıştay Birinci Dairesinin

27/11/2013 tarihli ve K.2013/1557 sayılı kararıyla reddedildiği anlaşılmıştır.

B. İlgili Hukuk

30. 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile

4/7/1972 tarihli ve1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 46.

maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen cümle şöyledir:

“Ancak, tam yargı

davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları

gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya

mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz

gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.”

31. 1602 sayılı Kanun’un 52. maddesi şöyledir:

“Daireler veya Daireler

Kurulu, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden

yapabilecekleri gibi, tayin edecekleri süre içinde, lüzum gördükleri evrakın

gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer

yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde

yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir

defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

Taraflardan biri ara kararının icaplarını

yerine getirmediği takdirde bunun verilecek karar üzerindeki etkisi, görevli daire

veya kurulca önceden takdir edilir, ara kararında bu husus ayrıca belirtilir.

Ancak, istenen bilgi ve belgeler Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğine ve yüksek menfaatlerine

veya Türkiye Cumhuriyetinin güvenliği ve yüksek menfaatleri ile birlikte

yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan, Genelkurmay Başkanı veya ilgili

Bakan gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri

vermeyebilir.

(Değişik dördüncü fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Dava dosyasındaki bilgi ve belgeler taraf ve

vekillerine açıktır. Şu kadar ki; mahkeme tarafından getirtilen veya idarece

gönderilen bilgi, belge ve dosyalardan, başka şahıs ve makamların özel

bilgileri ile şeref, haysiyet ve güvenliğinin korunması veya idarenin

soruşturma metotlarının gizli tutulması maksatlarıyla taraf ve vekillerine

incelettirilmemesi kaydı konulanlar ile personelin özlük dosyasındaki dava

konusu haricindekiler taraf ve vekillerine incelettirilemez.

(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Taraf ve vekillerine incelettirilemeyecek nitelikteki

bilgi ve belgeler; bulundukları yer itibarıyla taraf ve vekillerine açık olan

diğer evraktan ayrılamaz nitelikte iseler, taraf ve vekillerine

incelettirilecek suretleri, ilgili bölümleri idare tarafından karartılarak

ayrıca gönderilir.

(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Davacı taraf veya vekili, karartılan veya verilmeyen

bilgi ve belgelerin savunmaya esas teşkil edecek unsurlar olduğu iddiası ile

mahkemeye itiraz edebilir. Yapılan bu itiraz, mahkeme tarafından incelenerek

haklı görülen hususlarda, mahkemenin belirleyeceği çerçevede daha önce

karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgeler karşı tarafa incelettirilebilir.

(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Bu hükümlere göre elde edilen ve gizlilik derecesine

sahip bilgi ve belgeler, taraf ve vekillerince mahkeme haricinde, diğer bir

maksatla kullanılamaz. Aksine davranışta bulunanlar hakkında ilgili kanun

hükümleri saklıdır.”

32. 26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki

Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine

İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) 14. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Tahkim usulüne tabi olanlar

dâhil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla

hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk

müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu

davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve

takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar

üzerinden idareler lehine vekâlet ücreti takdir edilir."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

33. Mahkemenin 14/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

34. Başvurucu;

i. İlçe Jandarma Komutanlığındaki

görevinin ifası sırasında geçirdiği rahatsızlığa ilişkin eksiklik, hata ve

ihmali davranışlar nedeniyle uzun süren bir tedavi sürecinin ardından engelli

kaldığını ve iş gücü kaybına uğradığını, rahatsızlığının geç teşhisi sonucu

uzun süre kullanmak zorunda kaldığı ilaçların yan tesirleriyle aşırı kilo

alması nedeniyle fiziksel görünümünün değiştiğini; engelli kalması, iş gücü

kaybına uğraması ve fiziksel deformasyonlara maruz kalması nedeniyle idari

yargıda açtığı tazminat (tam yargı) davasının, özenli ve makul bir sürede

hazırlanmayan ayrıca fahiş hatalar içeren bilirkişi kurulu raporuna dayanılarak

reddedildiğini, zira söz konusu bilirkişi kurulu raporunda rahatsızlık

geçirdiği ile ameliyat olduğu tarihlerin aslından çok uzak tarihler olarak

belirtildiğini, öte yandan rahatsızlandığı tarih ile ameliyatın gerçekleştiği

tarih aralığının hatalı hesaplanarak bir sonuca varıldığını, rapordaki bu

hatalar nedeniyle yeniden bilirkişi raporu alınması yönündeki talebinin ise

haklı bir gerekçe olmaksızın reddedildiğini,

ii. İş gücü kaybına ilişkin rapor

düzenleyen ve tedavisi sürecinde herhangi bir eksiklik, yanlışlık veya ihmali

bir davranış bulunup bulunmadığı hususlarında görüş bildirilmesi istenilen GATA

Adli Tıp Kurumu Başkanlığının, tedavisi sürecinde gösterilen ihmal ve

kusurların GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesince gerçekleştirilmesi nedeniyle

tarafsız ve bağımsız bir rapor düzenlemesinin mümkün olmadığını,

iii. Somut olayda hizmet kusurunun olmadığı tespit edilse

bile idarenin kusursuz sorumluluğunun söz konusu olduğunu, makul sürede

sonuçlandırılamayan yargılama neticesinde aleyhine çok yüksek miktarda vekâlet

ücretine hükmedildiğini ve verilen kararın temyizinin mümkün olmamasının

hakkaniyete uygun olmadığını belirterek Anayasa'nın 36., 56. ve 125.

maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, manevi tazminata ve yargılama

kapsamında hükmedilen vekâlet ücretinin idare üzerinde bırakılmasına karar

verilmesi talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

36. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları

şöyledir:

“Herkes,

yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller

dışında, kimsenin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve

tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”

37. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi varlığının

bütünlüğü gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin

müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Bu çerçevede devletin egemenlik

alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunan kişilerin maddi ve manevi

varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik

olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve

gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya

sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne

yapılan bir müdahaleden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin

sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin, Anayasa’nın 17. maddesinden doğan

koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün

korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen,

B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 40).

38. Anayasa’nın 17. maddesinin amacı esas olarak bireylerin

maddi ve manevi varlığına karşı devlet tarafından yapılabilecek keyfî

müdahalelerin önlenmesidir. Devletin ayrıca vücut ve ruhsal bütünlüğe yönelik

fiziksel ve cinsel saldırılar, tıbbi müdahaleler, şeref ve itibarı etkileyen

saldırılar karşısında kişilerin maddi ve manevi varlığını etkili olarak koruma

ve saygı gösterme şeklinde pozitif yükümlülüğü de bulunmaktadır (Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123,

2/10/2013, § 32).

39. Söz konusu pozitif yükümlülük, sağlık alanında yürütülen

faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin

sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını(,) beden

ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarını

tek elden planlayıp hizmet vermesini” düzenleyeceği ve bu görevini

kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları

denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır.

40. Kişilerin vücut ve ruhsal bütünlükleriyle ilgili konular,

onlara sağlanan tıbbi tedavi seçimindeki katılımları ve bu tedavilere olan

rızaları ile ilgili hususlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 8.

maddesinin sınırları içerisinde yer almaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için

bkz. İclal Karakoca ve Hüseyin

Karakoca/Türkiye, B. No: 46156/11, 21/5/2013).

41. Türk Silahlı Kuvvetlerde asker olarak görev yapan başvurucunun

dava konusu ettiği olay sonucunda iş gücü kaybına uğramasının, vücut

bütünlüğünün yanı sıra mesleki yaşamı üzerinde de önemli sonuçlar doğuracağı

açıktır. Bu çerçevede başvurucunun tıbbi ihmal sonucu fiziksel bütünlüğüne

zarar verilmesi oluşan zararının karşılanması amacıyla idare aleyhine açtığı

tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle anayasal haklarının ihlal edildiğini

ileri sürdüğü başvuru, Anayasa’nın 17. ve Sözleşme’nin 8. maddelerinin ortak

koruma alanı kapsamında yer almaktadır.

42. Bu itibarla başvurucunun görevini yerine getirirken

geçirdiği kaza nedeniyle rahatsızlanması sonucu hakkında uygulanan tedavi

sürecinde ilgililerin kusur ve ihmal göstererek vücut bütünlüğüne zarar

verildiğini ileri sürerek idare aleyhine açtığı davanın hukuka aykırı şekilde

ve makul olmayan bir sürede reddedildiği iddialarının, Anayasa'nın 17.

maddesinin birinci fıkrasında güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi

varlığını koruma hakkı; söz konusu davada aleyhine yüksek miktarda vekâlet

ücreti hükmedildiği iddiasının, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına

alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı ve dava

sonucunda verilen karara karşı temyiz yolunun bulunmamasına ilişkin iddiasının

iki dereceli yargılama hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği

değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a. İki Dereceli Yargılanma Hakkının İhlal

Edildiğine ilişkin İddia

43. Başvurucu, AYİM kararlarına karşı başvurulabilecek temyiz

yolunun bulunmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

44. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü ve 30/3/2011 tarihli ve

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında

Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre Anayasa

Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için kamu

gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına

alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye’nin taraf olduğu ek

protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve

Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren

başvurunun esasının incelenmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

45. İki dereceli yargılanma hakkı Anayasa’da güvence altına

alınmış temel hak ve özgürlüklerden olmadığı gibi Sözleşme ve buna ek

Türkiye’nin taraf olduğu protokollerden herhangi birinin kapsamına da

girmemektedir (Mahir Akarsu, B.

No: 2012/1096, 20/2/2014, §§ 42-45).

46. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmında yer alan ihlal

iddialarının Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kaldığı

anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları

yönünden incelenmeksizin konu bakımından

yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b. Maddi ve Manevi

Varlığını KorumaHakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

47. Başvurucu, GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde kendisine

uygulanan teşhis ve tedavi sürecindeki kusur ve ihmaller nedeniyle engelli

kalması ve iş gücü kaybına uğraması nedeniyle hizmet kusuru bulunan idare

aleyhine açtığı tam yargı davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir

sürede reddedildiğini ileri sürerek maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

48. Bakanlık görüşünde, başvuruya konu olayın Anayasa

Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıç tarihi olan 23/9/2012

tarihinden önce 6/10/2008 tarihinde gerçekleştiği, diğer yandan Anayasa

Mahkemesi tarafından 2013/293, 2013/841 ve 2012/848 numaralı başvurulara

ilişkin verilen kararlarda 23/9/2012 tarihinden önce meydana gelmiş olaylara

ilişkin esas incelemesinin yapıldığı belirtilerek başvurunun zaman bakımından

kabul edilebilir olup olmadığı hususundaki değerlendirmenin Anayasa Mahkemesine

ait olduğu ifade edilmiştir.

49. Bakanlık görüşünde olayın gerçekleştiği tarihe dikkat

çekilerek başvurunun zaman bakımından kabul edilemez olup olmadığı hususunda

bir değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiş ise de Anayasa Mahkemesi,

Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında usulyükümlülüğü

bakımından inceleme yaptığı önceki başvurularda, zaman bakımından yetkisinin

hesabında kural olarak başvuru konusu olayların soruşturulması amacıyla takip

edilen başvuru yollarının kesinleşme tarihini esas alırken otuz günlük başvuru

süresinin hesabında ise başvuru konusu olayların soruşturulması amacıyla takip

edilen başvuru yollarının kesinleşme tarihinin başvurucular tarafından

öğrenilme tarihini esas almıştır (Sadık

Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841, 23/1/2014; Cezmi Demir ve diğerleri, 2013/293,

17/7/2014). Bu sebeple anılan olayın Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisi kapsamında olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır.

50. Bakanlık görüşünde ayrıca, başvurunun Anayasa'nın 17. maddesi

ve Sözleşme'nin 2. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında ve bu konudaki

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları çerçevesinde

değerlendirilmesinin uygun olacağının değerlendirildiği ifade edilmiş, AİHM

içtihatlarına göre Sözleşme'nin 2. maddesinin, devlete diğer yükümlülüklerin

yanında başvuruya konu olaya benzer olayların kamu denetimine açılmasına imkân

veren yani ister özel sektör, ister kamu sektöründe olsun sağlık çalışanlarının

sorumluluğu altında yaşamını yitiren veya fiziksel bütünlüğüne zarar verilen

bir kişinin ölüm nedeninin ya da fiziksel

bütünlüğüne zarar verilme sebebinin belirlenmesini ve söz konusu sağlık

çalışanlarının gerektiğinde eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmelerini zorunlu

kılan etkili ve bağımsız bir yargı sistemi kurulması yükümlülüğü de yüklediği

belirtilmiştir.

51. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu cevaplarında

başvuru formu ve eklerinde ileri sürdüğü beyanlarını yenilemiştir.

52. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı ile maddi

ve manevi varlığı koruma hakkı kapsamında devletin yerine getirmek zorunda

olduğu pozitif yükümlülüklerin usule ilişkin boyutu, yaşanan ölüm veya

bireylerin maddi ve manevi varlığının zarar görmesine sebep olan olayların tüm

yönlerinin ortaya konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkân tanıyan

bağımsız bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Sadık Koçak ve diğerleri, § 94).

53. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma

türünün yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım

gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No:

2012/752, 17/9/2013, § 55).

54. Buna göre yaşam hakkının veya fiziksel bütünlüğün ihlaline

kasten sebebiyet verilmemiş ise "etkili bir yargısal sistem kurma"

yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını

gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının

açık olması yeterli olabilir (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, § 59). Bu ilke, kural olarak tıbbi ihmal

sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olayları ile maddi ve manevi varlığa

verilen zarar hâlleri için de geçerlidir (Nail

Artuç, B. No: 2013/2839, 3/4/2014 § 37).

55. Bununla birlikte ölüm veya fiziksel bütünlüğe yönelik

olayları aydınlatmak üzerine yürütülen ceza soruşturmaları ile mağdurların

kendi inisiyatifleri ile hukuk veya idare mahkemesinde açtıkları dava

yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada

fiilen de etkili olması ve başvurulan makamın, ihlal iddiasının özünü ele alma

yetkisine sahip bulunması gereklidir. Ancak bir hak ihlali iddiasını

önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak

ihlalini karara bağlayabilmesi ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi

hâlinde başvuru yolunun etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan, § 26; Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, §

39).

56. Yürütülecek soruşturmalarda makul bir hızda gerçekleştirilme

ve özen gösterilme zorunluluğu da zımnen mevcuttur. Elbette ki bazı özel

durumlarda soruşturmanın veya kovuşturmanın ilerlemesine engel olan unsurlar ya

da güçlükler bulunabilir. Ancak bir soruşturmada ve devamında yapılan

kovuşturmada yetkililerin hızlı hareket etmeleri, yaşanan olayların daha

sağlıklı bir şekilde aydınlatılabilmesi, kişilerin hukukun üstünlüğüne olan

bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü gösterildiği ya da

kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin engellenmesi açısından kritik bir

öneme sahiptir (Deniz Yazıcı, B.

No: 2013/6359, 10/12/2014, § 96; Filiz Aka, § 29).

57. Yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkı

kapsamında yürütülecek olan ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu

ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarının da

makul derecede ivedilik ve özen şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece

mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın

17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp

yapmadıklarının ya da ne ölçüde yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından

değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda

gösterilecek hassasiyet yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya

çıkabilecek benzerihlallerinin önlenmesinde sahip

olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, § 110; Filiz Aka, § 33).

58. Tıbbi ihmallerden kaynaklandığı ileri sürülen ihlal

iddiaları açısından ayrıca belirtmek gerekir ki sağlık kurumlarında işlenen

kusurlu eylemlerin bilinmesi ilgili kurumlara ve sağlık personeline, potansiyel

kusurlarını giderme ve benzer hataların meydana gelmesini önleme imkânı vermesi

bakımından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu tür olaylara ilişkin

soruşturma veya davaların hızlı bir şekilde incelenmesi sağlık hizmetlerinden

faydalanan tüm bireylerin güvenliği için son derece önemlidir (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Süleyman Ege/Türkiye,

B. No: 45721/09, 25/6/2013, § 53).

59. Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle başkasına

verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki

sorumluluk, ceza hukuku alanında suç diye adlandırılan insan davranışına göre

daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin suç

teşkil edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken haksız

fiil için böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca ceza hukuku

alanında taksire dayalı sorumluluğun istisnai nitelik taşımasına rağmen kasten

veya taksirle başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim

imkânının daha fazla olduğu ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer

verilmezken hukuki sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin

şekilde uygulandığı ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar

çerçevesinde daha düşük bir ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun

söz konusu olabildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra hukuk sistemimizde ceza

muhakemesinde şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kaldırılırken hukuki

sorumluluk alanındaki tazmin yükümlülüğünün asıl gayesinin zarar görenin

zararının telafi edilmesi olduğu dikkate alındığında özellikle somut başvuruya

konu ihlal iddiasına benzer uyuşmazlıklar açısından hukuki tazmin yolunun daha

yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili bir başvuru yolu

olduğu anlaşılmaktadır (Işıl Yaykır, B. No: 2013/2284, 15/4/2014, § 44).

60. Bu nedenle somut olayın kendine özgü koşulları dikkate

alındığında başvuruya konu idari davanın başvurucunun maddi ve manevi varlığını

koruma hakkının ihmal suretiyle ihlal edildiği iddialarına ilişkin hak ihlalini

karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir giderim sunabilme bakımından

yeterli bir telafi sağlayabildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Zira davaya

bakmakla yetkili AYİM'in, ihlal iddiasının özünü ele

alıp inceleyebilme yetkisine sahip olduğu ve verebileceği bir tazminat

kararının ihlal için uygun bir giderim imkânı sağlayabileceği görülmektedir.

61. Bu itibarla başvuruya konu olay devletin, kişinin maddi ve

manevi varlığıkoruma hakkına ilişkin pozitif

yükümlülüğü kapsamındaki "etkili

yargısal sistem kurma" ya ilişkin usul yükümlülüğüne bağlı

olarak incelenmiştir.

62. Başvuruya konu somut dava belirtilen ilkeler bağlamında

incelendiğinde, öncelikle davada görüşleri karara esas alınan ve bu surette

yargılama sürecine dâhil olan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim

üyelerinden oluşan bilirkişilerin bağımsız ya da tarafsız olmadığını gösteren

herhangi bir bulguya rastlanmadığı, toplamda yaklaşık 2 yıl 7 ay süren kanun yolu

incelemesi de dâhil yargılamanın -başvurucunun iddiasının aksine- tüm

aşamalarında yeterli ivedilik gösterilip makul bir sürede sonlandırıldığı, bir

avukat tarafından temsil edilen başvurucunun, bilirkişi raporlarına ve

kararlara karşı itiraz ve karar düzeltme haklarını kullanabildiği ve bu surette

meşru çıkarlarının korunması için söz konusu davaya gerekli olduğu ölçüde

etkili katılımının sağlandığı, bu bağlamda başvurucunun vekili aracılığıyla

temsil edilebildiği, dosyayı inceleme hakkına herhangi bir kısıtlama

getirilmediği, dava dosyasını inceleyip ayrıca bilgi ve belge sunabildiği,

toplanan delillerden haberdar edildiği görülmüştür.

63. Bununla birlikte başvurucu, davanın hatalar içermesi

nedeniyle hükme esas alınmaması ve başka bir kuruldan yeniden mütalaa alınması

gerektiği yönündeki itirazlarına rağmen eksik ve yetersiz bilirkişi raporu

dayanak yapılarak karara bağlandığını ileri sürmüştür.

64. Öncelikle belirtmek gerekir ki olayların oluşumuna ilişkin

delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat Atılgan, B. No: 2013/9047, 7/5/2015,

§ 44). Ayrıca Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir davada bilirkişi raporu

veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir.

Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve

değerlendirilmesi hususları derece mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna

karşın Anayasa Mahkemesi, başvurucu tarafından yargılama kapsamında alınan

bilirkişi raporunun bir hükme ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi kararının

da tarafların haklarını koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir

usul çerçevesinde verilip verilmediğini incelemesi gerekmektedir (Ahmet Gökhan Rahtuvan,

B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59, 60).

65. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin kural olarak bilirkişilerin

vardığı sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım tahminlere yer

vererek sahip olduğu bilimsel bakış açılarının doğru olup olmadığı yönünden

irdeleme görevi de bulunmamaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05,

5/1/2010, § 59).

66. Ancak kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı

kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu usul yükümlülüklerinin somut olayda

yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir şekilde değerlendirilmesi ilgili

anayasal kurallar bağlamında derece mahkemelerinin kendilerine tanınmış takdir

yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin denetlenmesi gerekir. Bu

bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve

yeterli olup olmadığı incelenmelidir (Murat

Atılgan, § 44).

67. Derece mahkemelerince takdirlerinin gerekçeleri, tarafların

kanun yoluna başvuru imkânını etkili şekilde kullanabilmesini sağlayacak

surette ayrıntılı olarak ortaya konulmalı, ulaşılan sonuçlar yeterli

açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi yeterli, nesnel verilere

dayandırılmalıdır (Murat Atılgan,

§ 45).

68. Somut davada başvurucunun tıbbi teşhis ve tedavi sürecinde

kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve durumun açıklığa

kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine dayanak yapılan

bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya uygulanan

ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla ilgili

olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların gerçekleştiği

tarihlerle örtüşmeyecek nitelikte tespitlere yer verildiği (bkz. §§ 21, 23)

görülmekle birlikte, budurumun davanın sonucunu

doğrudan tesir edecek nitelikte olmadığı, AYİM'in

dava dosyasındaki bilgi, belge ve bilirkişi raporu uyarınca inceleme

yapıldığına ilişkin gerekçesinin somut olayla ilgili ve yeterli olduğu sonucuna

varılmıştır.

69. Açıklanan nedenlerle maddi ve manevi varlığı koruma hakkının

ihlal edildiği iddiasını içeren başvurunun bu kısmının, açık ve görünür bir

ihlal tespit edilemediğinden diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden

incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksunluknedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Engin YILDIRIM ve Alparslan ALTAN bu görüşe katılmamışlardır.

c. Mahkemeye Erişim Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

70. Başvurucu, idare aleyhine açtığı tam yargı davasında

aleyhine yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye

erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

71. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

72. Başvurucu, davanın reddedilmesi sonucunda idareye 12.570 TL

vekâlet ücreti ödemeye mahkûm edilmesi nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde

düzenlenen adil yargılama hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

73. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” başlıklı 36. maddesi şöyledir:

“Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı

mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma (Değişik ibare:

3.10.2001-4709/14 md.) ile adil yargılanma hakkına

sahiptir.

Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki

davaya bakmaktan kaçınamaz.”

74. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne

taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen

veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme

kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını

ihlal edebilir (Özkan Şen, § 52).

75. Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre

kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme

masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına

müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun

talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.

Ancak bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir

amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu

yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil

dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklememiş

olması gerekir (Özkan Şen, § 61,

62).

76. Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara avukatlık

ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına

yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi

için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması

gerekir. Başvuru konusu olayda dava açılmadan önce 2/11/2011 tarihinde

yayımlanarak yürürlüğe giren 659 sayılı KHK ile idarenin taraf olduğu

davaların, idarenin bünyesinde görev yapan kadrolu hukuk müşavirleri ve

avukatlar tarafından takibi öngörülmüş olup davanın reddi hâlinde idare lehine

avukatlık ücretine hükmedilmesi düzenleme altına alınmıştır. Gereksiz

başvuruların önlenerek dava sayısının azaltılması ve böylece mahkemelerin

gereksiz yere meşgul edilmeksizin uyuşmazlıkları makul sürede bitirebilmesi

amacıyla başvuruculara belli yükümlülükler öngörülebilir. Bu yükümlülüklerin

kapsamını belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen

yükümlülükler dava açmayı imkânsız hâle getirmedikçe ya da aşırı derece

zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez.

Dolayısıyla davayı kaybetmesi hâlinde başvurucuya yüklenecek olan avukatlık

ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir (Serkan

Acar, B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38, 39).

77. Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan

başvurucuların reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan avukatlık

ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli

dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye

başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu kapsamda davanın özel

koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim

hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir (Özkan

Şen, § 54).

78. Tazminat alacağının miktarı, ancak bilirkişi incelemesi ve

benzeri araştırmalardan sonra mahkemenin takdir yetkisi çerçevesinde

belirlenebilen bir olgudur. Tazminat müessesesinin bu özelliği gereği, hak

kazanılan tazminat miktarının dava açılmadan önce tam olarak bilinmesi veya

öngörülmesi mümkün değildir. Dava açılması aşamasında karşı karşıya kalınan bu

belirsizliğin talep edilen miktarın sonradan düzeltilmesi (ıslah) yoluyla

aşılması da değişiklik yapılamadan önceki hâliyle 1602 sayılı Kanun gereği

mümkün olmadığından hak kaybına uğramak istemeyen davacıların tazminat

taleplerine ilişkin miktarları yüksek tutmaktan başka seçeneklerinin olmadığı

görülmektedir.

79. Başvurucunun da bu nedenle AYİM’e

1/3/2011 tarihinde açtığı davada uğrağını ileri sürdüğü zarar için 128.800 TL

maddi ve 80.000 TL manevi olmak üzere toplamda 208.000 TL tazminat talebinde

bulunduğu anlaşılmaktadır. AYİM, davayı reddettikten sonra başvurucunun

reddedilen tazminat talepleri üzerinden davalı idare lehine 12.570 TL vekâlet

ücreti ödemesine karar vermiştir.

80. Buna göre başvurucunun dava açtığı 1/3/2011 tarihinde ıslah

imkânının olmaması nedeniyle hak kaybına uğramamak amacıyla talebini yüksek

tuttuğu ve davanın reddedilmesi sonucunda 12.570 TL vekâlet ücreti ödeme

yükümlülüğü altına girdiği anlaşılmaktadır.

81. Başvurucu aleyhine vekâlet ücreti ödenmesini öngören

düzenlemenin tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği söylenemez. Bu

düzenleme sonucu gerçekleşen müdahalenin ölçülü olup olmadığının da incelenmesi

gerekir.

82. Somut olayın koşulları bir bütün hâlinde

değerlendirildiğinde başvurucunun dava açtığı sırada ıslah imkânının olmaması

nedeniyle hak kaybına uğramamak için talebini yüksek tuttuğu, bu nedenle de

yargılama sonucunda talep edilen ancak reddedilen maddi ve manevi tazminat

tutarı üzerinden 12.570 TL gibi yüksek miktarda vekâlet ücretini davalı idareye

geri ödemek zorunda kaldığı görülmüştür. Böylece ıslah imkânı olmaması

nedeniyle yüksek tazminat talebinde bulunularak açılan davaya ilişkin yargılama

sonucunda başvurucu aleyhine hükmedilen avukatlık ücretinin, Anayasa

Mahkemesinin emsal kararlarında belirlediği kriterlere göre ölçülü olmadığı

saptandığından mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır (Galip Kocuk, B.

No: 2014/5639, 24/6/2015; Metin Taşdemir,

B. No: 2014/6991, 26/2/2015).

83. Açıklanan nedenlerle başvuruya konu müdahale ölçülü

olmadığından başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan

mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

84. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

85. Başvurucu, başvuruya konu davada aleyhine hükmedilen vekâlet

ücretinin davalı idare üzerinde bırakılması talebinde bulunmuştur.

86. Başvurucunun mahkemeye erişim hakkınınihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

87. Mahkemeye erişim hakkının ihlali nedeniyle ve yalnızca ihlal

tespitiyle giderilemeyecek olan maddi zararları karşılığında başvurucuya net

10.000 TL tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

88. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,50 TL harçtan oluşan

yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. İki dereceli yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın konu bakımından yetkisizlik

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

2. Maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Engin YILDIRIM ve Alparslan

ALTAN'ın karşıoylarıyla ve

OYÇOKLUĞUYLA,

3. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE

OYBİRLİĞİYLE,

C. Mahkemeye erişim hakkının ihlali nedeniyle başvurucuya net

10.000 TL maddi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerinin

REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

D. 198,50 TL harçtan oluşan yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA OYBİRLİĞİYLE,

F. Kararın bir örneğinin bilgi için Askeri Yüksek İdare

Mahkemesi İkinci Dairesine GÖNDERİLMESİNE ,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

14/4/2016 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvuru, başvurucunun GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde

kendisine uygulanan teşhis ve tedavi sürecindeki kusur ve ihmaller nedeniyle

engelli kalması ve iş gücü kaybına uğraması, hizmet kusuru bulunan idare

aleyhine açtığı tam yargı davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir

sürede reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

2. Çoğunluk görüşüyle, somut davada başvurucunun tıbbi teşhis ve

tedavi sürecinde kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve

durumun açıklığa kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine

dayanak yapılan bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya

uygulanan ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla

ilgili olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların

gerçekleştiği tarihlerle örtüşmeyecek nitelikte tespitlere yer verildiği (bkz.

§§ 21, 23) görülmekle birlikte, bu durumun davanın sonucunu doğrudan

etkileyecek nitelikte olmadığı, AYİM'in dava

dosyasındaki bilgi, belge ve bilirkişi raporu uyarınca inceleme yapıldığına

ilişkin gerekçesinin somut olayla ilgili ve yeterli olduğu gerekçesiyle

Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın

korunması hakkının usule ilişkin boyutunun ihlal edilmediği yönünde karar

verilmiştir.

3. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma

hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez

haklarındandır. Anayasa Mahkemesince belirtildiği gibi yaşam ve vücut bütünlüğü

üzerindeki temel hak, devletlere pozitif ve negatif yükümlülük yükleyen

haklardandır (AYM, E.2007/78, K.2010/120, K.T. 30/12/2010).

4. Anayasa'nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında,

devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin

yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra devlet, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında

bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların,

gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden

kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü altındadır (AYM, E.1999/68,

K.1999/1, K.T. 6/1/1999). Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü

tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (AYM, E.2005/151

K.2008/37, K.T. 3/1/2008;E.2010/58, K.2011/8, K.T.

6/1/2011).

5. Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can

kaybının gerçekleştiği durumlarda Anayasa'nın 17. maddesi, Devlete, elindeki

tüm imkânları kullanarak, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari

çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup

cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi

yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının

tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir.

6. Ancak, özellikle insan davranışının öngörülemezliği,

öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek

faaliyetin tercihi göz önüne alınarak; pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine

aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Pozitif yükümlülüğün ortaya

çıkması için yetkililerce, belirli bir kişinin hayatına yönelik gerçek ve yakın

bir tehlikenin bulunduğunun bilinmesi ya da bilinmesi gerektiği durumların

varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durum dahilinde, makul ölçüler

çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin

gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız

olduklarının tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Keenan/Birleşik Krallık, 27229/95,

3/4/2001, §§ 89-92, ve A. ve

Diğerleri/Türkiye, 27/7/2004, 30015/96, § 44-45, İlbeyi

Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, 19986/06, 10/4/2012, § 28).

7. Devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif

yükümlülüklerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu

usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayının

sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek

etkili resmi bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın

temel amacı, yaşam hakkını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını

güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda,

bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler için hesap vermelerini

sağlamaktır (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No:

38361/97, § 137, Jasinskis/ Letonya, 21.12.2010, B. No: 45744/08, §

72).

8. Usul yükümlülüğünün bir olayda zorunlu kıldığı soruşturma

türünün, yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin kanun tarafından cezai

bir yaptırımla karşılanıp karşılanmadığına bağlı olarak tespiti gerekmektedir.

9. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan

mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm

olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil,

uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer yandan, burada yer verilen

değerlendirmeler hiçbir şekilde Anayasa'nın 17. maddesinin başvuruculara üçüncü

tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği

(benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008, § 70), tüm yargılamaları

mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Tanlı/Türkiye,

26129/95, § 111) yüklediği anlamına gelmemektedir.

10. Yürütülecek ceza soruşturmaları sorumluların tespitine ve

cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır.

Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma

makamlarının resen harekete geçerek ölümü aydınlatabilecek ve sorumluların

tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir. Soruşturmada ölüm

olayının nedeninin veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkanını

zayıflatan bir eksiklik, etkili soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır

(benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109; Dink/Türkiye, 2668/07, 6102/08, 30079/08,

7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010, § 78).

11. Yürütülecek ceza soruşturmalarının etkinliğini sağlayan

hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap verilebilirliği

sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine açık olmasıdır.

Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin yakınlarının meşru menfaatlerini korumak

için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmaları sağlanmalıdır (benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Hugh

Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109).

12. Ancak ihmal nedeniyle meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin

davalar açısından farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Buna göre, yaşam

hakkının veya fiziksel bütünlüğün ihlaline kasten sebebiyet verilmemiş ise,

"etkili bir yargısal sistem kurma"

yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını

gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk

yollarının açık olması da yeterli olabilir (benzer yöndeki AİHM kararları için

bkz. Vo/Fransa[BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90;Calvelli ve Ciglio/İtalya,

32967/96, 17/1/2002, § 51).

13. Bununla birlikte, ihmal suretiyle meydana gelen ölüm

olaylarında Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme

hatasını veya dikkatsizliği aşan bir ihmali olduğu, yani olası sonuçların

farkında olmalarına rağmen söz konusu makamların kendilerine verilen yetkileri

göz ardı ederek tehlikeli bir faaliyet nedeniyle oluşan riskleri bertaraf etmek

için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda, bireyler kendi

inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursa olsun, insanların

hayatının tehlikeye girmesine neden olan kişiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması

ya da bu kişilerin yargılanmaması 17. maddenin ihlaline neden olabilir (benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. Budayeva ve

diğerleri/Rusya, 15339/02, 20/3/2008,§ 140,Öneryıldız/Türkiye, [BD] 48939/99,

30/11/2004, § 93).

14. Yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkı

kapsamında yürütülecek olan ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu

ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarının da

makul derecede ivedilik ve özen şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece

mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın

17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp

yapmadıklarının ya da ne ölçüde yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından

değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda

gösterilecek hassasiyet yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya

çıkabilecek benzerihlallerinin önlenmesinde sahip

olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No:

2013/6319, 16/7/2014, § 110).

15. Tıbbi ihmallerden kaynaklandığı ileri sürülen ihlal

iddiaları açısından ayrıca belirtmek gerekir ki sağlık kurumlarında işlenen

kusurlu eylemlerin bilinmesi ilgili kurumlara ve sağlık personeline, potansiyel

kusurlarını giderme ve benzer hataların meydana gelmesini önleme imkânı vermesi

bakımından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu tür olaylara ilişkin

soruşturma veya davaların hızlı bir şekilde incelenmesi sağlık hizmetlerinden

faydalanan tüm bireylerin güvenliği için son derece önemlidir (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Süleyman Ege/Türkiye, B. No: 45721/09, 25/6/2013, § 53).

16. Başvurucunun şikâyetinin özü, tedavisinde idare tarafından

hizmet kusuru gösterilmesi nedeniyle açtığı tazminat davasının etkili

görülmemesi suretiyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal

edildiğine ilişkindir.

17. Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle başkasına

verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki

sorumluluk, ceza hukuku alanında suç olarak nitelendirilen insan davranışına

göre daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin

suç teşkil edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken,

haksız fiil için böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca ceza hukuku

alanında taksire dayalı sorumluluk istisnai nitelik taşımasına rağmen, kasten

veya taksirle başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim

imkânının daha fazla olduğu; ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer

verilmezken hukuki sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin

şekilde uygulandığı ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar

çerçevesinde daha düşük bir ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun

söz konusu olabildiği görülmektedir. Bunun yanı sıra hukuk sistemimizde ceza

muhakemesinde şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kaldırıldığından

hukuki sorumluluk alanındaki tazmin yükümlülüğünün asıl gayesinin zarar görenin

zararının telafi edilmesi olduğu da dikkate alındığında, özellikle somut

başvuruya konu ihlal iddiasına benzer uyuşmazlıklar açısından hukuki tazmin

yolunun daha yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili bir

başvuru yolu olduğu anlaşılmaktadır (Işıl Yaykır, B.

No: 2013/2284, 15/4/2014, § 44).

18. Bu nedenle somut olayın kendine özgü koşulları dikkate

alındığında başvuruya konu idari davanın başvurucunun maddi ve manevi varlığını

koruma hakkının ihmal suretiyle ihlal edildiği iddialarına ilişkin hak ihlalini

karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir giderim sunabilme bakımından

yeterli bir telafi sağlayabildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Zira davaya

bakmakla yetkili AYİM'in, ihlal iddiasının özünü ele

alıp inceleyebilme yetkisine sahip olduğu ve verebileceği bir tazminat

kararının ihlal için uygun bir giderim imkânı sağlayabileceği görülmektedir.

19. Başvuruya konu somut dava belirtilen ilkeler bağlamında

incelendiğinde öncelikle davada yargılama sürecine dâhil olan bilirkişi ve

hâkimlerin bağımsız ya da tarafsız olmadığını gösteren herhangi bir bulguya

rastlanmadığı, toplamda yaklaşık 2 yıl 7 ay süren kanun yolu incelemesi de

dâhil yargılamanın -başvurucunun iddiasının aksine- tüm aşamalarında yeterli

ivedilik gösterilip makul bir sürede sonlandırıldığı, bir avukat tarafından

temsil edilen başvurucunun, bilirkişi raporlarına ve kararlara karşı itiraz ve

karar düzeltme haklarını kullanabildiği ve bu surette meşru çıkarlarının

korunması için söz konusu davaya gerekli olduğu ölçüde etkili katılımının

sağlandığı, bu bağlamda başvurucunun vekili aracılığıyla temsil edilebildiği,

dosyayı inceleme hakkına herhangi bir kısıtlama getirilmediği, dava dosyasını

inceleyip ayrıca bilgi ve belge sunabildiği ve toplanan delillerden haberdar

edildiği görülmüştür.

20. Bununla birlikte başvurucu, davanın hatalar içermesi

nedeniyle hükme esas alınmaması ve başka bir kuruldan yeniden mütalaa alınması

gerektiği yönündeki itirazlarına rağmen eksik ve yetersiz bilirkişi raporu

dayanak yapılarak karara bağlandığını ileri sürmüştür.

21. Öte yandan AYİM’in 23/1/2013 tarihli

ve E.2011/790, K.2013/200 sayılı kararı ile karar düzeltme talebi üzerine

verilen 2/10/2013 tarihli ve K.2013/1087 sayılı kararına katılmayarak karşı oy

kullanan üyelerin gerekçelerinde, “…Tüm bu

hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının rahatsızlığının hizmet

esnasında ayağının kayması sonrasında kapı koluna tutunması neticesinde

oluştuğu, hayatın olağan akışına daha uygundur. Davacının aynı gün içerisinde

hastaneye sevk edilerek tedavisine başlanılması da bu hususu doğrulamaktadır.

Bu durumda dava konusu olayda, davalı idarenin

hizmet kusuru bulunmamakla birlikte; oluşan zararın hizmet esnasında görevin

sebep ve tesiriyle oluştuğu, oluşan zararla yapılan görev arasında uygun

illiyet bağı bulunduğundan, oluşan zararın kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince

karşılanması gerektiği..." belirtilmiştir.

22. Öncelikle belirtmek gerekir ki olayların oluşumuna ilişkin

delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat

Atılgan, B. No: 2013/9047, 7/5/2015,§ 44). Ayrıca

Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir davada bilirkişi raporu veya uzman

mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir. Bilirkişi raporu ve

benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi hususları derece

mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna karşın Anayasa Mahkemesi, başvurucu

tarafından yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporunun bir hükme

ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi kararının da tarafların haklarını

koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir usul çerçevesinde verilip

verilmediğini incelemesi gerekmektedir (Ahmet Gökhan Rahtuvan,

B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59,60).

23. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin bilirkişilerin vardığı

sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım tahminlere yer vererek

sahip olduğu bilimsel bakış açılarının

doğru olup olmadığı yönünden irdeleme

görevi de bulunmamaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.

Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59).

24. Bunun için devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını

koruma hakkı kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu usul yükümlülüklerinin

somut olayda yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir şekilde

değerlendirilmesi ilgili anayasal kurallar bağlamında derece mahkemelerinin

kendilerine tanınmış takdir yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin

denetlenmesi gerekir. Bu bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen

gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığı incelenmelidir (

Murat Atılgan, § 44).

25. Derece mahkemelerince takdirlerinin gerekçeleri, tarafların

kanun yoluna başvuru imkânını etkili şekilde kullanabilmesini sağlayacak

surette ayrıntılı olarak ortaya konulmalı, ulaşılan sonuçlar yeterli

açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi yeterli, nesnel verilere

dayandırılmalıdır (Murat Atılgan, § 45).

26. Anayasa Mahkemesi, değerlendirmelerinde bu tür sorunların

incelenmesi durumunda başvuruya konu davaların görevi olmadığından nasıl

sonuçlanacağı ile ilgilenmemektedir. Anayasa Mahkemesinin inceleme görevi

mahkemelerin karara varırken Anayasa'nın 17. maddesi ile öngörülen derinlikli

ve özenli inceleme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini ya da ne ölçüde

getirdiğini belirlemekten ibarettir (Cemil Danışman,§

110; Filiz Aka, § 29).

27. Başvuruya konu davada başvurucunun tıbbi teşhis ve tedavi

sürecinde kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve durumun

açıklığa kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine dayanak

yapılan bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya

uygulanan ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla

ilgili olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların

gerçekleştiği tarihlerle örtüşmeyecek ve derin farklılıklar içerecek nitelikte

tespitlere yer verildiği anlaşılmıştır.

28. Başvurucunun da söz konusu rapora itiraz ederek yeni bir

bilirkişi mütalaası alınmasını talep etmesine rağmen rapordaki tarihlere

ilişkin bu tespitlerin mevcut kanaati değiştirmeyeceğini ve davanın sonucuna

doğrudan tesir etmeyeceğini ortaya koyabilecek herhangi bir gerekçe de

belirtilmeksizin talebinin reddedildiği, ayrıca söz konusu tespitlerin yeniden

gözden geçirilerek gerektiğinde buna göre yeni bir rapor tanzim edilmesi

hususunda aynı bilirkişi kurulundan bir mütalaa alınmasının gerekip

gerekmediğinin de değerlendirilmediği görülmüştür.

29. Somut başvuru açısından, davanın sonucu üzerindeki muhtemel

etkilerinden bağımsız olarak ve yukarıda belirtilen ilkeler bağlamında

değerlendirildiğinde, başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması için

sorumluluğun belirlenmesi yönünden önem taşıyan esaslı noktalarda ortaya çıkan

hata ve eksiklikler Anayasa'nın 17. maddesinin öngördüğü derinlikli ve özenli

inceleme yapma yükümlülüğünün ihlali sonucunu doğuracak niteliktedir.

30. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence

altına alınan maddi ve manevi varlığın korunmasını isteme hakkının usule

ilişkin boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği düşüncesinde

olduğumdan çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmadım.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Raportör : Nahit GEZGİN Başvurucu : Yasin ÇILDIR Üye Alparslan ALTAN

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/8147, 14 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
  12. C. Mahkemeye erişim hakkının ihlali nedeniyle başvurucuya net
  13. D. 198,50 TL harçtan oluşan yargılama giderinin BAŞVURUCUYA
  14. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  15. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  16. Karşıoy Gerekçesi
  17. Yıldırım
  18. Özgüldür
  19. Kömürcü
  20. Altan
  21. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/8147
Tarih
14 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Hacer Kahraman Başvurusu (B. No: 2013/7935)
  • S. D. Başvurusu (B. No: 2013/8884)
  • Nurullah Etiz Başvurusu (B. No: 2013/7838)
  • Fevzi Kayacan Başvurusu (B. No: 2013/2513)
  • Alp Büyükkaya Başvurusu (B. No: 2013/8381)
  • Salih Tuğrul Başvurusu (B. No: 2014/1988)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.