KÜNYE
11. Hukuk Dairesi 2009/13 E., 2010/5482 K.
- Mercii
- Yargıtay
- Karar tarihi
- 17 Mayıs 2010
- Mahkemesi
- Ticaret Mahkemesi
Karar Metni
740 kelime·4 dk okuma
Taraflar arasında görülen davada Kadıköy 1.Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 15.07.2008 tarih ve 2007/312 - 2008/418 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankanın Üsküdar Şubesi’nde bulunan hesabından müvekkilinin bilgisi ve talimatı olmadan 01.02.2007 tarihinde internet aracılığı ile tanımadığı ... isimli bir kişinin hesabına toplam 6.200,00 YTL havale yapıldığını, davalı bankanın elektronik bankacılık hizmetinde gereken güvenliği sağlayamadığını ileri sürerek, anılan meblağın 01.02.2007 tarihinden itibaren mevduata uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının şifresini koruyamadığını, davacının hesabından yapılan havale işlemleri ile ilgili olarak müvekkili bankaya izafe edilecek kusur bulunmadığını, davacının kullanmış olduğu bilgisayarın güvenliğinden müvekkili bankanın sorumlu olmadığını, davacının zararının şifrenin 3. kişilerce öğrenilmesi sonucu meydana geldiğini, davacının kendi kusurundan doğan işbu zararı talep etmesinin mümkün bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporları ve tüm dosya kapsamına göre, davacının şifresinin davacının kusurlu hareketiyle ele geçirilip şifre değiştirilip paranın havale edildiğine dair somut ve teknik delil elde edilemediği, davacının kusuruna yönelik bilirkişi görüşüne itibar edilmediği, yasayla kurulan, mevduat kabulü ve bankacılık işlemleri konusunda görevlendirilmiş olan ve BK’nun 99/2. maddesine tabi kuruluş olan bankaların güven kurumu oldukları, davacının bankaya yatırdığı mevduatının özenle saklanması gerekirken bankanın objektif özen görevini yerine getirmediği,
hafif kusurundan dahi sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 6.200,00 YTL’nın 01.02.2007 tarihinden itibaren bankalarca vadesiz mevduata uygulanan mevduat faizini geçmemek üzere avans faiziyle birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiştir.
Davacının tavzih talebi üzerine, mahkemece, tavzih talebinin kabulü ile 6.200,00 YTL alacağın 01.02.2007 tarihinden itibaren bankalarca vadesiz mevduata uygulanan “en yüksek” mevduat faizini geçmemek üzere avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Kararı ve tavzih kararını davalı vekili temyiz etmiştir. 1-Dava, davalı banka nezdinde açılmış olan hesapta bulunan paranın davacının bilgisi ve izni dışında internet yolu ile yapılan işlemler sonucu çekilmesi suretiyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.
HUMK’nun 455 ve devam eden maddeleri uyarınca hükmün tavzihi, hükmün müphem ve gayrivazıh olması veya mütenakız fıkraları ihtiva etmesi halinde mümkündür. Tavzih yolu ile hüküm fıkrasında bir değişiklik yapmak mümkün değildir.
Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece, gerekçeli kararda hüküm altına alınan miktarın “01.02.2007 tarihinden itibaren bankalarca vadesiz mevduata uygulanan mevduat faizini geçmemek üzere avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline” şeklinde karar verilmiştir.
Davacı vekilinin davalı tarafa tebliğ edilen tavzih talebini içeren dilekçesi üzerine, temerrüt faizini tavzih yolu ile “bankalarca vadesiz mevduata uygulanan “en yüksek” mevduat faizini geçmemek üzere avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline” şeklinde değiştiren 09.10.2008 günlü mahkeme kararı HUMK’nun 455 ve devam eden maddelerine açıkça aykırı olup, tavzih kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir.
2-Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yargılamanın açıklığı ilkesini kabul etmiştir. HUMK’nun 382. ve devamı maddelerinde hükmün nasıl tesis edileceği ve sonrasında kararın nasıl yazılacağı etraflıca hükme bağlanmıştır. Yargılamanın açık bir şekilde yapılması ve tesis edilen hükmün açıkça belirtilmesi ilke olarak kabul edilmiştir.
Bu nedenle, hükmün açık, anlaşılır, şüpheye yer vermeyecek şekilde infazı kabil kurulması ve de en önemlisi sonradan yazılacak gerekçeli kararın kısa karar uygun olması gerekmektedir. Aksi halde, yargılamanın açıklığı ilkesi dolayısıyla kamu vicdanı zedelenmiş ve mahkeme kararlarına güven sarsılmış olacaktır.
Hatta, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 10.04.1992 gün ve 1991/7 Esas 1992/4 sayılı kararında da kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik bulunmasının bozma nedeni sayılacağı içtihat edilmiştir.
Somut olayda mahkemece kısa kararda, hüküm altına alınan miktarın “01.02.2007 tarihinden itibaren bankalarca vadesiz mevduata uygulanan “en yüksek” mevduat faizini geçmemek üzere avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline” karar verilmesine rağmen, gerekçeli kararda hüküm altına alınan miktarın “01.02.2007 tarihinden itibaren bankalarca vadesiz mevduata uygulanan mevduat faizini geçmemek üzere avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline” şeklinde karar verilerek kısa karar ile gerekçeli karar arasında faiz oranı hususunda çelişki yaratılmıştır.
Buna göre, mahkemece tefhim edilen kısa karar ile tebliğ edilen gerekçeli kararın birbiriyle çelişkili olduğu ve bu çelişkinin tavzih yoluyla düzeltilmesinin de yasal olarak mümkün bulunmadığının anlaşılmasına göre, asıl kararın da bu nedenle bozulması gerekmiştir.
2-Bozma sebep ve şekline göre de, davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2009/13, K. 2010/5482, 17 Mayıs 2010 tarihli karar · Kaynak: Yargıtay Karar Arama