İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Abbas Emre Başvurusu (B. No: 2014/5005)

1. Başvuru; 17/7/2004 tarihli

Başvuru No2014/5005Tarih6 Ocak 2016Okuma34 dk · 6.711 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Abbas Emre Başvurusu

Karar tarihi
6 Ocak 2016
Başvuru Numarası
2014/5005
R.G. Tarih ve Sayı
11/3/2016-29650
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.711 kelime·34 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; 17/7/2004 tarihli

ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması

Hakkında Kanun kapsamında yapılan talep neticesinde hükmedilen tazminat

miktarının zararları karşılamaması, manevi tazminat isteminin reddedilmesi,

işlemlerin makul sürede sonuçlandırılmaması nedenleriyle adil yargılanma; mal

varlığından barışçıl şekilde yararlanma hakkından yoksun bırakılması sebebiyle

de mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası hakkındadır.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 9/4/2014 tarihinde İstanbul

20. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci

Komisyonunca 19/1/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından

18/2/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki incelemenin

birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir

örneği 18/2/2015 tarihinde bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmiştir. Bakanlığın 19/3/2015 tarihli yazısında Anayasa Mahkemesinin

önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen başvuru hakkında görüş

sunulmayacağı belirtilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru dilekçesi ile

başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar

özetle şöyledir:

7. Başvurucu, 1994 yılında

ailesiyle birlikte yaşadığı Ovacık ilçesinin, Bilgeç

(Emirgan mezrası) köyünde ikamet etmekte iken terör örgütüne yönelik yoğunlaşan

operasyonlardan dolayı köy ve mezraların boşaltıldığını, bu nedenle köyünü terk

etmeye mecbur bırakıldığını, mal varlığına ulaşamadığını iddia etmiştir.

8. Başvurucu 7/10/1994 –

16/10/1994 tarihleri arasında köydeki ev ve ahırının terör nedeniyle yanmasına

ilişkin Ovacık Kaymakamlığına şikâyet dilekçesi verdiğini ancak herhangi bir

sonuç alamadığını beyan etmiştir.

9. Başvurucu, köye dönüşüne

izin verilmesi talebiyle 2001 yılında Ovacık Kaymakamlığına başvurduğunu fakat

talebinin reddedildiğini ileri sürmüştür.

10. Başvurucu talebinin reddi

üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuruda bulunmuş; AİHM

30/3/2006 tarihli Rıza Yıldız ve

diğerleri/Türkiye kararıyla 17/7/2004 tarihinde 5233 sayılı Kanun’un

kabul edilmesiyle yeni bir giderim usulünün öngörüldüğünü, İçyer/Türkiye (B. No: 18888/02, 12/1/2006) kararıyla da terör

nedeniyle oluşan zararların karşılanmasında 5233 sayılı Kanun ile getirilen

başvuru yolunun etkili ve erişilebilir olduğuna karar verildiğini belirterek iç hukuk yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir.

11. Başvurucu 11/4/2006

tarihinde, 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması

talebiyle Tunceli Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurduğunu

beyan etmiştir.

12. Başvuru kapsamında

gerçekleştirilen 31/8/2007 tarihli keşif işleminde 160 m² taş duvarlı ahşap ev,

60m² taş duvarlı ahşap ahır, 50 adet küçükbaş ve 15 adet büyükbaş hayvanın

başvurucuya ait olduğu tespit edilmiştir.

13. 8/9/2009 tarihli ve

2009/2241 sayılı Komisyon kararında, başvurucunun terör olaylarının yaşandığı

yıllarda köyde yaşadığı, ev ve ahır zararının bulunduğu belirtilerek anılan

zararlar kapsamında mal varlığına ulaşamama nedeniyle toplam 14.256 TL

ödenmesine karar verilmiştir.

14. Başvurucu tarafından

komisyon kararında belirtilen miktarın az olduğu gerekçesi ile sulhname tasarısı kabul edilmeyerek 22/2/2010 tarihli

uyuşmazlık tutanağı imzalanmış ve 5233 sayılı Kanun kapsamında hesabı yapılan

miktar tespiti işleminin iptali ile maddi ve manevi tazminat istemli dava

açılmıştır.

15. Malatya İdare Mahkemesinin

24/3/2011 tarihli ve E.2010/733, K.2011/807 sayılı kararı ile davanın reddine

hükmedilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

"... Gerek

bakılan davanın gerekse Mahkememizde açılmış benzer nitelikteki çok sayıda

davanın incelenmesinden, komisyonların zarar iddialarının araştırılması

konusunda izlediği yöntem ile zarar miktarının hesaplanmasında esas aldığı ölçü

ve kriterlerle ilgili olarak aşağıda sıralanan belli başlı hususlar tespit

edilmiştir:

1- İnşaat bilirkişilerince binaların maliyeti

belirlenirken, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nca her yıl yayınlanan Mimarlık

ve Mühendislik Hizmet Bedellerinin Hesabında Kullanılacak Yapı Yaklaşık Birim

Maliyetleri Hakkında Tebliğ hükümlerinin esas alındığı, buna göre binaların

değerinin, ev için söz konusu Tebliğ’de II. Sınıf B Grubu olarak

sınıflandırılan yapılar için öngörülen m² birim maliyet değeri;

ahır-samanlık için ise aynı Tebliğ’deki I. Sınıf B Grubu yapılar için öngörülen

m² birim maliyet değeri esas

alınarak ve yaşlarına göre belirlenen oranda yıpranma payı düşülerek tespit

edildiği, Komisyon tarafından yapılan hesaplamalarda ise, önceleri

bilirkişilerin kullandığı m²

birim maliyet değerleri esas alındığı, ancak daha sonraları bu değerler

düşürülerek köy tipi ev için I. Sınıf B Grubu'ndaki, betonarme ev için II.

Sınıf B Grubu'ndaki, ahır-samanlık için ise I. Sınıf A Grubu'ndaki m² birim maliyet değerlerinin esas alındığı görülmekte

olup; buna göre, komisyonca, binaların, niteliğine ve yapımında kullanılan

malzemeye göre bir ayrıma tabi tutularak köy tipi ev için I. Sınıf B

Grubu'ndaki, betonarme ev için II. Sınıf B Grubu'ndaki, ahır-samanlık için ise

I. Sınıf A Grubu'ndaki m² birim

maliyet değerlerinin esas alınmasının daha objektif ve hakkaniyete uygun

düştüğü sonucuna ulaşılarak bina zararlarının belirlenmesinde esas alınabilecek

bir kriter olduğu görülmektedir.

…

4- Komisyonun, başvuru sahiplerinin uğradığı gerçek zararı

belirleyebilmesi için öncelikle başvurucunun göç ettiği esnadaki malvarlığının

hangi kalemlerden oluştuğunu ve miktarını net olarak saptaması gerekmektedir.

Oysa, bakılan uyuşmazlıklarda Komisyon tarafından, çoğu zaman gerek araştırma

heyetinin yaptığı tespitler, gerekse başvuru sahibinin

sunduğu tapu senedi, emlak beyanı gibi kanıtlayıcı bilgi belgeler dikkate

alınmadan ve/veya bu veriler arasındaki çelişkiler giderilmeden doğrudan,

hiçbir hukuki dayanağı olmayan zarar kalem ve miktarlarının esas alınarak

hesaplama yapıldığı görülmektedir. Ancak, yukarıda da açıklandığı üzere

araştırma heyetlerinin yaptığı tespitler, resmi ve itibar edilebilir nitelikte

olup, komisyonların bu tespitleri doğrudan esas alması gerektiği yönünde

zorlayıcı yasal bir hüküm olmamakla birlikte komisyonların mahallinde yapılması

gereken araştırma ve incelemeleri bizzat yapmak yerine bu heyetler vasıtasıyla

yaptığı durumlarda ya söz konusu tespitleri esas alması ya da tespitlerin sıhhatından kuşku duyuluyor ise yeniden keşif yapmak veya

araştırmayı derinleştirerek aksinin ortaya konulması gerekmektedir.

...

6- Başvurucuların malvarlıklarına ulaşamadıkları sürenin

belirlenmesinde öncelikle aynı yerleşim yerinde ikamet eden kişilerin farklı

tarihlerde göç etmiş olabilecekleri gerçeği karşısında sürenin başlangıcı

olarak köyün tamamen boşaldığı tarihin esas alınması gerektiği, bu tarih ile

ilgili resmi makamlarca yapılmış bir tespit varsa öncelikle bunun, şayet köyün

tamamen boşaldığı tarih ile ilgili somut resmi bir tespit yok ise bu takdirde

bölgede göçlerin yoğun olarak yaşandığı 1994 yılı sonbaharının esas alınması

gerektiği; malvarlığına ulaşamama durumunun son bulduğu tarih ile ilgili olarak

ise, aynı şekilde öncelikle bu konuda da resmi makamlarca (valilik,

kaymakamlık, araştırma heyeti v.b.) tespit edilmiş

bir tarihin olup olmadığına bakılmalı, şayet bu yönde resmi tespit yok ise bu

durumda olağanüstü hal uygulamasının kaldırıldığı tarihin esas alınması

gerektiği sonucuna varılmıştır.

Dava konusu uyuşmazlığın yukarıda sıralanan genel saptamalar

ışığında değerlendirilmesi neticesinde; 160 m² ev ile 60 m² ahır için teklif edilen tutarın yukarıda açıklanan

hesaplama kriterlerine uygun ve yerinde olduğu, davacının uğradığını iddia ettiği

hayvan zararının ise soyut ve afaki olması nedeniyle tazmin edilmemesinin

yerinde olduğu görülmektedir.

Buna göre; komisyon tarafından 5233 sayılı Yasa kapsamında

davacının zararının karşılandığı anlaşıldığından, buna ilişkin dava konusu

komisyon kararında hukuka aykırılık görülmemiştir.

Manevi tazminat istemine gelince; 5233 sayılı Yasa'nın 1, 2

ve 7. madde hükümlerinin bir arada değerlendirilmesinden, söz konusu Yasa'nın,

terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle

kişilerin uğradıkları maddi zararların sulhen

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri düzenlemek amacıyla çıkarıldığı, Yasa

kapsamında sadece maddi zararların karşılanmasının düzenlendiği, manevi zararın

tazminine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği dikkate alındığında,

davacının talep ettiği manevi zararın bu Yasa kapsamında karşılanmasına imkan

bulunma(maktadır)..."

16. Temyiz üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesinin 12/12/2012 tarihli ve E.2011/16775,

K.2012/13904 sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.

17. Karar düzeltme istemi, aynı

Dairenin 26/9/2013 tarihli ve E.2013/10636, K.2013/6489 sayılı ilamı ile

reddedilmiştir.

18. Ret kararı 10/3/2014

tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 9/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

19. 6/1/1982 tarihli ve 2577

sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesinin (2) numaralı fıkrası, 12.

ve 13. maddeleri, 14. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları, 20. maddesinin

(5) numaralı fıkrası, 49. maddesinin (1) numaralı fıkrası.

20. 5233 sayılı Kanun’un 8.

maddesi şöyledir:

“7 nci maddede belirtilen zararlar,

zarar görenin beyanı, adlî, idarî ve askerî mercilerdeki bilgi ve belgeler göz

önünde tutularak olayın oluş şekli ve zarar görenin aldığı tedbirlere göre, zarar

görenin varsa kusur veya ihmalinin de göz önünde bulundurulması suretiyle,

hakkaniyete ve günün ekonomik koşullarına uygun biçimde komisyon tarafından

doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile belirlenir.

Taşınmaza ilişkin

zarar tespitinde 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 11

inci maddesinde belirtilen kıymet takdiri esasları kıyasen uygulanır.”

21. 5233 sayılı Kanun’un 12.

maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:

“Sulh yoluyla

çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır.”

22. Terör ve Terörle Mücadeleden

Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Yönetmelik’in 16. maddesinin birinci

fıkrası şöyledir:

“15 inci maddede

belirtilen zararlar, zarar görenin beyanı, adlî, idarî ve askerî mercilerdeki

bilgi ve belgeler göz önünde tutularak olayın oluş şekli ve zarar görenin

aldığı tedbirlere göre, zarar görenin varsa kusur veya ihmalinin de göz önünde

bulundurulması suretiyle, hakkaniyete ve günün ekonomik koşullarına uygun

biçimde komisyon tarafından doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile

belirlenir.”

23. Aynı Yönetmelik’in 17.

maddesi şöyledir:

“(Değişik: 22/8/2005

– 2005/9329 K.) Başvuru sahibi, başvuru dilekçesi ile birlikte olayın meydana geliş

tarzını açıklayan ve zararın tespit ve ölçümünde dikkate alınabilecek her türlü

bilgi ve belgeyi Komisyona sunar.

Ayrıca; Komisyon,

gerekli gördüğü takdirde zararın tespit ve ölçümünde dikkate alınabilecek her

türlü bilgi ve belgeyi adli, idari ve askeri mercilerden ister.”

24. 5233 sayılı Kanun’un 1., 2.,

4., 6., 7., 8., geçici 1., geçici 3., geçici 4. maddeleri, 24/6/2013 tarihli ve

2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki Karar’ın 1. maddesi, Danıştay

Onuncu Dairesinin 30/12/2008 tarihli ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı,

Danıştay Onuncu Dairesinin 20/2/2009 tarihli ve E.2008/6679, K. 2009/1227

sayılı kararı (Sabri Çetin, B.

No: 2013/3007, 6/2/2014, §§ 15-27).

25. Danıştay Onuncu Dairesinin

31/12/2008 tarihli ve E.2008/5548, K.2008/9733 sayılı ilamı şöyledir:

“…5233 sayılı Yasanın yukarıda aktarılan

maddelerinin değerlendirilmesinden; kişilerin malvarlıklarına ulaşamaması

nedeniyle uğradıkları zararın 5233 sayılı Yasa uyarınca tazmininin, terörle

mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler sonucu meydana gelmesi şartına bağlı

bulunduğu; başka bir ifadeyle köyün, idarece veya köy halkı tarafından tamamen

boşaltılması halinde söz konusu zararların tazmini yoluna gidilebileceği;

güvenlik kaygısına dayansa dahi, terör olayları sonucu köyü terk edenlerin

malvarlıklarına ulaşamaması nedeniyle uğradıkları zararın, sadece köyün idarece

veya köy halkı tarafından tamamen boşaltılması halinde ve köyün

boşaltılmasından köye dönüşün başladığı tarihe kadar geçen süreçle sınırlı

olarak tazmininin mümkün olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Zira, boşaltılan bir

köye dönüşün başlaması, o köyde güvenli bir şekilde yaşayabilme olanaklarına

kavuşulduğu anlamına gelmektedir. Köye dönüş için sağlanması zorunlu olan

asgari güvenlik düzeyi ölçütünün ise objektif olması gerektiği; başka bir

anlatımla, köye geri dönen ve dönmeyen kişilere göre değişmemesi gerektiği de

tabiidir.

Bu kabule göre, uyuşmazlığa konu olayda,

davacının terör olayları sonucu terk ettiği Y. Köyü'nde bulunan malvarlığına

ulaşamamasından kaynaklanan zararının; sadece köyün boşaltılmasından, köye

dönüşün başladığı tarihe kadar geçen süreçle sınırlı kalmak kaydıyla tazmini

olanaklı bulunduğundan, davalı idarece yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu 1

yıllık süre üzerinden hesaplanan miktarın ödenmesi yolundaki dava konusu

işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

…”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

26. Mahkemenin 6/1/2016

tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvurucunun 9/4/2014 tarihli ve 2014/5005

numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

27. Başvurucu; 5233 sayılı Kanun

kapsamında yaptığı talebin kabul edilmekle birlikte zarar miktarının eksik

hesaplandığını, Komisyon kararı aleyhine açtığı davanın reddedildiğini,

dosyadaki zarar tespitine ilişkin keşif tutanağı, mera ve ormanların köyün

ortak malı olduğunu kabul eden AİHM içtihatları dikkate alınmaksızın idare

tarafından sunulan belgeler ve tek yanlı olarak realiteden uzak şekilde

hazırlanan miktar tabloları dikkate alınarak verilen kararın adil olmadığını,

idarenin can ve mal güvenliğini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu

1994-2003 yılları arasında mülkiyet hakkından barışçıl bir şekilde yararlanma

hakkından mahrum kaldığını fakat sürenin hesabında tespitin iki yıl eksik

olarak 1994-2001 yılları arasındaki dönem esas alınarak yapıldığını, Derece

Mahkemelerinin yaptığı hatalı değerlendirme nedeniyle manevi zararının tazmin

edilmediğini, mülkiyet hakkına yönelik tüm bu müdahaleler hukuki kabul edilse

dahi müdahalenin orantılı olmadığını, yargılama mercilerince maddi olguların

hatalı yorumlanması nedeniyle maddi tazminat isteminin kısmen, manevi tazminat

isteminin ise bütünüyle reddedilmesinin açıkça yanlış ve keyfî olduğunu,

kararların denetlenmesi aşamasında yeterli gerekçeye yer verilmediğini, ayrıca

yaptığı başvuru hakkında yürütülen işlemlerin makul sürede

sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın 35. ve 36. maddelerinde tanımlanan

mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia etmiş; ihlalin

tespiti ile maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

28. Başvurucu, Mahkemece terör nedeniyle uğradığı manevi

zararlarının tazminine ilişkin talebinin Kanun kapsamında olmadığı gerekçesiyle

reddedildiğini, idari ve yargısal merciler tarafından talebinin dikkate

alınmadığını, 2577 sayılı Kanun’a ve tazminat hukukunun genel prensiplerine

aykırı karar verildiğini, tam yargı davası bağlamında manevi tazminat isteminin

karşılanmadığını belirterek Anayasa’nın 35. maddesinde tanımlanan mülkiyet

hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuru formu ve ekleri

incelendiğinde başvurucunun iddialarının özünün, İlk Derece Mahkemesince eksik

ve hatalı değerlendirme yapılmasına ve 2577 sayılı Kanun kapsamında inceleme

yapılmamasına ilişkin olduğu anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve

olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Bu sebeple

başvurucunun anılan iddiaları, adil yargılanma hakkı kapsamındaki güvencelerden

biri olan gerekçeli karar hakkı kapsamında değerlendirilmiştir. Başvurucunun

diğer iddiaları ayrıca incelenmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

29. Başvurucu, 5233 sayılı Kanun

kapsamında ileri sürdüğü giderim talebinin değerlendirilmesine ilişkin idari ve

yargısal süreçlerin makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle Anayasa’nın 36.

maddesinde tanımlanan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia

etmiştir.

30. 5233 sayılı Kanun kapsamında

yapılan müracaatlarda idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul

sürede tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu

yapılmış ve Anayasa Mahkemesinin bu konuda verdiği kararlarda, Komisyon ve yargılama

aşamalarında geçen süreler ile davanın tüm koşulları, karara bağlanan başvuru sayısı ve yargılama sürecinde Komisyon ve

yargılama makamlarınca yapılan işlemler dikkate alınarak uyuşmazlığın karara

bağlanması konusunda kamu otoritelerine ve özellikle yargılama organlarına

atfedilebilecek bir gecikmenin olmadığı ve toplamda sekiz yılın altında

gerçekleşen başvuruların karara bağlanma süresinin makul sürede yargılanma

hakkının ihlaline yol açmadığı sonucuna ulaşılmıştır (Sabri Çetin, §§ 61-69; Mahmut Can Arslan, B. No: 2013/3008,

6/2/2014, §§ 60-68; Mehmet Gürgen,

B. No: 2013/3202, 6/2/2014, §§ 58-66; Celal

Demir, B. No: 2013/3309, 6/2/2014, §§ 58-66). Başvurunun kesin

olarak karara bağlanmasının daha uzun bir sürede gerçekleştiği ve bu durumun

başvuruculara atfedilebilecek bir kusurdan kaynaklanmadığı durumlarda ise makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır (İsmet Kaya, B. No: 2013/2294, 8/5/2014, §§

46-70).

31. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul

edilemezliğine karar verebilir.”

32. Somut başvuru açısından

başvurucu tarafından 11/4/2006 tarihinde komisyona yapılan müracaat sonrasında,

5233 sayılı Kanun’un öngördüğü usul uyarınca keşif ve bilirkişi incelemelerini

de içeren bir kısım işlemlerin yapılması sonrasında 8/9/2009 tarihinde

başvurucunun talebinin reddedildiği, belirtilen ret kararı aleyhine 26/4/2010 tarihinde

başlatılan yargılama sürecinin ise Danıştay Onbeşinci

Dairesinin karar düzeltme talebinin reddine karar verdiği 26/9/2013 tarihi

itibarıyla tamamlandığı, makul sürede yargılanma hakkı kapsamında dikkate

alınması gereken toplam sürenin yedi yıl beş aylık bir zaman dilimi olduğu

anlaşılmaktadır.

33. Başvuruya konu talebin

karara bağlanması hususunda geçen yedi yıl beş aylık süreçte uyuşmazlığın

karara bağlanması konusunda kamu otoritelerine ve özellikle yargılama

organlarına atfedilebilecek bir gecikmenin olduğu tespit edilmemiştir.

34. Açıklanan nedenlerle başvurucunun makul süreyi aştığını

ileri sürdüğü yargılamanın uzunluğu konusunda açık ve görünür bir ihlal

saptanmadığından başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Bir Kısım Maddi

Zararların Tazmin Edilmemesi ve Mülke Erişememe Süresinin Eksik Hesaplanması

Nedenleriyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

35. Başvurucu; olay mahallinde

düzenlenen keşif tutanağında hayvancılık yaptığının ve hayvan varlığı

miktarının sabit olmasına rağmen hayvancılık zararlarının Tazminat Komisyonunca

ve Mahkemece dikkate alınmamasının keyfî, adalete açıkça aykırı bir durum

oluşturduğunu ayrıca mülkiyetine erişimin engellenmesine ilişkin sürenin idare

tarafından yedi yıl olarak hesaplandığını, Mahkemece olağanüstü hâlin

kaldırıldığı tarihin 2001 yılı olarak kabul edildiğini oysa olağanüstü hâlin kalktığı

tarihin 2003 yılı olduğunu, keyfî şekilde tazminat hesabında sürenin iki yıl

eksik hesaplandığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş

ise de anılan iddiaların yargılama sürecine ve yargılamanın sonucu itibarıyla

adil olup olmamasına ilişkin olduğu kabul edilerek iddialar, adil yargılanma

hakkının ihlali iddiası kapsamında değerlendirilmiştir.

36. Anayasa'nın 148. maddesinin

dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 49.

maddesinin (6) numaralı fıkrasında, bireysel başvurulara ilişkin incelemelerde

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususların incelemeye tabi tutulamayacağı,

6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise açıkça

dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar

verilebileceği belirtilmiştir (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No:

2012/1027, 12/2/2013, § 24).

37. Anılan

kurallar uyarınca ilke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış

maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk

kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla

ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru

incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve

sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda bariz bir takdir hatası

içermesi ve bu durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve

özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti

niteliğindeki başvurular bariz bir takdir hatası veya açık keyfîlik

içermedikçe Anayasa Mahkemesince esas yönünden incelenemez (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, § 26).

38. Başvurucu, maddi vakıa ve

delillerin hatalı takdiri neticesinde zararının eksik hesaplandığını ve

davasının reddedildiğini, bu kapsamda Derece Mahkemelerince delillerin

takdirinin hatalı ve hükmün sonuç itibarıyla hukuka aykırı olduğunu

belirtmektedir. Buna göre başvurucunun iddialarının özü, Derece Mahkemesince

delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet

olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkindir.

39. Başvuru konusu Malatya İdare

Mahkemesi kararında, tarafların iddia ve savunmaları ile dosyaya sundukları

deliller değerlendirilerek oluşan zararları için başvurucuya Komisyon

tarafından 14.256 TL ödenmesine karar verildiği de dikkate alınarak ilgili

hukuk kuralları yorumlanmak suretiyle başvurucunun hayvan zararlarına ilişkin

talebinin reddine karar verilmiştir. Başvurucunun iddiaları, temyiz merciince

de incelenip reddedilmek suretiyle yerel Mahkeme kararı onanmış, karar düzeltme

talebi ise reddedilmiştir. Başvurucu her ne kadar hayvancılıkla uğraştığını,

hayvan varlığının bulunduğunu ve bu varlığa ilişkin miktarın keşif tutanağı ile

sabit olduğunu, buna rağmen hayvancılık zararlarının tazmin edilmediğini beyan

etmiş ise de hayvanlarının terör nedeniyle telef olduğuna dair bir iddiada

bulunmadığı gibi bu konu hakkında herhangi bir bilgi ya da belge sunmamıştır.

Başvurucu sadece hayvan miktarlarına değinerek bu zararın giderilmediğinden

şikâyet etmektedir. Hayvanlarının telef olduğu hakkında iddia da bulunmadan

salt hayvan miktarları üzerinden tazmin talep eden başvurucunun iddialarının,

Derece Mahkemelerince değerlendirilmesi hususunda açık bir keyfîlik

bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

40. Başvurucu zarar yılının

eksik hesaplandığına yönelik iddiasını mülkiyet hakkına dayanarak ileri

sürmüşse de başvurucunun dava, temyiz ve karar düzeltme dilekçelerinde de aynı

şekilde ileri sürdüğü bu iddialarının idari makamların ve mahkemelerin

delilleri değerlendirmesine ve konuya ilişkin hukuk kurallarının mahkemeler

tarafından yorumlanmasına ilişkin olduğu, nihai olarak lehine olmayan mahkeme

kararının sonucundan şikâyet edildiği, bununla birlikte başvurucunun ileri

sürdüğü iddiaların ve delillerin Derece Mahkemeleri tarafından

değerlendirilerek karşılandığı anlaşılmaktadır.

41. Nitekim Malatya İdare

Mahkemesi kararında, Tunceli İl Özel İdaresinin 28/9/2009 tarihli ve 2336

sayılı yazısı ekinde yer alan Tunceli ili genelinde terör olayları nedeniyle

boşalan yerleşim birimlerini gösteren listelerin incelenmesinden başvurucunun

ikamet ettiği Bilgeç köyünün terör ve terörle

mücadele nedeniyle tamamen boşaltılan köylerden olduğu tespit edilmiş, mal

varlığına ulaşılamama süresinin hesaplanmasında öncelikle aynı yerleşim yerinde

ikamet eden kişilerin farklı tarihlerde göç etmiş olabilecekleri gerçeği

karşısında sürenin başlangıcı olarak köyün tamamen boşaldığı tarihin esas

alınması gerektiği, mal varlığına ulaşamama durumunun son bulduğu tarih ile

ilgili olarak ise resmî makamlarca belirtilen tarihin esas alınması gerektiği

belirtilmiştir. Anılan açıklamalar neticesinde de 5233 sayılı Kanun kapsamında

başvurucunun zararının karşılandığı sonucuna ulaşılmıştır.

42. Mahkemenin bu kararı, ilgili

hükmün (5233 sayılı Kanun’un 7. maddesi) yorumu kapsamında mal varlığına

ulaşamamadan dolayı tazminata hükmedilmesindeki sürenin hesaplanmasında terör

olayları sonucu köyü terk edenlerin malvarlıklarına ulaşamaması nedeniyle

uğradıkları zararın, sadece köyün idarece veya köy halkı tarafından tamamen

boşaltılması hâlinde ve köyün boşaltılmasından köye dönüşün başladığı tarihe

kadar geçen süreçle sınırlı olarak tazmin edilmesi Danıştayın

yerleşik içtihatlarına (bkz. § 16) da

uygun olup kararda herhangi bir keyfîlik tespit

edilmediğinden başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden söz

edilemez.

43. Açıklanan nedenlerle

başvurucu tarafından ileri sürülen iddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde

olduğu, Derece Mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası ve açık bir keyfîlik de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu

kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Birim Fiyat Aralıklarının Değiştirilmesi Sonucu Tazminat Miktarının Az Hesaplanması Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

44. Başvurucu; 2007 yılında

İçişleri Bakanlığının terörden doğan zararların karşılanmasına ilişkin

belirlenen değer aralıklarının değiştirilmesine yönelik yayımladığı genelge ile

tek taraflı olarak birim fiyat aralıklarının düşürüldüğünü, 2007 yılı öncesinde

verilen tazminat miktarlarıyla 2007 sonrası verilen tazminat miktarları

arasında başvurucular aleyhine indirime gidildiğini, bu durumun günün ekonomik

koşullarına uygun olmadığını belirterek mülkiyet haklarının kısıtlandığını

iddia etmiştir.

45. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine

göre Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın

Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına

da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun esasının

incelenmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz,

B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

46. Başvurucunun ihlal iddiasına

konu olan mülkiyet hakkı, Anayasa’nın 35. ve Sözleşme’ye

Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinde düzenlenmiştir.

47. Anayasa’nın 35. maddesi

şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı

olamaz.”

48. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.

maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına

saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı

sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel

ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına

uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların

veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları

uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

49. Anayasa’nın 35. maddesi

kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri süren başvurucu, böyle

bir hakkın varlığını kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle öncelikle başvurucunun,

Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir

menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi

gerekir (Cemile Ünlü, B. No:

2013/382, 16/4/2013, § 26).

50. Mülkiyet hakkı kişinin

şahsında mündemiç olmayıp Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında hukuki korumadan

istifade edilebilmesi açısından öncelikle mülkiyet hakkının var olması aranır.

Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi mülk edinme talebini

değil, kişinin var olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu durum

hakkın kazanılmış olması veya mevcut olması şeklinde de ifade edilebilir (Zekiye Şanlı, B. No: 2012/931, 26/6/2014,

§ 33).

51. AİHM içtihatlarında, nelerin

mülkiyet hakkına konu olabileceği hususunda mevzuat hükümlerinden ve derece

mahkemelerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak “özerk bir yorum”

esas alınmaktadır (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010 §

62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz

[BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99,

30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004,

§ 129; Beyeler/İtalya [BD], B.

No: 33202/96, 5/1/2000, § 100; Iatridis/Yunanistan

[BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, § 54).

52. Anayasa’nın 35. maddesi ile

1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin koruma alanı içinde yer alan menfaatlerin

kapsamına, mevcut bir mülk girebileceği gibi alacak hakları (AYM, E.2000/42,

K.2001/361, 10/12/2001; AYM, E.2006/142, K.2008/148, 24/9/2008) veya kesin bir

şekilde tanımlanmış talep hakları (claims) da girebilir. Bu kapsamda

bir alacak hakkı ya da talep; mahkeme hükmü, hakem kararı veya idari karar

yoluyla yeterli derecede icra edilebilir kılınması hâlinde bir “mülk” teşkil

edebilir ve mülkiyet hakkı kapsamında korunabilir (Benzer yöndeki AİHM kararı

için bkz. Krstıć/Sırbistan, B. No: 45394/06, 10/12/2013, §

76). Ancak hakkın tam olarak kazanılmamış olduğu bazı hâllerde, özellikle

ekonomik hayatın gerekleri ve hukuki güvenlik anlayışı, hakkın ileride mevcut

olacağına dair hukuki umudu ifade eden bir kısım meşru beklenti hâllerinin de

mülkiyet hakkının güvence kapsamına dâhil edilmesi gereğini ortaya koymaktadır.

Ancak bu hâllerde, hakkın kazanılacağı yönünde salt bir umudun ötesinde

kişinin, hakkın mevcudiyeti yönünde meşru bir beklentisi olması gerekir (Benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Maltzan ve

Diğerleri/Almanya (k.k.) [BD], B. No:

71916/01, 71917/01, 10260/02, 2/3/2005, § 74).

53. Bu şekildeki bir beklentiye

vücut verebilecek ve talep hâlindeki bir mal varlığı yararının Anayasa’nın 35.

maddesi anlamında kıymet oluşturmasını sağlayabilecek unsurlardan biri, bu

talebi destekleyen yerleşik içtihat gibi bir hukuksal temelin bulunmasıdır.

Ancak sırf bir yargı yerine başvurularak dile getirilen talepler yeterli temel

sağlamaktan uzaktır. Önemli olan bahsedilen hukuki dayanağın Anayasa’nın 35.

maddesi kapsamında sağlanan güvenceyi aktif hâle getirebilecek yeterlilikte

olmasıdır (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 52; Draon/Fransa [BD], B. No: 1513/03, 6/10/2005, §

68; Maurice/Fransa [BD], B. No:

11810/03, 6/10/2005, § 66; Özden/Türkiye,

B. No: 11841/02, 3/5/2007, § 27).

54. Yukarıda yer verilen

tespitler uyarınca başvurucu tarafından hakkın mevcudiyeti veya bu yönde meşru

bir beklentinin bulunduğu ortaya konulmalıdır.

55. Başvurunun konusu, terör

nedeniyle zarar görenlerin 5233 sayılı Kanun’un kapsamına ilişkin hükümler

içeren 2. maddesi gereğince tazminat ödenmesinde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından belirlenen Yıllık Yapı Yaklaşık

Birim Maliyetine yönelik değerlerin 2007 yılından sonra İçişleri Bakanlığı

İller İdaresi Genel Müdürlüğünce yayımlanan yazıyla 5233 sayılı Kanun’un

uygulandığı tüm illerde geçerli olmak üzere yeniden belirlenmesiyle oluşan

tazminat farkının ödenmesine ilişkindir.

56. Mülkiyet hakkını güvence

altına alan Anayasa’nın 35. maddesinin, belirli bir alacağa ilişkin olarak

bireylere talep hakkı sağlamadığı açıktır. Ancak bu yöndeki bir talebin, kanuni

düzenleme ve içtihatlarda yeterli dayanağa sahip olması hâlinde, Anayasa’nın

35. maddesi anlamında mülk oluşturduğu kabul edilebilir. Bir başka ifadeyle

mülk edinme yönündeki bir beklenti, ancak hukuken belli bir dayanağa sahip

olduğu takdirde, belli koşullar altında mülk olarak nitelendirilebilir (Benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. Arras ve

Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012, § 76; Klein/Avusturya, B. No. 57028/00, 3/3/2011, §§

41-47). Aynı doğrultuda, hukuk sistemi 5233 sayılı Kanun kapsamında bireylerin

terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

nedeniyle maddî zarara uğradıkları takdirde ayni ya da nakdi olarak

zararlarının karşılanacağını düzenlemiştir. Somut olayda başvurucunun 5233

sayılı Kanun kapsamında maddi zararlarının doğduğu ve tazminata hak

kazanabileceği Komisyon ve Mahkemece belirlenmiştir. Dolayısıyla anılan

mevzuatın aradığı şartları taşıyan başvurucunun, Anayasa’nın 35. maddesi

kapsamına giren mülkiyetle ilgili bir menfaatinin doğduğunun kabulü

gerekmektedir.

57. Komisyon

tarafından tazminatın belirlenmesinde genel yarar ile bireyin temel hakları

arasında “adil bir denge” gözetilmelidir. Adil dengenin olup olmadığı uğranılan

zararın değerine denk düşen makul bir tazminatın varlığıyla belirlenir. Ancak

mülkiyet hakkı her durumda bütünsel bir tazminat hakkını güvence altına

almamaktadır.

58. Anayasa’nın başka

maddelerinde mülkiyete ilişkin ek güvence ve sınırlama hükümlerine yer

verilmekle birlikte bunlardan en önemlisi şüphesiz mülkiyeti bir hak olarak

tanımlayan 35. maddedir. Maddenin birinci fıkrasında genel olarak hak

tanınmakta; ikinci ve üçüncü fıkralarda ise sınırlama ve güvence ölçütleri

gösterilmektedir. En önemli sınırlama ölçütlerinden biri de kamu yararıdır (Zekiye Şanlı, § 52).

59. Toplum yararı, ortak çıkar,

genel yarar gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla ifade edilen ve

bireysel çıkardan farklı, onun üstünde ortak bir yarar olan kamu yararı amacı

35. maddenin mülkiyet hakkı açısından öngördüğü özel sınırlandırma sebebidir.

Genel yarar ve toplumsal yarar gibi ifadeleri de kapsayacak şekilde geniş

yorumlanmaktadır (AYM, E.1999/46, K.2000/25, 20/9/2000). Kamu yararı kavramı,

devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde getiren bir unsurdur.

Objektif bir tanımlamaya elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde

ayrıca değerlendirilmesi asıldır (Zekiye

Şanlı, § 54).

60. Mülkiyet hakkının

Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde sınırlandırılması, bu kapsamda

Anayasa’nın bütünü dikkate alınmak suretiyle bu hak için öngörülen ek

güvencelere riayet edilmesi ve kamu yararı dışında amaçlarla

sınırlandırılmaması, ayrıca hakkın özüne dokunulmadan ve ölçülülük ilkesine

riayet edilerek sınırlandırılması gerekmektedir. Mülkiyet hakkına ilişkin

Anayasa Mahkemesi kararlarında söz konusu ölçütler çoğunlukla birlikte

uygulanmakta ve bireyin hakkıyla kamu yararı arasında kurulması gereken adil

dengeye vurgu yapılmaktadır (AYM, E.1999/33, K.1999/51, 29/12/1999). Bu

noktada, ihlal teşkil ettiği iddia edilen önlemin temelini oluşturan kamu

yararı karşısında, bireye düşen fedakârlığın ağırlığı gözönünde

bulundurulmalıdır (Zekiye Şanlı, § 55).

61. İçişleri Bakanlığı İller

İdaresi Genel Müdürlüğünün birim fiyat aralıklarının değiştirilmesine ilişkin

5/3/2007 tarihli, Terörden Doğan Zararların Karşılanması konulu yazısı

şöyledir:

“Terör ve terörle mücadele esnasında yürütülen faaliyetler

nedeniyle zarara uğrayan vatandaşlarımızın zararlarının karşılanması amacıyla

çıkartılan 5233 sayılı Kanun 27/7/2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun

kapsamında illerimizde oluşturulan Zarar Tespit Komisyonları çalışmalarına

devam etmektedir. Komisyon başkanları, başvuru sahipleri ya da vekillerince

Bakanlığımıza yapılan başvurularda; Komisyon çalışmaları esnasında, özellikle

tarım ve hayvancılıkla ilgili zararlar ile taşınmazlarla ilgili zararların

tespitiyle ilgili uygulamalarda aynı il içinde ya da komşu ve birbirine benzer

özellikler gösteren illerimizde aynı ürünler için farklı fiyat ve kriterler

uygulandığı yönünde bilgiler iletilmiştir.

Bu kapsamdaki uygulama farklılıklarından kaynaklanan

sorunların giderilmesi ve tüm Komisyonların aralarında standardizasyonun

sağlanması amacıyla 23-24 Kasım 2006 ve 12-13 Şubat 2007 tarihlerinde Ankara’da

iki toplantı gerçekleştirilmiştir. Toplantılara başvuru sayıları da göz önünde

bulundurulmak suretiyle örnekleme usulüyle seçilen 7 ilden Zarar Tespit

Komisyonlarına başkanlık yapan birer Vali Yardımcısı, ikişer komisyon üyesi(tarım ve bayındırlık sektörü) ile İçişleri Bakanlığı,

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Bayındırlık ve İskân

Bakanlığından temsilciler katılmıştır. Toplantılarda değerlendirilmek üzere

başvuruların yoğun olduğu 19 ilimizden uygulamaya ilişkin veriler alınmış,

bunlar da yapılan çalışmalarda göz önünde bulundurulmuştur. Bunun dışında değer

tespitleri ile ilgili olan kurum ve kuruluşların görüşleri alınmış ve ayrıca

piyasa araştırmaları yapılmıştır.

Yapılan bütün bu çalışmalar neticesinde, tarım ve

hayvancılık ile ilgili zararlar ile taşınmazlarla ilgili zararların

hesaplanmasında kullanılacak değer aralıkları tablolar halinde düzenlenmiştir.

Komisyonlara yapılacak zarar tespitlerinde bu tablolarda

gösterilen değer aralıklarının göz önünde bulundurulmasının yararlı olacağı

değerlendirilmektedir.”

62. İçişleri Bakanlığınca konuya

ilişkin sunulan 10/6/2015 tarihli yazıda değişikliğin amacının, Kanun’un ülke

genelinde aynı şekilde anlaşılmasını ve uygulanmasını sağlamak, gerek farklı

illerde gerekse aynı il içinde faaliyet gösteren farklı komisyonların

zararların tespitinde ve karşılanmasında aynı kıstasları kullanmasını temin

etmek ve böylece uygulama birliğini sağlamak, uygulama farklılıkları

neticesinde oluşacak suistimal ve mağduriyetleri

engellemek, vatandaşların enflasyon nedeniyle oluşacak kayıplarını önlemek

olduğu ifade edilmiştir.

63. Somut başvuru açısından

Malatya İdare Mahkemesi kararında yapılan araştırmalar neticesinde birim fiyat

tablosunun gerçek zararın tazminine elverişli ve daha objektif nitelikte olduğu

bu nedenle komisyonca tarım zararlarının belirlenmesinde dikkate alınabileceği

belirtilmiştir.

64. Anılan açıklamalar

neticesinde yıllık yapı yaklaşık birim maliyet oranlarına ilişkin değişikliğin

yapılmasında kamu yararı olduğu açıktır. Bu çerçevede yukarıda ifade edilen

kamu yararı amacına dayanan düzenlemenin; başvurucuyu ağır ve tahammül edilemez

bir yük altına sokmadığı, müdahalenin amacı ile başvurucuya yüklenen külfetin

orantılı olduğu, yapılan değişikliğin başvurucunun taraf olduğu uyuşmazlığa

özgü olmadığı, ülkenin geniş bir coğrafyasında söz konusu olan somut ve acil

bir sorunu çözmeye yönelik olduğu sonucuna varılmıştır.

65. Yukarıda açıklanan

nedenlerle yapılan değişikliğin belirtilen sınırlama ve güvence ölçütlerine

aykırı olmadığı anlaşıldığından anılan iddia açısından mülkiyet hakkına yönelik

bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Manevi Tazminat Talebinin

Reddedilmesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

66. Başvurucunun manevi tazminat talebinin reddi nedeniyle

adil yargılanma hakkının ihlali iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olmadığı

ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek bir neden de bulunmadığı

anlaşıldığından başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

67. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahiptir.”

68. Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak

yazılır.”

69. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

70. Gerekçeli karar hakkı adil yargılanma hakkının somut

görünümleridir. Anayasa Mahkemesi de Anayasa'nın 36. maddesi uyarınca inceleme

yaptığı birçok kararında ilgili hükmü, Sözleşme'nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı

ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM

içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen gerekçeli karar

hakkı ve silahların eşitliği ilkesi gibi ilke ve haklara, Anayasa'nın 36.

maddesi kapsamında yer vermektedir (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 38).

71. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı

organlarına davacı veya davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak

da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Maddeyle

güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği

taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde

yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden

birisidir. Bu bağlamda Anayasa’nın, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının

gerekçeli olarak yazılmasını ifade eden 141. maddesinin de hak arama

hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır (Vedat Benli, B. No: 2013/307, 16/5/2013, §

30).

72. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma

hakkının unsurlarından birisi olmakla beraber bu hak, yargılamada ileri sürülen

her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde

anlaşılamaz. Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın

niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir

yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddialarının cevapsız

bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt

Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi, B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 26).

73. AİHM’e göre mahkemeler ve

yargı mercileri verdikleri kararlarda yeterli gerekçe göstermelidirler. Gerekçe

gösterme yükümlülüğünün kapsamı, kararın niteliğine göre değişir ve davaya konu

olayın içinde bulunduğu şartlar ışığında değerlendirilerek belirlenir (Higgins ve diğerleri /Fransa, B. No: 134/1996/753/952, 19/2/1998, § 42).

74. Kanun yolu mahkemelerince

verilen karar gerekçelerinin ayrıntılı olmaması, ilk derece mahkemesi

kararlarında yer verilen gerekçelerin onama kararlarında kabul edilmiş olduğu

şeklinde yorumlanmakla beraber (Aziz Turhan,

B. No: 2012/1269, 8/5/2014, § 53) başvurucuların dile getirmesine rağmen ilk

derece mahkemesinin de tartışmadığı esaslı hususlara ilişkin temyiz

başvurularıyla başvurucuların usule ilişkin haklarının ihlal edildiğine yönelik

somut şikâyetlerinin temyiz incelemesinde tartışılmaması veya yargı mercileri

tarafından resen dikkate alınması gereken hükümlerin gerekçesi açıklanmaksızın

uygulanmaması, gerekçeli karar hakkının ihlali olarak görülebilir (Mustafa Kahraman, B. No: 2014/2388,

4/11/2014, § 37)

75. Somut olayda başvurucu, 5233

sayılı Kanun kapsamında kurulan Tunceli Zarar Tespit Komisyonuna başvuruda

bulunmuştur. Başvurucunun oluşan zararları için toplam 14.256 TL tazminat

ödenmesine karar verilmiştir. Başvurucu tazminat miktarının eksik hesaplandığı

gerekçesiyle sulhnameyi imzalamayarak İdare

Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat talebiyle dava açmıştır.

76. Malatya İdare Mahkemesi

24/3/2011 tarihli kararıyla Komisyonun maddi tazminata ilişkin verdiği miktarın

başvurucunun zararını karşıladığına, manevi tazminatın ise 5233 sayılı Kanun

kapsamında düzenlenmediği gerekçesiyle reddine karar vermiş; temyiz merciince

de bu karar onanmıştır.

77. 5233 sayılı Kanuna dayalı

manevi tazminat istemlerinde AİHM, 5233 sayılı Kanun kapsamında yalnızca maddi

zararlar için tazminat talep etme olanağının bulunduğunu, ancak Kanun’un 12.

maddesinin idari yargıda manevi zarar için tazminat talep etme imkânı

sağladığını ifade etmektedir (İçyer/Türkiye, B. No: 18888/02, 12/1/2006, § 81).

78. 5233 sayılı Kanun’un 1.

maddesinin itiraz yoluyla iptal edilmesi amacıyla yapılan başvuruda Anayasa

Mahkemesi, 25/6/2009 tarihli ve E.2006/79, K.2009/97 sayılı kararında;

“5233 sayılı Yasa, terör

eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle

zarar gören kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine

gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması

amacıyla hazırlanmış bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaş ile

devlet arasındaki uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm

yöntemi getirmiştir. Yasa koyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku

kurallarından farklı hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa'da ayrıntılı

olarak kurala bağlamıştır.

…

5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin sonucu olmayan

ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik bağı da

bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen zararların

da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk alanını

genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını

genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında

meydana gelen zararlardan sadece 'maddi' olan kısmının sulh yoluyla tazminine

ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa'da bu zararlardan 'manevi' olan

kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir hükme yer verilmediği gibi,

12. maddede 'sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna

başvurma hakları saklıdır' denilerek Anayasa'nın 125. maddesinin birinci

fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu

ibare, idarenin sorumluluk alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere

karşı yargı yolunu kapatan bir hüküm içermemektedir.” gerekçesi ile anılan maddenin iptali istemini

reddetmiştir.

79. Danıştay İdari Dava

Daireleri Kurulunun 26/3/2014 tarihli ve E.2013/1489, K.2014/1219 sayılı

ilamının konu ile ilgili kısmı şöyledir:

“5233 sayılı Yasa, idarenin terör olaylarına dayalı kusursuz sorumluluk

alanını genişleten, oluşan zararların yargı yoluna başvurmadan sulh yoluyla

ödenmesine öngören, bu yönüyle uyuşmazlığın sadece maddi zararlara ilişkin

kısmının yargı dışı alternatif bir yöntemle giderilmesini sağlayan, ancak

manevi zararların karşılanmasını da engellemeyen nitelikte bir yasadır.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi'nin 18888/02 nolu başvuruya konu 12/01/2006

günlü Aydın İçyer - Türkiye kararının 81. paragrafında, 5233 sayılı Terör ve

Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla ilgili

olarak “Tazminat Kanun’unda yalnız maddi zararlar için tazminat talep etme

olanağının bulunduğu doğru olsa da Kanun’un 12. maddesinin idari mahkemelerde

manevi zarar için tazminat talep etme olanağı verdiği görülmektedir.” ifadesine

yer verilmiştir.

Bu durumda, terör olayları

nedeniyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi kapsamında bulunup 5233 sayılı

Yasa uyarınca karşılanmayan ilgililerin ileri sürdükleri manevi zarara bağlı

tazminat taleplerine ilişkin uyuşmazlıklarda, idare hukukunun tazminata ilişkin

ilke ve kuralları çerçevesinde 2577 sayılı Yasanın öngördüğü usullere tabi

olarak manevi tazminat ödenip ödenmeyeceğine ilişkin yargısal incelemesinin

yapılması gerekmektedir.”

80. Bir davada maddi olguları bildirmek

tarafların, bunları hukuksal nitelendirmeye tabi tutmak ise hâkimin görevidir.

Taraflarca bildirilip iddia ve savunmaya dayanak yapılan maddi olgular

mahkemece tam olarak saptanmalı, dayanılan maddi olguların hukuksal nitelendirmesi

ve ilgili hukuk kuralının uygulanması ise mahkemece yapılmalıdır (Nurten Esen, B. No: 2013/7970, 10/6/2015,

§ 51) .

81. 5233 sayılı Kanun, yukarıda anılan

kararlarda (bkz. §§ 77-79) da belirtildiği üzere maddi zararların özel bir

giderim usulü olmakla birlikte manevi zararların karşılanmasına da engel

olmayan bir yasadır. 2577 sayılı Kanun'un 12. ve 13. maddelerinde, idarenin

işlem veya eyleminden kaynaklı olarak hakları ihlal edilenlere tazminat

talebinde bulunabilme imkânı tanınmaktadır. Bu yol, 5233 sayılı Kanun dışında

idari yargıda genel hükümlere başvurularak uğranılan zararın tazminine imkân

sağlamaktadır.

82. Başvurucu, Mahkemenin ret

gerekçesinin; Anayasa’nın 125. maddesine, 2577 sayılı Kanun’a ve tazminat

hukukunun genel prensiplerine aykırı olduğunu, Anayasa Mahkemesi kararında da

belirtildiği üzere 5233 sayılı Kanun kapsamında olmasa dahi genel hükümlere

göre manevi tazminat talep etmesine bir engel olmadığını belirtmiştir.

Başvurucu anılan iddialarını Mahkeme önünde ileri sürmüş ise de kararın

gerekçesinden (bkz. § 15) iddialarının tam olarak karşılanmadığı anlaşılmakta

olup kanun yolu merciince de anılan konu hakkında değerlendirme yapılmamıştır.

83. Bir mahkeme kararının gerekçesi; o davaya konu maddi

olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve

hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyar ve maddi olgular ile hüküm

arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterir. Tarafların, hangi nedenle haklı veya

haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve hukuka uygunluk

denetimini yapabilmeleri için ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş,

hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini kuşkuya yer vermeyecek

açıklıkta gösteren bir gerekçe bölümünün bulunması zorunludur (Nurten Esen, § 57).

84. Bu durumda, başvurucunun 1994 yılında terörle mücadeleden

dolayı köyünün boşaltılması neticesinde manevi zarara uğradığından bahisle

26/4/2010 tarihinde açtığı tam yargı davasında, ayrı ve açık bir yanıt

verilmesini gerektiren uyuşmazlığın çözümü için esaslı bir iddia olan manevi

tazminat talebine ilişkin şikâyetlerin sadece 5233 sayılı Kanun kapsamında

değerlendirilip gerekçelendirilmesi yeterli görülmemektedir. Anılan iddianın

AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay içtihatlarında da belirtildiği üzere, 2577

sayılı Kanun kapsamında usul kurallarına ve esasa yönelik değerlendirilmesi

yapılarak, başvurucunun manevi tazminatı hak edip etmediğinin tartışılması

gerekirken 5233 sayılı Kanun’da manevi zararların karşılanmasına ilişkin

herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar

verilmesi adil yargılanma hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkının ihlal

edildiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle yargılama süreci bir bütün olarak

değerlendirildiğinde başvurucunun gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

85. Belirtilen nedenlerle başvurucunun

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

86. Başvurucu, manevi tazminat

talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini belirterek

25.000 TL manevi tazminat talep etmiştir.

87. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesi şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve

işlem niteliğinde karar verilemez.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

88. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde gerekçeli karar

hakkı yönünden Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği tespit edilmiş olmakla

6216 sayılı Kanun’un (1) ve (2) numaralı fıkraları gereğince ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın

bir örneğinin ilgili Mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

89. Başvurucu, manevi tazminat

talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia

ederek tazminat talebinde bulunmuş olup mevcut başvuruda Anayasa’nın 36.

maddesi kapsamında değerlendirme yapılarak gerekçeli karar hakkının ihlal

edildiği tespit edilmiştir. İhlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla

yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar

verildiği için başvurucunun tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

90. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve

1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A.

1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Bir kısım maddi zararların

tazmin edilmemesi ve mülke erişememe süresinin eksik hesaplanması nedenleriyle

adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Birim fiyat aralıklarının

değiştirilmesi sonucu tazminat miktarının az hesaplanması nedeniyle mülkiyet

hakkının ihlal edildiği iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Manevi tazminat talebinin

reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı

kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C.

Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin ve sonuçlarının

ortadan kaldırması için yeniden yargılama yapılmak üzere Malatya İdare

Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

D.

Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,

E.

206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL

yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F.

Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru

tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde

bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ

UYGULANMASINA

6/1/2016

tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh

KALELİ

Hicabi

DURSUN

Erdal TERCAN Hasan Tahsin GÖKCAN Raportör Yrd. : Tuğba YILDIZ Başvurucu : Abbas EMRE Vekilleri : Av. Mehmet Ali KIRDÖK Av. Meral HANBAYAT Av. Ümit SİSLİGÜN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2014/5005, 6 Ocak 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. I. Sınıf A Grubu'ndaki m² birim
  11. B. İlgili Hukuk
  12. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  13. A. Başvurucunun İddiaları
  14. B. Değerlendirme
  15. B. No: 2013/3202, 6/2/2014, §§ 58-66; Celal
  16. Uygulanmasına
  17. Kaleli
  18. Dursun
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2014/5005
Tarih
6 Ocak 2016

İlgili Kararlar

  • AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/655
  • Semiha Gür Başvurusu (B. No: 2013/8691)
  • Reşit Dülek Başvurusu (B. No: 2013/7617)
  • Kaya Şen Başvurusu (B. No: 2013/7194)
  • Osman Altuntaş Başvurusu (B. No: 2013/3289)
  • İsmet Aydın ve Haydar Aydın Başvurusu (B. No: 2013/2739)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.