KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Esas No
- 2017/24
- Karar No
- 2017/112
- Karar tarihi
- 14 Haziran 2017
Karar Metni
3.674 kelime·18 dk okuma·12 bölüm
Esas Sayısı : 2017/24
Karar Sayısı : 2017/112
Karar Tarihi : 14.6.2017
R.G.Tarih- Sayısı : 19.7.2017-30128
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İstanbul 9. Vergi Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU
4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 23.6.1982 tarihli ve 2686 sayılı Kanun’un 51. maddesiyle değiştirilen 378. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talebidir.
OLAY
Davacı tarafından ihtirazi kayıtla verilen kurumlar vergisi düzeltme beyannamesi üzerine tahakkuk eden kurumlar vergisi ile kurumlar vergisi üzerinden kesilen bir kat vergi ziyaı cezasının iptali talebiyle açılan davada, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I- İPTALİ İSTENİLEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un, 2686 sayılı Kanun’un 51. maddesiyle değiştirilen ve itiraz konusu kuralı da içeren 378. maddesi şöyledir:
“MADDE 378- (Değişik : 23/6/1982 - 2686/51 md.)
Vergi mahkemesinde dava açabilmek için verginin tarh edilmesi, cezanın kesilmesi, tadilat ve takdir komisyonları kararlarının tebliğ edilmiş olması; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin yapılmış ve ödemeyi yapan tarafından verginin kesilmiş olması lazımdır.
Mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar. Bu Kanunun vergi hatalarına ait hükümleri mahfuzdur.”
II- İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca, Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 9.2.2017 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III- ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Taylan BARIN tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Anlam ve Kapsam
3. Çağdaş vergi hukukunun temel ilkelerinden biri, verginin, mükellefin vereceği bilgilere göre belirlenmesi ve alınmasıdır. Bu nedenle günümüzde vergi tarhı konusunda benimsenen en yaygın usul, “beyan” usulüdür. Türk vergi sistemi de esas itibarıyla beyan esasına dayanmaktadır. Beyan esası ise mükelleflerin elde ettiği gelirlerini bizzat kendilerinin idareye bildirmesine dayalı bir sistemdir.
4. Beyana dayanan vergilendirme, vergi kanunlarında gösterilen tespit şekillerine göre belirlenen matrahlar ve oranlar üzerinden hesaplanan verginin, mükellefler tarafından, vergi kanunlarında öngörülen zamanda bir beyanname ile bildirilmesini, bildirilen bu verginin kural olarak, tahakkuk fişi düzenlenmek suretiyle tarh edilmesini ifade etmektedir.
5. Kamu hizmetlerinin finansmanında istikrarın sağlanması bakımından, vergilendirme sürecinin belirli bir düzen dâhilinde işlemesi ve sonuçlandırılması gerekmektedir. Bu doğrultuda çeşitli süreler öngörülerek, mükelleflerin vergi ilişkisinden doğan hak ve ödevlerini daha dikkatli takip etme zorunluluğu getirilmektedir.
6. Vergi mevzuatının uygulanması sonucunda tesis edilen ve idari
davaya konu edilebilecek işlemler 213 sayılı Kanun’un 378. maddesinin birinci
fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre vergi mahkemesinde dava açılabilmesi için
verginin tarh edilmesi, cezanın kesilmesi, tadilat ve takdir komisyonu
kararlarının tebliğ edilmiş olması, tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak
sahiplerine ödemenin yapılmış olması ve ödemeyi yapan tarafından verginin kesilmiş
olması zorunludur. Maddenin itiraz konusu kuralı da içeren ikinci fıkrasında
ise, mükelleflerin beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh
edilen vergilere karşı dava açamayacakları, ancak bu Kanun’un vergi hatalarına
ait hükümlerinin saklı olduğu hükme bağlanmıştır.
7. Beyana dayalı vergilendirme mükellefe güven üzerine inşa edilmiştir. Bu sistemde her mükellef kendi vergisinin matrahını bizzat kendisi hesaplamaktadır. İdare de mükellef tarafından beyan edilen bu matrah üzerinden tarhiyat yapmaktadır. İtiraz konusu kural ile temelde yasaklanan, mükelleflerin kendi beyanlarına karşı dava açmalarıdır.
8. Mükelleflerin beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamayacakları kuralının iki istisnası bulunmaktadır. Bunlardan ilki 213 sayılı Kanun’un 378. maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinde hüküm altına alınan ve aynı Kanun’un 116. ve devamı maddelerinde düzenlenen vergi hatalarına ilişkin hükümlerdir. İkinci istisna ise uygulamada ortaya çıkan ve 6.1.1982 tarihli ve 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (4) numaralı fıkrasında dolaylı olarak düzenlenen ihtirazi kayıtla verilen beyannamelerdir.
9. Her ne kadar matrahlarını en iyi hesaplayabilecek olan
mükelleflerin kendileri olsa da, bazı hallerde mükellefler gelirlerinin istisna
ve muafiyet gibi nedenlerden dolayı vergiye tabi olup olmadığı konusunda
şüpheye düşebilmektedirler. Bu gibi durumlarda mükellefler, ihtirazi kayıtla
beyanname vererek daha sonra dava yoluna gidip haksız ödediklerini düşündükleri
vergileri geri isteyebilmektedirler. 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (4)
numaralı fıkrası şu şekildedir: “Vergi mahkemelerinde, vergi
uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve
harçlar ile benzeri mali yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu
edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur. Ancak, 26 ncı maddenin 3 üncü
fıkrasına göre işlemden kaldırılan vergi davası dosyalarında tahsil işlemi
devam eder. Bu şekilde işlemden kaldırılan dosyanın yeniden işleme konulması
ile ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat
işlemlerinden dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz. Bunlar hakkında
yürütmenin durdurulması istenebilir.” İhtirazi kayıtla verilen
beyannamelere karşı dava açılabileceğinin kanuni dayanağını oluşturan bu
düzenleme, yalnızca ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine açılan
davaların, tahsil işlemini durdurmayacağını hüküm altına almaktadır.
B- İtirazın Gerekçesi
10. Başvuru kararında özetle, kanuni süresinde ihtirazi kayıtla verilen beyanname üzerine tahakkuk eden vergilere karşı dava açılabilmesine rağmen, itiraz konusu kural uyarınca beyan dönemi dışında verilen ve uygulamada düzeltme beyannamesi olarak bilinen beyannamelere ihtirazi kayıt konulamayacağı ve dolayısıyla bu tür beyannamelere karşı dava açılamayacağı, bu durumun kanun önünde eşitlik, hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine aykırı olduğu ve hak arama hürriyetini sınırlandırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
C- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
11. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının yanında, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir.
12. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler yönünden serbestlik asıl, sınırlama ise istisnadır. Temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan anayasalar, bunların hangi nedenlerle ve ne ölçüde sınırlandırılabileceğini de belirlemektedir. Bu anlamda, Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir.
13. Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihat hâlini alan kararlarında belirtildiği üzere, her temel hak ve özgürlüğün doğasından kaynaklanan sınırları da bulunmaktadır. Birlikte yaşamanın zorunlu sonucu olarak, hak ve özgürlüklerin başkalarının aynı hak ve özgürlüklerden faydalanmasını engelleyici, başkalarına zarar verici mahiyette kullanılmaması gerekir. Ayrıca, Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kuralların da temel hak ve hürriyetin sınırını oluşturabilmesi mümkündür.
14. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
15. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın, demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte, başka bir ifadeyle öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmekle birlikte, temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir.
16. Ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile sınırlama araçları arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir. Bu sebeple, kuralın hedeflenen amaca ulaşabilmek için elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
17. Belirtilen nitelikleri gereği, Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütleri oluşturmaktadır.
18. Demokratik toplum, hak arama özgürlüğünün tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, bireyin hak arama özgürlüğünü kullanabilme imkânına sahip olmasını sağlamak, özellikle de bu imkânı ortadan kaldırmaya yönelik tutumlardan kaçınmak ve bu yönde gelebilecek olumsuz müdahaleleri engellemektir. Hak arama özgürlüğüne demokratik toplum düzeni yönünden zorunlu olmadıkça Devletin müdahale etmemesi gerekir. Bu hak meşru amaçlarla sınırlandırılabilir ise de bu sınırlama kişilerin bu hakkını yok edecek veya kullanılamaz hale getirecek şekilde yapılmamalıdır.
19. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesi ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesi ve zararını giderebilmesinin en etkili yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Mahkemeye erişim hakkı, bireylerin iddia ve savunmalarını bir yargı mercii önünde ileri sürebilmelerine imkân sağlayan ve adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak kabul edilen bir haktır.
20. Mükelleflerin beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar
üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamamalarını öngören itiraz konusu
kuralın, ”mahkemeye erişim hakkı”na ve dolayısıyla da adil
yargılanma hakkına yönelik bir müdahale olduğu açıktır. Türk vergi sisteminde
benimsenen tarh usulü, beyannameye dayalı tarhtır. Bu tarh usulünde mükellef,
matrahını beyan etmekte ve idare beyan edilen bu matrah üzerinden tarhiyat
işlemini gerçekleştirmektedir. İtiraz konusu kural ile mükelleflerin kendi
beyanlarına karşı dava açmaları yasaklanmaktadır. Nitekim kişinin kendi
beyanına karşı dava açmasında hukuki yarar da bulunmamaktadır. İtiraz konusu
kuralın devamındaki cümlede yer alan “Bu Kanunun vergi hatalarına ait
hükümleri mahfuzdur” hükmüyle, yalnızca vergi hatalarının bu kuralın
istisnası olduğu belirtilmektedir. Uygulamada ortaya çıkan ve 6.1.1982 tarihli
ve 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (4) numaralı fıkrasında dolaylı olarak
düzenlenen ihtirazi kayıtla verilen beyannamelere karşı dava açılabilmesi de
kuralın diğer istisnasını oluşturmaktadır.
21. İtiraz konusu kural, mükelleflerin gelirinin istisna, muafiyet v.b. nedenlerden dolayı vergiye tabi olup olmadığı konusunda şüpheye düştükleri matrahları için iddia ve savunmalarını bir yargı mercii önünde ileri sürebilmeleri imkânını sınırlamaktadır. Ancak istisnaları ile birlikte değerlendirildiğinde kuralın, mahkemeye erişim hakkının özüne dokunmadığı ve hak arama özgürlüğünü ölçüsüz bir şekilde engellemediği anlaşılmaktadır.
22. Uygulamada hangi tür beyannamelere ihtirazi kayıt
konulabileceği; kanuni süresi içinde veya kanuni süresinden sonra verilen beyannamelere
ihtirazi kayıt konulup konulamayacağı hususlarından dolayı dava açma hakkının
tanınıp tanınmayacağı sorunu ise doğrudan doğruya itiraz konusu kuralla
ilişkili olmayıp ihtirazi kaydın kapsamı ile ilgilidir. Somut olayda da olduğu
gibi, ihtirazi kaydın uygulamada ortaya çıkan ve düzeltme beyannamesi olarak
adlandırılan beyannamelere konulup konulamayacağı; konulabilse dahi dava açma
hakkını tanıyıp tanımayacağı esasında itiraz konusu kuralın değil, kuralın
istisnasının kanuni dayanağı olan 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (4)
numaralı fıkrasının yorumundan kaynaklanmaktadır.
23. Öte yandan, 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin (4) numaralı
fıkrasında “ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle
tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar” ibaresiyle beyannameler
arasında herhangi bir ayrım yapılmadığı görülmektedir. Her ne kadar kanuni
süresinden sonra verilen beyannamelere ihtirazi kayıt konulup konulamaması
hususunun içtihat farklılığına neden olduğu gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı
olduğu ileri sürülmüş ise de herhangi bir düzenlemenin mahkemeler arasında
içtihat uyuşmazlıklarına neden olması yargılama hukukunun doğası gereği her zaman
mümkün olup bu durumun anayasal bir sorun oluşturması söz konusu değildir.
Kaldı ki hukuk sistemi içerisinde mahkemeler arasındaki içtihat
uyuşmazlıklarını çözecek hukuki yollara yer verilmiştir.
24. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
25. Serruh KALELİ bu görüşe katılmamıştır.
26. Kural’ın Anayasa’nın 2. ve 10. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Nuri
NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin
GÖKCAN
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
KARŞIOY
İstanbul 9. Vergi Mahkemesi, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 2686 sayılı Kanun ile değiştirilen 378. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi olan “mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar” şeklindeki hükmün, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla itirazen iptali için Mahkememize başvurmuştur.
Mahkeme başvuru gerekçesinde özetle; kanuni süresinden sonra verilen düzeltme beyannamesine ihtirazi kayıt konulup konulamayacağı ilk derece mahkemeleri ve itiraz mercii olan bölge idare mahkemeleri ile temyiz mercii olan Danıştay daireleri arasında farklı yorumlanmakta ve verilen farklı kararların yarattığı sonuçların Anayasal hükümleri ihlal ettiğini ifade ettiği görülmektedir.
Mahkememiz, yaptığı değerlendirmede kararın 21. paragrafında
kuralın mükellefin şüpheye düştüğü vergi matrahı için iddia ve savunmasını bir
yargı mercii önünde ileri sürebilme imkanını sınırladığını kabulden sonra,
sorunun itiraz konusu kuralla ilişkili olmadığını, ihtirazi kaydın kapsamı ile
ilgili olduğu tespitini yapmış, beyannameye ihtirazi kayıt konup konulamayacağı
sorununu, konsa dahi bunun, dava açma hakkı tanıyıp tanımadığı hususunu ise
itiraz konusu kuraldan hariç 2577 sayılı Yasa’nın 27/4 fıkrasının yorumundan
kaynaklandığını, bunun yaratacağı içtihat farklılıklarının yargının doğası
gereği mümkün olduğunu, bununda Anayasal sorun olmadığı gerekçesi ile oyçokluğu
ile iptal talebini reddetmiş, anılan çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Dava konusu kuralın hak arama özgürlüğü önünde bir engel oluşturduğu tespiti yapılıyorsa, dava konusu sorunun kararın 22. paragrafındaki gibi doğrudan doğruya itiraz konusu kuralla ilişkisi yok denemez.
Kural, mükellefe beyan ettiği (ister süresinde, ister düzelterek verdiği beyanname çeşidine değinmeksizin kendi beyanına karşı dava açamayacağını ifade etmektedir) yani, dava konusu olayda olduğu gibi verdiği düzeltme beyanına itirazen açtığı davanın reddi kararının gerekçesi hak aramanın önündeki engel oluşturan kuralın bizatihi kendisi olmaktadır.
Karar gerekçesinde yer alan ihtirazi kayıtla verilen beyanname tiplerine (süresinde, düzeltme) göre yorum farkı getirdiği söylenen 2577 sayılı İdari Yargılama Usulleri Kanunu’nun 27/4. fıkrasının kapsamı; vergi uyuşmazlıklarından doğan davalarda, ihtirazi kayıtla verilmiş bir beyannamaye dayalı dava sürecinin sadece tahsil işlemini durduramayacağına ilişkin olup, 27/4.fıkrasının gerekçemizde yer alan dava açma hakkı tanınıp tanınmaması esasına ve yorumuna sebep olan madde olduğu kabulüne de katılınmamıştır.
Eğer, bu fıkra nedeniyle farklı yargı kararları gündeme taşınıyorsa ve hak arama özgürlüğü kısıtlanıyorsa bu müdahaleye karşın hakkın özünü ayakta tutacak etkili bir denetim alanının olmaması beklenemez. Kararda söylenen mahkemeler arası içtihat uyuşmazlıklarının çözüleceği yolun varlığını yeterli gören anlayış ve uygulamanın değil, öngörülüp yeterli sayılan bu yolun, sürekli gelişen sosyal düzen dinamizminden ayrı tutulamayacak hukuk sistemindeki etkinliği ve kabulü önemlidir.
Önerilmiş hukuki yolların sosyal yapının gelişimi, özgürlük alanlarının genişletilmesinde zafiyet yaratmayacak bir hızda bu olguya ayak uydurup uydurmadığı ve hukuk sisteminde etkili bir denetim alanı yaratıp yaratmadığı, dava taraflarının doğrudan erişilebilmesine uygun olup olmadığı da değerlendirme kapsamında yer almalıdır.
İptali istenen kural, mükellefin beyan ettiği matrah nedeniyle tarh edilen vergiye karşı dava açmayacağına amirdir. Dava konusu olay ise, kanuni süresinden sonra verilmiş düzeltme beyannamesine ihtirazi kayıt koyma hakkının bulunmadığı nedenleriyle dava açılmaması kararının yarattığı sorundur.
Türk vergi sistemi esası itibari ile beyan ve güven esasına dayanmakta idarede bu matrah üzerinden tarhiyat yapmaktadır. Bu sistemde kendi beyanına karşı dava açmak mantıklı gelmeyeceği için yasaklandığı görülmektedir.
Tahahhuk eden vergi kesinleştiği içinde yargı ve idareye gitme imkanı kalkmaktadır. Bunun iki istisnası ise ihtirazi kayıt ve vergi hataları olarak belirlenmiş ve dolaylı ve zorunlu olarak mevzuatta yer almıştır.
Mükellefin vergiye tabi olup olmadığı hususunda tereddüt ettiği matrahı kaydı ihtiraz ile beyan etmesi ve salınan vergiye itiraz imkanını ihtirazi kayıt müessesi sağlamaktadır. Böylece varsa haksız olduğu vergi geri alınabilecektir.
Müessese Vergi Usul Kanunu’na Danıştay Kararlarının yön vermesi ile girmiş ihtirazi kayıtla verilen beyanname üzerine yapılan işleme karşı açılan davalarda tahsilatın durmayacağına ilişkin düzenleme ile ihtirazi kayıt hali hukuki belirlilik kazanmıştır.
Vergi kanunlarında ve tebliğlerinde, neredeyse ülkenin genel ekonomik gelişimine paralel olarak sürekli ve takibi kolay olmayan değişiklikler ve vergi idarelerinin, mükellefle farklı yorumlara ulaşmaları ile oluşacak vergi cezası, gecikme faizi gibi ek mali yüklerle karşılaşmama, verginin zamanında ve gereğince tahsili hususlarının temininde yargı denetimine açık ihtirazi kaydın önemi büyük olup, 36 yıldır mevzuatta uygulama alanı bulmaktadır.
Vergi kanunlarının farklı yoruma müsait yapısı, vergi idaresi ile yargının farklı yorumları, vergi idaresinin kanunlara uygun olmayan tebliğleri ve mükteza karşısında, mükellef veya sorumlunun beyanname düzenlemesi ve doğru beyanname vermesi kolay olmayabilmektedir. Bu gibi durumlarda, mükellef riskten kurtulmak için idare lehine düşünüp beyanname vermesi durumunda fazla vergi ödemek veya Aksi halde, yani kendi yorumuna göre doğru bildiği şekilde beyanname vermesi durumunda ise vergi cezası ile karşı karşıya kalabilecektir. Bu tür durumların önüne geçebilmek adına uygulamada mükelleflerin vergi beyannamelerine “ihtirazi kayıt” koymak suretiyle dava haklarını saklı tutması kabul edilmiştir.
Vergi mevzuatında ihtirazi kayıtla ilgili düzenleme olmamakla birlikte, ihtirazi kayıt; mükelleflerin, kendi beyanlarına göre yapılan işlemler aleyhine dava açamayacakları, şeklindeki kurala karşı uygulamada geliştirilen ve bu işlemlere de yargı denetimi sağlayan bir yargılama usulü müessesesi olarak tanımlanabilir.
Yasada öngörülen beyanname verme süresi içerisinde konulan
“iıhtirazi kayıt” açısından uygulamada tereddüt bulunmamakta ise de kanuni
süresinden sonra verilen beyannamelere “ihtirazi kayıt” konulup konulamayacağı;
konulmuş olsa dahi bu kaydın dava açma hakkının muhafazasını sağlayıp
sağlayamayacağı hususunda müstakar bir içtihat bulunmamaktadır. Şu halde Vergi
Usul Kanunu’nun 378. maddesinde düzenlenen “Mükellefler beyan ettikleri
matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava
açamazlar.” kuralının kanuni süresi içerisinde “ihtirazi kayıtla” verilen
beyannamelere uygulanmadığı hususunda görüş ve içtihat birliği bulunmaktadır.
Kanuni süresi geçtikten sonra “ihtirazi kayıtla” verilen beyannamelere ise
uygulanmasında her iki yönde de karar verildiği tespit edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi taşınmaz payının kamulaştırma bedelinin Katma Değer Vergisi (KDV) dikkate alınmadan belirlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin 1.2.2017 tarihinde vermiş olduğu kararda, ihtirazi kayıtla dava açılabileceğini şu şekilde belirtmiştir:
“… KDV tahakkuk ettirilip ettirilmemesi hususunda tereddüt yaşayan başvurucunun, verdiği beyannameye ihtirazi kayıt koyarak bu hususu idari bir davaya konu etmesi de mümkündü. Başvurucunun da belirttiği Danıştay içtihatlarına göre bu yolun etkili ve başarılı olma olanağının mevcut olduğu da görülmektedir. ”
İhtirazi kayıtla verilen beyannamelerin idarece kabul edilmesi,
kanuni süresinde ihtirazi kayıtla verilen beyannamelere karşı dava
açılabilmesinin yerleşik içtihat haline gelmesi ve ihtirazi kayıtla verilen
beyannameler üzerine yapılan işlemlerin tahsil işlemini durdurmayacağı yasa
kuralının varlığı, itiraz konusu “Mükellefler beyan ettikleri matrahlara
ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar.” yasa
kuralının hak ihlallerine neden olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. İtiraz
konusu yasa kuralının olası yıkıcı etkileri, dolaylı düzenlemeler ve yerleşik
uygulamalarla aşılmaya çalışıldıysa da yeterli olamamıştır. İhtirazi kayıt
müessesesinin kanun koyucu tarafından tanımlanmaması, ihtirazi kayıtla verilen
beyana karşı dava açılabilmesinin şartlarının belirtilmemesi, ihtirazi kaydın
hangi beyannameleri kapsadığının net bir şekilde ortaya konulmaması
belirsizliğe neden olmaktadır.
İptali istenen “Mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu
matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar.” kuralı amir
hüküm olmasına rağmen uygulamada geliştirilen “ihtirazi kayıt”la beyan yöntemi
ile beyan edilen matraha dava açılabilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan “… ihtirazi
kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat işlemlerinden
dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz.” hükmü ihtirazi kayıt
müessesesinin kanuni dayanağını oluşturmaktadır. Burada beyannamelere ilişkin
herhangi bir ayrım yapılmadığı halde uygulamada, kanuni süresinden sonra
verilen düzeltme ve pişmanlık beyannameleri kimi zaman ihtirazi kayıt
konulabileceğine hükmedilirken kimi zaman 378. maddenin ikinci fıkrası hükmünce
dava açılamayacağına hükmedilmektedir.
İçtihatlardaki yorum farklılıklarının iptali istenen yasa kuralına dair anayasal sorun olduğu anlamına gelmediği açıktır. Fakat uygulamada ortaya çıkan “ihtirazi kayıt” müessesesinin IYUK’ta bu şekilde düzenlenmesi, yine uygulamada ortaya çıkan “düzeltme beyannamesi” kurumunun mevzuatın herhangi bir yerinde düzenlenmemesi iptali istenen yasa kuralının belirliliğini ortadan kaldırmaktadır.
Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak "öz", her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip, amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıp, sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir . Bir davanın açılabilirliğine ilişkin olarak bazı sınırlamalar getirilmesi, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca kanun koyucunun takdir yetkisine dayanarak düzenleyebileceği bir alandır. Bununla birlikte, bu sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır.
Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına
alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim
hakkıdır. Bu hak, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip
bir mahkeme önüne taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak
arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla
birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak
olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın
doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Dava açma
hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak
arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm
alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa’nın
13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
Mükelleflerin beyan ettiği matraha ve bu matrah üzerinden tarh
olunan vergilere karşı dava açamayacağı kuralı, kişinin kendi beyanına karşı
dava açmasında hukuki yararının olamayacağı gerekçesiyle, hak arama
özgürlüğünün doğasından kaynaklanan bir sınırlama olarak yorumlanabilir. Ancak
mükelleflerin gelirinin istisna ve muafiyet gibi nedenlerden dolayı vergiye
tabi olup olmadığı konusunda şüpheye düştükleri hallerde vergi borcunu
ödedikten sonra başvurabilecekleri bir yargı yolunun bulunması gerekmektedir.
Ayrıca idare tarafından düzeltme veya pişmanlık beyannamesi vermesi hususundan
baskıya maruz kalan mükellefin, idarenin söylediği şekilde beyanname
düzenlemesi halinde bu beyannameye karşı dava açamaması hali, mükellefin kendi
beyanına karşı dava açamayacağı kuralıyla da çelişmektedir. Şöyle ki;
mükellefin beyanına karşı dava açamamasında, mükelleflerin irade serbestisi ile
hareket ettiği durumlar için geçerli olup, iradesi idare tarafından sakatlanan
mükellefin bu beyanına karşı dava açamaması hukuka aykırı olacaktır.(Danıştay
9. Daire 2009/7171 E., 2009/5341 K., 29.12.2009 T.) Burada kuralı anayasaya
aykırı yapan olgu Danıştay kararlarında da ifadesini bulan “irade serbestisi”
ilkesinin zedelenmesidir. Yukarıda alıntılanan Danıştay kararlarında da
görüldüğü üzere mükellef irade serbestisi içerisinde hareket etmemekte, aksine
idarenin icbarı üzerine düzeltme beyannamesi vermektedir.
İhtirazi kayıt müessesesi özgür iradesiyle süresi içerisinde beyanname veren mükellefe dava hakkı tanımaktadır. Kanaatimizce irade serbestisi içinde hareket eden mükellefe dava hakkı tanıyan bu müessesenin, kanuni süresinden sonra beyanname veren mükellefe irade serbestisi içinde hareket etmediğinden bahisle evleviyetle uygulanması gerekir.
İtiraz konusu yasa kuralının anayasaya uygun olduğu yalnızca uygulanmasındaki içtihat farklılıklarının Anayasa’ya aykırı sonuçlar ürettiği savunulabilir.
İtiraz konusu yasa kuralının uygulanmasındaki içtihat farklılığının nedeni mahkemelerin kuralı yorumlamaları arasındaki farka dayanmamaktadır. İhtirazi kaydın kanun koyucu tarafından herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir bir şekilde düzenlenmemiş olması ile uygulamada düzeltme beyannamesi olarak bilinen kanuni süresinden sonra verilen beyannamelerin mevzuatta düzenlenmemiş olması hak arama hürriyetinin özüne dokunduğu gibi hukuki belirlilik ilkesini de ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle kuralın Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddesine aykırı olup çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Üye
Recai AKYEL
Üye
Yusuf Şevki
HAKYEMEZ
Üye Serruh KALELİ
Anayasa Mahkemesi, E. 2017/24, K. 2017/112, 14 Haziran 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası