İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Ahmet Sevim Başvurusu (B. No: 2013/474)

1. Başvuru, görevli doktorun kişisel kusuru neticesinde

Başvuru No2013/474Tarih9 Eylül 2015Okuma29 dk · 5.888 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Ahmet Sevim Başvurusu

Karar tarihi
9 Eylül 2015
Başvuru Numarası
2013/474
R.G. Tarih- Sayı
13/10/2015-29501
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.888 kelime·29 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, görevli doktorun kişisel kusuru neticesinde

parmağının sakat kaldığını iddia eden başvurucunun doktor aleyhine adli yargıda

açtığı tazminat davasının hukuka aykırı şekilde husumet yokluğu nedeniyle

reddedilmesi, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddi nedeniyle

idari yargıda dava açılabilmesinin mümkün olmaması ve davanın makul sürede

sonuçlandırılamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; doktor hatasından

kaynaklanan kalıcı sakatlık nedeniyle de Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal

edildiği iddiaları hakkındadır.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 10/1/2013 tarihinde yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler

tamamlatılmış ve başvuruda, Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 22/11/2013 tarihinde,

kabul edilebilirlik incelemesi yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine

karar verilmiştir.

4. Birinci Bölüm tarafından 6/3/2014 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru

belgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)

gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Bakanlığa, başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş,

başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 27/3/2014

tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda

sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucu, 6/8/2004 tarihinde geçirdiği kaza sonucu sağ

elinin üçüncü parmağında kırık meydana gelecek şekilde yaralanmış ve Sivas 1.

İzzettin Keykavus Devlet Hastanesine (Hastane) müracaat etmiştir. Hastanede

görev yapan Ortopedi Uzmanı Dr. N. S.,başvurucunun

parmağında kırık olmadığını belirtmiş ve başvurucuyu Hastanenin acil servisine

yönlendirmiştir.

8. Başvurucunun, parmağının iyileşmemesi sebebiyle 1/9/2004

tarihinde Hastaneye tekrar müracaat etmesi üzerine yapılan tetkikler

neticesinde parmakta kırık olduğu ve kırığın yanlış kaynadığı tespit

edilmiştir.

9. Yaşanan olay sonrasında başvurucu, 6/1/2005 tarihli

dilekçe ile özetle, Dr. N.S.nin görevini ihmal etmek

suretiyle parmağının sakat kalmasına sebebiyet verdiğini belirterek Sivas

Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Sivas Cumhuriyet

Başsavcılığının 11/5/2006 tarihli iddianamesi ile Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinde

kamu davası açılmıştır. Mahkeme, 29/4/2009 tarihli kararıyla, Yüksek Sağlık

Şûrasının görevli doktorun hasta takibinde özensiz ve dikkatsiz davrandığından

2/8 oranında kusurlu olduğunu belirten raporunu dikkate alarak Dr. N. S.nin 3.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına

karar vermiştir. Anılan kararın Yargıtay 4. Ceza Dairesinin28/11/2011tarihli

ilamıyla bozulması üzerine Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesi dosyayı yeniden

incelemiş ve 10/7/2012 tarihli ve E.2012/93, K.2012/587 sayılı kararıyla

zamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar vermiştir. Başvurucu, anılan

kararı temyiz ettiğini ve söz konusu yargılamaya ilişkin haklarını saklı

tuttuğunu belirtmektedir.

10. Başvurucu, 6/1/2005 tarihli dilekçe ile özetle, Dr. N. S.nin haksız eylemi nedeniyle parmağının sakat kaldığını ve

iyileşme ihtimalinin çok düşük olduğunu belirterek görevli Dr. N. S. aleyhine

Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.

11. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Dr. N. S. aleyhine

açılan kamu davasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.

12. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 20/6/2012 tarihli ve

E.2005/12, K.2012/242 sayılı kararında“…Kamu

kurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilik

olduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamu

hizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olan

kamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir.

Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve

gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine

getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamu

kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmetten

ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamu

görevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur. Hizmetten ayrılabilen

kişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı

ile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur. Kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve

kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine

değil ancak kamu idaresi aleyhine dava açılabileceği…” gerekçesiyle

görevli doktor hakkında açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar

vermiştir.

13. Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Yargıtay 4.

Hukuk Dairesinin9/11/2012 tarihli ve E.2012/14500, K.2012/16581 sayılı ilamıyla

onanmıştır.

14. Anılan karar, 11/12/2012 tarihinde başvurucu vekiline

tebliğ edilmiş ve 10/1/2013 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımı

bulunmadığı tespit edilmiştir.

B. İlgili Hukuk

15. Anayasa’nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Kişinin, resmi

görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu

olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”

16. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem

ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

17. Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:

“Memurlar ve diğer

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği

şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. “

18. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları

Kanunu’nun “Kişilerin uğradıkları zararlar”

başlıklı 13. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Kişiler kamu

hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu

görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava

açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya

muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel

tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat

sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel

hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.”

19. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı

davası açılması” başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“İdari eylemlerden

hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı

bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri

tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde

ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri

gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki

işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde

cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi

içinde dava açılabilir.

Görevli olmayan adli

ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi

halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada

öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”

20. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007tarihli ve

E.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı şöyledir:

“(…)

Davacı, davalının

yanlış tedavi uygulaması nedeniyle eşinin ölümüne neden olduğunu ileri sürmüş;

mahkemece, davanın Sağlık Bakanlığı’na karşı açılması gerektiği; davalıya

husumet yöneltilemeyeceği gerekçe gösterilerek yazılı şekilde karar

verilmiştir.

‘Anayasa m. 129/5’de,

memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri

kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği

benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılma

alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar

ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu

güvencesinden yararlanma olanağı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı

ve tedavide hatalı davrandığı ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur.

Şu durumda, açıkça kişisel kusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5

hükmünün göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının

incelenmesi; davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması

ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı

şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama

sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

(…)

Hukuk Genel Kurulunca

incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve

dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı

iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan

gerektirici nedenlere ve özellikle, Anayasanın 129/5 maddesi gereğince

memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen

zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet

kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde

sıralanan maddi olguların davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığını

göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp

değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun

15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E.

2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve

2006/4-526 E. 2006/562 K. Sayılı ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış

olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına

uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

21. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve

E.2011/4-592, K.2012/25, sayılı kararı şöyledir:

“…

…gerek Anayasa,

gerekse Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan düzenlemelerin, memur ve kamu

görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı; daha sonra ilgilisine rücu

edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna giderek, mağdura zararını daha iyi

bir şekilde giderecek bir muhatap ve tereddütsüz bir yargı yolu sağladığı; bugüne kadar ki uygulamada, kamu personelinin mali

sorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmiş

olmasının yerinde olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bunun

tamamen idare ile memur arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu;

öte yandan, Anayasa’nın 129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerine

getirirken veya yetkilerini kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altına

girip girmeyeceğine ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanması

karşısında eylemin kasten veya ihmalen işlenmesine

bakılmaksızın idarenin sorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza

mahkemesinde yargılanmasının hatta ceza almasının dahi öneminin bulunmadığı,

bunun da ancak rücu davasında dikkate alınacağı; sonuçta, memur ve kamu

görevlisinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve

işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun kasti suç niteliği taşısa bile hizmet

kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması

gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memur ve kamu görevlisinin yaptığı iş

ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde ise bu eylemden memurun kişisel

olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda

ve kamu görevlisi veya memur aleyhine açılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile

kabul edilmiştir.

…”

22. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

13/2/2014 tarihli ve E.2013/10851, K.2014/752 sayılı kararı şöyledir:

“…

… davacının

30.04.2010 tarihinde A. Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde

yapılan ameliyatta hatalı tıbbi müdahale yapıldığından bahisle 04.05.2011

tarihinde Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde ilgili doktorlar aleyhine dava

açtığı, davanın 10.04.2012 tarih ve E:2011/229, K:2012/158 sayılı kararla

"Pasif Husumet Yokluğu" nedeniyle reddedildiği, söz konusu bu kararın

16.11.2012 tarihinde kesinleştiği, davacının 26.12.2012 tarihinde Sağlık

Bakanlığı'na 200.00,000-TL maddi, 200.000,00-TL manevi tazminatın tarafına

ödenmesi istemiyle başvuruda bulunduğu, başvurusunun zımnen reddedilmesi

üzerine, tarafına 100.000,00-TL manevi ve 100.000,00-TL maddi olmak üzere

toplam 200.000,00-TL tazminatın ameliyat tarihinden itibaren ödenmesine karar

verilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece, Asliye

Hukuk Mahkemesinde davanın açıldığı tarih eylemin idariliğinin

öğrenildiği tarih olarak kabul edilerek bu tarihten itibaren idareye başvuruda

bulunulmadığı gerekçesiyle davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar

verilmişse de; davacı Asliye Hukuk

Mahkemesinde açmış olduğu davada verilen karar sonucunda eylemin idariliğini öğrenmiş olup husumet yokluğu nedeniyle davanın

reddine dair verilen kararın kesinleştiği 16.11.2012 tarihinden itibaren 2577

sayılı Kanunun 13. maddesi uyarınca 1 yıllık dava açma süresinin başladığının

kabulü gerekmektedir.”

23. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararı şöyledir:

“…

…

davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerek yaralanması üzerine

kaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi ve ameliyatından sonra

iyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden

13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği,

davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S. aleyhine tazminat istemiyle

08/02/2011 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2011/75 sayılı esasına

kayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012 tarih ve E:2011/75, K:2012/585 sayılı

kararla anılan davanın idareye karşı açılması gerektiğinden husumet nedeniyle

reddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012

tarih ve E:2012/15934, K:2012/16599 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmesi

üzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Buna göre, davacının

Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan

%26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği, bunun üzerine 08/02/2011 tarihinde

ameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhine tazminat istemiyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanın

husumet yokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012

tarihinde kesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikte

eylemi ve eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012

tarihinden itibaren 1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı

bulunmamakta olup; İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir

karar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen

kararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir.”

24. Danıştay Onuncu Dairesinin 13/12/2006 tarihli ve

E.2005/8406, K.2006/7137 sayılı kararı şöyledir:

“…

… davacılar murisi M.

A.'nın, 20.2.1997 tarihinde su kuyusuna düşerek

ölmesi üzerine, kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslar

aleyhine Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, 28.5.1999 tarihinde açılan maddi

tazminat davasında, anılan mahkemece, 6.6.2002 tarihinde verilen kararla,

kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu

nedenle davalıların meydana gelen olayda sorumluluklarının bulunmadığı

gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddedildiği, bu kararın temyizi üzerine

Yargıtay 4. Hukuk Dairesince, haksız eylem nedeniyle sorumlu kişilerin tespit

edilerek hüküm kurulması gerektiği gerekçesiyle mahkeme kararının bozulduğu,

davacılar tarafından, söz konusu kararın düzeltilmesi istemiyle yapılan

başvurunun aynı dairece reddedildiği ve bu kararın Asliye Hukuk Mahkemesi

kayıtlarına 10.10.2003 tarihinde girdiği, daha sonra davacılar tarafından

Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, bu kez Karayolları Genel Müdürlüğüne

karşı, 2.3.2004 tarihinde tazminat davası açıldığı, açılan iki davayı

birleştiren Bartın 2. Asliye Hukuku Mahkemesince, kuyunun bulunduğu taşınmazın

Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığından, zararın doğmasına bu

idarenin hizmet kusurunun neden olduğu gerekçesiyle, davanın taşınmaz sahibi

olarak bilinen şahıslara yönelik kısmının reddine, Karayolları Genel

Müdürlüğüne yönelik kısmının ise idari yargıda görülmek üzere, idare

mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bu kararın 18.7.2005 tarihinde

kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde, Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı

idare mahkemesinde, maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle görülmekte

olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Dava konusu olayda, eylemin idariliğinin,

davacılar murisinin ölümüne neden olan kuyunun bulunduğu yerin, Karayolları

Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı gerekçesiyle, gerçek kişiler aleyhine

açılan davanın, Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, husumet yönünden reddine

ilişkin kararın kesinleştiği, 10.10.2003 tarihinde ortaya çıktığı kuşkusuzdur.

Bu duruma göre,

kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslar aleyhine 28.5.1999

tarihinde açılan maddi tazminat davası sonucunda, Bartın 2. Asliye Hukuk

Mahkemesince, 6.6.2002 tarihinde, kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel

Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların meydana gelen olayda

sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddi

yolunda verilen kararın kesinleştiği tarih olan 10.10.2003 tarihinde eylemin idariliğinin belirlendiği, bu tarihten itibaren, 2577

sayılı Yasa'nın 13. maddesinde öngörülen 1 yıllık süre içinde, 2.3.2004

tarihinde adli yargı yerinde dava açıldığı, bu davanın idare mahkemesinde

görülmesi gerektiği gerekçesiyle görev yönünden reddine ilişkin kararın,

18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde Karayolları Genel

Müdürlüğüne karşı idare mahkemesinde açılan bu davanın süresinde kabul

edilerek, işin esasının incelenmesi gerekirken, süre aşımı bulunduğu

gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuki isabet

görülmemiştir.”

25. Danıştay Onuncu Dairesinin 4/11/2011 tarihli ve

E.2008/7182, K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:

“…

Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazı durumlarda eylemin

gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve incelemelerden, hatta ceza

davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.

Özelikle, kamu

görevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulması zorunlu görülen kurallara

uymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebilecek nitelikte olmakla birlikte,

resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiği için idaresinden de

ayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılacak tam

yargı davalarında eylemin idariliği, zararın, kamu

görevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mı kaynaklandığının ceza

muhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenlerle, 2577

sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihten

itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, dava açma yolunun kullanımını

güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz etkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan

Yasa hükmünde öngörülen tam yargı davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan

zararın tazminine yönelik olması sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması

zorunludur.

Dosyanın

incelenmesinden, davacının eşinin yaralanması üzerine kaldırıldığı Salihli

Devlet Hastanesinde 24.4.2004 tarihinde ölümünün gerçekleştiği, acil servis

personelinden doktor S.T. hakkında taksirle bir kişiyi öldürme suçunu

işlediğinden bahisle 25.9.2006 günlü iddianame ile açılan ceza davasının

sürdüğü, davacının ise iddianamenin 13.10.2006 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine

8.10.2007 gününde maddi ve manevi tazminat talebiyle davalı idareye yaptığı

başvurunun 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilen 20.11.2007 günlü işlemle reddi

sonrasında 25.1.2008 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, eylemin idariliğinin S.T.

hakkında açılan ceza davasında verilecek kararın kesinleştiği tarihte ortaya

çıkabileceği dikkate alındığında, iddianamenin tebliği üzerine

yapılan başvurunun reddi sonrasında açılan davada süre aşımı, davanın süre

aşımı bakımından reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuksal isabet

bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

26. Mahkemenin 9/9/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucunun 10/1/2013 tarihli ve 2013/474 numaralı bireysel başvurusu

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

27. Başvurucu, kişisel kusuru ile parmağının sakat kalmasına

sebep olan doktor hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihatları

doğrultusunda adli yargıda tazminat davası açtığını, dava dosyasında görevli

doktorun kusuruna ilişkin Yüksek Sağlık Şûrası raporu bulunmasına rağmen doktor

hakkında açılan kamu davasının sonuçlanmasının beklendiğini, bu sebeple davanın

makul sürede sonuçlandırılamadığını, anılan dönemde Yargıtay tarafından içtihat

değişikliğine gidildiği için açtığı davanın Yargıtayın

yeni içtihatları doğrultusunda husumet yokluğu nedeniyle reddine karar

verildiğini, davanın uzun süre sonra husumet yönünden reddi nedeni ile idari

yargıda dava açabilmesinin de mümkün olmadığını, Yargıtay görüşünün

mağduriyetine yol açtığını, mevzuatta herhangi bir değişiklik olmadığı hâlde

içtihat değişikliğine gidilmesinin öngörülebilirliği ortadan kaldırdığını,

doktor hatası nedeniyle sağlıklı bir yaşam sürmesinin engellenmiş olduğunu, bu

süreçte maddi ve manevi zarara uğradığını belirterek makul sürede yargılanma

hakkının, hak arama hürriyetinin ve sağlıklı yaşam hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüş, ihlalin ortadan kaldırılması talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

28. Başvurucu temel olarak, tıbbi ihmali bulunduğunu

belirttiği doktor hakkında açtığı tazminat davasının sonucundan, bu davanın

makul sürede sonuçlandırılamamasından, davanın uzun bir süre sonra husumet

yönünden reddi nedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybetmesinden ve

görevli doktorun ihmali sebebiyle vücut bütünlüğünün zarar görmesinden şikâyet

etmektedir. Olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlı

olmayan Anayasa Mahkemesi, başvurucunun iddialarını, Anayasa’nın 36. maddesinde

tanımlanan adil yargılanma hakkı ile 17. maddesinde tanımlanan kişinin maddi ve

manevi varlığını koruma hakkı kapsamında toplam dört başlık altında

incelemiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Yargılamanın Sonucu İtibarıyla Adil

Olmadığı İddiası

29. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda,

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”

30. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2)

numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, … açıkça

dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

31. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine

karar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü

fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel

başvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

32. Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleri

önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin

değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece

mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup

olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derece

mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzda

bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içermesi ve bu

durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal

etmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular, bariz

takdir hatası veya açık keyfîlik bulunmadıkça Anayasa

Mahkemesince incelenemez (Necati Gündüz ve

Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).

33. Başvurucu, kişisel kusuru ile parmağının sakat kalmasına

sebep olan doktor aleyhine açtığı tazminat davasının öngörülemez şekilde

husumet yokluğu nedeniyle reddedildiğini, davasının reddedilmesinde mevzuatta

herhangi bir değişiklik olmadığı hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012

tarihinde içtihat değişikliğine gitmesinin etkili olduğunu, bu durumun hukuka

ve adalete olan güvenini sarstığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

34. Yukarıda yer verilen iddialar dikkate alındığında

başvurucunun, açtığı davanın Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yeni içtihadı doğrultusunda

husumet yönünden reddedilmesinden şikâyet ettiği anlaşılmaktadır. Başvurucu,

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihat değişikliğinden sonra kendi açtığı

davanın husumet yönünden reddedilmesine rağmen benzer başka bir davanın kabul

edildiği yönünde bir iddia ileri sürmemektedir. Bu durumda başvuru konusu

şikâyetin, içtihat değişikliği doğrultusunda verilen husumet yönünden ret

kararına ilişkin olduğu anlaşılmıştır.

35. Yargıtay, 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamu

görevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiye

zarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve

“kişisel kusur” ayrımına gitmiş

ve kamu görevlisine karşı kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminat

davası açılabilmesini kabul etmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu kararı için bkz. § 20). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli

kararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve kamu görevlilerinin mali

sorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru”

ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmesinin

yerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını

kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin kişisel kusurlarının kasti suç

niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı, bu nedenle açılacak davanın

idare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılan yerde dahi olsa kamu

görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı hâlinde ise

bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle

açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlileri aleyhine

açılabileceği kabul edilmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

kararı için bkz. § 21).

36. Somut olayda başvurucu, tedavi olduğu Hastanede görevli

doktorun haksız eylemi nedeniyle parmağının sakat kaldığını belirterek görevli

doktor aleyhine Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat

davası açmıştır. Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli

içtihadı doğrultusunda, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri

kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil, ancak

kamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçesiyle görevli doktor hakkında açılan

davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme, bu sonuca “hizmet kusuru” ile “hizmetten ayrılabilir kişisel kusur”

kavramlarını ilgili hukuk kuralları çerçevesinde yorumlayarak varmış ve somut

olayda hizmetten ayrılabilir kişisel kusurdan bahsetmenin mümkün olmadığı

sonucuna ulaşmıştır. Temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin

9/11/2012 tarihli ilamı ile usul ve yasaya uygun bulunarak onanmıştır.

37. Bireylerin

makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği

şeklinde bir hak bahşetmemektedir. Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evirilen bir yaklaşımın sürdürülememesi,

reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi

idaresine aykırılık teşkil etmez (Türkan Bal

[GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 54).

38. Mahkeme içtihatlarındaki değişme, yargı organlarının

takdir yetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir değişiklik özü itibarıyla

önceki çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (Türkan Bal [GK], § 55). Bu bağlamda Yargıtay, kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat

davalarının kamu görevlileri aleyhine mi yoksa ilgili kamu idaresi aleyhine mi

açılması gerektiği hususunda gerekçesini açıklamak suretiyle içtihat

değişikliğine gitmiş ve başvurucunun görevli doktor aleyhine açtığı dava, söz

konusu içtihat doğrultusunda husumet yönünden reddedilmiştir.

39. Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddiaları

incelendiğinde iddiaların özünün, derece mahkemesi tarafından delillerin

değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve

esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

40. Başvurucu, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu

deliller ve görüşler hakkında bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve

iddialarını sunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara

etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözüme

kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından

dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi Mahkemenin

kararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

oluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.

41. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen

iddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, derece mahkemesi

kararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik

koşulları yönünden incelenmeksizin "açıkça

dayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

b. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal

Edildiği İddiası

42. Başvurucu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatları

doğrultusunda adli yargıda açtığı tazminat davasının içtihat değişikliği

nedeniyle husumet yönünden reddine karar verildiğini, açtığı davanın uzun bir

süre geçtikten sonra husumet yönünden reddedilmesi nedeniyle idari yargıda dava

açabilmesinin de mümkün olmadığını belirterek hak arama hürriyetinin ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.Başvurucunun bu iddiası,

uyuşmazlığı idari yargı önüne taşıyabilmesi ile ilgili olduğundan mahkemeye

erişim hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.

43. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

44. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme)“Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini istemek hakkına sahiptir. …”

45. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan

mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve

uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına

gelmektedir (Özkan Şen, B. No:

2012/791, 7/11/2013, § 52). Hukuki konularda mahkemelerde dava açma hakkı

anlamına gelen mahkemeye erişim hakkı "mahkemeye

gitme hakkı"nı

da kapsamaktadır (Hüseyin Sezen,

B. No:2013/1793, 18/9/2014, § 47). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),

mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun

üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte

ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir

sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık,

pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu

sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların

mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar

verilmektedir (Hüseyin Gönel,

B. No: 2013/2491, 17/7/2014, § 35).

46. Somut olayda, başvurucunun Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

içtihatları doğrultusunda görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak adli

yargıda açtığı tazminat davası, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken

işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine

değil, ancak kamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçesiyle husumet yönünden

reddedilmiştir. Başvurucu, anılan kararın dava tarihinden yaklaşık sekiz yıl

sonra verilmesi nedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybettiğini, bu

sebeple mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

47. Başvurucu, husumet yokluğu nedeniyle verilen ret

kararının ardından idari yargıda tam yargı davası açma yoluna gitmemiş, idari

yargıda tam yargı davası açmasının mümkün olmadığını belirterek doğrudan

bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumda başvurucunun dava konusu uyuşmazlığı

idari yargı önüne taşıyabilmesinin öngörülebilir bir durum olup olmadığı

incelenmelidir.

48. 2577 sayılı Kanun’un “Doğrudan

doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı 13. maddesinin birinci

fıkrası, “İdari eylemlerden hakları ihlal

edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine

veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem

tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında

altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten

itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” şeklindedir.

49. Danıştayın yerleşik içtihatlarında, 2577

sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen1 ve 5 yıllık sürelerin, eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması ile

başlayacağı, eylemin idariliği ve yol açtığı zararın

ise bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıktığı bazen de değişik

araştırma ve inceleme sonucu çok sonra ortaya çıkabildiği, eylemin idariliğinin sonradan ortaya çıktığı durumlarda 2577 sayılı

Kanun ile öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin bu tarihten itibaren hesaplanması

gerektiği, aksi bir yorumun dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hak

arama hürriyetini olumsuz şekilde etkileyeceği belirtilmektedir. Danıştay,

yerleşik içtihatları ile uyumlu olarak kamu görevlilerinin kamu hizmetini

yürütürken üçüncü kişilere vermiş oldukları zararlar nedeniyle kamu görevlileri

aleyhine adli yargıda açılan tazminat davalarında, adli yargı mercilerince

davalının hasım sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle verilen ret kararlarında da

aynı içtihadı benimsemiş ve eylemin idariliğinin,

adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararının

kesinleşmesiyle birlikte ortaya çıktığını, bu durumlarda husumet yokluğu

nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde

2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca tam yargı davası açılabileceğini

kabul etmiştir (bkz.§§ 22-25).

50. Başvurucunun, görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak

adli yargıda açtığı davada verilen husumet yönünden ret kararının gerekçesinde,

kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil, ancak kamu idaresi

aleyhine açılabileceğinin belirtildiği dikkate alındığında, başvurucunun 2577

sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca Danıştayın

yukarıda yer verilen içtihatları doğrultusunda ilgili kamu idaresi aleyhine tam

yargı davası açmasının öngörülebilir bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Ancak

başvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmak yerine,dava açma hakkını kaybettiğini belirterek

doğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumda Danıştay içtihatlarına göre

adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının

kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi

uyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün ve öngörülebilir

olduğundan somut başvuruda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalin

bulunmadığının açık olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

51. Açıklanan nedenlerle başvurucunun mahkemeye erişim

hakkına ilişkin iddiası yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundan

başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden

incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun

olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Anayasa’nın 17. Maddesinin İhlal

Edildiği İddiası

52. Başvurucu, görevli doktorun ihmali sebebiyle parmağının

sakat kaldığını belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan, kişinin maddi

ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

53. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

54. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi

varlığının bütünlüğü, gerek kamusal yetkilerle

donatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altına

alınmıştır. Bu çerçevede devletin, egemenlik alanında yaşayan ve kontrolü

altında bulunan kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri

önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma,

kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan

zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma

yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden

doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede

devletin, Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine

getirmediği durumlarda, kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen,§ 40).

55. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011

tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri

Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca temel hak ve

özgürlüklerin ihlaline neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için

kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

56. Bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği başvurucunun,

ihlal iddialarını öncelikle yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun

olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve delilleri zamanında sunması,

dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermesi gerekir (Mustafa Bülent Erten, B. No: 2012/649,

26/3/2013, §§ 18-19).

57. Başvuruya konu olayda başvurucu tarafından, parmağının

sakat kalmasına sebep olduğu iddiasıyla görevli doktor aleyhine Sivas 2. Asliye

Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açıldığı, Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin

20/6/2012 tarihli kararı ile Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası ve 657

sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca, kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işlemiş oldukları kusurlu davranışlarından dolayı açılacak tazminat

davalarının, ilgili kamu görevlisine değil, kamu idaresi aleyhine açılabileceği

belirtilerek başvurucunun davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine karar

verildiği, uyuşmazlığın esastan incelenmeyerek husumetin yanlış yöneltildiği

tespitine dayalı olarak talebin Mahkemece reddedildiği anlaşılmaktadır.

Başvurucu tarafından açılan davanın esası hakkında derece mahkemelerince bir

inceleme yapılmadığı ve husumetin yanlış yöneltildiği gerekçesiyle davanın

reddine karar verildiği dikkate alındığında somut olayda Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuruda bulunabilmek için etkili başvuru yollarının tüketilmesi

koşulunun yerine getirildiği söylenemez.

58. Başvurucu, Danıştay içtihatlarına göre adli yargı

mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının

kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi

uyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün iken idari yargıda tam

yargı davası da açmamıştır (İlgili Danıştay kararları için bkz. §§ 22-25).

59. Açıklanan nedenlerle, ihlal iddiasına ilişkin olarak

etkili başvuru yollarının tüketilmemiş olduğu anlaşıldığından başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarlının

tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

d. Yargılamanın Makul Sürede Tamamlanmadığı İddiası

60. Başvurucunun yargılamanın uzunluğuyla ilgili şikâyeti

açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik

nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurunun bu

bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

61. Başvurucu, Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı

tazminat davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

62. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan

bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma

hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde

yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de

Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili

hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle

Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi

kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede

yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan

süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma

hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 38-39).

63. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması

gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve

diğerleri, §§ 41-45).

64. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi

uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede

karara bağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu haksız fiile dayalı tazminat

davasında, 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri

Kanunu ile 12/1/2011 tarihli ve6100 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine

göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin, medeni hak ve yükümlülükleri konu alan

bir yargılama olduğunda kuşku yoktur (Güher

Ergun ve diğerleri, § 49).

65. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara

ilişkin makul süre değerlendirmesinde kural olarak sürenin başlangıcı,

uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka

bir deyişle davanın ikame edildiği tarih olup somut başvuru açısından bu tarih

6/1/2005 tarihidir.

66. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Somut başvuru açısından bu

tarih, Yargıtay tarafından başvurucunun temyiz taleplerinin reddedildiği

9/11/2012 tarihidir.

67. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde,

6/1/2005 tarihinde Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın konusunun

haksız fiile dayalı tazminat davası olduğu, yargılama devam ederken aynı fiil

sebebiyle doktor hakkında Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasının

sonucunun beklenilmesine karar verildiği, uzun bir müddet kamu davasının sonucu

beklendikten sonra 12/6/2012 tarihinde husumet yokluğu nedeniyle davanın

reddine karar verildiği, başvurucu tarafından temyiz edilen kararın Yargıtay 4.

Hukuk Dairesince 9/11/2012 tarihli ilam ile onandığı ve karar düzeltme yoluna

başvurulmadan kesinleştiği anlaşılmıştır.

68. 6100 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabi

mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki

iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi

tarafından, özellikle yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usul

hükümlerinin nazara alınmadığı göz önünde bulundurularak makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 34-64).

69. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konu

haksız fiile dayalı tazminat davası; hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi

olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf

sayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzaktır.

Başvurucunun, tutum ve davranışları, usule ilişkin haklarını kullanırken

özensiz davranması neticesinde yargılamanın uzamasına önemli ölçüde sebep

olduğu da söylenemez. Dolayısıyla somut başvuru açısından, daha önce verilen

kararlar dışında farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı

ve 7 yıl 11 aylık yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu

sonucuna varılmıştır.

70. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

71. Başvurucu, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması

nedeniyle maddi ve manevi zararlarının giderilmesi talebinde bulunmuştur.

72. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

73. Mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal

edildiği tespit edilmiş olmakla beraber tespit edilen ihlalle iddia edilen

maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun

maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

74. Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık

sekiz yıllık yargılama süresi nazara alındığında yargılama faaliyetinin

uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı

karşılığında başvurucuya takdiren net7.650,00 TL

manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

75. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL başvuru harcı masrafı

ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucunun

1. Yargılamanın

sonucu itibarıyla adil olmadığı yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması”,

2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği

yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan

yoksun olması”,

3. Kişinin

maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”,

nedenleriyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4.

Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

5. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına

alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

B. Başvurucuya net 7.650,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

C. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL başvuru harcı masrafı ve

1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin

BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

D. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

9/9/2015

tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Burhan ÜSTÜN Üyeler : Hicabi DURSUN Erdal TERCAN Kadir ÖZKAYA Rıdvan GÜLEÇ Raportör Yrd. : Halil İbrahim DURSUN Başvurucu : Ahmet SEVİM Vekili : Av. Fatih SEVİM

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/474, 9 Eylül 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili Hukuk
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. A. Başvurucunun
  16. D. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/474
Tarih
9 Eylül 2015

İlgili Kararlar

  • Mustafa Demirbaş Başvurusu (B. No: 2013/1877)
  • Babadağlar Gıda Tem. Nak. Oto. İnş. Turz. Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2013/8525)
  • Gülşin Oral Başvurusu (B. No: 2013/6129)
  • Fahriye Erkek ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/4668)
  • İsmail Aslan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7197)
  • Yaşar Albayrak Başvurusu (B. No: 2013/4523)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.