İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Fevzi Kayacan Başvurusu (B. No: 2013/2513)

1. Başvuru, konut yakınında bulunan baz

Başvuru No2013/2513Tarih21 Nisan 2016Okuma38 dk · 7.615 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Fevzi Kayacan Başvurusu (2)

Karar tarihi
21 Nisan 2016
Başvuru Numarası
2013/2513
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.615 kelime·38 dk okuma·12 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, konut yakınında bulunan baz

istasyonunun sağlığı olumsuz etkilediği iddiasıyla açılan davanın reddedilmesi

nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal

edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 10/4/2013 tarihinde Konya 3.

Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin

idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına

engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 24/6/2014

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından

yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 5/1/2015

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte

yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 5/2/2015

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 9/2/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu,

Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 10/2/2015

tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucunun ikamet ettiği Konya ili Selçuklu ilçesi Özlem

Mahallesi'nde bulunan Büyükkapçı Camisi binasına ve

eklentilerine Dinî ve Sosyal Hizmet Vakfı (Vakıf) ile V. Telekomünikasyon A. Ş.

(Şirket) arasında imzalanan kira sözleşmesi gereğince 5/3/2008 tarihinde baz istasyonu kurulmuştur. Bunun üzerine başvurucu

tarafından söz konusu Vakıf ve Şirket muhatap kılınarak Konya 6. Noterliği

vasıtasıyla gönderilen 16/6/2010 tarihli ve 11756 Yevmiye sayılı ihtarnamede baz istasyonu ile ikamet edilen konut arasında yirmi

metreden daha az bir mesafe bulunduğu, yerleşim yerinde bulunan baz

istasyonunun sağlığa zarar verebileceği, kendisinde ve ailesinde korku,

tedirginlik, panik ve ümitsizliğe neden olduğu, özel yaşantısına ve konutuna

müdahale oluşturduğu belirtilmiş ve bahse konu baz istasyonunun kaldırılması

talep edilmiştir.

9. Baz istasyonunun kaldırılmaması üzerine başvurucu, söz konusu

Şirket ve Vakıf aleyhine Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesine sunduğu 6/7/2010

tarihli dava dilekçesiyle özel bir Şirket ile mülkiyet sahibi Vakıf arasında

imzalanan kira sözleşmesine dayanılarak ikamet ettiği konutuna yakın bir

mesafede baz istasyonu kurulduğunu, bu durumun

istasyonun çevresinde yaşayan insanların sağlığı açısından tehlike arz

ettiğini, ortada somut biçimde görülebilen bir zarar bulunmasa dahi her an

sağlığının bozulabileceği endişesi taşıdığını, baz istasyonundan yayılan

radyasyonun kendisini ve ailesini tedirginliğe ve paniğe sevk etmesi nedeniyle

yaşamının olumsuz yönde etkilendiğini, bu nedenlerin bir zarar oluştuğunun

kabulü açısından yeterli olduğunu belirterek baz istasyonunun kaldırılmasını ve

faaliyetinin tedbiren durdurulmasını, ayrıca lehine

10.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

10. Davalı Şirketin vekili tarafından sunulan cevap dilekçesinde

Şirketin kamusal makamlarla imzaladığı lisans sözleşmeleri uyarınca kamuya

haberleşme hizmeti sunulduğu, Şirketin yalnızca ticari değil, yasal

yükümlülüklerinin de bulunduğu; Şirkete ait baz

istasyonlarından yayılan elektromanyetik dalga değerlerinin Dünya Sağlık

Örgütü, Amerikan Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Birliği, Amerikan Millî

Standartlar Enstitüsü gibi otoritelerin belirlediği standart değerlerin çok

altında olduğu ve dava konusu baz istasyonunun söz konusu mahal dışında

işletilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir. Diğer davalı olan Vakfın

vekili tarafından sunulan cevap dilekçesinde baz

istasyonlarının kuruluş aşamasında ve kurulduktan sonra Telekomünikasyon Kurumu

tarafından ölçüm ve testlere tabi tutularak denetlendiği ve dava konusu baz

istasyonundan alınan ölçüm değerlerinin belirlenen şartlara uygun olduğu, bu

nedenle insan sağlığına olumsuz bir etkisinin bulunmadığı ileri sürülmüştür.

11. Anılan baz istasyonunun bulunduğu

mahalde yapılan keşif ve ölçümler neticesinde bilişim uzmanı olan bilirkişi

tarafından hazırlanan raporda, baz istasyonlarının tıpkı radyo ve televizyon

vericilerinde olduğu gibi çevrelerine iyonlaştırıcı olmayan elektromanyetik

dalga yaydıkları, bilinenin aksine iyonlaştırıcı radyasyon yaymadıkları, baz

istasyonlarından yayılan elektromanyetik dalgaların insan sağlığına ne gibi

etkileri olacağı hususunda dünya genelinde çok sayıda çalışma yapılmakla

birlikte bilimsel geçerliliği olan kesin tanımlamaların henüz bulunmadığı, çoğu

Avrupa Birliğine üye kırk iki ülkenin bu duruma ilişkin ölçütlerin yer aldığı

yasal düzenlemelerini oluştururken Uluslararası İyonlaştırmayan Radyasyondan

Koruma Komisyonu (ICNIRP) tarafından belirlenen limit değerlerini dikkate

aldığı, haberleşme cihazlarının ortama yaydığı elektrik alan şiddeti değerleri

için ICNIRP’ın belirlediği limit değerin dava konusu

baz istasyonları için 41 V/m olduğu, 21/4/2011 tarihli ve 27912 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Elektronik

Haberleşme Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddetinin

Uluslararası Standartlara Göre Maruziyet Limit

Değerlerinin Belirlenmesi, Kontrolü ve Denetimi Hakkında Yönetmelik’te

(Yönetmelik) bu limit değerin ise 10,25 V/m olarak belirlendiği, ülkemiz

açısından belirlenen değerin uluslararası standartların dörtte biri oranında

olması nedeniyle çok daha fazla korumacı bir yaklaşım sergilendiği, bu değerler

aşılmadığı sürece başta baz istasyonları olmak üzere elektromanyetik alan

oluşturan cihazların kullanılmasında ve ortamda elektrik alan oluşturulmasında

bir sakınca bulunmadığı, dava konusu olan baz istasyonu için yapılan elektrik

alan ölçüm değerinin en fazla 0,8 V/m olarak ölçüldüğü, bu değerin ICNIRP’ın elektrik alan için izin verdiği değerin yüzde

ikisine karşılık geldiği, baz istasyonunun güvenlik mesafesinin 10,68 metre

olduğu, güvenlik mesafesi içinde bir yaşam alanının bulunmadığı, baz istasyonu

hakkında Bilgi teknolojileri ve İletişim Kurumu Mersin Bölge Müdürlüğü

tarafından güvenlik sertifikası düzenlendiği ve istasyonun Yönetmelik

kriterlerine uygun olarak çalıştığı, ölçülen elektrik alan şiddet değerlerinin

de belirlenen sınır değerlere göre düşük seviyede olması nedeniyle dava konusu

baz istasyonunun bulunduğu yerde hizmet vermesinde herhangi bir sakınca

bulunmadığı şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir.

12. Ayrıca harita mühendisi olan bir başka bilirkişi tarafından

hazırlanan raporda dava konusu edilen baz istasyonunun

anten yüksekliğinin yaklaşık otuz metre olduğu, başvurucunun oturduğu konutun

güney cephesinin baz istasyonuna baktığı, ikisi arasında bir caddenin bulunduğu

ve mesafenin yaklaşık yirmi dokuz metre olduğu tespitlerine yer verilmiştir.

13. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 31/5/2012

tarihli ve E.2010/391, K.2012/556 sayılı kararıyla davanın reddine karar

vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

“Mahkememizce tapu kaydı getirtilmiş, imar planı ve kroki celp edilmiş,

tarafların delilleri toplanılmış ve mahallinde keşif yapılmıştır.

Davacı baz istasyonunun bulunduğu mahalde

oturmakta olup bu davayı açmakta hukuki yararı vardır. Diğer davalı Vakıf

tarafından taşınmazın bir kısmının davalı V. A.Ş.'ye

kiraya verildiği ve baz istasyonu kurulduğu ve baz

istasyonunun da halen çalışır durumda olduğu ortadadır. Davacı çevre binalarda

ve kendi meskeninde bulunan kişilerin sağlıkları açısından büyük endişeler

olduğunu, psikolojik olarak yaşamlarının etkilendiğini, tedirginlik ve

ümitsizlik yaratan istasyonun derhal kaldırılması gerektiğini beyan etmektedir.

Mahkememizce bas istasyonunun bulunduğu mahalde keşif yapılmış ve istasyonun

bulunduğu alanın belirtilmesi yanında bu istasyonun ölçümleri bilgi teknoloji

ve iletişim kurumu uzmanı bilirkişi tarafından yapılmıştır. Bilirkişi raporuna

göre baz istasyonu elektrik alan ölçüm değerinin en

fazla E=0,8 V/m olduğunu, bu değerin ICNIRP'nin

elektrik alan için izin verdiği değerin %2'ne tekabül ettiğini belirtmiştir.

Bilirkişi raporuna göre baz istasyonunun yaydığı

elektrik alanının ölçüm değeri insan sağlığına zarar vermesi sınırı ancak %2'si

kadardır. Görüldüğü üzere maddi bir zararın varlığından söz edilemez. Baz

istasyonu meskun mahal içerisindedir. Bu nedenle yakın

markajında bulunan kişilerin psikolojik olarak

etkilenmekte oldukları endişe duymalarına neden olduğu hususlarının bulunduğu

da kabul edilmelidir. Ancak günümüzde iletişimin insanlık

için olmazsa olmaz derecesinde zorunlu ihtiyaçlardan olduğu, insanlığın

gelişimi ile birlikte haberleşmenin de geliştiği ve insanlığın yararına

sunulduğu bu nimetlerden faydalanmanın beraberinde riski de getirdiği, ancak

riskin hangi boyutta olduğunun insan sağlığına zarar verip vermediğinin henüz

tam bir aydınlığa kavuşmadığı, ortada muallak bir durumun oluştuğu da kabul

edilmelidir. Bu durumda hak ve nesafet

ölçüsüne göre baz istasyonunun kaldırılması gerekip

gerekmediği tartışılmalıdır. Yüksek Yargıtay bu konuda belirli yıllardan beri

tartışmaları halen devam etmektedir. Yargıtay 14.ve 4. Hukuk Daireleri'nin son

içtihatları dikkate alındığında baz istasyonunun yasa

ve yönetmeliklerde belirtilen limit değerlere uygun olduğu, hatta sağlık için

belirlenen sınırın çok altında ancak %2'si kadar bulunduğu dikkate alınarak

açılan davanın reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.”

14. Anılan karar, temyiz üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 30/11/2012 tarihli ve E.2012/11680, K.2012/13977 sayılı

ilamıyla onanmış; karar düzeltme talebi ise aynı Dairenin 8/3/2013 tarihli ve

E.2013/1638, K.2013/3469 sayılı ilamıyla reddedilerek kesinleşmiştir.

15. Ret kararı 1/4/2013 tarihinde

başvurucuya tebliğ edilmiş olup 10/4/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

16. 5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı

Elektronik Haberleşme Kanunu'nun “Telsiz

kurma ve kullanma izni, telsiz ruhsatnamesi ve kullanıma ilişkin esaslar”

başlıklı 37. maddesi şöyledir:

“(1) Radyo ve televizyon yayınlarına ilişkin ilgili kanununda

belirtilen hükümler saklı kalmak kaydıyla, Kurum düzenlemelerinde belirtilen ve

işletilmesi için frekans tahsisine ihtiyaç gösteren telsiz cihaz veya sistemi

kullanıcıları, telsiz kurma ile kullanma izni ve telsiz ruhsatnamesi almak

zorundadır. Bu kapsamdaki kullanıcılar telsiz cihaz veya sistemlerini Kurum

düzenlemeleri ve telsiz ruhsatnamesinde belirtilen esaslara uygun olarak kurmak

ve kullanmak mecburiyetindedirler.

(2) Telsiz kurma ve kullanma izni ve telsiz

ruhsatnamesi verilmesi, izin ve telsiz ruhsatnamesinin süresi, yenilenmesi,

değişikliği ve iptali ile ilgili usul ve esaslar ile bu çerçevede öngörülen

telsiz cihaz veya sistemlerinin kurulması, kullanılması, nakli, işletme tipinin

değiştirilmesi, devri ve hizmet dışı bırakılmasında kullanıcıların tabi olacağı

hususlar Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yetkilendirmeye tabi bulunmayan telsiz kurma ve kullanma izinleri en

fazla beş yıl için verilir. Süresi içerisinde yenilenmeyen telsiz kurma ve

kullanma izni ve telsiz ruhsatnamelerinde belirtilen cihaz ve sistemler için

tahsis edilen frekanslar iptal edilir. Kurum tarafından yetkilendirilmiş olmak

suretiyle telsiz hizmeti sunan işletmecilerin sistemlerine dahil

telsiz cihazı kullanıcıları, telsiz kullanma izni ve telsiz ruhsatnamesinden bu

Kanunun 46 ncı maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde

muaftırlar.

(3) Kurum düzenlemelerinde belirlenen ve işletilmesi için frekans

tahsisine ihtiyaç duyulmayan özel amaçlar için tahsis edilmiş frekans

bantlarında ve çıkış gücünde çalışan Kurumca onaylı telsiz cihaz ve sistemleri,

herhangi bir telsiz kurma ve kullanma iznine ve telsiz ruhsatnamesine ihtiyaç

göstermeksizin kullanılabilir.

(4) Ulusal ve uluslararası kuruluşların belirlediği standart değerleri

dikkate almak suretiyle telsiz cihaz ve sistemlerinin kullanımında uyulacak

elektromanyetik alan şiddeti limit değerlerinin belirlenmesi, kontrol ve

denetimleri münhasıran Kurum tarafından yapılır veya yaptırılır. Bu işlemler

ile ilgili usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığının

görüşleri de dikkate alınmak suretiyle Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelik

ile belirlenir. Yönetmelik ile belirlenen limit değerlere ve güvenlik mesafesine

uygun bulunan ilgili tesisler başkaca bir işleme gerek kalmaksızın Kurum

tarafından güvenlik sertifikası düzenlenmesini müteakip kurulur ve faaliyete

geçirilir.”

17. Yönetmelik’in “Amaç” başlıklı

1. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Yönetmeliğin amacı;

a) Elektromanyetik alan oluşturan sabit elektronik haberleşme

cihazlarının kuruluş yeri, montajı, denetlenmesi ve Güvenlik Sertifikası

düzenlenmesine ilişkin hususları,

b) Uluslararası standartlar temelinde elektromanyetik alan şiddeti

limit değerlerini,

c) Ölçüm yöntemlerini ve ölçüm yapacak kuruluşları,

ç) Ölçüm sonuçlarına göre elektromanyetik alan şiddeti limit

değerlerine uygun olmayan sabit elektronik haberleşme cihazlarının limit

değerlere uygun hale getirilmesine ve bunlara uyulmaması halinde işleticiler ve

işletmecilere uygulanacak Kanunda belirtilen müeyyidelere ilişkin usul ve

esasları belirlemektir.”

18. Yönetmelik’in “Güvenlik

sertifikası” başlıklı 7. maddesi şöyledir:

“(1) İşletici ve İşletmeci bu Yönetmelik hükümlerine göre sabit

elektronik haberleşme cihazı için EK-1’de yer alan Güvenlik Sertifikasını

almakla yükümlüdür.

(2) Güvenlik Sertifikası alınmaksızın sabit elektronik haberleşme

cihazının kurulması halinde 23 üncü maddenin birinci ve üçüncü fıkrası

hükümleri uygulanır.”

19. Yönetmelik’in “Montaj

esasları” başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Yönetmelik kapsamındaki sabit elektronik haberleşme

cihazlarının montajının yapılmasında, asgarî olarak 6 ncı

maddeye göre hesaplanan güvenlik mesafesi dikkate alınır. Yönlü antenlerde ana

huzmeye göre hesaplanan güvenlik mesafesi dikkate alınır.

(2) Güvenlik Sertifikası alınmadan, sabit elektronik haberleşme

cihazının kuruluş yeri ile ilgili olarak direk, kule, kulübe, konteynır, anten ve dalga kılavuzu gibi altyapı montajına

başlanamaz.

(3) Bina yüzeylerine kurulacak olan antenlerin, arka yüzlerine gelen

duvara, en az anten boyutlarında yansıtıcı levhalar monte edilecektir.

(4) Paratoner, yakalama ucu ve benzeri yıldırım koruma donanımları,

topraklama tesisatı ve sivil havacılık kurallarına göre gerekli ışıklandırmanın

bu konuda yayımlanan standartlara ve ilgili mevzuatlarındaki kurallara göre

tesis edilmesi gerekir.

(5) Cihazların montajını müteakip; bu Yönetmelikte belirtilen

özellikteki ölçüm cihazları ile test ve ölçümler yapılır ve kurulan cihazın

elektromanyetik alan şiddet değerinin 16 ncı maddede

belirtilen limit değerlerini aşmaması sağlanır.

(6) Bu maddede belirtilen montaj esaslarına uyulmadığının tespiti

halinde işletmecilere bu durumun tebliğine müteakip gerekli düzeltmeler

yapılana kadar sistemin faaliyeti durdurulur.

(7) Kamu Güvenliği, acil durum ve afet durumlarında kurulanlar hariç

olmak üzere; Güvenlik Sertifikası alan mobil istasyonlar, sistemin faaliyete

geçmesini müteakip aynı yerde en fazla 3 ay hizmet verebilir. İşletmeci

tarafından aynı yer için süre uzatımının talep edilmesi halinde 3 ay ilave süre

verilebilir.”

20. Yönetmelik’in “Limitlerin

aşılması hâlinde uygulanacak işlem” başlıklı 19.maddesi şöyledir:

“(1) Kurum veya Kurumca yetkilendirilmiş kuruluşlarca yapılan

ölçümlerde; sabit elektronik haberleşme cihazının elektromanyetik alan

şiddetinin, 16 ncı maddede yer alan;

(a) Tek bir cihaz için izin verilen limit değerin üzerinde olduğunun

tespit edilmesi halinde işletici ve işletmeye söz konusu limit değerleri

sağlaması için tebliğ tarihinden başlamak üzere 10 iş günü süre verilir. Bu

sürenin bitiminde yapılacak denetim ve ölçümlerde uygunsuzluğun devam ettiğinin

tespit edilmesi halinde ise 23 üncü maddenin birinci ve ikinci fıkrası

hükümleri uygulanır.

(b) Ortamın toplam limit değerini tek bir cihazın aşması halinde,

düzeltme için herhangi bir süre verilmeksizin limit aşımına neden olan sabit

elektronik haberleşme cihazı için 23 üncü maddenin birinci ve ikinci fıkrası

hükümleri uygulanır. Talep edilmesi halinde söz konusu sabit elektronik

haberleşme cihazı ile bağlantılı hizmetlerden faydalananların mağdur edilmemesi

için, işletici ve işletmecinin aynı mahalde 16 ncı

maddede belirtilen limit değerleri aşmayan yeni bir cihaz kurmasına izin

verilebilir.

(c) Tek bir cihaz için izin verilen limit değerlerine uygun olduğunun

tespit edilmesine rağmen ortamın limit değerinin aşılması halinde, Kurum

koordinasyonunda işletici ve işletmeciler tarafından aynı mahalde kurulu tüm

cihazlar için ortam normal değerlere gelinceye kadar gerekli teknik düzenleme

yapılır. Aksi takdirde en son kurulan cihazdan başlamak üzere, 23 üncü madde

birinci fıkrası hükümleri uygulanır.”

21. Yönetmelik’in “İdari

yaptırımlar” başlıklı 23.maddesi şöyledir:

“(1) 5 inci maddenin üçüncü fıkrası, 7 nci maddenin ikinci fıkrası, 8 inci maddenin ikinci ve

altıncı fıkraları, 9 uncu maddenin üçüncü fıkrası, 17 nci

maddenin yedinci fıkrası ve 19 uncu maddede belirtilen hükümlerin ihlali

halinde sabit elektronik haberleşme cihazının faaliyeti uygun şartlar

sağlanıncaya kadar Kurum tarafından veya Kurumca yapılan bildirim üzerine mülkî

amirler eliyle durdurulur.

(2) Bu Yönetmelikle belirlenen hükümlerin; gerekli uyarıların ve

kapatmaların yapılmasına rağmen aynı cihaz ve yer için ikinci kez ihlal

edilmesi halinde Kanunun 60 ıncı maddesinin beşinci

fıkrası gereğince ilgili cihaz için Kanun çerçevesinde belirlenen ekli telsiz

ücret tarifesinde belirtilen ruhsatname ücretinin elli katı oranında idarî para

cezası uygulanır. Aynı takvim yılı içinde aynı cihaz ve yer için sonraki her

ihlalde bir önceki ceza miktarının iki katı idari para cezası uygulanır.

(3) Güvenlik sertifikası alınmadan sabit elektronik haberleşme

cihazının montajına başlanılması veya izinsiz revizyon

yapılması halinde, Kanunun 60 ıncı maddesinin beşinci

fıkrası gereğince ilgili işletmeci ve işleticiye ruhsatname ücretinin elli katı

idari para cezası her bir cihaz için ayrı ayrı uygulanır.

(4) Gerçeğe uygun olmayan bilgi ve belgelerin gönderilmesi halinde söz

konusu işletmeci ve işletici hakkında, 5/9/2004

tarihli ve 25574 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından Uygulanacak İdarî Para

Cezaları ile Diğer Müeyyide ve Tedbirler Hakkında Yönetmelik hükümleri

uygulanır.

(5) Gerçeğe aykırı beyan yaptığı tespit edilen Ölçüm Yetki Belgeli

kuruluşlar hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulabilir.”

22. 1992 yılında Rio de Janeiro'da yapılan Birleşmiş Milletler

Çevre ve Kalkınma Konferansı sonucunda kabul edilen Çevre ve Kalkınma Üzerine

Rio Bildirisi’nin 10 numaralı prensibi şöyledir:

“Çevre sorunlarını ele almanın en iyi şekli ve uygun olan çözüm konuyla

ilgili her aşamada ilgili bütün vatandaşların kararlara katılımını sağlamaktır.

Ulusal düzeyde, her kişi, tehlikeli faaliyet ve maddeler ile ilgili bilgiler dahil olmak üzere, kamu makamlarının sahip olduğu çevre ile

ilgili tüm bilgilere ulaşabilmeli ve karar alma sürecine katılma olanağına

sahip olmalıdır. Devletler, bu bilgilere halkın ulaşmasını sağlamalı ve ayrıca

halkın alınacak kararlara katılımını ve duyarlılığını kolaylaştırmalı ve

özendirmelidir. Devletler ayrıca ilgililerin bu konuda yapabilecekleri idari ve

yargısal başvuru haklarının kolaylaştırılmasını sağlamalıdır.”

23. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin çevre ve insan

haklarına ilişkin 27/6/2003 tarihli ve 1614 sayılı

Tavsiye Kararı'nın ilgili kısmı şöyledir:

“Parlamenterler Meclisi, üye Devletlerin hükümetlerine şu hususları

tavsiye eder:

i) Hükümetler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2.,

3. ve 8. maddelerinde ve Sözleşme’nin eki Protokol’ün 1.maddesinde güvence

altına alındığı gibi, kişinin yaşam hakkı, sağlık hakkı, özel yaşamı ve aile

yaşamı ile vücut ve mal bütünlüğünü, özellikle çevrenin korunması gerekliliğini

de gözönüne alarak, etkili biçimde koruyucu tedbirler

almalıdır.

ii) Hükümetler, tercihen anayasal düzeyde ve fakat en azından yasal

düzenlemeler sonucunda çevre hakkının Devlet açısından mutlak olarak korunması

gereken nesnel bir insan hakkı olduğunu kabul etmelidirler.

iii) Hükümetler, Aarhus Anlaşmasında kabul edildiği üzere, çevre

alanında bireylerin bilgi edinme ve alınan kararlara katılım hakları ile

kişisel nitelikteki yargısal başvuru haklarını güvence altına almayı kabul

etmelidirler.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

24. Mahkemenin 21/4/2016 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

25. Başvurucu; konutuna çok yakın mesafede kurulan baz istasyonu

nedeniyle kendisinde ve ailesinde son dönemlerde halsizlik, baş ağrısı ve

kaşıntı şikâyetlerinin arttığını, ziyaretlerine gelen misafirlerin dahi benzer

rahatsızlıkları yaşadığını, tüm bunların baz istasyonunun insan sağlığına

zararlı etkilerinden kaynaklandığını, sağlıklarının çok daha ciddi şekilde

bozulabileceği konusunda tedirgin olduklarını, korku ve panik içinde

bulunduklarından psikolojilerinin bozulduğunu, ayrıca baz istasyonuna yakın

olması nedeniyle konutunun değerinin düştüğünü, ileride telafisi imkânsız

zararların doğmaması ve vatandaşların sağlıklarının korunması konusunda

devletin pozitif yükümlülüklerinin bulunduğunu, bu bağlamda daha da geç olmadan

baz istasyonunun kaldırılması için tedbirler alınması gerektiğini, bu amaçla

açtığı davanın ise reddedildiğini belirterek Anayasa'nın 17.,

20., 35. ve 56. maddesinde düzenlenen haklarının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

26. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu

tarafından Anayasa’nın 17., 20., 35. ve 56.

maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiği iddia edilmiş olmakla beraber

ihlal iddialarının mahiyeti gereği, başvurunun Anayasa’nın 17. maddesi

kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

27. Başvurunun incelenmesi neticesinde açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden

de bulunmadığı anlaşıldığından kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

28. Başvurucu; konutlarının hemen yanına yerleştirilen baz istasyonu nedeni ile kendisinin ve aile bireylerinin

sağlığının zarar gördüğünü, yaşam düzenlerinin bozulduğunu ve söz konusu

istasyonun kaldırılması talebiyle açılan davanın reddedildiğini belirterek

kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile özel hayata ve

aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

29. Bakanlığın görüş yazısında Anayasa’nın sağlıklı bir çevrede

yaşama hakkına ilişkin hükümlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin

(Sözleşme) 8. maddesi ile bu maddeye ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince

(AİHM) oluşturulan içtihat ışığında yorumlanması gerektiği, başvurucu

tarafından ileri sürülen iddialar ile söz konusu çevresel rahatsızlık

arasındaki ilişkinin tespiti amacıyla keşif ve ölçümler yapıldığı, iddiaların

yerel makamlarca incelendiği, başvurucunun baz

istasyonundan kaynaklanacak şekilde zararlı etkilere maruz kaldığına ve zarar

gördüğüne ilişkin yeterli kapsayıcı bir delil bulunmadığı belirtilmiş ve

sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bağlamında AİHM içtihadına yansıyan dava

örneklerine yer verilmiştir.

30. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu beyan

dilekçesinde söz konusu baz istasyonunun kaçak bir yapı

olduğunu ve hakkında yıkım kararı bulunduğunu, yayılan elektromanyetik

dalgaların değerleri yasal limitler dâhilinde olsa da baz istasyonunun kaçak

bir şekilde faaliyette bulunması nedeniyle anayasal haklarını ihlal eden

durumun ortadan kalkmadığını belirterek başvuru dilekçesindeki görüş ve

taleplerini tekrar etmiştir.

31. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/11/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası

hükümlerine göre Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın

Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye’nin

taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle

Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali

iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün

değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

32. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına

sahiptir.”

33. Anayasa’nın “Özel hayatın

gizliliği” kenar başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme

hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

34. Anayasa’nın “Sağlık hizmetleri

ve çevrenin korunması” kenar başlıklı 56. maddesinin birinci ve

ikinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak

ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

35. Anayasa’nın “Çalışma ve

sözleşme hürriyeti” kenar başlıklı 48. maddesinin ikinci fıkrası

şöyledir:

“Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal

amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak

tedbirleri alır.”

36. Sözleşme’nin “Özel ve

aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve

yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

37. Özel hayat alanına dâhil olan tüm hukuksal çıkarlar

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınmakla birlikte söz konusu

hukuksal çıkarların Anayasa’nın farklı maddelerinin koruma alanına girdiği

görülmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin birinci

fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına

sahip olduğu belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi

varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel

hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük

hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme

hakkına karşılık gelmektedir. Bunun dışında özel hayat kavramına dâhil

bir kısım hukuksal değerin Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlendiği, özel

hayatın diğer alt kategorileri olarak ele alınan haberleşmenin gizliliği ve

konuta saygı hakkının ise Anayasa’nın 21. ve 22. maddelerinde güvence altına

alındığı görülmektedir. Bu kapsamda Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan

hakların temel olarak Anayasa’nın 17., 20., 21. ve 22.

maddelerinde düzenlendiği anlaşılmaktadır (Hüseyin

Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, B. No:

2013/6587, 24/3/2016, § 41).

38. Özel hayatın korunması kapsamında kişiliğin serbestçe

geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu hakkın kapsamına dâhildir. Bu

bağlamda kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne ilişkin hukuksal çıkarı da özel

hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınmaktadır. Fiziksel ve ruhsal

bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan biri de

sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014).

39. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının Anayasal anlamda

normatif dayanağı 56. madde hükmünde yer verilen herkesin, sağlıklı ve dengeli

bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu yönündeki düzenlemedir. Ancak söz

konusu hüküm, Anayasa’nın sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer

almaktadır. Anayasa’nın bireysel başvuru hakkının

düzenlendiği 148. maddesinin üçüncü fıkrasında “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden,

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından,

ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” hükmüne

yer verilmek suretiyle Anayasa’da yer alan ikinci ve üçüncü kuşak hakların

ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulamayacağı ifade edilmekle

birlikte sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının; Anayasa’nın fiziksel ve ruhsal

bütünlüğün korunması ile ilgili hukuksal çıkarları ihtiva eden 17. maddesi,

özel ve aile hayatına saygıyı güvence altına alan 20. maddesi ve konut

dokunulmazlığını düzenleyen 21. maddesi ile bağlantılı olarak ve söz konusu

hükümlerde yer alan hukuksal çıkarlar üzerindeki etkisi dikkate alınarak

değerlendirilmesi gerekmektedir (Hüseyin

Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 43).

40. Özel hayat kavramı eksiksiz tanımı bulunmayan geniş bir

kavram olup bu hak kapsamında devlet için söz konusu olan yükümlülük, sadece

belirtilen hakka keyfî surette müdahaleden kaçınmakla sınırlı olmayıp öncelikli

olan bu negatif yükümlülüğe ek olarak özel hayata etkili bir biçimde saygının

sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri de içermektedir. Söz konusu

pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da özel hayata

saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (Sevim Akat Eşki,

B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 26). Çevresel

rahatsızlıklarla ilgili ihlal iddiaları kapsamında da ağırlıklı olarak devletin

pozitif yükümlülüklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

41. Çevre hakkı bağlamında özel hayata, aile hayatına ve konuta

saygı hakkı, sadece kamusal müdahalelere karşı korunmamakta; pozitif yükümlülükler

doktrini uyarınca bu koruma özel kişilerden kaynaklanan müdahaleler kapsamında

da gündeme gelmektedir (Hüseyin Tunç Karlık

ve Zahide Şadan Karluk, § 45).

42. Anayasa’da pozitif yükümlülüklere ve temel hakların yatay

ilişkilere uygulanmasına gönderme yapan çok sayıda düzenleme bulunmaktadır. Bu

kapsamda Anayasa’nın 176. maddesine göre metne dâhil sayılan başlangıç

bölümünün 7. paragrafında “Topluca Türk

vatandaşlarının (….) birbirinin hak ve hürriyetlerine

kesin saygı (...)” göstermesi hususundan bahsedilmekte Anayasa’nın

devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen5. maddesinde

ise“(…), kişilerin ve toplumun refah, huzur

ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk

devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,

ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının

gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” ifadelerine

yer verilmektedir. Bunun yanı sıra Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne

ilişkin 11. madde gereğince Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı

organları ile idare makamlarının yanı sıra diğer kuruluş ve kişileri de

bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa’da tanımlanan hak ve özgürlükler tüm

bireyler bakımından güvence altındadır. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

başlıklı 12. madde gereğince “(...) temel

hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve

sorumluluklarını da ihtiva eder”. Anayasa’nın “hakkın kötüye kullanılmasına” ilişkin 14.

maddesinin ikinci fıkrası ise Anayasa hükümlerinden hiçbirinin devlete veya

kişilere, Anayasa'yla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya

Anayasa’da belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir

faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacağını ifade ederek

hem bireylere hem de devlete hitap etmekte, temel hakların etkin kullanımı

noktasında kamusal makamlara düşen pozitif yükümlülükler ile temel hakların

yatay ilişkilere uygulanmasının normatif dayanaklarından birini oluşturmaktadır

(Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 46).

43. Belirtilen genel nitelikteki düzenlemelerin yanı sıra ve

özellikle çevresel meseleler bağlamında Anayasa’nın çevreyi geliştirme, çevre

sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ödevleri arasında

olduğunu belirten 56. maddesinin ikinci fıkrasının da kamusal makamların

çevresel meseleler bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin tespiti ve

değerlendirilmesi hususunda gözönünde bulundurulması

gerektiği açıktır. Anayasa’nın 56. maddesinin gerekçesinde de

genel olarak çevresel kirlenmeye yer verildiği, vatandaşın korunmuş çevre

şartlarında beden ve ruh sağlığı içinde yaşamını sürdürmesini sağlamanın

devletin görevi olduğunun çevreyi koruyucu mevzuat kadar devlet denetiminin ve

çevreyi koruyucu fiilî tedbir ve faaliyetlerin de gerekli olduğunun

belirtildiği, bu kapsamda devletin hem kirlenmenin önlenmesi hem de tabii

çevrenin korunması ve geliştirilmesi için gereken tedbirleri alması

gerektiğinin vurgulandığı ve bu suretle çevresel meselelerde devletin pozitif

yükümlülüklerine işaret edildiği görülmektedir (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk,

§ 47).

44. Çevresel kirliliğe dayalı

şikâyetlerin genellikle özel teşebbüslerin faaliyetleri çerçevesinde gündeme

geldiği dikkate alındığında Anayasa’nın 48. maddesinin ikinci fıkrasında yer

verilen “Devlet, özel teşebbüslerin millî

ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve

kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.”

şeklindeki düzenlemenin de kamusal makamların çevresel meseleler bağlamındaki

pozitif yükümlülüklerinin normatif dayanaklarından birini teşkil ettiği

anlaşılmaktadır. Söz konusu hüküm aynı zamanda ilgili faaliyete ilişkin

kamusal menfaat ile bireyin maddi ve manevi varlığının korunması ve

geliştirilmesine ilişkin menfaat arasında gözetilmesi gereken dengeye de vurgu

yapmaktadır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 48).

45. Gerek yaşam hakkıyla gerekse sağlık hakkıyla olan yakın

ilişkisinin bugünkü nesil kadar daha çok gelecek nesilleri ilgilendirmesi çevre

hakkını günümüzde çok daha önemli hâle getirmektedir. Çevrenin

kirlendikten ve bozulduktan sonra eski hâline getirilmesinin çok güç ve

külfetli olması hatta kimi zaman mümkün olmaması nedeniyle kalkınma ve ekonomik

gelişme için yapılacak yatırım ve faaliyetlerin doğayı tahrip etmeden ve

çevreyi kirletmeden gerçekleştirilmesi, kirlenen çevrenin temizlenmesi veya

bozulan çevrenin onarılması yerine kirliliği ve bozulmayı önleyici tedbirlere

ağırlık verilmesi gerekmektedir. (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014; E.2006/99, K.2009/9, 15/1/2009). Sağlıklı ve

dengeli bir çevrede yaşama hakkı; getirilecek kuralın ekonomik, bürokratik ve

fiilî yükümlülüklere yol açacağı ve üretim faaliyetlerinin etkileneceği

gerekçeleriyle vazgeçilecek haklardan değildir (AYM, E.2011/110, K.2012/79, 24/5/2012).

46. Çevre kavramının üzerinde uzlaşılmış bir tanımı bulunmamakla

birlikte genel olarak hava, su, toprak, flora ve fauna

gibi doğal kaynakları ve bunların karşılıklı etkileşimini kapsadığı ifade

edilmekte; 9/8/1983 sayılı ve 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda ise çevre kavramının

canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak

etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel

ortamı ifade edecek şekilde ele alındığı anlaşılmaktadır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 50).

47. Söz konusu tanımlar kapsamında çevrenin kendi başına bir

değer olarak korunduğu izlenimi ortaya çıkmakla birlikte çevre merkezli

yaklaşım olarak da adlandırılabilecek olan ve çevrenin kendi başına bir değer

olarak korunması gerekliliğine işaret eden ekolojik

yaklaşımın yerini insan hakları ile çevrenin korunması arasında açık bir bağ

olduğu düşüncesine bıraktığı görülmektedir. Bu kapsamda çevreye insan merkezli

bir anlayışla yaklaşıldığı ve çevre ile nitelikli yaşam ve sağlık arasında bir

bağ kurulduğu, çevresel insan hakları bağlamında değerlendirilebilecek olan

birçok uluslararası metnin de çevrenin korunması ile insan sağlığı ve esenliği

arasında bir bağ kurulması ile oluştuğu anlaşılmaktadır (bkz. § 22). Avrupa

Konseyi düzleminde Parlamenterler Meclisinin sağlıklı bir çevrede yaşama

hakkına ilişkin bir ek protokol hazırlanmasına yönelik tavsiye kararları da

çevresel insan hakları konusundaki dikkate değer metinler arasında yer

almaktadır (bkz. § 23).

48. Sözleşme’de de sağlıklı bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde belirli bir hak normatif olarak öngörülmemiştir (Bor/Macaristan, B. No: 50474/08, 18/6/2013, § 24). Bununla birlikte çervesel

meseleler, Sözleşme’nin 2., 3., 6. ve 8. maddeleri ile

Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi

çerçevesinde AİHM tarafından değerlendirilmektedir (Brincat ve diğerleri/Malta, B. No: 60908/11, 24/7/2014, §§

103-117).

49. Çevresel meselelerin çevresel kirlilik bağlamında AİHM önüne

sıklıkla taşındığı ve Mahkemece, söz konusu çevresel rahatsızlığın devletin

veya özel kişilerin faaliyetleri sonucunda oluşması arasında bir ayırım

gözetilmeksizin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınan

hukuksal çıkarlarla bağlantı kurulmak suretiyle incelendiği anlaşılmaktadır (Bor/Macaristan, § 25). Belirtilen

değerlendirmeler kapsamında Mahkemenin, iddiaya konu çevresel kirliliğin, özel

hayatın veya aile hayatının nitelik ve kalitesini veya konutundan yararlanma

şeklindeki hukuksal çıkarı olumsuz etkilediğini tespit ederek özel hayat

kavramının alt kategorileri olan özel hayat, aile hayatı ve konuta saygı hakkı

ile sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı arasında bir bağ kurduğu görülmektedir (Powell ve Rayner/Birleşik Krallık,

B. No: 9310/81, 21/2/1990; Hatton ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 36022/97, 2/7/2003; Lopez Ostra/İspanya,

B. No: 16798/90, 9/12/1994).

50. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen “özel hayat” kavramı AİHM tarafından

oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapmaktan

özellikle kaçınılmaktadır. Bununla birlikte Sözleşme’nin denetim organlarının

içtihatlarında “bireyin kişiliğini

geliştirmesi ve gerçekleştirmesi” kavramının, özel hayata saygı

hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51).

51. Bunun yanı sıra konuta saygı hakkı, sadece fiziksel alanın

korunması olarak değerlendirilmemekte; aynı zamanda konutu kullanma veya

konuttan yararlanma hakkını da içerdiği ifade edilen bu hakka yönelen gürültü,

koku, emisyonlar gibi somut veya fiziksel olmayan ve

söz konusu kullanım biçimini etkileyen müdahaleler de konuta saygı hakkı

bağlamında değerlendirilmektedir. AİHM içtihadında ayrıca çevresel meselelerin,

özel hayat kavramının alt kategorilerinden olan aile hayatına saygı hakkı ile

ilişkilendirildiği dava örneklerine de sıklıkla rastlamak mümkündür (Powell ve Rayner/Birleşik

Krallık, § 40; Hatton ve diğerleri/Birleşik Krallık, § 118).

52. AİHM; ciddi boyuttaki çevresel kirliliğin, bireylerin

esenliğini etkileyebileceğini ve yaşamları bakımından ağır bir tehlikeye maruz

bırakmaksızın da özel ve aile yaşamlarını etkileyecek şekilde konutlarından

yararlanmalarını engelleyebileceğini belirtmektedir (Lopez Ostra/İspanya, § 51; Taşkın ve diğerleri/Türkiye, B. No:

46117/99, 10/11/2004, § 113).

53. Bununla birlikte çevresel meselelerin Sözleşme’nin 8.

maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için belirli koşulların mevcudiyeti

aranmaktadır. Bu bağlamda söz konusu çevresel rahatsızlığın; başvurucunun maddi

ve manevi bütünlüğüne, özel hayatına, aile hayatına ya da konuta saygı hakkı

üzerinde doğrudan bir etkide bulunması ve belirtilen değerler üzerindeki

etkisinin asgari bir şiddet derecesine ulaşması gerekmektedir. Bu kapsamda

çevresel rahatsızlığın ciddi bir boyuta ulaşmış olması şartı aranmaktadır.

Belirtilen bağlamda aranan asgari ağırlık eşiğinin söz konusu hukuksal

değerlerin ihlal edilip edilmediğinin değil, bizatihi söz konusu alana ilişkin

incelenebilir bir sorun doğurup doğurmadığının tespiti amacıyla

değerlendirildiği görülmektedir. Söz konusu şiddet derecesinin

değerlendirilmesi göreli olup her somut olayda, çevresel etkinin yoğunluğu,

süresi, beden ve ruh bütünlüğüne etkileri ile çevrenin genel bağlamı gibi

kriterler çerçevesinde ayrıca değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır (Fadeyeva/Rusya, B. No: 55723/00, 9/6/2005, § 69). Yapılan değerlendirmelerde, başvurucunun

iddiaya konu çevresel kirlilik kaynağına yakınlığı şüphesiz en önemli unsurdur.

Bu kapsamda her modern kent yaşamına mündemiç çevresel tehlikeler ile

kıyaslandığında önemsiz kalan çevresel olumsuzluklar, 8. madde çerçevesindeki

güvenceleri harekete geçirmek için yeterli görülmemektedir (Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 43449/02, 25/11/2010, § 88).

54. Sözleşme’de temiz ve sessiz bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde bir hak güvence altına alınmadığı için özel hayat

çerçevesinde korunan hukuksal çıkarlar üzerinde doğrudan ve ciddi bir etkisi

bulunmayan manzara hakkı veya güzel bir çevrede yaşama hakkı gibi çevresel

hakların Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilmesi söz konusu

değildir (Krytatos/Yunanistan, B. No: 41666/98, 22/5/2003, §§ 52, 53; Ali

Rıza Aydın/Türkiye, B. No: 40806/07, 15/5/2012, §§ 27-29 ). Zira 8.

maddenin aktif hâle gelmesini sağlayan etken, çevrenin genel olarak bozulması

değil; bireylerin özel veya aile hayatı ile konutları için zararlı bir etkinin

söz konusu olmasıdır.

55. AİHM içtihadında sıklıkla devletin,

bireylerin 8. maddenin (1) numaralı fıkrasında yer alan haklarını güvence

altına almak hususunda gerekli ve uygun önlemler alma şeklindeki pozitif

yükümlülüğünün söz konusu olduğu davalar ile 8. maddenin (2) numaralı fıkrası

bağlamında haklılığının ortaya konulması gereken bir kamusal müdahale ile ilgili

davalarda uygulanacak prensiplerin hemen hemen aynı olduğunun vurgulandığı

görülmektedir. Her iki bağlamda da dikkate alınması gereken hususun,

bireyin ve kamunun yarışan menfaatleri arasında adil bir dengenin tesisi olduğu

ve her iki durumda da Sözleşme’ye uyumun

sağlanabilmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesinde devletin geniş

bir takdir yetkisini haiz olduğu ifade edilmektedir (Bor/Macaristan, § 24).

56. Özellikle Anayasa’da yer alan ve

pozitif yükümlülükler ile temel hakların yatay ilişkilere uygulanabilirliğinin

normatif dayanaklarını oluşturan düzenlemeler gözönünde

bulundurulduğunda tüm ilgililerin erişimlerine sunulan veriler kapsamında söz

konusu çevresel mesele ile ilgili karar alma sürecine katılımı ile belirtilen

süreçte hukuksal çıkarlarının yeterince gözetilmediğini düşünmeleri durumunda

ilgili idari ve yargısal yollara başvuru imkânı tanınması da kamusal makamların

çevresel meseleler bağlamındaki yükümlülüklerinin kapsamına dâhildir (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 60).

57. Çevresel meseleler bağlamında kamusal makamların haiz olduğu

geniş takdir yetkisi nedeniyle birçok uluslararası sözleşmede de çevre hakkı

bağlamında ayrı ve açık usule ilişkin yükümlülüklere yer verildiği

görülmektedir. Özellikle kalkınma ve çevrenin korunması

arasındaki ilişkinin vurgulanması açısından dikkat çeken Rio Bildirisi’nin 10

numaralı ilkesinde, çevresel meselelerin ancak bütün ilgililerin uygun

düzeydeki katılımları ile en iyi şekilde ele alınabileceği ifade edilmiş ve bu

hususun temini noktasında kamu makamlarının elinde bulunan çevreye ilişkin

bilgilere uygun şekilde erişme, karar alma süreçlerine katılma ve yargısal ve

idari işlemlere etkili şekilde erişim sağlanması hakkına yer verilmiştir (bkz.

§ 22). Bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu

tarafından 25/6/1998 tarihinde kabul edilen ve çevresel usule ilişkin hakların

tanındığı ikinci ulusalüstü belge olan Aarhus

Sözleşmesi’nin 4. ve 5. maddelerinde kamu makamlarının elinde bulunan çevresel

bilgilere erişim hakkı, 6., 7. ve 8. maddelerinde

çevresel karar alma süreçlerine katılım hakkı, 9. maddesinde ise çevresel

meselelerde yargısal yollara başvuru hakkı açıkça tanınmıştır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 61).

58. AİHM’in de

çevresel meselelere ilişkin başvuruları iki ayrı açıdan incelediği, söz konusu

müdahalelerin esas bakımından 8. maddeye uygunluğunun yanı sıra karar alma

sürecinin de ayrıca değerlendirildiği, çevresel meselelerin usule ilişkin

boyutu bağlamında çevresel bilgi edinme hakkı, çevresel karar alma süreçlerine

katılım hakkı ve çevresel konularda yargısal yollara başvurma hakkı şeklindeki

usule ilişkin güvencelere vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır (Taşkın ve diğerleri/Türkiye, § 115 vd.).

59. Çevresel meseleler bağlamında değerlendirilmesi gereken

temel husus, yukarıda bahsedilen temel prensipler ışığında kamusal makamların,

başvurucunun kamu yararı için söz konusu yüke katlanmasının haklılığını ortaya

koyabilecek argümanlara sahip olup olmadığıdır.

Devletin bu alandaki yükümlülüğünün genel olarak pozitif içerikte olması ve söz

konusu alana ilişkin takdir yetkisinin genişliği karşısında değerlendirme

sürecine usule ilişkin yükümlülüklerin de eklenmiş olması, sağlıklı bir çevrede

yaşama hakkı açısından daha güvenceli bir zemin oluşmasını sağlamıştır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 63).

60. Söz konusu usule ilişkin haklar kapsamında çevresel riskler

konusunda ilgili idarelerin kamuyu bilgilendirme pozitif yükümlülüğü

bulunmaktadır. Özellikle çevresel bilgi edinme hakkı bağlamında yalnızca

kamusal makamların uhdesinde bulunan bilgilerin değil, ilgili faaliyeti yürüten

özel kişilerin elinde bulunan bilgilerin de erişime açılması gerektiği

vurgulanmalıdır. Çevresel kirliliğin daha çok özel kişiler eliyle yürütülen

faaliyetler bağlamında gündeme gelmesi bu hususu zorunlu kılmaktadır. Zira

kamusal makamların çevresel kirlilik meselelerindeki sorumluluğu, genellikle

temel hakların yatay uygulamasından kaynaklanmaktadır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 64).

61. Erişmeleri sağlanan bilgiler doğrultusunda çevresel karar

alma süreçlerine katılımlarının temin edilmesi gereken bireylerin, söz konusu

süreçte hukuksal çıkarlarının yeterince gözetilmediğini düşünmeleri durumunda

yargısal yollara başvuru imkânının tanınması da önemli bir usule ilişkin

yükümlülüktür (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide

Şadan Karluk, § 65).

62. Yukarıda yer verilen tespitler çerçevesinde somut başvuru

açısından değerlendirilmesi gereken ilk husus; başvuruya konu çevresel etkinin,

Anayasa’nın 17. maddesi kapsamındaki güvenceleri harekete geçirecek asgari

ağırlıkta olup olmadığıdır. Söz konusu ağırlık, olayın tüm koşulları dikkate

alınarak değerlendirilmeli ve değerlendirmede bahsedilen etkinin yoğunluğu,

süresi, fiziksel ve ruhsal etkisi de dikkate alınarak normal bir kent yaşamına

mündemiç ve katlanılması mümkün ve muhtemel görülen etki ve rahatsızlıklara

nispetle nasıl bir ağırlık arz ettiği gözönünde

bulundurulmalıdır.

63. AİHM içtihadında da inceleme konusu

çevresel etkinin 8. maddede yer alan güvenceleri etkin hâle getirebilmesi için

aranan ağırlık eşiğinin tespitinde genel olarak başvurucudan söz konusu etki

derecesini ortaya koyan somut veriler sunmasının beklenildiği, bu kapsamda söz

konusu etki derecesini ortaya koyan kamusal ölçümler veya uzman raporları gibi

veriler ile ilgili alanın örneğin gürültüye doygun/açık bölge olarak tespit

edildiğini gösteren kamusal kararların yapılan değerlendirmelerde dikkate

alındığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Mahkemenin, başvuru evrakı ile ilgili

idari ve yargısal prosedüre ilişkin evrak kapsamında tespit ettiği veriler ve

hayatın olağan akışına göre söz konusu çevresel rahatsızlığın asgari ağırlık

eşiğini geçtiğinin kabul edilmesi gerektiği yönünde tespitlerde bulunduğu

başvuru örneklerinin de mevcut olduğu görülmektedir (Moreno Gomez/İspanya, B. No: 4143/02, 16/11/2004, §§ 59, 60; Ruano Morcuende/İspanya, B. No:

75287/01, 6/9/2005; Fagerskiöld/İsviçre, B. No: 37664/04, 26/2/2008; Oluic/Hırvatistan,

B. No: 61260/08, 20/5/2010, §§ 52-62; Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, §§ 93–95).

64. Bu kapsamda ilgili tesis, işletme veya sair faaliyet sonucu

ortaya çıkan çevresel etkiler ile başvurucunun özel ve aile hayatı veya

konutunu kullanım hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı yeterlidir (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 68).

65. Yargılama dosyasına sunulan bilirkişi raporunda, iddiaya

konu baz istasyonu antenlerinin başvurucunun ikamet

ettiği konuta yirmi dokuz metre mesafede bulunduğu ve baz istasyonundaki

antenlerin ışıma yönlerinin konutu etki altında bıraktığı belirtilmekte olup

söz konusu ölçümlere dayalı somut veriler kapsamında iddiaya konu istasyonun,

başvurucunun konutuna olan mesafesi ve belirtilen cihazların oluşturduğu

elektromanyetik kirlenmenin başvurucunun maddi ve manevi varlığı üzerindeki

etkisi dikkate alındığında insan sağlığına ciddi şekilde olumsuz etkileri

olduğu düşüncesiyle korku ve paniğe neden olduğu belirtilen ilgili çevresel

rahatsızlığın başvurucunun, Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan haklardan

gerektiği şekilde istifade etmesini engellediği sonucuna varıldığından

başvuruya konu çevresel rahatsızlığın Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında

inceleme yapılmasını gerektirecek ağırlıkta olduğu anlaşılmaktadır.

66. Çevresel meseleler bağlamında gündeme gelen müdahalelerin

özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını doğrudan ve ciddi şekilde

etkilediğinin tespiti sonrasında üzerinde durulması gereken husus, kamu

makamlarının bu hakların etkili şekilde korunmasını güvence altına almak için

gerekli adımları atıp atmadığıdır. Bu bağlamda söz konusu çevresel etki

kapsamında karşı karşıya gelen menfaatler arasında adil bir dengenin tesis

edilip edilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk,

§ 70).

67. Çevresel karar alma süreçlerinin karmaşık yapısı nedeniyle

kamusal makamların geniş bir takdir yetkisi olduğu açıktır. Bu bağlamda söz

konusu alanda bir baz istasyonu inşası ve işletilmesi

hususunda kamusal makamlarca verilen kararın yerindeliğinin denetlenmesi

Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Bununla birlikte

süreçte, bireyin temel hakları ile söz konusu kamusal menfaat arasında gerekli

dengenin tesisine hizmet edecek güvencelerin yer alıp almadığının tespiti

önemli olup belirtilen yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğinin

tespitinde çevresel meseleler bağlamında söz konusu olan usul güvencelerinin

gözetilip gözetilmediği de önemlidir (Hüseyin

Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 71).

68. Başvurucu tarafından ilgili çevresel sürece ilişkin

bilgilere erişiminin engellendiği ve karar alma sürecine katılımının

sağlanmadığı yönünde bir iddia ileri sürülmemiştir. Bahse konu baz istasyonunun kendileri ve ailelerinin sağlık ve yaşam

kaliteleri üzerindeki zararlı etkilerinin mahkeme tarafından gerektiği şekilde

değerlendirilmediği iddia edilmektedir.

69. Özel hayata, aile hayatına ve konuta saygı hakkını etkileyen

çevresel bir meselede söz konusu usul güvencelerinin en önemli bileşenlerinden

biri; başvurucunun, kamusal makamların eylem veya ihmallerini bağımsız yargısal

bir makam önüne taşıma ve gerektiği şekilde inceletebilme imkânıdır (Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan

Karluk, § 73).

70. Bu alanda kamusal makamların sahip olduğu geniş takdir

yetkisi dikkate alındığında çevresel meseleler bağlamında Anayasa Mahkemesinin

görevi, söz konusu çevresel rahatsızlığın nasıl sonlandırılacağı veya

etkilerinin nasıl azaltılacağının bizzat belirlenmesi değildir. Bununla

birlikte Mahkeme, yargısal makamlar başta olmak üzere kamusal makamların konuya

gereken özenle yaklaşıp yaklaşmadıkları ve ilgili tüm menfaatleri gözetip

gözetmediklerini değerlendirmek durumundadır (Hüseyin

Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 74; Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, § 96).

71. Karmaşık çevresel sorunların ele alınıp çözümlenmesi

aşamasında karar süreci, çevreye ve kişi haklarına zarar verebilecek

faaliyetlerin etkilerini önceden değerlendirecek ve önleyecek şekilde tesis

edilmelidir. Böylece bireysel ve kamusal menfaatler arasında adil bir denge

tesis edilerek karşıt görüşlerin dile getirilmesine olanak tanıyacak gerekli

etüt ve değerlendirmelerin gerçekleştirilmesi sağlanacaktır. Bu

bağlamda söz konusu sürece ilişkin bilgilere erişim ve karar alma sürecine

aktif katılımın yanı sıra karardan etkilenebilecek olan bireylerin, karar alma

sürecinde görüş ve menfaatlerinin yeterince dikkate alınmadığını dile

getirebilmek için konuyla ilgili her türlü tasarrufa karşı yargısal başvuru

hakkına sahip olmaları ve iddialarının yargısal makamlarca özenli bir şekilde

değerlendirilmesi son derece önemlidir (Hüseyin

Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 75).

72. Çevresel meseleler bağlamında elektromanyetik kirlilik ve

bunun sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin iddiaların AİHM içtihadına da

yansıdığı, kararlarda sağlık üzerindeki olası etkileri bilimsel araştırmalarla

kesinlik kazanmayan radyoaktif kirlilik bağlamında çevresel meselelerde

devletin geniş bir takdir hakkı olduğu vurgulanarak özellikle bilimsel

verilerle kesinlik kazandırılmamış olan söz konusu değerlendirmeler bağlamında

Mahkemenin kendi takdirini kamusal makamların değerlendirmeleri yerine ikame

etmenin mümkün olmadığının kabul edildiği görülmektedir (Gaida/Almanya, B. No: 32015/02, 3/7/2007; Luginbühl/İsviçre,

B. No: 42756/02, 17/1/2006).

73. Çevresel rahatsızlıklarla ilgili

başvurular açısından söz konusu kirlilik ister kamusal makamların eylemlerinden

ister özel hukuk kişilerinin iş ve eylemlerinden kaynaklansın yapılacak

değerlendirmelerde geçerli olan prensipler benzer olup kamusal makamların,

bireyin menfaatleri ile söz konusu faaliyetin yürütülmesine ilişkin kamusal ve

genellikle ekonomik yarar arasında adil bir denge tesis edip etmediğinin

belirlenmesi gerekmektedir (Hüseyin Tunç

Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 77).

74. Başvuruya konu yargılama dosyasına sunulan bilirkişi

raporlarında elektromanyetik alan şiddeti konusunda her ülkenin kendi

standartlarına göre limit değerler belirlendiği, elektromanyetik alan oluşturan

sabit telekomünikasyon cihazlarının kuruluş yeri, montajı ve denetlenmesine ait

hususların, elektromanyetik alanda istem dışı ve sürekli maruz kalma durumunda

çevre ve insan sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri gidermek amacıyla

Yönetmelik çerçevesinde düzenlendiği, ilgili firmanın söz konusu baz istasyonu için güvenlik sertifikası aldığı, yapılan

inceleme ve ölçümler sonucunda baz istasyonunun yaydığı elektromanyetik

dalgaların seviyeleri açısından yürürlükteki yasal düzenlemelerin öngördüğü

sınırların çok daha altında kaldığı şeklinde yer verilen tespitler dikkate

alındığında ölçüm sonuçlarının tamamının limit değerlerin altında olduğu, söz

konusu istasyonun yasal çerçeveye uygun olarak tesis edildiği ve işletildiği

anlaşılmaktadır.

75. Söz konusu istasyonun kurulumu ve işletilmesi için verilen

iznin özellikle haberleşme alanında mobil telefon teknolojisinin kullanılması

açısından kamu yararına hizmet ettiği açıktır.

76. Kamusal makamların başvurucunun potansiyel olarak zararlı

olan radyoaktif etkilerden korunmasına ilişkin menfaati ile yukarıda belirtilen

kamusal menfaatler arasında adil bir denge gözetip gözetmediği noktasında

özellikle dosyaya sunulan bilimsel raporlarda yer alan verilerin gözönünde bulundurulması zaruridir.

77. Başvurucu tarafından, söz konusu elektromanyetik kirliliğin

kendisi ve ailesinde görülen rahatsızlıklar ile doğrudan ilgisi olduğu iddia

edilmekle birlikte bu hususta kesin veriler içeren bir delil sunulmadığı

anlaşılmaktadır. Yargılama sırasında yapılan keşif sonucu tanzim edilen

bilirkişi raporunda, baz istasyonlarından yayılan

elektromanyetik dalgaların süreklilik arz ettiği ve yakın mesafelerde yaşayan

insanları sürekli olarak etkisi altında bıraktığı ancak bilinenin aksine baz

istasyonlarının çevrelerine radyasyon değil iyonlaştırıcı olmayan

elektromanyetik dalga yaydıkları, baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik

dalgaların insan sağlığına etkileri konusunda dünya genelinde çok sayıda

çalışma yapılmakla birlikte kesin bir sonuca henüz ulaşılmadığı, dünyada birçok

ülke tarafından elektromanyetik dalgaların limit değerlerine ilişkin yasal

düzenleme yapılırken ICNIRP tarafından belirlenen limit değerlerin dikkate

alındığı, dava konusu baz istasyonları için ICNIRP’ın

belirlediği limit değerin 41 V/m olduğu, Yönetmelik ile belirlenen bu limit

değerin ülkemizde 10,25 V/m olarak belirlendiği, dolayısıyla mevzuatın çok daha

fazla korumacı bir yaklaşım sağladığı, bu değerler aşılmadığı sürece başta baz

istasyonları olmak üzere elektromanyetik alan oluşturan cihazların

kullanılmasında ve ortamda elektrik alan oluşturulmasında bir sakınca

bulunmadığı, dava konusu olan baz istasyonu için yapılan elektrik alan ölçüm

değerinin en fazla 0,8 V/m olarak ölçüldüğü, bu değerin ICNIRP’ın

elektrik alan için izin verdiği değerin yüzde ikisine karşılık geldiği, baz

istasyonunun güvenlik mesafesi olan 10,68 metre içinde bir yaşam alanının

bulunmadığı, söz konusu baz istasyonu hakkında ilgili denetleme birimince

güvenlik sertifikası düzenlendiği ve istasyonun Yönetmelik kriterlerine uygun

olarak çalıştığı, ölçülen elektrik alan şiddet değerlerinin de belirlenen sınır

değerlere göre düşük seviyede olması nedeniyle dava konusu baz istasyonunun

bulunduğu yerde hizmet vermesinde herhangi bir sakınca bulunmadığı yönünde

tespitlere yer verildiği görülmektedir.

78. Söz konusu tespitler, baz

istasyonlarından yayılan elektromanyetik dalgaların zararlı etkileri noktasında

bilimsel bir tartışmanın sürdüğünü ortaya koymakla birlikte yasal limitler

dâhilinde olan salınımların zararlı etkilerine ilişkin kesin bir bilimsel

verinin de mevcut olmadığına işaret etmektedir.

79. Özellikle çevresel sorunlara ilişkin karar alma süreçlerinin

bireysel ve kamusal menfaatler arasında adil bir denge tesisine imkân verecek

şekilde gerekli etüt ve ayrıntılı değerlendirmeleri içermesi zorunludur.

Bununla birlikte bu kabul, ilgili kararların yalnızca söz konusu meselenin her

yönü ile ilgili kesin ve ölçülebilir verilerin ortaya konulabildiği durumlarda

alınabileceği şeklinde yorumlanamaz. Bu açıdan kamusal makamların, ilgili

alandaki araştırmaları desteklemek ve elde edilen veriler ışığında mevzuat ve

uygulamada gerekli revizyonları yapma yükümlülüğü bulunmaktadır (Gaida/Almanya, B. No: 32015/02, 3/7/2007).

80. Başvurucunun söz konusu baz

istasyonunun zararlı etkilerine dair iddialarını yargısal makamlar önüne taşıma

imkânı bulduğu, çelişmeli bir yargılama prosedüründe iddia ve delillerini sunma,

inceletme ve ilgili kamusal makam ve özel hukuk kişisinin iddia ve

savunmalarına yanıt verme imkânını elde ettiği, iddiaların reddine dair maddi

ve hukuki değerlendirmelerin karar düzeltme aşaması da dâhil iki dereceli bir

yargılama prosedürü neticesinde ortaya konduğu anlaşılmaktadır.

81. Derece Mahkemelerince başvurucunun iddialarının yapılan

keşif ve alınan bilirkişi raporları kapsamında ayrıntılı olarak

değerlendirildiği ve başvurucunun iddialarının yerinde görülmeme nedenlerinin

kapsamlı bir gerekçe ile karşılandığı anlaşılmaktadır. İlgili yargısal

makamlarca elektromanyetik kirliliğin insan sağlığı üzerindeki olası zararlı

etkilerinin bilimsel bir kesinliğe ulaşmayan karmaşık bir konu olduğu, baz istasyonundan yayılan elektromanyetik dalgalara yakın

mesafede ve sürekli olarak maruz kalan kişilerin zarar görebilecekleri

konusunda endişe duyduklarının ve psikolojik olarak etkilendiklerinin kabul

edilmesi gerektiği ancak günümüzde iletişimin toplum için olmazsa olmaz

derecesinde zorunlu ihtiyaçlardan olduğu, haberleşmenin sürekli olarak

geliştiği ve insanların yararına sunulduğu, bu tür iletişim imkânlarından

faydalanmanın beraberinde birtakım riskleri de getirdiği, elektromanyetik

kirliliğin insan sağlığı üzerindeki olası zararlı etkilerinin bilimsel bir

kesinliğe henüz ulaşmadığı, bu konuda belirsiz bir durumun bulunduğu, dava

konusu baz istasyonunun yasa ve yönetmelikte belirlenen limit değerlere uygun

olduğu ve Yargıtayın konu ile ilgili son içtihatları

dikkate alındığında, hak ve nasfet ölçüsüne göre davanın reddinin gerektiği

sonucuna ulaşıldığı anlaşılmaktadır.

82. Yukarıda yer verilen tespitler ve

yapılan ölçümler neticesinde mevzuattaki limit değerlerin altında olduğu

belirlenen elektromanyetik etkinin başvurucunun sağlığı üzerinde doğrudan

zararlı bir etkisinin olduğunu ortaya koyan kesin bilimsel verilerin mevcut

olmadığı dikkate alındığında, başvurucunun ve kamunun somut başvuru özelinde

karşı karşıya gelen menfaatleri arasında Derece Mahkemeleri tarafından adil bir

denge kurulmadığı ve takdir hakkının sınırlarının aşıldığı sonucuna ulaşmak

mümkün değildir. Bu noktada Anayasa Mahkemesinin kendi takdirini, bilimsel

veriler ile bu teknik ve karmaşık alana ilişkin olarak Derece Mahkemelerinin

takdiri yerine ikame etmesi düşünülemez. Bunun yanı sıra başvurucunun söz

konusu çevresel rahatsızlığa ilişkin iddialarını, ilgili usule ilişkin

güvenceleri haiz olarak yargısal makamlara sunma ve inceletme imkânı bulduğu

anlaşılmaktadır.

83. Yukarıda yer verilen tespitler ışığında kamusal makamların

olaya gereken özenle yaklaşmadıkları ve olayda söz konusu olan kamusal ve

bireysel menfaatleri gerektiği şekilde değerlendirmedikleri, başvurucunun maddi

ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının korunması bağlamında

kamusal makamların pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna

varılması mümkün değildir.

84. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinde

güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi

hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddiaların KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17.

maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve

geliştirilmesi hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

21/4/2016tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz

PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ Alparslan ALTAN Raportör Yrd. : Fatih ALKAN Basvurucu : Fevzi KAYACAN Vekili : Av. Fatma Betül OKUR

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/2513, 21 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu
  12. B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 26). Çevresel
  13. D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  14. Paksüt
  15. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/2513
Tarih
21 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Alp Büyükkaya Başvurusu (B. No: 2013/8381)
  • Salih Tuğrul Başvurusu (B. No: 2014/1988)
  • Mehmet Derviş Başvurusu (B. No: 2014/14955)
  • Mehmet Ali Oyunlu Başvurusu (B. No: 2014/166)
  • Maşallah Güzelsoy Başvurusu (B. No: 2014/14583)
  • Ahmet Bulut ve Ahmet Bulut Başvurusu (B. No: 2014/15696)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.