İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Norm Denetimi Kararları
  3. /Anayasa Mahkemesi

ANAYASA MAHKEMESİ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AYM Norm Denetimi E.1970/42 K.1971/30

Resmi Gazete tarih/sayı:23.11.1971/14021

Esas1970/42Karar1971/30Tarih9 Mart 1971Okuma35 dk · 6.916 kelime

KÜNYE

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Karar tarihi
9 Mart 1971
Esas Sayısı
1970/42
Karar Sayısı
1971/30
Karar Günü
9/3/1971
Karar metni, AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.916 kelime·35 dk okuma·12 bölüm

Resmi Gazete tarih/sayı:23.11.1971/14021

İtiraz yoluna başvuran : Söğüt Asliye Ceza Mahkemesi.

İtiraz konusu : 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların infazı hakkındaki Kanunun 4. maddesi hükümlerinin Anayasa'nın 12. ve 64. maddeleri hükümlerine aykırı bulundukları kanısı ile, iptallerine karar verilmesi istenilmiştir.

I- O

l a y :

Ateşli

silâhla mermilerin taşımak ve saldırgan sarhoşluk eylemlerinden Ötürü sanığın

6136 sayılı Ateşli Silâhlar ve Bıçaklar hakkındaki Kanunun 13 maddesi ve Türk

Ceza Kanununun 572. maddesinin birinci fıkrası uyarınca cezalandırılması

istemini kapsayan 6/4/1970 günlü, 1970/63-36 sayılı iddianame ile açılmış

bulunan kamu dâvasının duruşması sırasında, sanığa yükletilen eylemlerin

değindiği kanun maddelerinde yer alan kişi hürriyetini bağlayıcı cezaların alt

sınırları bakımından, mahkûmiyete karar verilmesi halinde hükmedilecek

cezaların para cezasına veya tedbirlere dönüştürülmesi olanağı itibariyle, bu

dâvada uygulama yeri bulunan 647 sayılı Kanunun 4. maddesi hükümlerinin Anayasa'ya

aykırı olduğunun Cumhuriyet savcısınca ileri sürülmesi ve buna sanık vekilinin

de katılması üzerine, mahkemece bu ileri sürmenin ciddi olduğu kanısına

varılalar, itiraz konusu edilmiş bulunan kanun hükümlerinin iptali için Anayasa

Mahkemesine itiraz yoliyle başvurulmasına karar verilmiştir.

III-

itiraz konusu edilen kanun hükümleri : Mahkemece iptalleri istenen kanun hükümleri şunlardır :

13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların infazı Hakkındaki Kanunun 4. maddesi :

"Madde 4- Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine, suçlunun ahvali mahsusasına ve suçun işlenmesindeki suret ve şekil hususiyetlerine göre mahkemece;

1. Kabahatlerde, beher gün karşılığı 5 ilâ 10 lira, cürümlerde 10 ilâ 30 lira hesabı ile para cezası,

2. Altı ayı geçmemek üzere Devlet, belediye hizmetlerinde, iktisadî Devlet Teşekkülerinde çalıştırmaya,

3. Aynen iade ve tazmine,

4. Altı ayı geçmemek üzere bir eğitim veya ıslah müessesesine devam etmeye,

5. Bir yılı geçmemek kaydiyle muayyen bir yere gitmekten, bazı faaliyetleri veya meslek ve sanatı icradan men'e,

6. Her nev'i ehliyet ve ruhsatnamenin bir aydan bir yıla kadar muvakkaten geri alınmasına;

Hükmolunabilir.

Taksirli suçlardan dolayı hümolunan hürriyeti bağlayıcı ceza uzun süreli de olsa hakkında bu madde hükmü uygulanabilir."

IV-

Mahkemenin dayandığı Anayasa hükümleri :

Mahkemenin itiraz gerekçesine dayanak yaptığı Anayasa maddeleri:

"Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz."

"Madde 64- Kanun koymak, değiştirmek, kaldırmak. Devletin bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek para basılmasına, genel ve özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir."

V-

İlk inceleme :

Anayasa Mahkemesi, Lütfi Ömerbaş, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenolğu, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Avni Givda, Nuri Ülgenalp, îh-san Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kani Vrana, Muhittin Gürün, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıolğu'nun katılmalariyle 11/11/1970 gününde, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi hükmü uyarınca yaptığı ilk inceleme toplantısında işin esasının incelenmesine oybirliğiyle karar vermiştir,

VI-

Esasın incelenmesi ;

İşin esasına ilişkin rapor, Söğüt Asliye Ceza Mahkemesinin 16/İ/ 1970 ve 14/7/1970 günlü yazılarına bağlı karar ve ekleri, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen hükümler, dayanılan Anayasa maddeleri; bunların gerekçeleri ve ilgili Yasama Meclisleri görüşüne tutanakları ve konuya ilişkin öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü :

Görüşmelerin başında incelemenin sınırlanması gerekip gerekmediği konusu ele alınmıştır.

Anayasa'nın 151. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Kanunun 27. maddeleri hükümlerine göre, mahkemeler, ancak bakmakta oldukları dâvalar dolayısiyle Anayasa Mahkemesine itiraz yoluna başvurabilirler. Bir dâvanın hukukça var sayılabilmesi için ise, onun kanunlara uygun olarak açılmış ve ayrıca mahkemenin yetkisi içine girmekte bulunmuş olması gerekir,

Bundan başka, aynı hükümler uyarınca mahkemelerin bu başvurmaları, o dâva nedeniyle uygulanacak kanun hükümleri ile dahi sınırlı bulunmaktadır. Dosya içinde kâğıtların incelenmesi sonunda, itiraz yoluna başvuran mahkemenin kanuna göre bakmakta olduğu bir dâvanın bulunması koşulunun gerçekleştiği görülmüş ise de, bu dâva nedeniyle uygulanacak hükümler arasında, mahkemenin itiraz konusu yapıp iptallerine karar verilmesini istediği kanun hükümlerinin tümünün yer alıp almadığı yönünden ayrıca incelenip belli edilmesi gerekmiştir.

Yukarıda

"Olay" bölümünde de açıklandığı üzere, kamu dâvası sanığın 6136

sayılı Ateşli Silâhlar ve Bıçaklar Hakkındaki Kanunun 13. maddesi ve Türk Ceza

Kanununun 572. maddesinin birinci fıkrası uyarınca cezalandırılması istemiyle

açılmış bulunduğuna ve eylemlerinin saptanması sonunda sanığın bu maddeler

uyarınca cezalandırılması gerekeceğine göre, mahkeme bu işte sözü geçen kanun

hükümlerini ve bu hükümlerde yer alan kişi hürriyetini bağlayıcı cezaların alt

sınırlarını gözönünde bulundurarak bunların para cezasına veya tedbirlere

dönüştürülmesi bakımından da, 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların İnfazı

Hakkındaki Kanunun 4. maddesinin l - 6 sayılı bentlerinde gösterilen para

cezasına veya tedbirlere ilişkin hükümleri uygulama durumunda bulunabilir.

Çünkü, sanığa yükletilen eylemler kasten işlenen cürüm veya sadece kabahat

cinsinden olup, taksirli suçlardan bulunmamaktadır. O halde, mahkeme bu işe

aynı maddenin, taksirli suçlardan dolayı hükmolunacak hürriyeti bağlayıcı

cezalara ilişkin bulunan "Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hürriyeti

bağlayıcı ceza uzun süreli de olsa hakkında bu madde hükmü uygulanır."

biçimindeki son fıkrası hükmünü uygulama durumunda olamaz.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki nedenle işin esasının, 647 sayılı Cezaların infazı Hakkındaki Kanunun 4. maddesinin, itiraz yoluna başvuran mahkemenin bakmakta olduğu dâvanın niteliğine göre, "Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar" a ilişkin 6 bentlik birinci fıkrası ile sınırlı olarak incelenmesine oybirliği ile karar vermiş ve sonra esas konuyu ele almıştır.

Cezaların

yerine getirilmesine, toplumun öç alma duygularını doyurmayı ve ceza

yaptırımlarının etkili bir ibret olması esasını benimseyen eski Ceza Hukuku

anlayışı, toplumların uygarlık düzeyinin büyük ölçüde geliştiği ve insan

haysiyetinin daha çok gözetlediği zamanımızda hemen hemen tüm olarak

terkedilerek, yerine suç işleyenleri, kî siliklerine uygun eğitim, öğretim ve

çalıştırma yolları ile düzeltme ve kendilerini topluma tekrar yararlı bireyler

haline getirme gibi, hem insanca nem de toplumsal ilke ve amaçlara dayanan yeni

bir sistem, bütün batı ülkelerince öngörülmüş bulunmaktadır. Ceza evlerinden

çıktıktan sonra, pişman olmuş ve artık düzelmiş bulunan hükümlü 'kişilerin

toplum içinde, yeniden suç işlemelerine engel olunması yönünden izlenmeleri ve

hatta bir bakıma suçluluğa karşı korunmaları da bu yeni ve insan haysiyetine

daha uygun düşen çağdaş yerine getirme sisteminin kapsamı içine girmektedir.

Cezaların yerine getirilmesi konusunda yapılmış bulunan bütün bilimsel araştırma ve denemelerin ve bu arada sürekli bir şekilde gözlenen çeşitli uygulamaların verdiği sonuçlara göre, hükümlünün sadece dışardan ve doğrudan doğruya yapılacak etkilerle düzelmiş hale getirilmesi her vakit mümkün olmamaktadır. Nitekim, bir yandan sıkı ve amansız bir disiplin ile sürekli bir ceza tehdidi ve öte yönden yumuşak bir hatırlatma ile telkinlerin etkisi, hükümleri tekrar iyi halli birer kişi yapmağa çoğu kez yetmemekte ve bu nedenle, onları tekrar doğal durumlarına çevirmek için, kendi istek, bilinç ve gereksinmelerini üstün tutacak bir yol izlenmesi zorunluğu doğmaktadır.

Çağdaş

ceza hukukunda ceza yaptırımlarının konulmasındaki esas amaca uygun olarak bu

yaptırımların yerine getirilmesinde de temel ilke, ceza hükümlülerinin iç

varlığına ve dünyasına girerek esasta onu düzeltme, yeniden suç işlemesinin ve

toplum için sürekli bir tehlike olmasının önüne bu yolla geçmek ve dolayısiyle

topluma tekrar yararlı birey haline getirildikten sonra toplum içine serbest

bırakmak olması gerektiğine göre, böyle bir düzeltme yoluna yönelmede,

hükümlünün kendi istek ve bilinci ile duyacağı gereksinmenin ortaklığını

sağlamak başarı için önde gelen koşulları oluşturmaktadır. Böyle bir başarılı

sonuç ise, çağımızın bütün uygar ülkelerinde gittikçe artan bir ölçüde

uygulanan (Yerine getirmenin yumuşatılması hükümlülerin ceza yaptırımlarının

yerine getirilmesi süresince çeşitli yönlerden topluma yaklaştırılması ve

tekrar kazandırılması) yolu ile elde edilebilir.

Yukarıda belirtilen temel ilkelerden yararlanılarak, çağdaş ceza yerine getirme sistemlerinde, cezaların şahsileştirilmesi ilkesi doğrultusunda olmak üzere, yerine getirmenin dahi şahsileştirilmesi yani bireyleştirilmesi ilkesi benimsenmiş bulunmaktadır.

Cezayı

yerine getirme hukukunun yukarıda işaret olunan yeni gelişme evresi gözönünde

tutularak hazırlanmış bulunan 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların İnfazı

Hakkındaki Kanunun tasarısına ilişkin Bakanlar Kurulu gerekçesinde yukarıdan

beri açıklanan düşünceler temel alınmış ve bunlar kanunun itiraz konusu

yapılmış olan ve "Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine

uygulanabilecek cezalar" başlığını ta-siyan 4. maddesi hakkında aynen

"Cezaların şahsileştirilmesi prensibinin yeni bir uygulama şekli olmak

üzere, bu maddede sevkedilmiş olan hükümlerle cezaların aynen tatbiki sonucu

cezaevlerine hapsedilmek suretiyle hükümlülerin ıslahı yoluna gidilmesinden

ibaret bulunan eski sistem terkedilerek, onun yerine kısa süreli hürriyeti

bağlayıcı cezalarda suçluyu kendi denetim ve gözetimi altına koymak ve bu

hususta hâkimin takdir yetkisini de genişleterek gerekli gördüğü takdirde bu

kabil hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine, sözü geçen maddede sayılan

tedbirlerden birinin uygulanması öngörülmüş, böylece modern ceza hukukunun

kabul eylediği ceza ve emniyet tedbirlerinin yekdiğerini tamamlayıcı, bîr

tarzda ve birbirine paralel olarak uygulanması île, ulaşılmak istenen gayenin

daha kolay ve çabuk gerçekleşeceği ve hû kümlülerin bir daha suç işlemekten

kaçınan ve ıslah edilmiş iyi bireı vatandaş olarak tekrar toplum hayatına

karışmalarının sağlanacağı mümkün görülmüştür.

Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine; mahkeme suçlunun kişiliğine suçun işlenmesindeki suret ve şekil özelliklerine, duruşmadan tahassül eden kanaate göre bu maddenin birinci bendinde yer alan para cezasının (Tayin edilen ölçüler içerisinde) veya diğer bentlerde gösterilen tedbirlerden birinin uygulanmasına karar verebilecektir.

Ancak, mahkeme bu madde hükmüne göre, yapılan uygulamalarda tatbik maddesinde, hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte, para cezası veya diğer mütemmim bir ceza dahi bulunduğu takdirde, bu halde hürriyeti bağlayıcı ceza yerine tayin olunacak altıncı bentteki tedbirlerden birinden başka ayrıca maddede mevcut olan para cezası 5. maddeye göre ve varsa mütemmim ceza da müstakillen hükmolunacaktır.

Birinci bende göre tayin olunacak ceza para cezalarının mahiyeti ve yerine getiriliş şekilleri Türk Ceza Kanununun 19. ve 21. maddelerini tamamlayan bu kanunun 5. maddesinde açıkça gösterilmiştir.

Suçu tespit eden maddede, hürriyeti bağlayıcı cezanın nev'ine göre hüküm olunacak para cezası da ağır veya hafif olarak tayin olunacaktır.

Yine mahkeme, ikinci bent hükmüne göre, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı ceza yerine, suçlunun 6 ayı geçmemek üzere Devlet veya belediye hizmetlerinde yahut da iktisadi Devlet Teşekküllerinde çalıştırılmasına karar verebilecektir.

Bu takdirde suçlu anılan müesseselerde cari ücret üzerinde çalıştırılacaktır.

Üçüncü bent, genel olarak mal aleyhinde işlenen veya vehameti olmayan suçlar için, mahkemece gerekli görüldüğü takdirde uygulanacak ceza tedbirlerinden birini ihtiva etmektedir. Burada hürriyeti bağlayıcı ceza yerine, suç konusu eşya ve malın aynen mağdura iadesi veya tazmini öngörülmüştür.

Dördüncü bentte ifade edildiği üzere suçlunun manevi kalkınması ve ıslahının sağlanması için, mahkemece gerekli görüldüğü takdirde, kendisi halen mevcut bulunan ve ileride kurulacak olan eğitim ve ıslah müesseselerine gönderilebilecektir.

Muayyen bir yere gitmek veya bazı faaliyetler yahut da meslek ve sanatın icrası, suçun işlenmesinde dolaylı bir neden bulunduğu takdirde; yahut da belirli bir yere gitmemek veya bazı faaliyetler yapmamak yahut da bazı meslek ve sanatın yapılmasından yasaklılık suçluyu ıslah edeceği kanısını verirse, mahkeme 5. bent uyarınca suçlunun belirli bir süre bu kabil yerlere gitmesini yasak edebileceği gibi, bazı faaliyet veya meslek ve sanatın icrasından da menedebilecektir.

Suçlunun ehliyet ve ruhsatname sahibi olup, bu ehliyet ve ruhsatının belirli süre veya müebbeten geri alınması, kendisini ıslaha yönelten kâfi bir ceza takdir edildiği veya ehliyeti yahut da ruhsatnamenin konusu olan aracın kullanılması, suçun işlenmesinde dolaylı bir neden bulunduğu takdirde, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı ceza yerine 6. bent hükmü uygulanabilecektir." biçiminde genişletilerek tekrarlanmış bulunmaktadır.

Uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezalarla itiraz konusu kanun maddesinde yer 'alan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar, sözü geçen kanunun (Uzun ve kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar) başlığını taşıyan 3. maddesinde "Uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar, müebbed veya muvakkattir. - Müebbed ölünceye kadar devam eder - Muvakkat uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar, altı aydan yukarı olanlardır. - Altı aya kadar (Altı ay dahil) hürriyeti bağalayıcı cezalar kısa sürelidir." diye tanımlanarak belirtilmiştir.

İtiraz konusu yapılan 4. maddenin Bakanlar Kurulu gerekçesinde, nitelikleri belirtilen kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların yükletilmesi gereken hallerde, suçlunun kendi kendisini düzeltmesine olanak verilmesi ve bu cezalar yerine olabildiğince esnek bir para cezası veya bu doğrultudaki öteki tedbirlerin uygulanması sorunlarının önemle ele-alındığına işaret edilmektedir.

Kanunun Yasama Meclislerinde yapılan görüşmeleri sırasında Bakanlar Kurulunca dayanılan gerekçelerin esas alındığı görülmüştür.

Ceza

Hukuku doğrultusunda olarak "çağdaş cezayı yerine getirme" hukukunun

dahi öteki uygar ülkelerdeki gelişim ve oluşumu hakkında yukarıda kısaca

değinilen düşüncelerle 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki

Kanunun tümüne ve özellikle mahkemece itiraz konusu yapılmış bulunan 4.

maddesine ilişkin gerekçelerin ve kanunun Yasama Meclislerindeki görüşülmesini

kapsayan Meclis tutanaklarının birlikte incelenmesinden, sözü edilen 4.

maddenin hazırlanmasında, yukarıda belirtilen kısa süreli hürriyeti bağlayıcı

cezaların yükletilmesi gereken hallerde bunların yerine olabildiğince esnek bir

para cezasının veya bu doğrultuda olmak üzere maddede gösterilen öteki

tedbirlerin hükmedilmesi yolu ile suçlunun özellikle kendi kendisini

düzeltmesi, dolayısiyle suçtan zarar görenlerin bu zararlarının sağlanması,

hatta kısa 'süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların ceza evlerinde yerine

getirilmesinin ilk kez hüküm giymiş bulunan hükümlülerde yaratacağı olumsuz

etkilerin sonucu olarak bunların toplum bakımından büsbütün kaybedilmelerinin

önlenmesi veya bir bakıma cezaların yerine getirilmesi giderlerinin de

azaltılması gibi sorunların da önemle gözönünde tutulduğu anlaşılmaktadır.

O

halde burada önce genel olarak ceza yerine hükmedilecek tedbirlerin nitelik ve nicelikleriyle çeşitleri ve sonra da, bunların kısa süreli hapis cezaları yerine hükmedilmesin! sağlayan bir kanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı yönlerinin incelenmesi daha yararlı olacağı düşünülmüştür.

Ceza

hukuku alanında bir çeşit yaptırım olarak nitelendirilen emniyet tedbirleri,

gerek Anayasamızda ve gerek Ceza Kanunumuzda tanımlanmamıştır. Her ne kadar,

Anayasa'nın, Ceza Hukuku alanı ile ilgili bazı temel ilkeleri kapsayan 33.

maddesinin (Cezaların kanuniliği ve dolayısiyle şahsiliği ve eşitliği) ilkelerine

ilişkin bulunan ikinci fıkrasında (Cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla

konulur) denmek yoliyle, ceza yaptırımlarından başka (Ceza tedbirleri) diye bir

çeşit tedbirlerden dahi söz edilmiş ise de, ne Ceza Kanunumuzda ve ne de ceza

hukukunda emniyet tedbirleri dışında diğer bir tedbir çeşidine yer verilmemiş

bulunduğundan, bu terimle emniyet tedbirlerinin kastedildiği anlaşılmakta ve

öğretide de böyle kabul edilmektedir. Emniyet tedbirlerinin Ceza Kanununda da

bir tanımı yoktur. O halde, Ceza Hukuku alanındaki genel tanım göz önünde

tutulmalıdır. Aslında emniyet tedbirleri, çağdaş ceza hukukunda bir çeşit

yaptırım olmak üzere, bağımsız bir müessese halini kazanmıştır denilebilir.

Çünkü, bugün ceza hukuku alanında bu tedbirlere yer vermeyen okul veya ceza

kanunlarına bunlar hakkında hüküm koymayan ülke yok gibidir.

Emniyet

tedbirleri, "suç karşılığı olarak ve suçludaki tehlike haliyle orantılı

bir biçimde hükmedilen ve esas itibariyle suça ve suçluya karşı toplum

savunması amacına yönelmiş bulunan yaptırımlardır" diye tanımlanabilir.

Suçları önlemek ve suç işleyenlerin yeniden suç işlemelerine engel olmak için

çok kez ceza yaptırımları yetmemekte, kimi suçlular çeşitli kanuni nedenlerle

sorumsuz olduklarından cezalandırılamamakta veya yerine getirilen ceza

yaptırımları suçluların düzelmesini tek basma sağlayamamaktadır. Toplumun

tehlikeden korunması ise, suçluları, olabildiğince eğitmek, ıslah ve hatta

toplumsal ve psikolojik yönlerden tedavi etmek ve dolayısıyla onları topluma

yeniden zarar vermiyecek ve bir tehlike de teşkil etmiyecek hale sokmakla

kabildir. Bu sonuçların gerçekleşmesini sağlamak için de bazı suçlular

hakkında, ceza yaptırımlarından ayrı veya onlarla birlikte olmak üzere, suç ve

dolayısıyle suçluya karşı bazı toplum savunması tedbirlerinin alınması

gerekebilir. İşte bunlara ceza hukuku alanında emniyet tedbirleri denmektedir.

Bu bakım dan, emniyet tedbirleri, cezaların yanında veya onların yerini tutmak

üzere kabul edilmiş olan ve sosyal korunma ile birlikte başka yarar v^

nedenlere de dayanan ve dolayısiyle ceza hukuku alanında ayrı ve özel bir yer

alan yaptırımlardır.

Emniyet

tedbirleri, suçlunun düzeltilmesi ve uslandırılması yolu ile toplum yararını

sağlamak üzere uygulanır. Böylece, bir tehlike haline karşı uygun tedbirlerle

önleyici bir tepki göstermek amacı güdülür. Anayasa'nın 33. maddesinde

"Cezalar ve ceza tedbirleri - yani emniyet tedbirleri - ancak kanunla

düzenlenir" denildiğine göre, ülkemizde cezalarla emniyet tedbirleri

konusunda, kanunilik, eşitlik, şahsilik ve bireyleştirme yönlerinden dahi bir

ayırma yapma olanağı yoktur. O halde, emniyet tedbirleri de cezalar gibi,

kanunca saptanır. Kanunilik eşitlik ve şahsilik ilkelerinin izlediği süreç,

ulaştığı evre ve düzey, emniyet tedbirleri bakımından öncelikle gözönünde

bulundurulur ve geçerlidir. Ancak cezalar, eylemin ağırlığı ve suçlunun sorum

derecesi ile orantılı olarak tertip edilir ve uygulanır; yani kişiseldir. Buna

karşılık emniyet tedbirlerinin esasını, çeşit ve derecesini, suçludaki

tehlikelilik hali belli eder. Çünkü tedbirler, ilke olarak, bu tehlikelilik

halinin ortadan kaldırılması amacı ile uygulanırlar. O halde cezalarla emniyet

tedbirleri arasındaki ortak erek, özel bir önlemeden ibarettir.

Aslında, ceza yaptırımlarının kendilerinde korkutuculuk niteliği de vardır. Böylece bu yaptırımlar, toplumun suç ve suçluya karşı olan onaylamamasını duyurmuş olurlar. Oysa, emniyet tedbirlerinin uygulanmasında toplumun daha çok acıma ve şefkat duygulan önde tutulmuştur. Bunların yerine getirilmesi, cezaların yerine getirilmesi gibi adlî - idari bir çalışma teşkil eder. Hatta, yerine getirme sırasında bireyleştirmeye yönelmiş takdir öğesi, cezalardakinden çok fazladır. Demek ki, emniyet tedbirleri de bireyleştirilmektedir.

Diğer yönden emniyet tedbirleri dahi, hükmedilişleri bakımından yargısal bir nitelik gösterirler. Çünkü, bunlar, ancak faillerin bir suçu işledikleri yargısal yollarla saptandıktan sonra hüküm altına alınabilir. Demek ki, emniyet tedbirlerinin hükmedilip uygulanması, suç teşkil eden bir eylemin işlendiğinin saptanmasına bağlıdır. Bu nedenle, henüz suç işlememiş ve fakat geçirdikleri hayat tarzı itibariyle toplum için tehlike halinde bulunan kişiler hakkında dahi emniyet tedbirlerinin uygulanma sini öngören düşüncelere çağdaş ceza hukukunda itibar edilmemiştir. Ancak bu çeşit emniyet tedbirleri, birer kolluk tedbiri olarak inceleme ve uygulama konusu yapılmaktadır.

Ceza yaptırımları arasında hayata ilişkin olanı bulunabildiği halde, emniyet tedbirleri sadece hürriyete, haklara ve mameleke ilişkin bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, emniyet tedbirleri pek çeşitli olmakla ve gerek ceza kanunlarında ve gerekse öğretide başka başka açılardan değişik sınıflandırılmalara bağlı tutulmaktadırlar. Hemen hemen ortak sayılabilecek bir sınıflandırmaya göre, emniyet tedbirleri ilgili oldukları konular, yani hukukî değerler yönünden, hürriyeti kaldırıcı veya sınırlayıcı, sonradan yoksunluk gerektirici ve (Hükmün ilâmı önleyici kefalet gibi) öteki tedbirler diye üç ana bölümde toplanabilir.

Emniyet

tedbirlerinin uygulanması yöntemleri de değişiklik göstermektedir. Emniyet

tedbirleri bazı yerlerde cezaların yanında ve onlara ek veya ceza yaptırımları

ile seçilerek ve bazı yerlerde de ceza yaptırımları yerine bağımsız bir şekilde

uygulanmaktadır. Çağdaş uygar ülkelerin çoğu, ceza yaptırımları ile emniyet

tedbirlerini, biri ötekisini kovalamak üzere, ayrı ayrı uygulamaktadırlar. Bir

bölüm ülkelerin mevzuatı ise hâkime yetki tanıyarak, gerektiğinde cezaların

emniyet tedbirlerine dönüştürülmesini kabul etmektedir. Diğer bir bölüm ülkeler

mevzuatı da, ceza ile emniyet tedbirleri arasındaki ikiliği kaldırarak, tek

yaptırım şeklinde öngörmektedir. Öğretide tutulmuş düşünce, ceza ve emniyet

tedbirlerinin ayrı ayrı konularak, uygulamada hâkime takdir yetkisi

tanınmasıdır. Böylece, emniyet tedbirlerinin, amaçlarına uygun sonuçları daha

büyük ölçüde sağlayacağı kabul edilmektedir. Yukarıdaki açıklamalarda işaret

edildiği üzere, gerek Anayasamız ve gerekse Türk Ceza Kanunu emniyet tedbirleri

için bir tanım vermemiştir. Yalnız Türk Ceza Kanamı bir ceza yaptırımının başka

bir ceza yaptırımına veya tedbire dönüştürülmesi esasını kabul etmiştir.

Bunlardan birincisi, 22. maddesinde öngörüldüğü üzere hafif hapis cezasının

çalışmaya çevrilmesi ve ötekisi de adlî tevbih hukukî müessesesidir. Esasen

Türk Ceza Kanunu teknik anlamda emniyet tedbirlerini kapsamamaktadır. Türk Ceza

Kanunundaki tedbirler genel olarak ceza yönünden kanunca sorumlu tutulamayan

veya mahkûm edilemeyen bazı kişiler hakkında, ceza yaptırımlarının uygulanması

olanağı bulunmaması nedeniyle, kanun koyucunun kabulünü zorunlu saydığı bir

çeşit toplumsal korunma tedbirlerinden ibarettir. Bunlar, sorumlu olmayan

küçüklere, akıl hastaları, sağır-dilsizler ve alkollü içkileri veya uyuşturucu

maddeleri kullanmayı iptilâ derecesine çıkaranlar gibi suçlular hakkındaki

sosyal korunma tedbirleridir. Bunlardan başka Türk Ceza Kanununun 28.

maddesindeki (bir çeviri yanlışlığı sonucu fer'i ceza olarak nitelendirilen)

emniyeti umumiye nezareti altında bulundurma dahi esasında bir emniyet

tedbirinden ibare kalmaktadır. Kimi hukukçulara göre müsadere dahî bir emniyet

tedbiri niteliğindedir. Ancak genel zoralım yasağı Anayasa'nın 33. maddesinde

yer aldığına ve bu arada müsadere için ceza deyimi kullanıldığına göre,

müsadereyi, tedbirden ziyade mameleke yönelmiş bir ceza niteliğinde saymak

gerekir.

Yeni

ceza kanunlarında, mahkûmların yeni bir suç işlemelerini önleyici olarak

emniyet tedbirlerinin alınması için mahkemelere geniş bir takdir hakkı

tanınmıştır. Mahkemeler böylece, kararlarında suç ile suçlunun özel durumunu

birlikte ele almak; kimi suçlara sadece Ceza Kanununda yazılı cezayı vermek;

kimisine de bu cezalara ek olarak bir emniyet tedbiri uygulamak yolu ile

toplumu ve dolayısiyle bireyleri, bu mahkûmlar tarafından yeniden suç işlenmesi

tehlikesinden kurtarmak yetkilerine sahip kılınmış bulunmaktadır. Emniyet

tedbirleri, bir suçun ötekisini kovalamasını önlemek yolu ile toplumu ve

dolayısiyle bireyleri tehlikeden korumak amacını güttüğüne göre, yukarıda

değinildiği gibi, emniyet tedbirlerinin uygulanması için, ortada önce bir suç

ve suçlu bulunması, suçun yargısal bir çalışma sonucu saptanması ve bu sırada,

cezalarda olduğu gibi, kanunilik, eşitlik ve şahsîlik ilkelerinin ve uygulamada

bireyleştirmenin gözönünde tutulması zorunluğu vardır. Demek ki, nasıl bir eylem,

ancak kanunda suç sayıldığı ve suçlusu da yargısal bir çalışma sonunda belli

edildiği takdirde, ona ceza yaptırımı uygulanabilecekse, emniyet tedbirleri de

aynı koşullara bağlı kalınarak uygulanabilecektir. Böylece, emniyet

tedbirlerinin uygulanabilmesi için yine ortada kanunun suç saydığı bir eylem

bulunacak; bu eylemi işleyen yargısal bir çalışma sonunda saptanacak, suçlu ruh

hastası, sorumlu küçük, işlediği eylemin iyiliğini kötülüğünü ayırt edemeyen

küçük veya sağır - dilsiz, uyuşturucu madde kullanmada veya sarhoşlukta

alışkanlığı olan bir kimse ise, yani, ceza sorumu yoksa, kendisine ceza

verilemiyecek ve ancak kendisi, yeniden suç işlemesine engel olunması amaciyle

bir emniyet tedbiri olarak ya hastahaneye yatırılacak veya ıslah evine alınacak

veyahut velisine teslim edilecektir. Öte yandan, suçluya ceza verilmesi olanağı

bulunması hallerinde ise, yükletilen cezanın yeni bir suç işlemesini önleyecek

derecede olup olmadığı ve kendisinin cezasını çektikten sonra yine toplum için

tehlike teşkil edip etmiyeceği yetkili mahkemece takdir olunacak, böyle bir

tehlikenin varlığı anlaşılıyorsa, cezadan başka ve varsa buna ek olarak emniyet

tedbirleri dahi uygulanacaktır. O halde suçların kanuniliği, cezaların

eşitliği, şahsiliği ve yerine getirmede birleştirilmesi ilkelerinin emniyet

tedbirlerinin alınmasında dahi gözönünde bulundurulması gerektiğinden şüphe

edilemez.

İtiraz yoluna başvuran mahkemenin 647 sayılı Kanunun itiraz konusu yaptığı 4. maddesinin sınırlama karan uyarınca incelemeye bağlı tutulan birinci fıkrasının 1-6 sayılı bentlerinden birincisinde kısa süreli hürriyeti bağlayıcı bir ceza yerine esnek bir para cezasına ve öteki beş bendinde ise çeşitli tedbirlere çevirme esası konulmuş bulunduğundan, ceza ve ceza infaz hukuku alanlarında konu ile ilgili durumun da gözden geçirilmesi gerekmiştir.

Anayasa

suç ve ceza konularında, bir eylemin ancak kanunla suç sayılabileceği;

cezalarla ceza tedbirlerinin, yani emniyet tedbirlerinin ancak kanunla

konulabileceği; kimsenin işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç

saymadığı bir eyleminden ötürü cezalandırılamayacağı; kimseye, suçun işlendiği

zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan ağır bir ceza verilemiyeceği;

kimsenin kendisini veya kanunun gösterdiği yakınlarını cezalandırma sonucunu

doğuran beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamıyacağı, ceza

sorumluluğunun şahsîliği (madde : 33) ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza

konulamıyacağı (madde : 14) gibi başlıca bir kaç ceza ilkesini belirtmekle

yetinerek, bunların dışında kalan ceza konularım ve özellikle belli bir zamanda

ne gibi eylemlerin suç sayılacağını, o suçlara ne miktar ve ne çeşit ceza

verileceğini ve hangi ceza tedbirlerinin yani emniyet tedbirlerinin ne yolda

uygulanacağını saptama yetkisini Yasa Koyucuya bırakmış bulunmaktadır. Yasa

Koyucu bu konuda başta Anayasa'nın buyurucu ve yasaklayıcı kuralları ile

koyduğu güvençler olmak üzere ceza hukukunun ilkeleri ve toplum yaşantısının

zorunluluk ve yararlarının gerekleri ile bağlı kalarak takdirini

kullanabilecektir.

Ceza ve emniyet tedbirleri sisteminin açıklanmasında cezalarla emniyet tedbirlerinin ne yolda hesaplanması konusunu da ele almak zorunluğu vardır. Ceza hukukunda, aykırı eylemleri yasaklamanın en önde gelen aracı ceza tehdididir. Bu tehdidin toplumun suç işlemesini önlemeyi başaramadığı kişiyi, en az tekrar suç işlemekten alıkoyacak ölçüde bulunması gerekir, işte bu ölçünün belli edilip saptanması genel olarak cezanın hesaplanmasını ifade eder.

Cezanın

hesaplanması, biri Kanun Koyucuya ve ötekisi onu uygulayacak mahkemelere

ilişkin olmak üzere iki ayrı evreyi kapsar. Genel ve soyut olarak birinci

evrede, Kanun koyucu önce, suçlulara uygulanacak olan ceza ve emniyet

tedbirlerinin çeşit ve sıralarını, sonra çeşit ve miktarlarım genel ve soyut

olarak kanunda belli eder. Bundan sonra yine Kanun Koyucu Ceza Kanun veya ceza

hükümlerinde tanımlanıp öğeleri belirtilen her suç karşılığında, hangi çeşitten

ve ne ölçülerde ceza veya emniyet tedbiri verilebileceğini saptar; yani, ceza

çeşit ve ölçülerini, kanun maddesinde tanımını yapıp öğelerini gösterdiği her

eylem için soyut ve özel bir şekilde gösterir. Böylece her suç için saptanan

ceza ve emniyet tedbirleri kanunda gösterilen çeşitten olmak zorunlu bulunduğu

gibi, yine kanunda ve maddede belli edilen sınırlar içinde kalınması gerekir.

Cezaların genel ve soyut veya özel ve soyut olarak belli edilip saptanmasında

gözönünde tutulan ölçü ,genel olarak bilimsel, deneysel ve yararcı bir nitelik

gösterir. Ancak, cezada en başta suçun ağırlığının ve emniyet tedbirlerinde ise

en önde suçun toplum için gösterdiği tehlikenin gözönünde bulundurulması

gerekir. Böylece, her suçun cezası ile varsa emniyet tedbirinin önceden belli

olması ve bunların işlenen suçların ağırlığı ve suçun teşkil edeceği tehlikenin

büyüklüğü ile orantılı bulunması esaslarına uygunluk sağlanmış olur. Yukarıda

gösterilen evrede suçlunun kişiliği söz konusu değildir. Cezalarla emniyet

tedbirlerinin mahkemelerce uygulanmasını teşkil eden ikinci evrede ise hâkim,

yalnız suçun ağırlığını ve hafifliğini değil, suçlunun kişiliğini de gözönünde

tutarak, kanunun o eylem için belli edip saptandığı ceza ve emniyet tedbirlerim

buna uydurmak durumundadır. İşte bu, cezanın somut olarak uygulanması evresini

teşkil eder.

Hâkim bu uygulamayı yaparken, ceza hukukunun belli esaslarını ve bu ararla özellikle kendi takdir yetkisinin nitelik ve sınırı, ceza ve emniyet tedbirlerinin çeşitlerinin seçilmesi ve ölçüsünün hesaplanması, ölçü birimleri, yaptırımların genel ve özel alt ve üst sınırlan, bunların kanunî veya takdirî nedenlere dayanarak arttırılması veya indirilmesi ve bu konuda izlenecek sıra gibi, başlıca hususları gözönünde tutmak zorunluğundadır.

Cezalarla

emniyet tedbirlerinin mahkemelerce somut olarak uygulanması evresinde ilk önce,

uygulanacak ceza ve emniyet tedbirinin çeşidinin seçilmesi gelmektedir. Bu

işlemi yaparken hâkim, yasa koyucunun kanun maddesinde belli ettiği çeşidi

uygulamak zorunluğundadır; burada hâkimin takdiri söz konusu değildir. Örneğin

bir kanun maddesinde tanımlanan bir suç için yalnız hapis cezası belli edilmiş

ise, hâkim, bu maddeye değgin olan bir eyleme ağır hapis cezası veya para

cezası hükmedemez; maddeye hapis ve ağır para cezalan birlikte konulmuş ise

hâkim, bunların ikisini birlikte hükmetmekle zorunludur. Ancak, kimi hallerde

olduğu gibi, yasa maddelerinde yer alan birden çok ceza yaptırımlarından birini

seçerek uygulamak konusunda kanun hâkime takdir hakkını tanımış ise, böyle

hallerde hâkim, maddede yer alan cezalardan birisini seçerek uygular. Bu durum,

cezanın şahsîleştirilmesine ve bireyleştirilmesine yardımcı olur.

Hâkime, yasada belirtilen yerlerde ceza yaptırımları arasında seçim yapma konusunda tanınan yetki, ceza kanunlarında kimi durumlarda ağır bir ceza yaptırımının daha hafif bir ceza yaptırımına çevrilmesi biçiminde de olabilir. Yahut böyle bir yetki infaz sırasında hâkime verilebilir. Bu halde, cezanın yerine getirilmesi sırasında da şahsîleştirilmesi yani bireyleştirilmesinden söz edilir.

İşte,

13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların infazı hakkındaki Kanunun itiraz konusu

yapılan 4. maddesinin birinci fıkrasının l sayılı bendinde "Kabahatlerde,

beher gün karşılığı 5 ilâ 10 lira cürümlerde 10 ilâ 30 lira hesabiyle para

cezası hükmolunabilir." şeklinde yer alan hüküm yukarıda gösterilen

cezanın hüküm ve yerine getirme sırasında şahsîleştirilmesi yani

bireyleştirilmesi ilkesinin bir çeşit uygulanmasından ibaret bulunmaktadır.

Cezalar hakkındaki bu ilke, cezaların yerine getirilmesi sırasında emniyet

tedbirlerine çevrilebilmesi konusunda da geçerlidir. O halde sözü geçen 4.

maddenin birinci fıkrasının 2-6 sayılı bentlerinde yer alan hükümler dahi, aynı

ilkenin çeşitli biçimlerdeki uygulamalarını göstermektedir.

Nitekim, bu kararın yukarıdaki bölümlerinde dolayısiyle değinildiği üzere, Türk Ceza Kanunu, iki halde ceza yaptırımının başka bir ceza yaptırımına veya tedbire çevrilmesi olanağını öngörmüştür. Bunlardan birincisi, 22 maddesindeki, hafif hapis cezasının çalışmaya ve ötekisi de 26., 27. ve 29. maddelerindeki, belli cezaların adlî tevbihe çevrilmesi şekilleridir,

İtiraz yoluna başvuran mahkemece itirazın gerekçeleri arasında yer verilmiş olması nedeniyle, ceza hukuku alanında tecil ve tekerrür hukuksal müesseselerine burada kısaca değinmenin, itiraz sonuca bağlanırken dayanılacak temel gerekçelerin saptanmasında yararlı olacağı düşünülmüştür.

Bunlardan

tecil, bilimsel deyimle cezanın infazının tecili müessesesi "hükmedilen

cezanın yerine getirtilmesinin belirli bir süre ile geri bırakılması ve bu süre

içinde suçlu yeniden bir suç işlemediği takdirde suçun ya işlenmemiş veya

mahkûmiyetin gerçekleşmemiş veyahut cezanın çekilmiş sayılmasıdır" diye

tanımlanabilir. Oldukça yeni olan tecil çağdaş ceza hukuku alanında cezanın

yerini alan bir tedbir diye de gösterilmektedir. Öğretideki çeşitli görüş ve

düşüncelere girmeden kısaca denilebilir ki, ilk kez suç işleyenler hakkında

daha merhametli davranmak onları cezaevlerine sokmaktansa serbest hayatlarında

bir kez daha denemek ve belli bir süre içinde yeniden suç işlemezlerse eski

mahkûmiyetlerini bağışlamak gibi düşünceler, bu müessesenin başlıca esaslarını

oluşturmaktadır. Uygulanması yargısal bir koşula da bağlı tutulan tecil, Ceza

Kanununun yararcı karakterine dayanan, niteliği karma ve çeşidi kendisine özgü

olan bir müessesedir. Çünkü tecil kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların

yerine getirilmesi sonunda doğabilecek sakıncaları ortadan kaldırmağa ve

tekerrürü önlemeye yararlı bir suç ve ceza siyaseti aracı da sayılabilir.

Nitekim şartlı bir af niteliğini taşıdığında kuşku yoktur. Ceza hukukunun

sosyal yararcı karakterine tekabül ettiği gibi, ayrıca bir uslanma ve düzelme

karinesine dayanmakta ve dolayısiyle suçun önlenmesi ve cezaların

bireyleştirilmesi aracı olmaktadır. Böylece varlığı, bireyle Devlet arasındaki

ceza çatışmalarının kapsamına ilişkin ve ancak uygulanması hâkimin takdirine bırakılmış

bir kanunî bağışlamadan ibaret bulunmaktadır.

Tekerrür

müessesesi ise, bir ceza mahkûmiyetine kesin olarak uğrayan bir kimsenin,

yeniden suç işlemesi halinde Ceza Kanunu karşısındaki kişisel durumunu

tanımlar. Ceza Kanunları bu biçimde yeniden suç işleyenlere yani mükerrirlere,

belli koşulların gerçekleşmesi halinde, yeniden işledikleri suç için belli

ölçülerde daha çok ceza verilmesini buyururlar. Tekerrürün Türk Ceza

Kanunundaki sonucu da budur. Mükerrirlere, ikinci ve daha sonraki suçları için

cezalarının gittikçe artırılarak verilmesinin hukukî nedeni, önce suç işlemiş

olmalarıdır. Ceza hukuku alanında en karışık müesseselerden bulunması

bakımından öğretide varlığı, niteliği ve gereği konularındaki düşünce ve

görüşler çok çeşitlilik gösteren tekerrür, hayli tartışmalı olan bu değişik

düşünce ve görüşlere girmeden ve aralarında bir seçim de yapmaksızın denebilir

ki, uygulanması genel olarak, kesin bir mahkûmiyetin mevcut veya bunun yerine

getirilmiş olması, belli bir sürenin geçmesi ve yeniden suç işlendiğinin

yargısal olarak saptanması koşullarına bağlı tutulan, suçlunun yeniden suç

işlemesini önleme ve uslanması ereğini güden ve esasında suçluya daha çok ceza

verilmesini gerektiren, onun yasa karşısındaki kişisel durumuna ilişkin bir

hukukî müessesedir.

Yukarıda, gerek tecil ve gerekse tekerrür müesseseleri hakkında öğretideki çeşitli görüş ve düşünceler arasında bir seçmeye gitmeden yapıtları kısa açıklamaların da gösterdiği gibi, her iki müessese, suçlunun kişiliğine bağlı olup yasa karşısında kişisel ve dolayısiyle bireysel sonuçlan gerektirmektedirler. O halde, hükmedilen cezaların daha hafif bir cezaya veya emniyet tedbirine çevrilmesi konusundaki yasa hükmü ile, tecil ve tekerrür müesseseleri arasında bir ilişki kurulması olanağı yoktur. Çünkü sözü geçen hükümle bu müesseseler arasında nitelik ve alan ayırımı olduğu gibi, varlık ve gerekleri büsbütün başka nedenlere ve düşüncelere dayanmaktadırlar.

13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanunun itiraz yoluna başvuran mahkemece itiraz konusu yapılmış bulunan 4. maddesinin ikinci fıkrası, sınırlama karan ile inceleme konusu dışında tutulduğundan, bu fıkrada yer alan hüküm üzerinde bir düşünce ve görüş bildirilmesine yer kalmamıştır.

İtirazın inceleme konusu yapılmış bulunan bölümünün Anayasa hükümleri karşısındaki durumuna gelince :

İtiraz yoluna başvuran mahkemece, önce kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların kendilerinden daha hafif olan para cezasına veya tedbirlere yahut ceza niteliğinde bulunmayan başka yaptırımlara çevrilmesi konusunda hâkime takdir yetkisi tanıyan itiraz konusu hükümlerin, aynı nitelikteki suçları işlemiş bulunan suçlular arasında ve özellikle haklarında 4. madde hükümleri uygulananlar lehine olmak üzere, gerek doğrudan doğruya ve gerekse tecil ile tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren durumlarda olumlu veya olumsuz sonuçlan bakımından. Anayasanın 12. maddesinde yer alan (eşitlik) ilkesine aykırı bulundukları ileri sürülmüştür.

Bu

kararın yukarıdaki bölümlerinde geniş bir şekilde işaret edildiği gibi, çağdaş

ceza ve ceza infaz hukuku alanında gittikçe daha büyük bir ölçüde Öngörülen ve

mahkemelere, cezaların şahsileştirilmesi ve dolayısiyle bireyleştirilmesi

ilkesinin yeni bir uygulama biçimi olarak, suçlunun kişisel ve özel hallerine,

suçun işlenmesinde seçilen yollara ve suçun istenmesindeki şekil özelliklerine

göre, düzelmesini ve toplumun da korunmasını sağlamak için suçluyu daha çok

kendi denet;m ve gözetimi altına koymak amacı ile, hükmettikleri

kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaları, daha hafif olan para cezalarına veya

tedbirlere veyahut başka yaptırımlara çevirme yetkisinin tanınmasına ilişkin

olarak ceza veya ceza infaz kanunlarında veya öteki yasaların cezaya veya

cezanın infazına ilişkin maddelerinde yer alan hükümler, Anayasanın kişi hürriyetleri

ile toplum yarar ve düzeni yönlerinden koyduğu güvencelere aykırı

bulunmadığından başka, cezalarla emniyet tedbirlerinin gerek hükümde ve gerekse

yerine getirmede şahsileştirilmesini ve dolayısiyle bireyleştirilmesini

sağlamaya yardımları bakımından. Anayasanın 33. maddesine konulmuş cezaya

ilişkin ilkelere uygun olup. Anayasanın buyurucu veya yasaklayıcı başka her

hangi bir hükmü ile de çatışmadığından, Anayasaya aykırılıkları ileri

sürülemez. Esasen itiraz konusu madde, cezalarla emniyet tedbirlerinin

mahkemelerce özel ve somut olarak hesap edilip uygulanması konusunda hâkimlere

ceza alanında bütün çağdaş ceza ve yerine getirme sistemlerinde gerçekçi bir

görüşle öteden beri tanınmış bulunan takdir yetkisinin, yerine getirme alanında

biraz daha genişletilmesinden ibaret bulunmaktadır.

Hatta,

647 sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının 1-6 sayılı bentlerindeki

hükümlerin getirdiği sistemin, genel olarak yerine getirmenin amaçlarını

sağlamak yönünden yeteneksiz bulunan ceza evlerinde sadece süreyi doldurmak

yolu ile ceza çekmenin çeşitli sakıncaları karşısında, kısa süreli hürriyeti

bağlayıcı cezalar yerine yasada gösterildiği biçimde daha hafif olan para

cezalarına veya tedbirlere veyahut öteki yaptırımlara hükmedilmesi olanağı,

onları uslandırıp bir daha suç işlememelerini, yeniden topluma

kazandırılmalarını ve toplumun ve dolayisiyle bireylerin onların tehlikesinden

korunmasını sağlaması bakımlarından, hem suçlular hem de toplum yaşantısı ve

dolayısiyle bireyler yönünden haklı nedenlere dayanmaktadır denilebilir.

Anayasanın

(Eşitlik başlığını taşıyan 12. maddesinin ikinci fıkrasında "Hiçbir

kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz" denilmektedir. Aynı

maddenin birinci fıkrasında ise, "Herkes dil, ırk, cinsiyet, siyasî

düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde

eşittir." hükmü yer almıştır. Bu maddenin birinci fıkrasında anlatılan

(kanun karşısında eşitlik) ilkesi, ikinci fıkrasında hükme bağlanan hiçbir

kişiye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanımayacağı hükmü ile, bu gün için bütünü

oluşturmaktadır. Gerçekten, ikinci fıkra, bir tek kişiye, aileye, zümreye veya

sınıfa, aynı durumda bulunanlardan daha çok veya daha geniş hak ve yetkiler

tanımak yolu ile kanun karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmesini yasak etmekle,

birinci fıkra hükmünü diğer bir yönden açıklamaktadır. Şunu da belirtmek

gerekirse, kanun karşısında eşitlik demek, herkesin her yönden aynı kurallara

bağlı tutulmaları demek değildir. Bir bölüm kimselerin başka kurallara bağlı

tutulmaları haklı bir nedene dayanmakta ise, böyle bir durumda kanun karşısında

eşitlik ilkesinin çiğnendiğinden söz edilemez. insanlar arasında, insan

oldukları için, yaradılış veya çalışma gücü, sağlık durumları ve bunlara benzer

çeşitli nitelikler yönünden pek çok ayırım bulunduğu bir gerçektir. Örneğin,

bir kadınla bir erkeğin, sakat bir kimse ile sağlam bir kimsenin askerlik

yükümlülüğü yönünden; bir zenginle bir orta hallinin belli bir vergi yükümü

bakımından ve çok başarılı bir öğrenci ile orta başarılı bir öğrencinin bir

yardım alma konusunda başka başka hükümlere bağlı tutulmaları, haklı nedenlere

dayandığından, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz. O halde itiraz konusu

hükümlerin bu ilkeye aykırılığını ileri sürmek olanaksızdır. Çünkü, az önce

açıklandığı üzere, bu hükümler, ceza ve emniyet tedbiri yaptırımlarının,

Anayasaya ve ceza ve infaz hukuku alanındaki ilkelere uygun olarak, daha çok

şahsileştirilmesini ve dolayısiyle bireyleştirilmesini öngörmektedirler. 647

sayılı Kanunun 4. maddesinin itiraz ve inceleme konusu yapılan hükümlerinin

uygulandığı hallerde cezanın sonuçlan olarak tekerrür ve tecil yönlerinden,

aynı suçu işlemiş olanlar arasında olumlu veya olumsuz biçimlerde ayrılık

doğduğu yolundaki itiraza gelince; varlık, nitelik, neden, anlam ve amaçlarına

yukarıdaki bölümlerde kısaca değinilen tecil ve tekerrür müesseseleri, suçlunun

tamamen yasa karşısındaki kişisel durumuna ilişkin ve yasada gösterilen öteki

koşullar yanında, tecilin uygulanması sonunda hâimin takdirine ve tekerrür

hükümlerinin uygulanması da en başta yeniden suç işlenmesi koşulunun

gerçekleşmesine bağlı bulunduğundan, ayrımlı sonuçların doğması olanak ve

olasılığı, getirilen sistemin hukuksal ve yasal neden ve amacının doğal ve

kaçınılmaz bir sonucudur.

Ceza

ve emniyet tedbirlerinin mahkemelerce her olay için kanunda gösterildiği

biçimde uygulanması sırasında, suçlunun kişisel durumu, suçun işleniş şekli ve

suçun işlenmesindeki özellikler esas tutularak suçlunun gerek suçtan önceki

gerekse suçun işlenmesi anındaki ve kimi durumlarda sonraki tutum ve

davranışları dahi değerlendirileceğine göre, tecil veya tekerrür hükümlerinin

uygulanması, bir bakıma suçluların kendilerinin olan ve yarattıkları kişisel ve

özel durum ve koşullarının bir sonucudur, denilebilir. O halde, böyle kişiye

özgü ayırımlı yasal sonuçların, Anayasanın 12. maddesinde yer alan "Kanun

önünde eşitlik" ilkesiyle ilişikli bir yönü bulunduğu ileri sürülemez.

Esasen, söz konusu sonuçlar, yukarıda tekrarlandığı gibi, cezaya ilişkin olarak

gerek Anayasada ve gerekse ceza ve infaz hukukunda öngörülen ilkelere uygun

uygulamaların doğal ürünleridir. Burada şu yönün dahi belirtilmesinde yarar

vardır : Tecil ve tekerrür müesseseleriyle ceza yaptırımlarının daha hafif bir

cezaya veya emniyet tedbirlerine çevrilmesi olanağı arasında, belki ceza

siyaseti yönünden yani suçluların düzelmesi, yeniden suç işlemelerinin

önlenmesi, toplumun da suçluluk tehlikesinden korunması ve böylece kamu

düzeninin sürekliliğinin sağlanması gibi son ve ortak erekleri bakımından

birbirine yakınlıkları varsa da, varlıklariyle nitelik, nedenlik, anlam ve

ereklerine varış yolları bakımlarından hepsi ayrı birer konu olduğundan,

birbirleri arasında yakından ve uzaktan bir ilişki kurulamaz.

İtiraz yoluna başvuran mahkemece, itiraz konusu hükümlerin Anayasanın 33. maddesine aykırı olarak ceza niteliğinde bulunmayan iade ve tazmin gibi bir takım hukuki tedbir ve yaptırımların uygulanmasını, hâkimin daha da genişletilen takdir yetkisine bırakmak yolu ile, Anayasanın 64. maddesinde "Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir" biçiminde yer alan ana kuralla bağdaşmayacak olan, hâkimin Kanun Koyucuya ilişkin bir yetkiyi kullanması olanağını yarattığı ileri sürülmektedir.

Kararın önceki bölümlerinde, hâkime kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine daha hafif olan para cezalarına veya emniyet tedbirlerine veyahut öteki yaptırımlara hükmetme yetkisinin tanınmasının, ceza ve infaz hukuku alanlarında gittikçe daha büyük bir ölçüde benimsendiği açıklanmıştı.

Aynı hükümlerin bu bakımdan da Anayasa hükümleri karşısındaki durumuna gelince :

Anayasanın,

ceza hukuku alanında, 14. ve 33. maddelerinde olduğu gibi, belli temel esasları

koymakla yetinerek, yasaklayıcı veya buyurucu hükümleri ile gerek toplum

yaşantısı gerekse kişi hak ve hürriyetleri yönlerinden getirdiği güvencelere

aykırı olmamak kaydiyle, gerekli düzenlemeleri yapmak yetkisini Yasa Koyucuya

tanıdığına değinilmişti. O halde, hâkime, yukarıda tanımlanan takdir yetkisini

tanıyan itiraz ve inceleme konusu hükümlerin sözü geçen kayıtlar dışında Anayasaya

aykırılığından söz edilemez. Çünkü bu hükümler, Anayasanın 33. maddesinde yer

alan "Cezalar ve emniyet tedbirleri ancak kanunla konulabilir."

biçimindeki ana kurala uygun olarak kanunla konulmuştur; ve Anayasanın ceza

alanında koyduğu temel veya yasaklayıcı yahut buyurucu hükümleri veyahut kişi

hak ve hürriyetleri ve toplum yaşantısının yaran için getirilen güvencelerle

çelişen bir yönleri yoktur. Aksine, ceza ve emniyet tedbirlerinin hükümde veya

yerine getirmede şahsileştirilmesi ve dolayısiyle bireyleştirilmesi ereklerini

gütmeleri bakımından, Anayasanın ceza ve dolayısiyle yerine getirme

alanlarındaki hükümlerine uygun düşmektedirler. O halde, hâkime, bu alanlarda

kanunla geri işletilmek yoliyle takdir yetkisinin tanınması, kaynağını Anayasa

ile, ceza ve ceza infaz hukukundan alan üstün hukuk kurallarının uygulanması

sonucudur. Burada hâkim, Yasa Koyucu tarafından, Anayasaya uygun olarak kanunla

konulmuş bulunan ve daha hafif bir yaptırım olan para cezasiyle emniyet

tedbirlerini veya öteki tedbirleri, hükmettiği kısa süreli hürriyeti bağlayıcı

cezalar yerine geçirmek yoliyle suçlunun kişiliğine uydurarak hükümde veya

yerine getirmede kişileştirmekten ve dolayısiyle bireyleştirmekten ibaret ve

her yönü ile yargısal olan bir görev yapmaktadır.

Yine,

hâkimin aynı takdir yetkisini kullanarak, itiraz konusu hükümlerde yer alıp

ceza yaptırımı niteliğinde bulunmayan öteki yaptırımlara hükmetmesinin, eylemi

suç olmaktan çıkardığı ve bu yolla kendisini Yasa Koyucu yerine koyduğu da

ileri sürülemez. Çünkü, hâkim yaptığı yargısal çalışma sonunda, önce suçlunun

suç teşkil eden eylemini saptayacak ve ondan sonra, bu eylemin değindiği kanun

maddesinde yer alan ceza' yaptırımının çeşit ve ölçüsünü belli edecek ve daha

sonra bunu suçlunun kişiliğini, suçun işleniş biçimini ve bu sucun

işlenmesindeki özellikleri dayanak alarak ve takdir yetkisini de kullanarak,

söz konusu ceza niteliğinde olmayan yaptırımlara da çevrilebilecektir, bu

işlemler sonunda, suçlunun başlangıçta saptanan eylemi, çevirme sonucunda belli

edilen yaptırımın ceza niteliğinde olmaması nedeniyle suçlu bakımından artık

suç niteliğini koruyamıyacak ise de, yargı organlarına ilişkin ve yargısal bir

çalışmanın bir sonucu bulunması dolayısiyle, burada ne yasama organına ilişkin

bir yetkinin kullanıldığından ve ne de eylemin kendisinden suçluluğun

kaldırıldığından söz edilemez. Aslında yargısal olan bu çalışma sonunda, gerek

Anayasanın gerek ceza ve infaz kanunlarının, ceza ve emniyet tedbirlerinin

uygulanması ve yerine getirilmesi ile varmak istedikleri, bir yönden suçlunun

düzelmesi yoliyle yeniden suç işlenmesinin ve suçluluğun önlenmesi ve diğer

yönden gerek toplumun ve gerek bireylerin suçluluk tehlikesiyle onun

zararlarından korunması sonucu, toplumun düzen ve yararının sağlanması erekleri

gerçekleşmiş olmaktadır. Zaten söz konusu hükümler, itirazın aksine, suç teşkil

eden bir eylemin suç olmaktan çıkarılması biçiminde tanımlanamaz. Saptanan bir

eylem ve onun gerçekleşen suç niteliği vardır. Ancak, güdülen ereklerin

gerçekleşmesini sağlamak üzere hâkimin takdirine göre, hükmedilen cezanın

yerine tedbirler geçmektedir. Çağımızda cezalandırmakla güdülen erek, suçlunun

mutlaka ceza evinde belirli süre kalmak voliyle cezasını çekmesi demek

değildir. Bu ereğe, kararda geniş bir biçimde açıklandığı üzere, bir yönden

suçlu ve diğer yönden toplum için gösterdiği yararları ve kamu düzeninin

süregelmesini sağlayan gerek cezasal ve gerekse hukuksal nitelikteki

tedbirlerin uygulanması veya yerine getirilmesiyle de daha kolaylıkla ve hatta

ucuz olarak varılmakta olduğu deneysel bir gerçektir.

O

halde, yukarıda gösterilen nedenlerle, itiraz ve inceleme konusu hükümler, Anayasanın ne 12. ve 64. maddelerine ne de başka bir hükmüne aykırı bulunmadıklarından, itirazın reddine karar verilmelidir. Avni Givda ve Lûtfi Ömerbaş kararın yazılış biçimine muhalif kalmışlardır.

Sonuç : 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Cezaların infazı Hakkındaki Kanunun "kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar" konusu ile sınırlı olarak incelenen 4. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın reddine 9/3/1971 gününde oybirliği ile karar verildi.

Başkan

Hakkı Ketenoğlu

Başkanvekili

Avni Givda

Üye

Celâlettin Kuralmen

Üye

Fazıl Uluocak

Üye

Sait Koçak

Üye

Nuri Ülgenalp

Üye

Muhittin Gürün

Üye

Şahap Arıç

Üye

Recai Seçkin

Üye

Ahmet Akar

Üye

Halit Zarbun

Üye

Kâni Vrana

KARŞIOY

YAZISI

I-

İtiraz yoluna başvuran mahkemenin benimsediği Cumhuriyet Savcılığının Anayasa'yı aykırılık iddiasında Cezaların İnfazı Hakkındaki 13/7/1965 günlü, 647 sayılı Kanunun 4. maddesinin aynı suçu işleyen kişilere ceza ve ceza sonuçlan (özellikle tecil ve tekerrür uygulamalarında) yönlerinden farklı işlem yapılmasına yol açtığı için Anayasa'nın 12. ve hâkime eylemleri suç olmaktan çıkarma, ceza sayılmayacak yaptırımlar uygulama ve dolayısiyle de kanun değiştirme yetkisini tanıdığı için yine Anayasanın 64. maddesine aykırı düştüğü ileri sürülmüştür.

647

sayılı Kanunun 4. maddesinin sınırlama kararı uyarınca ele alman birinci

fıkrası; mahkemelere kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine

"suçlunun ahvali mahsusasına ve suçun işlenmesindeki suret ve şekil hususiyetlerine

göre" kabahatlerde beher gün karşılığı 5 ilâ 10 lira, cürümlerde 10 ilâ 30

lira hesabı ile para cezası; altı ayı geçmemek üzere Devlet, belediye

hizmetlerinde, iktisadi devlet teşekküllerinde çalıştırmaya; aynen iade ve

tazmine; altı ayı geçmemek üzere bir eğitim veya ıslah müessesesine devam

etmeye; bir yılı geçmemek kaydiyle muayyen bir yere gitmekten, bazı

faaliyetleri veya meslek ve sanatı icradan mene; her nevi ehliyet ve

ruhsatnamenin bir aydan bir yıla kadar muvakkaten geri alınmasına hükmedilebilme

yetkisini tanımaktadır.

Bilindiği gibi çağdaş ceza ve infaz hukuku alanında eski katı cezalandırma düzeninden uzaklaşma ve bir yandan adalet duygusunu doyurucu, suçluyu gerçekten ıslah edici ve tekrar suç işlemekten alıkoyucu, bir yandan da toplumu suça ve suçlulara karşı gereği gibi koruyucu sonuçlara varabilmek üzere suçlunun kişiliğinde ve suçun işleniş biçimindeki ince ayrımları değerlendirmeye elverişli daha esnek ve yumuşak bir düzene yönelme eğilimi ve girişimi bir zorunluluk olarak, hele son yıllarda, önem ve yoğunluk kazanmıştır. İtiraz ve İnceleme ko nüsü hüküm işte bu eğilim ve zorunluluğun Türk infaz hukuku alanında da kendini duyurmuş olmasının bir anlatımıdır.

Cezalara

karşı kişilerin tepkileri türlü türlüdür ve özellikle iç yapılarına ve

toplumdaki yerlerine ve durumlarına göre önemli ayrımlar gösterir. Öte yandan

aynı nitelikteki suçun çeşitli kimselerce işlenişinde çoğu kez birtakım

birbirini tutmaz özelliklerin bulunduğu da bir gerçektir. Gerek kişisel yapılan

ve durumları, gerekse suçu işleyiş yol ve biçimleri arasında benzerlik ve

eşitlik bulunmayan kimselerin aynı suçu işlemeleri halinde, özelliklerine göre,

kimisinin hapis veya para cezasına kimisinin Yasada yazılı başka tedbir ve

yaptırımlara çarptırılabilmelerinin ve bu uygulamanın tecil ve tekerrür

yönlerinden de değişik sonuçlara yol açmasının "kanun önünde eşitlik"

ilkesi ile çatıştığı ve geliştiği düşünülemez. Kişilikleri ve suçu işleyiş biçimleri

birbirine benzemeyen kişilerin, aynı nitelikteki eylem dolayısiyle, birbirine

benzemeyen yaptırımlarla karşılaşmaları doğaldır ve hukukidir. Onun içindir ki

cezaların daha ince ve hassas ölçülerde kişiselleştirilmesi ereğini güden

inceleme konusu hükmün Anayasanın 12. maddesine aykırı yönü yoktur.

647

sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrası, hâkimin var olan ve varlığı

gerekli bulunan takdir hakkını, yine Yasanın koyduğu sınırlamalar içinde kalmak

üzere ve yukarıda belirtildiği gibi haklı bir nedene dayanarak, biraz daha

genişletmektedir. Hâkimin bu hükmü uygularken yaptığı iş bir yasama işi değil

yargılama işidir ve mahkûmiyet kararı verebilmek için mahkemenin önce suçun

varlığını saptaması gerekeceğinden değişik yaptırımlar dolayısiyle hâkimin bir

takim eylemleri suç olmaktan çıkardığını düşünmenin de yeri yoktur. Mahkemenin

takdir hakkına dayanarak cezalandırma da uygulayacağı yaptırımlar ve koşulları

inceleme konusu fıkrada bir bîr sayılmış olduğuna göre hükmün uygulanmasının

kanunları değiştirme niteliğini taşıdığı yolundaki bir iddia da dayanaksız

kalır. Şu duruma göre 647 sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrası

Anayasanın 64. maddesine de aykırı değildir.

İnceleme konusu hükmün Anayasanın başka hükümleriyle de çelişir ve çatışır bir yönü bulunmadığından itirazın reddi gerekir.

II-

İşin niteliğine göre 9/3/1971 günlü 1970/42-1971/30 sayılı kararın yazılmasında bu kadarlıkla yetinilmesinin yerinde olacağı ayrıntılara inilmesi ve uzun açıklamalara gidilmesinin gerekmediği görüşündeyiz.

Üye

Muhittin Gürün

Üye

Lütfi Ömerbaş

Üye

Ahmet

H. Boyacıoğlu

Lûtfi · Ömerbaş Avnî · Givda

Anayasa Mahkemesi, E. 1970/42, K. 1971/30, 9 Mart 1971 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I- O
  4. Iıı-
  5. Iv-
  6. V-
  7. Vı-
  8. O
  9. O
  10. Karşıoy
  11. Yazısı
  12. I-
  13. Iı-
  14. H. Boyacıoğlu

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Esas No
1970/42
Karar No
1971/30
Tarih
9 Mart 1971

İlgili Kararlar

  • AYM Norm Denetimi E.1970/37 K.1971/29
  • AYM Norm Denetimi E.1970/50 K.1971/31
  • AYM Norm Denetimi E.1971/18 K.1971/32
  • AYM Norm Denetimi E.1970/57 K.1971/33
  • AYM Norm Denetimi E.1970/61 K.1971/35
  • AYM Norm Denetimi E.1971/23 K.1971/34

Tüm Arşiv

AYM Norm Denetimi KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.