İçeriğe geç
AC
İkinci Bölüm Başvuru No: 2013/1932 Tarih:

AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/1932

Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

SUZAN TEKİN (KAVURKACI) VE

DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/1932)

Karar Tarihi: 17/7/2014

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucular, ortak

murislerinin iş akdinin enerji hırsızlığı yaptığı iddiasıyla işveren kamu

idaresi tarafından feshedilmesi ve murisin bu olayın etkisiyle intihar etmesi

üzerine açtıkları destekten yoksun kalma ve manevi tazminat davasında ıslah

taleplerinin bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı gerekçesiyle reddedilmesi ve

yargılamanın uzun sürmesi nedenleriyle adil yargılanma haklarının ihlal

edildiğini ileri sürmüşlerdir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 13/3/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari

yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin

bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci

Komisyonunca, 19/3/2013 tarihinde kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine

karar verilmiştir.

4. İkinci Bölümün 6/6/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun kabul edilebilirlik

ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve

olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş,

Adalet Bakanlığının 6/8/2013 tarihli görüş yazısı

6/9/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu vekili Adalet

Bakanlığı cevabına karşı beyanlarını yasal süresi içinde ibraz etmemiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile

ilgili dava dosyasında yer alan olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucuların ortak murisi

Kemal Kavurkacı’nın iş akdi, otopark görevlisi olarak

çalıştığı işveren Anadolu Ajansı tarafından elektrik hırsızlığı yaptığı ve

işverenin güvenini kötüye kullandığı gerekçesiyle 22/7/1999

tarihinde feshedilmiştir.

8. İşverenin suç duyurusu

üzerine başvurucuların murisi hakkında 3/8/1999

tarihinde ceza soruşturması başlatılmış ve muris, 6/8/1999 tarihinde adliyede

intihar etmiştir.

9. Başvurucuların Ankara 3. İş

Mahkemesinde 2000/130 esasına kayden ihbar ve kıdem

tazminatı, haksız fesih tazminatı ve işçilik haklarının tahsili istemiyle

açtıkları davanın yargılaması sonucunda, murisin iş akdinin işveren tarafından

haksız olarak feshedildiği tespit edilerek ihbar ve kıdem tazminatı ile Toplu

İş Sözleşmesi’nin 11. maddesinde düzenlenen haksız fesih tazminatı ve diğer

işçilik alacaklarının ödenmesi hüküm altına alınmış ve karar kesinleşerek

Ankara 23. İcra müdürlüğünün E.2002/3 sayılı dosyasında ilama dayalı takiple

tahsil edilmiştir.

10. Başvurucular 24/3/2003 tarihinde, Ankara 6. İş Mahkemesinde (Mahkeme)

murislerinin emekliliğine çok az bir süre kala iş akdinin feshedilmesi ve

feshin haksız olması nedeniyle, emeklilik süresine kadarki ücret, Toplu İş

Sözleşmesi ile sağlanan diğer işçilik alacakları, fark emeklilik ikramiyesi ve

destekten yoksun kalma tazminatı (“şimdilik

her biri için 10 YTL” ibaresiyle) ile manevi tazminata (eşi için

15.000 YTL ve çocukların her biri için 10.000 YTL) hükmedilmesi talebiyle dava

açmışlardır.

11. Mahkeme, 10/11/2003

tarih ve E.2003/589, K.2003/1093 sayılı kararıyla; iş akdinin haksız feshi

halinde işçinin fesih tarihinden emekli olacağı tarihe kadar geçen süre için

ücret ve işçilik haklarının ödeneceğini öngören bir düzenleme olmadığı,

emekliliğe hak kazanılamaması nedeniyle oluşan tazminat farkının da talep

edilemeyeceği yönündeki 31/10/2003 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak,

davacıların bahsedilen taleplerinin reddine, destekten yoksun kalma tazminatı

ve manevi tazminat talepleri hakkında ise, söz konusu ölüm olayının iş kazası

olarak nitelendirilemeyeceği, haksız fesih ile ölüm olayı arasında illiyet bağı

kurulup kurulamayacağı ve işverene kusur yüklenip yüklenemeyeceğinin genel

hükümlere göre incelenmesi gerektiğinden Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli

olduğundan bahisle görevsizlik kararı vermiştir.

12. Davacıların temyizi üzerine

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 9/11/2004 tarih ve

E.2004/2036, K.2004/25201 sayılı kararıyla, manevi tazminat talebinde iş

sözleşmesinin hırsızlık suçlamasıyla feshedilmesinin gerekçe gösterildiği,

bunun iş mahkemelerinde çözümlenmesi gereken bir konu olduğu; destekten yoksun

kalma tazminatının ise fesihten sonra gerçekleşen ölüm olayına bağlı olduğu ve

iki olay arasında illiyet bağı olup olmadığının belirlenmesinin iş mahkemelerinin

görevine giren bir konu olduğu, ayrıca genel mahkemenin görevine giren bir dava

ile özel mahkemenin görevine giren bir davanın özel mahkemede birlikte açılması

halinde, genel mahkemenin görevine giren dava hakkında ayırma ve görevsizlik

kararı verilemeyeceğinden bahisle ilk derece mahkemesinin görevsizlik kararının

bozulmasına karar vermiştir.

13. Destekten yoksun kalma

tazminatı ve manevi tazminat talebine ilişkin bozma kararı uyarınca davayı

tekrar ele alan Mahkeme, bilirkişi raporlarına başvurmuştur. Mahkemeye sunulan 31/10/2006 tarihli bilirkişi raporunda destekten yoksunluk

tazminatı ödenmesi gerektiği yönünde görüş bildirilirken, 13/3/2007 tarihli

bilirkişi raporuyla işverenin eylemleri ile ölüm olayı arasında illiyet bağı

bulunmadığı gerekçesiyle işverenin maddi ve manevi tazminattan sorumlu

tutulamayacağı yönünde görüş bildirilmiştir. 24/12/2007

tarihli bilirkişi raporunda ise dava sürecinde ilk defa destekten yoksunluk

tazminat hesabı yapılmıştır.

14. Mahkeme, başvurucuların

murisinin ölümü nedeniyle ceza davasında hakkındaki suçlamanın kalktığı, ancak

murislerinin suç ortağının hırsızlıktan mahkûm olduğu, intihar olayının iş

kazası sayılamayacağı, murisin ölümü ile iş akdinin feshi arasında uygun

nedensellik bağı bulunmadığı gerekçeleriyle 9/10/2008

tarih ve E.2005/283, K.2008/568 sayılı kararıyla davanın reddine karar

vermiştir.

15. Başvurucuların temyizi

üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 3/3/2009 tarih ve

E.2008/19259, K.2009/3019 sayılı kararıyla; murisin ölümünden sonra diğer

sanıklar hakkında devam eden ceza yargılamasında murisin suça katılmadığının

kabul edildiği, işçilik alacaklarına ilişkin görülen davada, murisin hırsızlığı

ortaya çıkaran kişi olduğu ve iş akdinin feshinin haksız olduğuna ilişkin

kararın kesinleştiği anlaşılmakla, ölenin eşinin samimi anlatımları ve dosya

kapsamından, intiharın işverenin haksız fesih işlemi ve suç duyurusunda

bulunmasından kaynaklanan ruhsal durumun sonucu olduğunun açık olduğu ve

işverenin suç duyurusunda bulunmasında kötü niyet bulunduğu hususları göz önüne

alınmaksızın, olayın iş kazası olmadığını, başvurucuların murisinin kendisi

hakkındaki suçlama nedeniyle bunalıma girdiğini ve davalı işyerinin kusur

oranının %50 olduğunu belirten 31/10/2006 tarihli bilirkişi raporu esas

alınarak maddi ve manevi tazminat talepleri hakkında hüküm kurulması

gerekirken, 13/3/2007 tarihli bilirkişi raporu esas alınarak kurulan hükmün

usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle bozulmasına karar vermiştir

16. Bozma sonrasında 2009/687

esasına kayden Ankara 6. İş Mahkemesinde yapılan

yargılamada başvurucular vekili 4/8/2009 tarihli ıslah

dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini Suzan Kavurkacı

(Tekin) için 200.000,00 TL’ye, Ceren Kavurkacı için

200.000,00 TL’ye, Aynur ve İlknur Kavurkacı için

10.000,00 TL’ye yükseltmiştir.

17. Mahkeme, yeni bilirkişi

raporu istemiş ve 2/6/2010 tarihli bilirkişi raporuyla

başvurucuların murisinin kusur oranı düşülerek zarar miktarı toplam 144.845,95

TL olarak tespit edilmiştir.

18. Mahkeme 22/6/2010

tarih ve E.2009/687, K.2010/316 sayılı kararıyla davayı kısmen kabul ederek ve

ıslah sonucu artırılmış miktarları esas alarak 2/6/2010 tarihli bilirkişi

raporu doğrultusunda başvuruculardan Suzan Kavurkacı

(Tekin) yararına 26.053,20 TL, Melodi Ceren Kavurkacı

yararına 43.382,71 TL, Aynur Kavurkacı yararına

37.705,11 TL ve İlknur Kavurkacı yararına 37.705,11

TL maddi tazminata, ayrıca davacıların her biri için de 6.000,00 TL manevi

tazminata hükmetmiştir.

19. Kararın temyizi üzerine

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı, işçinin

hırsızlıkla suçlanması nedeniyle manevi zarara uğradığı açık olsa da eş ve

çocukları hakkında yansıma yoluyla manevi tazminata hükmedilemeyeceği ve

talepten fazla tazminata hükmedilemeyeceği hususları göz önünde bulundurulmadan

hüküm kurulduğu gerekçesiyle 8/2/2011 tarih ve

E.2010/9513, K.2011/798 sayılı kararıyla ilk derece mahkemesinin hükmünü

bozmuştur.

20. 1/10/2011 tarihinde 6100 sayılı Hukuk

Muhakemeleri Kanunu Yürürlüğe girmiş ve Kanun’un 107. maddesiyle belirsiz

miktarlı alacak davalarında davacıların başta talep edilen miktarın

belirlenmesi mümkün olduktan sonra arttırılabileceğine dair hüküm

getirilmiştir.

21. Bozma kararından sonra

davayı tekrar ele alan Ankara 6. İş Mahkemesi önündeki yargılama sırasında

başvurucular vekili davanın belirsiz alacak davası olduğunu ve müvekkilleri

tarafından ıslah değil miktar artırımı yapıldığını, 6100 sayılı Kanun’un yürürlüğe

girmesinden önceki dönemde Yargıtay içtihatlarında miktar artımına izin

verildiğini, mahkemece miktar hesabının ancak iki adet Yargıtay bozma

kararından sonra yaptırıldığını ve bu durumun müvekkillerinin hatası

olmadığını, davanın kesinleşmesinden önce yürürlüğe giren 6100 sayılı Kanun’un

107. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca bu uygulamaya açıkça izin

verildiğini belirterek Mahkemenin kararında direnmesini istemiştir.

22. Mahkeme, 8/12/2011

tarih ve E.2011/974, K.2011/986 sayılı kararıyla, Yargıtay’ın bozma kararına

uyarak başvurucuların manevi tazminat taleplerini reddetmiş, maddi tazminat

taleplerine ilişkin olarak ise ıslah öncesi talebi dikkate alarak her bir

başvurucu için 10,00 TL tazminata hükmetmiştir.

23. Kararı temyiz eden başvurucular

temyiz dilekçesinde, usul kanunlarının derhal yürürlüğe gireceği

gözetilmeksizin verilen kararın bozulması talebinde bulunmuşlardır.

24. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 20/11/2012 tarih ve E.2012/3574, K.2012/20503 sayılı

kararıyla, ilk derece mahkemesi hükmünün uyulan önceki bozma ilamına uygun

olduğu ve bozma ile kesinleşen ve karşı taraf lehine kazanılmış hak oluşturan

yönlerin yeniden incelenmesinin mümkün olmadığı gerekçeleriyle onama kararı

vermiştir. Karar aynı tarihte kesinleşmiş ve 3/2/2013

tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

B. İlgili

Hukuk

25. 18/6/1927 tarih ve 1086 sayılı Mülga

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 84. maddesi şu şekildedir:

“Islah, tahkikata tabi olan davalarda tahkikat

bitinceye kadar ve tabi olmayanlarda muhakemenin hitamına kadar yapılabilir.”

26. 12/1/2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk

Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesi şu şekildedir:

“ (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın

miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden

beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi

asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası

açabilir.

(2) Karşı tarafın

verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin

olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilme

yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

(3) Ayrıca, kısmi eda

davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda

hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”

27. 6100 sayılı Kanun’un 177.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şu şekildedir:

“ Islah, tahkikatın sona ermesine kadar

yapılabilir.”

28. 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş

Kanunu’nun “Fesih bildirimine itiraz ve

usulü” kenar başlıklı 20. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Dava seri muhakeme

usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi

halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

29. Mahkemenin 17/7/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

13/3/2013 tarih ve 2013/1932 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

30. Başvurucular, ortak

murislerinin iş akdinin enerji hırsızlığı yaptığı iddiasıyla Anadolu Ajansı

A.Ş. tarafından feshedildiğini, murisin bu olayın etkisiyle intihar ettiğini,

bunun üzerine 23/3/2003 tarihinde maddi ve manevi

tazminat davası açtıklarını, 24/3/2003 tarihinde açtıkları davanın 20/11/2012

tarihinde Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin onama kararıyla kesinleştiğini,

dolayısıyla yargılamanın makul sürede tamamlanmadığını; yargılama sürecinde ise

maddi ve manevi tazminat miktarının artırılmasına ilişkin dilekçelerinin daha

önce zarar miktarı tespit edilmediği halde “bozmadan

sonra ıslah yapılamayacağı” gerekçesiyle reddedildiğini, böylece

mahkemeye erişim haklarının engellendiğini, ayrıca bu konuda Yargıtay’ın farklı

içtihatları nedeniyle belirsizlik bulunduğunu belirterek, Anayasa’nın 36.

maddesinde tanımlanan hak arama hürriyetlerinin ihlal edildiğini ileri

sürmüşler ve 22/6/2010 tarihli Ankara 6. İş Mahkemesince belirlenen

miktarlardan yola çıkarak anapara, yargılama giderleri, avukatlık ücreti ve faiz

karşılığı toplam 916.347,20 TL maddi tazminat ve her başvurucu için 250.000,00

TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

31. Başvurucunun makul sürede

yargılanma ve mahkemeye erişimle ilgili şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı gibi bu şikâyetler için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi

biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle, başvuru hakkında bu şikâyetlere ilişkin

olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlali İddiası

32. Başvurucular, henüz alacak

hesabı yaptırılmadan ve alacak miktarının artırımı olanağı doğmadan verilmiş

bozma kararı sonrasında, ıslah dilekçesi maddi ve manevi tazminat taleplerinin

artırılması işleminin “bozmadan sonra ıslah

yapılamayacağı” gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

33. Adalet Bakanlığı görüşünde,

AİHM içtihatlarına göre; hukuk ya da uygulamadaki belirsizlikler nedeniyle dava

açmak isteyen kişilerin mahkemeye erişim için açık, pratik ve etkili fırsatlara

sahip olmaması durumlarının mahkemeye erişim hakkını ihlal edeceği, mahkemeye

erişim hakkı sınırlanabilir bir hak olmakla birlikte bu sınırlamanın meşru bir

amacının olması ve bu amaçla kullanılan araç arasında makul bir orantı

kurulması gerektiği, bu bağlamda mahkemelerin usul kurallarını uygularken aşırı

şekilcilik ya da aşırı gevşeklikten sakınması gerektiği, usul kurallarının davanın

esasının incelenmesini engelleyecek şekilde düzenlenmesinin ihlal teşkil

edebileceği hususlarına değinmiştir. Bakanlık ayrıca ıslah prosedürüne ilişkin olarak, bozma kararından sonra ıslah

yapılıp yapılamayacağına ilişkin kanunda açık bir düzenlemenin bulunmadığı, bu

hususa ilişkin iki ayrı içtihadı birleştirme kararı bulunduğu, doktrinde bozma

kararından sonra ıslah yoluna başvurulamamasının nedeninin usuli

müktesep hakkın korunması olduğunun belirtildiği, Yargıtay’ın bazı dairelerinin

talebin artırılmasına ilişkin talepleri ek dava kabul ederek bozmadan sonra

ıslaha imkân tanıyan kararlar verdiklerini belirterek somut olayda, mahkeme

kararlarının başvurucunun mahkemeye erişim hakkını engelleyip engellemediği,

usul kuralları ile ulaşılmak istenen amaç (usuli

müktesep hakkı korunması) ile kullanılan araçlar arasında makul bir orantı

kurulup kurulmadığı ve aynı konuda farklı kararlar verilerek hukuki güvenlik

ilkesinin ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin

görüş bildirmiştir.

34. Başvurucular Adalet

Bakanlığının görüşüne karşı beyanda bulunmamışlardır.

35. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

36. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini istemek hakkına sahiptir. …”

37. Anayasa’nın 36. maddesinin

birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma

hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin,

Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı”

kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).

38. Adil yargılanma hakkının en

temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme

önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen

veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme

kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını

ihlal edebilir (B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıp,

sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek

sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir

amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük

oluşturmaması gerekir (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, §

38).

39. Mahkemeye etkili erişim hakkı,

mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak

isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip

olmasını gerektirmektedir. Özellikle hukuki belirsizlikler ya da uygulamadaki

belirsizlikler kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlâl edebilmektedir (AİHM, Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34). Bu nedenle, mahkemeler usul kurallarını

uygularken bir yandan âdil yargılanma hakkını ihlâl edebilecek aşırı

şekilcilikten, diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının

ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı gevşeklikten kaçınmalıdırlar (Bkz. Eşim/Türkiye, B.No:59601/09, 17/9/2013,

§ 21).

40. Mülga 1086 sayılı Kanunu’nun

87. maddesinin “Müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez.” şeklindeki son

cümlesi yapılan başvuru neticesinde Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve

dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi "ıslah" yoluyla artırmasını önleyen

itiraz konusu kuralın, bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığı, hak arama

özgürlüğünün en önemli iki öğesini oluşturan sav ve savunma haklarını

kısıtladığı ve davacıyı ikinci kez dava açmaya zorladığı, davacıların haklarını

en kısa sürede ve en az giderle almalarını engellediği, hak arama özgürlüğünü

önemli ölçüde zorlaştırması nedeniyle demokratik toplum düzeninin gerekleriyle

bağdaşmadığı, davaların en az giderle ve olabildiğince hızlı biçimde

sonuçlandırılmasına engel olacağı gerekçeleriyle iptal edilmiştir. (AYM, E.1999/1, K1999/33,

20/7/1999) İptal kararı sonrasında Yargıtay dairelerinde iptal gerekçesi ileri

sürülerek ıslah yapılabilmesine dair kararlar verilmiştir (Bkz., Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, E.2006/382, K.2006/2561,

1/5/2006; E.2005/4503, K.2006/308, 26/1/2006).

41. Mülga 1086 sayılı Hukuk

Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 84. maddesinde, tahkikata tabi olan davalarda

tahkikat bitinceye kadar ve tabi olmayanlarda muhakemenin hitamına kadar ıslah

yapılabileceği hükmü yer almaktadır. Bu kuralın uygulanışı ve bozmadan sonra

ıslah yapılıp yapılamayacağına ilişkin iki farklı Yargıtay içtihadı birleştirme

kararı bulunmaktadır.

42. 4/2/1948 tarih ve E.1944/10,

K.1948/3 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında; “…dava açıldıktan sonra mevzuunda, sebebinde ve

delillerde ve diğer hususlarda usule müteallik olmak üzere yapılmış olan

yanlışlıkları bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmek ve eksiklikleri de

tamamlamak imkânını veren ve mahkeme kararına lüzum olmadan tarafların sözlü ve

yazılı beyanlarıyla yapılabilen ıslahın, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası’nın

seksen dördüncü maddesinin açık hükmü dairesinde tahkikat ve yargılama

bitinceye kadar yapılabilip Yargıtay’ca hüküm bozulduktan sonra bu yoldan

faydalanmanın mümkün olamayacağına…”denilerek Yargıtayca

hüküm bozulduktan sonra ıslah yapılmasının mümkün olmadığı ifade edilmektedir.

43. Ancak 4/2/1959

tarih ve E. 1959/13, K.1959/5 sayılı içtihadı birleştirme kararında ise: “…Bir mahkeme kararının her ne nedenle olursa olsun

temyizce bozulması sonunda mahkemenin bozma kararına uymasıyla dava yeniden

duruşma (muhakeme) safhasına girmiş olacağı cihetle duruşma henüz bitmemiş

demektir…” denilerek esasına girilmeyerek görevsizlik gibi bir

sebeple reddedilen davalarda Yargıtay’ın bozma kararından sonra davanın ilk

derece mahkemelerinde esastan görüşülmesi halinde bozma sonrasında da

tahkikatın devam ettiği ve ıslahın mümkün olduğu yönünde içtihat

geliştirilmiştir.

44. Bu iki içtihadı birleştirme

kararı birlikte değerlendirildiğinde doktrinde, bozma kararına uyulmasından

sonra ıslah yoluna başvurulamamasının nedeninin, yerel mahkemenin bozma

kararına uymasından sonra oluşan usuli müktesep

hakkın korunması olduğu, ıslah yoluyla usuli müktesep

hakkın ortadan kaldırılmasının mümkün olamayacağı, bu nedenle esasa ilişkin

bozmalarda ıslah yoluna gidilemeyeceği ancak; ilk derece mahkemesince verilen

görevsizlik kararının Yargıtayca bozulması gibi usule

ilişkin bozmalarda usuli müktesep hak söz konusu

olamayacağından ıslah yoluna gidilebileceği dile getirilmiştir (Pekcanıtez; Atalay; Özekes, Hukuk

Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları,

Ankara, 2011, 12. Bası, s. 406-407).

45. Yargıtay dairelerinin somut

davaların özelliklerinden kaynaklanan farklı kararları bulunmakla beraber (Bkz., 4. Hukuk Dairesinin 28/10/2003 tarih ve E.2003/10507,

K.2003/12396 sayılı kararı) Yargıtay’ın genel uygulamasının davanın esastan

görülmesi ve uyuşmazlık konusu alacak/tazminat miktarının tespit edilerek

verilen kararın bozulması halinde ıslahın mümkün olmadığı, ancak dava konusu

alacak/tazminat miktarı belirlenmeden usuli bozmalar

sonrasında tekrar tahkikat yapılarak uyuşmazlık konusu alacak/tazminat miktarı

belirlendiğinde ıslahın mümkün olduğu yönündedir.

46. 1/10/2011 tarihinde yürürlüğe giren

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 177. maddesinin (1) numaralı

fıkrasına göre, ıslah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilmektedir.

Kanun’un 448. maddesine göre ise Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri

etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır.

47. 6100 sayılı Kanun’un 107.

maddesi ile yeni bir dava çeşidi olarak “belirsiz

alacak davası” düzenlenmiştir. Buna göre, davanın açıldığı tarihte

alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin

kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı,

hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz

alacak davası açabilecektir. Alacak miktarının tam ve kesin olarak

belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına

tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilecektir.

48. Madde gerekçesinde belirsiz

alacak davasının özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir

incelemeden sonra tam olarak tespit edilebileceği tazminat taleplerinde

maddenin uygulanabilir olduğu belirtilmektedir. Söz konusu inceleme büyük

oranda bilirkişi incelemesine işaret etmektedir.

49. Somut olayda başvurucular,

mülga Kanun’un yürürlükte olduğu 24/3/2003 tarihinde,

belirsiz alacak davası türü henüz kabul edilmediğinden, Ankara 6. İş

Mahkemesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 10’ar TL tazminat

talebini içeren dava açmışlardır. Dava açılırken başvurucuların amacının

bilirkişi incelemesi sonrasında ıslah yoluyla miktar artırımına gitmek olduğu

açıktır. Mahkeme, davanın asliye hukuk mahkemesi görev alanına girdiği

gerekçesiyle 10/11/2003 tarihinde önce görevsizlik

kararı vermiş, kararın temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 9/11/2004

tarihinde Mahkemenin görevli olduğuna karar vererek kararı bozmuştur. Davayı

tekrar ele alan Mahkeme bu defa, 24/12/2007 tarihli

bilirkişi raporunda destekten yoksunluk tazminat hesabı yaptırmış, ancak

9/10/2008 tarihli kararıyla ölüm olayı ile iş akdinin feshi arasında illiyet

bağı bunmadığından bahisle davayı reddetmiştir. Bu kararın da temyiz edilmesi

üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 3/3/2009 tarihinde

olayın iş kazası olmadığını, başvurucuların murisinin kendisi hakkındaki

suçlama nedeniyle bunalımla girdiğini ve davalı işyerinin kusur oranının %50

olduğunu belirten bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmesi gerektiği

gerekçesiyle kararı bozmuştur.

50. Bozma sonrasında yapılan

yargılamada başvurucular vekili 4/8/2009 tarihli ıslah

dilekçesiyle ıslah harcını yatırarak maddi tazminat taleplerini yükseltmiş ve

Mahkeme, 22/6/2010 tarihinde yeni bilirkişi raporu doğrultusunda maddi ve

manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Kararın temyizi üzerine Yargıtay

21. Hukuk Dairesi, 8/2/2011 tarihli kararıyla bozmadan

sonra ıslah yapılamayacağı, işçinin hırsızlıkla suçlanması nedeniyle manevi

zarara uğradığı açık olsa da eş ve çocukları hakkında yansıma yoluyla manevi

tazminata hükmedilemeyeceği ve talepten fazla tazminata hükmedilemeyeceği

hususları göz önünde bulundurulmadan hüküm kurulduğu gerekçesiyle ilk derece

mahkemesinin hükmünü bozmuştur.

51. 1/10/2011 tarihinde 6100 sayılı Hukuk

Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bozma kararından sonra dava tekrar ele

alınmış, başvurucular ıslah değil, miktar artırımı yaptıklarını, miktar

hesabının iki Yargıtay bozma kararından sonra yapıldığını, 6100 sayılı Kanun’un

107. maddesinin (2) numaralı fıkrasının uygulanması gerektiğini belirtmişler,

ancak Mahkeme Yargıtay kararına uyarak ıslah öncesi taleple sınırlı hüküm

kurmuş ve manevi tazminat taleplerini reddetmiştir. Karar Yargıtay 21. Hukuk

Dairesinin 20/11/2012 tarihli kararıyla onanarak

kesinleşmiştir.

52. Yukarıda bahsedilen ıslaha

ilişkin kanun hükümleri ile bu konudaki Yargıtay içtihatları incelendiğinde;

Mülga 1086 sayılı Kanunu’nun 84. maddesinde ıslaha tahkikatın bitimine kadar

izin verildiği, 4/2/1948 tarihli Yargıtay içtihadı

birleştirme kararında ilk derece mahkemesi kararıyla tahkikatın tamamlandığının

kabul edildiği ve ıslah yapılamayacağı yönünde içtihat geliştirildiği, 4/2/1959

tarihli içtihadı birleştirme kararında ise usuli

bozmalar sonrasında yeniden duruşma safhasına girildiğinden duruşmanın ıslahın

mümkün olduğu yönünde karar verildiği, Yargıtay dairelerinin somut davaların

özelliklerinden kaynaklanan farklı kararları bulunmakla birlikte genel olarak

yukarıda bahsedilen içtihadı birleştirme kurulu kararlarına uyumlu karar

verdiklerinin görüldüğü, bozmadan sonra ıslah yapılıp yapılamayacağı hususuna

ilişkin hukuki ve pratik bir belirsizliğin bulunmadığı anlaşılmıştır.

53. Ayrıca vekille temsil edilen

başvurucunun ıslah talebini tahkikat aşaması tamamlanmadan yapması gerektiği, 24/12/2007 tarihli bilirkişi raporunda destekten yoksunluk

tazminat hesabı yapıldıktan ve tahkikat aşaması tamamlandıktan sonra 9/10/2008

tarihinde verilen kararın 3/3/2009 tarihinde Yargıtay 21. Hukuk Dairesince

bozulmasından sonra 4/8/2009 tarihinde yaptığı ıslah talebinin mevcut

koşullarda reddedileceğini bilebilecek durumda olduğu (Benzer bir örnek için

bkz. Harrison McKee/Macaristan,

B. No: 22840/07, 3/6/2014, §33), yine başvurucunun ıslah yerine ek dava yoluyla

talepte bulunabileceği, başvurucunun ek dava açmasının engellendiği şeklinde

bir iddiasının da olmadığı, böyle bir yolu kendi iradesiyle tercih etmediğinin

anlaşıldığı göz önünde bulundurulduğunda ıslah talebinin reddedilmesinin

başvurucunun mahkemeye erişim hakkını ihlal etmediği sonucuna ulaşılmıştır.

54. Açıklanan nedenlerle,

başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan “mahkemeye erişim haklarının” ihlal

edilmediğine karar verilmesi gerekir.

b. Makul Sürede Yargılanma Hakkı Yönünden

55. Başvurucular, iş mahkemesi

nezdinde açtıkları destekten yoksun kalma ve manevi tazminat davasının yaklaşık

on yıl sürmesi nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri

sürmüşler ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

56. Adalet Bakanlığı görüşünde,

Anayasa Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) yaklaşımına

paralel bir görüş benimseyerek yargılama süresinin uzunluğunu değerlendirirken

yargılama sürecinin bütününü ele aldığını belirtmiş, AİHM’in

yargılama süresinin makul olup olmadığını incelerken her olayın kendine özgü

koşullarını, davanın karmaşık olup olmadığını, yargılama süresince tarafların

gösterdiği tavır ve davranışlarını, yetkili makamların tutumlarını, davanın

başvurucu açısından taşıdığı önem gibi hususları dikkate aldığını ve iş

hukukuna ilişkin anlaşmazlıklarda özel bir itina gösterilmesi gerektiğinin

altını çizdiğini, somut başvuruda davanın yaklaşık 9 yıl 8 ay sürmesinin

nedenlerinin, tanık sayısının fazla olması, belgelerin toplanmasının zaman

alması, dosyanın yedi kez bilirkişiye gönderilmesi, dört kez temyiz

incelemesine tabi tutulması gibi etkenler olduğunu, temyiz sürecinin uzamasının

ise en büyük neden olduğunu belirterek yargılama süresinin makul olup olmadığı

incelenirken bu hususların göz önünde bulundurulması gerektiği yönünde beyanda

bulunulmuştur.

57. Başvurucular, Adalet

Bakanlığının görüşüne karşı beyanda bulunmamışlardır.

58. Anayasa’nın 36. maddesinin “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı

birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahiptir.”

59. AİHS’nin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar … konusunda karar

verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından

davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini

isteme hakkına sahiptir …”

60. Somut başvurunun dayanağını

oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle

ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması

gerektiği açıktır (B. No: 2012/1198, 7/11/2013, § 39).

61. Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülükler ile cezai alanda

yöneltilen suçlamalara ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması

gerekmektedir. Başvuru konusu olayda murislerinin iş akdinin haksız olarak

feshedilmesi nedeniyle intihar ettiği gerekçesiyle açtıkları destekten yoksun

kalma ve manevi tazminat istemli davanın yargılamasının, medeni hak ve

yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

62. Makul sürede yargılanma

hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz

kalacakları maddi ve manevi baskı ile sıkıntılardan korunması ile adaletin

gerektiği şekilde temini ve hukuka olan inancın muhafazası olup, hukuki

uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi gereği de yargılama

faaliyetinde göz ardı edilemeyeceğinden, yargılama süresinin makul olup

olmadığının her bir başvuru açısından münferiden değerlendirilmesi gerekir (B.

No:2012/673, 19/12/2013, § 27).

63. Makul süre incelemesinde;

yargılamaya intikal eden maddi vakıalar ve ispat araçlarından oluşan dava

malzemesinin veya uygulanacak hukuk kurallarının karmaşık olması; tarafların

genel olarak yargılama sürecindeki tutumu, yargılama sürecinin uzamasındaki

etkisi ve usuli haklarını kullanırken gereken dikkat

ve özeni gösterip göstermedikleri; yargı makamları yanında dava süreciyle

ilgili kamu gücü kullanan tüm devlet organlarına atfedilebilir yapısal sorunlar

ve organizasyon eksikliğinden kaynaklanan bir gecikme olup olmadığı ve

yargılamanın süratle sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilip

gösterilmediği; başvurucu için hukuki korumanın bir an önce gerçekleştirilmesindeki

yararının ne olduğu gibi davanın niteliği ve niceliğine ilişkin birçok hususun

birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekmektedir (B. No: 2013/772, 7/11/2013, § 58).

64. Başvuruya konu dava,

başlangıç tarihi 24/3/2003, bitiş tarihi ise

20/11/2012 olmak üzere 9 yıl 8 aylık bir süreci kapsamaktadır. Bu süreç, dört

ilk derece yargılaması ve dört temyiz aşamasından oluşmaktadır. 8 ay süren ilk

derece yargılaması sonrasında devam eden temyiz süreci yaklaşık 1 yıl

sürmüştür. Bozma kararı sonrasında tekrar görülen ilk derece yargılamasında

süreç yaklaşık 4 yıl sürmüştür. 4 yıllık süre zarfında 14 duruşma yapılmıştır.

İkinci temyiz aşaması 5 ay sürmekle birlikte bozma sonrası ilk derece

mahkemesinde ilk duruşmanın görülmesine kadar 8 aylık bir süre geçmiştir. Bu

geçen 8 aylık sürenin Yargıtay kararının taraflara tebliği ve duruşma günü

verilmesi aşamasında geçen süre olduğu anlaşılmaktadır. İkinci bozma sonrası

ilk derece yargılaması sırasında 4 duruşma yapılmış olup duruşma aralıkları

ortalama 2 ay olarak gerçekleşmiştir. Üçüncü ilk derece yargılaması 8 ay

sürmüş, bozma kararı sonrasında tek celsede karar verilmiş olsa da bu celsenin

yapılması için bozma kararından sonra 10 ay geçmesi gerekmiştir. Nihayetinde

son kanun yolu incelemesi yaklaşık 1 yıl sürmüş ve karar kesinleşmiştir. .

65. Dosya evrakının

incelenmesinden anlaşıldığı üzere, yargılamanın yaklaşık 9 yıl 8 ay sürmesine

neden olan unsurların; dosyanın dört defa kanun yolu incelemesinden geçmiş

olması, bu süre zarfında 7 defa bilirkişi raporuna başvurulması, bozma

kararları sonrasında dosyanın yeniden ilk derece mahkemesinde ele alınmaya

başlamasında makul olmayan süreler geçtiği ve Ankara 6. İş Mahkemesi nezdinde

2005/283 esasına kayden görülen bozma sonrası ikinci

ilk derece yargılamasının ortalama 3,5 aylık duruşma aralıklarıyla

4 yıllık bir sürece yayılması olduğu anlaşılmıştır.

66. Başvurunun değerlendirilmesi

neticesinde, başvuruya konu destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemiyle

açılan davanın 4 defa temyiz incelemesinden geçerek yaklaşık 9 yıl 8 ayda

tamamlandığı, başvurucuların tutumlarının da yargılamanın uzamasına özellikle

bir etkisi bulunmadığı, davanın iş mahkemesinde görüldüğü ve davanın başvurucular

açısından taşıdığı değer ile başvurucuların davadaki menfaati dikkate

alındığında 9 yıl 8 ay süren yargılamanın makul olarak değerlendirilmesinin

mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

67. Açıklanan nedenlerle,

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan “makul sürede yargılanma hakkı”nın ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

68. Başvurucular, mahkemeye

erişim ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğini belirterek

916.347,20 TL maddi ve 250.000’er TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

69. Adalet Bakanlığı görüşünde

tazminat istemine ilişkin görüş sunmamıştır.

70. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesi

şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal

edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde

ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem

niteliğinde karar verilemez.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.

…”

71. Başvuru konusu olayda

başvurucular mahkemeye erişim ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal

edildiğini ileri sürerek maddi tazminat talep etmişse de başvurucuların

mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiş ve bu süreçte uzun

süren yargılama ile başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar arasında

illiyet bağı kuracak bir delil sunulmamıştır. Başvuruda Anayasa’nın 36.

maddesinde yer alan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği tespit

edilmiş olmakla beraber, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar

arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından, başvurucunun maddi tazminat

talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

72. Başvurucuların somut davada

uzun yargılama neticesinde adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar

verildiğinden, davanın yaklaşık on yıl sürmesi sebebiyle başvuruculara yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında

başvurucuların kişisel yararı ve davanın başvurucular için taşıdığı değer de

göz önünde bulundurulduğunda takdiren her birine

10.800,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

73. Başvurucular tarafından

yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500,00

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin

başvuruculara ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurunun KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Yargılamanın makul süreyi aşması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinin

İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye

erişim hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

D. Başvurucuların her birine takdiren

10.800,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucuların tazminata ilişkin diğer

taleplerinin REDDİNE,

F. Başvurucular tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

G. Kararın bir örneğinin ilgili mahkemesine gönderilmesine,

17/7/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Engin YILDIRIM

Raportör

:

Selami ER

Başvurucular

:

Suzan TEKİN (KAVURKACI)

Melodi Ceren KAVURKACI

Aynur KAVURKACI

İlknur KAVURKACI

Temsilci

:

Av. Meliha SELVİ

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/1932, 17 Temmuz 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası