İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/8475

HÜSEYİN ÇAT ve DİĞERLERİ BAŞVURUSU

Başvuru No2013/8475Tarih21 Mayıs 2015Okuma27 dk · 5.390 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm

Başvuru No
2013/8475
Karar tarihi
21 Mayıs 2015
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.390 kelime·27 dk okuma·19 bölüm

HÜSEYİN ÇAT ve DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/8475)

Karar Tarihi: 21/5/2015

R.G. Tarih- Sayı: 8/8/2015-29439

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucular, yakınlarının 1999 yılında Ulucanlar

Cezaevine yapılan operasyon sırasında güvenlik görevlilerince öldürüldüğünden

bahisle açtıkları tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkı,

işkence yasağı, eşitlik ilkesi, etkili başvuru ve makul sürede yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, tazminat talep etmişlerdir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 6/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Ankara

6. İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı

tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 28/2/2014 tarihinde

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına,

dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 10/4/2014 tarihinde yapılan toplantıda

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve olgular 10/4/2014 tarihinde Adalet

Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, tanınan ek süre sonunda görüşünü

16/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Adalet Bakanlığının görüşü, başvurucular vekiline

23/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup, başvurucular Bakanlık görüşüne karşı

beyanda bulunmamışlardır.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle

şöyledir:

8. Başvurucuların tutuklu olarak Ulucanlar Cezaevinde

bulunan yakını Abuzer Çat, 26/9/1999 tarihinde güvenlik görevlilerince yapılan

(kamuoyunda "Hayata Dönüş

Operasyonu" olarak bilinen) operasyonda yaşamını yitirmiştir.

9. Başvurucular Abuzer Çat’ın operasyon sırasında ölmesi

nedeniyle 22/9/2000 tarihinde Adalet Bakanlığına başvurarak idarenin hizmet

kusuruna dayanarak 10.000 TL maddi, 24.000 TL manevi tazminat talebinde

bulunmuşlardır. Taleplerine cevap verilmemesi üzerine, Adalet Bakanlığı

aleyhine 22/3/2001 tarihinde 10.000 TL maddi, 24.000 TL manevi tazminat

istemiyle dava açmışlardır.

10. Ankara 6. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi), yaptığı

yargılama sonunda 12/3/2003 tarihli ve E.2001/364, K.2003/343 sayılı kararı ile

davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar vermiştir.

11. Adalet Bakanlığının kararı temyiz etmesi üzerine Danıştay

10. Dairesi, 15/11/2006 tarihli ve E.2003/5895, K.2006/6372 sayılı kararıyla

İdare Mahkemesinin kararının kabule ilişkin kısmının bozulmasına, redde ilişkin

kısmın onanmasına karar vermiştir.

12. İdare Mahkemesi, 14/3/2007 tarihli ve E.2007/90,

K.2007/671 sayılı kararı ile Danıştayın bozma

kararına karşı direnme kararı vermiştir.

13. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 28/4/2011 tarihli ve

E.2007/90, K.2011/282 sayılı kararı ile, bozma kararının onanmasına karar

vermiştir. Bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu da aynı Kurul

tarafından reddedilmiştir.

14. Belirtilen süreç sonrasında yürütülen yargılama

neticesinde İdare Mahkemesi, 3/7/2013 tarihli ve E.2013/962, K.2013/1234 sayılı

kararında, bozma kararına uyarak davanın reddine hükmetmiştir. Anılan kararda

başvuru konusu olayların gelişimi ve ulaşılan sonuç şu şekilde ifade

edilmiştir:

"... Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevinin 4

ve 5. koğuşlarındaki terör örgütü mensubu hükümlü ve tutukluların, 2-9.1999

tarihinden itibaren, adli tutukluların kaldığı 7 nolu

koğuşu işgal ettikleri, anılan tarihten sonra, söz konusu koğuşların hükümlü ve

tutukluları tarafından sayım vermeme, görevli personeli koğuşa almama gibi

eylemlerin başlatıldığı, Cezaevi 2. Müdürünün 20.9.1999 tarihinde, anılan

tutuklularca gözetlemeyi engellemek amacıyla gazete ve kağıt parçalarıyla

kapatılan bölümü açmak istediği sırada, tutuklularca 12 kg'lık büyük tüpe

takılan hortumlardan bırakılan gazın ateşlenmesi sonucu, yanma tehlikesi

geçirdiği, bu olaylara ilişkin olarak idare tarafından tutulan 26.9.1999

tarihli olay tutanağında; "Ankara Kapalı Cezaevinde terör suçlularının

kaldığı 4-5 ve terör bayanlar koğuşunda ciddi boyutta tünel kazıldığı ve silah

olduğuna dair Jandarma Alay Komutanlığı ve il Emniyet Müdürlüğünden istihbarı

yazılar geldiği, ayrıca 2.9.1999 tarihinde bu koğuşlarda kalan terör

suçlularının, koğuşun havalandırma duvarını yıkarak, 7. koğuşun işgal edildiği,

koğuşta kalan adli tutukluların koğuş bahçesine çıkarıldığı, bu eylemlerinden

sonraki, sayım vermeme, görevli personeli gözetim ve denetim için koğuşa

almamak ve koğuş kapılarını kapattırmamak gibi eylemleri nedeniyle, bu

koğuşlarda arama yapılamaması üzerine, 26.9.1999 günü, saat 04:00'te genel

arama yapma amacıyla jandarma kuvvetlerince tedbir alındığı, anılan koğuşlara

gidildiğinde ise, söz konusu hükümlü ve tutuklularca önceden hazırlanan

barikatların havalandırma ve koğuş kapılarına kurulduğunun görüldüğü, ayrıca cezaevi

personeline ve güvenlik güçlerine karşı ateşli silah, molotof

kokteyli ve tüplerle saldırıda bulunulduğu, Jandarma Komutanının, megafonla,

yalnızca arama yapılacağını anons etmesine rağmen, hükümlü ve tutuklularca, molotof atılmasına, tüpün ağzına hortum bağlayarak ateş

püskürtülmesine ve koğuştan silah atılmasına devam olunması üzerine, jandarma

kuvvetleri tarafından göz yaşartıcı bomba kullanıldığı, daha sonra da,

müteaddit kereler, yalnızca arama yapılacağı, teslim olmaları gerektiği anons

edilmiş ise de, müsbet cevap alınamadığı, bunun

üzerine Jandarma kuvvetlerinin 5. koğuşa yönelmesi ile, 4. koğuşta toplanan ve

direniş gösteren hükümlü ve tutuklulara bir kez daha teslim olmaları, aksi

halde zor kullanılacağı yönünde anons yapıldığı ancak, silah ve tüpe bağlı

hortumdan püskürtülen alevlerle cevap verildiği, direnişin ısrarla sürdürülmesi

üzerine, barikatların bulunduğu koğuş bahçe kapısının açılması çalışmalarına

başlandığı, bunun üzerine koğuşa göz yaşartıcı bomba atılarak, tekrar teslim ol

çağrısı yapıldığı, tekraren müsbet bir cevap

alınamaması üzerine de, koğuşa, güvenlik kuvvetlerinin operasyonu sonucunda

girilebildiği ve operasyon sonucunda eyleme katılan mahkumlardan bir kısmının

hayatını kaybettiği bir kısım güvenlik görevlisinin de yaralandığının

belirtildiği anlaşılmaktadır.

Olaydan sonra yapılan aramalarda, 7.62 mm

çaplı otomatik bir tüfek, 9 mm çaplı 3 adet tabanca, 7.65 mm çaplı 2 adet

tabanca, 2 adet kalem tabanca, 18 kalibre Av tüfeği, 16 kalibre av fişekleri ve

ses fişeğinin ele geçirildiği belirtilmiştir.

Buna göre, cezaevinde asayiş ve disiplinin

sağlanması amacıyla zorunlu hale gelen müdahaleyi idarenin hizmetin işleyişinde

kusurlu davrandığının göstergesi olarak kabul etmeye olanak bulunmamaktadır.

Bu bağlamda, davacılar yakınının ölümüne neden

olan, cezaevinde çıkan olaylarda davacılar yakınının da etkin bir şekilde rol

aldığı, cezaevine müdahale sırasında hükümlü ve tutukluların güvenli bir

şekilde olay yerinden uzaklaştırıldığı dosyada bulunan tüm bilgi ve belgelerden

anlaşılmaktadır.

Öte

yandan, kusursuz sorumluluk ilkesine göre, tazmini gereken bir zararın

bulunmadığı tartışmasızdır."

15. Başvurucular bu kararın 31/10/2013 tarihinde kendilerine

tebliğ edildiğini beyan ederek 6/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

16. UYAP kayıtlarından yapılan incelemede bu kararın

başvurucular tarafından 2/12/2013 tarihinde temyiz edildiği ve Danıştay 10.

Dairesinin 14/5/2014 tarihli ve E.2014/228, K.2014/3025 sayılı kararı ile

kararın usul ve hukuka uygun bulunarak onanmasına karar verildiği tespit

edilmiştir.

17. Adalet Bakanlığı görüş yazısında, başvurucuların

yakınlarının ölümüyle ilgili olarak yapılan adli soruşturma neticesinde Ankara

Cumhuriyet Başsavcılığının 25/12/2000 tarihli ve E.2000/2083 sayılı iddianamesi

ile 161 kamu görevlisi hakkında “Kanunun bir

hükmünü veya yetkili merciden verilip infazı vazifeden zaruri olan bir emri ifa

suretiyle ölüme ve yaralamaya sebep olmak” suçlarından Ankara 6.

Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, iddianameye göre Abuzer Çat’ın

ateşli silah (uzun namlulu) mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı trakca, sağ ve sol akciğer delinmesi sonucu iç kanama

nedeniyle öldüğü ve kamu davasının yargılamasının halen derdest olduğu

bildirilmiştir. Başvuru evrakı içerisinde mevcut olan Abuzer Çat’a ait otopsi

raporundan 26/9/1999 tarihinde meydana gelen olay sonrasında 28/9/1999

tarihinde yapılan otopsi işlemiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya

başlandığı anlaşılmıştır.

18. Bu bilgi doğrultusunda UYAP kayıtları incelendiğinde, Ankara

6. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2001/13 sayılı dosyası kapsamında yapılan yargılama

sonunda 24/9/2008 tarihli ve K.2008/314 sayılı karar ile yargılanan kamu

görevlileri hakkında 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 49/1-3 maddeleri uyarınca

ceza verilmesine yer olmadığına karar verildiği, kararın dosyanın katılanları

tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 1/10/2013

tarihli ve E.2012/2289, K.2013/5377 sayılı ilamıyla “Bu dosya ile aralarında hukuki ve fiili irtibat bulunan, Ankara 5.

Ağır Ceza Mahkemesinin E.2002/76 sayılı dosyasının birleştirilmesi olanağının

araştırılmasına karar verilmiş ve karar kesinleşmişse dosyanın getirtilip bu

dosya arasına konulması, kanıtların birlikte değerlendirilmesi, sonucuna göre

sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiğinin düşünülmemesi”gerekçesiyle bozulduğu,

bozma kararı üzerine Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2002/76 sayılı

dosyasının 6. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2013/452(bozma sonrası yeni esas

numarası) sayılı dosyası ile birleştirildiği, yargılamanın E.2013/452 sayılı

dosya üzerinden halen devam ettiği, 26/3/2015 tarihinde yapılan celsede bir

kısım sanıklar hakkında çıkarılan yakalama emirlerinin infazının beklenmesine

karar verilerek duruşmanın 2/7/2015 tarihine ertelendiği görülmüştür.

B. İlgili Hukuk

19. 1/3/1926 tarihli Mülga ve

765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 49. maddesi şöyledir:

“ 1- Kanunun bir hükmünü veya salahiyettar bir merciden verilip infazı vazifeten zaruri olan bir emri icra suretiyle,

2 -

Gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vukubulan

haksız bir taarruzu filihal defi zaruretinin bais olduğu mecburiyetle,

3 -

Gerek nefsini ve gerek başkasını vukuuna bilerek mahal vermediği ve başka türlü

tahaffüz imkanıda olmadığı

ağır ve muhakkak bir tehlikeden muhafaza etmek zaruretinin bais

olduğu mecburiyetle, işlenilen fiillerden dolayı

faile ceza verilemez.

Bir numaralı bentte gösterilen halde merciinden sadır olan emir hilafı

kanun olduğu takdirde neticesinden hasıl olan cürme müterettip

ceza emri veren amire hükmolunur.”

20. 6/1/1982 tarihli ve 2577

sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesinin (2) numaralı fıkrası, 14.

maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları, 20. maddesinin (5) numaralı fıkrası,

49. maddesinin (3) numaralı fıkrası ile 60. maddesi.

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

21. Mahkemenin 21/5/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucuların 6/11/2013 tarih ve 2013/8475 numaralı bireysel başvurusu

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların İddiaları

22. Başvurucular, olay anında tutuklu olan yakınlarının

güvenlik görevlilerinin orantısız güç kullanımı sonucu yaşamını yitirdiğini,

açtıkları tazminat davasının makul sürede bitirilemeyerek reddedildiğini, açtıkları

davanın yakınlarının müterafık kusuru ve olaylara

etkin katılımı nedeniyle reddedildiğinin belirtilmesine rağmen, yakınları ve

diğer tutuklu ve hükümlüler hakkında kesin bir hükmün bulunmadığını, yargılama

boyunca verilen kararların hukuki gerekçeden yoksun olduğunu, yakınlarının ne

şekilde olaylara katıldığı ve hangi fiilleri ile müterafık

kusurun oluştuğunun açıklanmadığını, isnat edilen fiil ve suçların

şahsileştirilmediğini belirterek, yaşam hakkının, işkence yasağının, etkili

başvuru hakkının, kanun önünde eşitlik ilkesinin ve adil yargılanma hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüşler, her başvurucu için ayrı ayrı 200.000,00 TL

manevi, 100.000,00TL maddi tazminat talep etmişlerdir.

B. Değerlendirme

23. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 46. maddesinin (1) numaralı

fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenlerin bireysel başvuru

hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır. Yaşam hakkının doğal niteliği

gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka yönelik bir başvuru, ancak

yaşanan ölüm olayı nedeniyle mağdur olan ölen kişinin yakınları tarafından

yapılabilecektir. Başvurucular, başvuru konusu olayda ölen kişinin annesi,

babası ve kardeşleridir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik

bulunmamaktadır (Sadık Koçak ve diğerleri, B.No: 2013/841, 23/1/2014, § 65).

24. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder. Bu nedenle her ne kadar başvurucular işkence yasağının,

etkili başvuru hakkının, kanun önünde eşitlik ilkesinin de ihlal edildiğini

ileri sürmüşlerse de, başvurucuların iddiaları

Anayasa’nın 17. maddesi ve 36. maddesi ile ilişkili görülerek, yaşam hakkı ve

adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

25. Başvurucuların, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun

bozma kararını onaması sonucu İdare Mahkemesince verilen 3/7/2013 tarihli

kararı temyiz etmeden 6/11/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulundukları

anlaşılmıştır.

26. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulması için

olağan kanun yollarının tüketilmesi gerekir. Ancak somut olayda başvurucu

açısından temyiz yoluna başvurulması, tüketilmesi gerekli bir yol olarak kabul

edilemez. Zira aynı karara yönelik olarak temyiz mercileri kararlarını

vermişler ve derece Mahkemesince de temyiz mercilerinin verdikleri karar

doğrultusunda hüküm kurulmuştur. Başvurucular Mahkemece verilen ilk karara

yönelik olarak, olayın şartları dâhilinde, olağan kanun yollarını tüketmek için

kendilerinden beklenen her şeyi yapmışlardır. Bu aşamadan sonra başvuruculardan

İlk Derece Mahkemesince verilen son karara yönelik olarak da temyiz yoluna

başvurmasını beklemek, bireysel başvuru hakkının kullanılması önünde orantısız

bir engel oluşturabilir (Deniz Baykal,

B. No: 2013/7521, 4/12/2013, § 31).

a. Adil Yargılanma Hakkının İhlal

Edildiği İddiası

i. Yargılamanın Makul Sürede

Sonuçlandırılmadığı İddiası

27. Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda,

yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığı iddiasının açıkça dayanaktan

yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka

bir neden de bulunmadığından kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

ii. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiği İddiası

28. Başvurucular yapılan yargılama boyunca verilen kararların

hukuki gerekçeden yoksun olduğunu, yakınlarının hangi şekilde olaylara

katıldığı, hangi fiilleri ile müterafık kusur

yarattığına ilişkin gerekçeli kararlarda bir açıklama olmadığını ileri

sürmüşlerdir.

29. Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

"Bütün mahkemelerin her türlü kararları

gerekçeli olarak yazılır."

30. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu

olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak

niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken

şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili

güvencelerden birisidir. Bu bağlamda Anayasa'nın, bütün mahkemelerin her türlü

kararlarının gerekçeli olarak yazılmasını ifade eden 141. maddesinin de, hak arama hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde

gözetilmesi gerektiği açıktır (Vedat Benli,

B. No: 2013/307, § 30, 16/5/2013).

31. Derece mahkemeleri, kendisine sunulan tüm iddialara yanıt

vermek zorunda değildir. Ancak ileri sürülen iddialardan biri kabul edildiğinde

davanın sonucuna etkili olması halinde, mahkeme bu hususa belirli ve açık bir

yanıt vermek zorunda olabilir. (Yasemin Ekşi,

B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 56)

32. Gerekçeli karar hakkı bakımından, temyiz merciinin,

yargılamayı yapan mahkemenin kararıyla aynı fikirde olması ve bunu ya aynı

gerekçeyi kullanarak ya da basit bir atıfla kararına yansıtması yeterlidir.

Burada önemli olan husus, temyiz merciinin bir şekilde temyizde dile getirilmiş

ana unsurları incelediğini, derece mahkemesinin kararını inceleyerek onadığını

ya da bozduğunu göstermesidir (Ahmet Sağlam,

B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 50)

33. Somut olayda, İdare Mahkemesi, tarafların iddia ve

savunmaları ile tüm dosya kapsamını dikkate alarak, hukuk kuralları ile dava

konusu müdahale işlemini değerlendirmiş ve davanın reddine karar vermiştir.

Danıştay 10. Dairesi tarafından da Mahkemece verilen kararın gerekçesine atıf

yapılarak ve bu gerekçe kabul edilerek hüküm onanmıştır. Dolayısıyla temyiz

üzerine verilen kararın da gerekçesiz olduğundan söz edilemez.

34. Açıklanan nedenlerle, gerekçeli karar hakkına yönelik bir

ihlalin olmadığı açık olduğundan, başvurunun bu kısmının, diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin "açıkça dayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Yaşam Hakkının İhlal Edildiği

İddiası

i. Yaşam

Hakkının Usuli Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

35. Başvurucular başvuru formunda yakınlarının ölümü ile

sonuçlanan cezaevi operasyonuna ilişkin olarak yürütülen ceza soruşturması

sürecinden bahsetmemişlerse de Bakanlık görüşü ve ekinde sunulan belgeler

doğrultusunda yaşam hakkının usuli boyutuna ilişkin

değerlendirme yapılması zorunluluğu ortaya çıktığından başvurunun bu yönüyle

incelenebilmesi için kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

ii. Yaşam

Hakkının Maddi Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

36. Başvurucular yakınlarının Ulucanlar Cezaevinde tutuklu

olarak bulunduğu dönemde cezaevine yapılan operasyon sırasında orantısız güç

kullanımı sonucu öldürüldüğünü, açtıkları tazminat davasında yakınlarının müterafık kusuru ve olaylara etkin katılımı olduğunun

belirtilmesine rağmen, yakınları hakkında buna ilişkin kesin bir hükmün

bulunmadığını, isnat edilen fiil ve suçların şahsileştirilmediğini belirterek,

davanın reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

37. Adalet Bakanlığı görüşünde şikâyetlerin kabul

edilebilirliği açısından yaşam hakkının ihlali iddiasına ilişkin

değerlendirmede, başvurucuların yakınının 26/9/1999 tarihinde ölümüyle ilgili

olarak başlatılan ceza soruşturması sonrasında açılan kamu davasının Ankara 6.

Ağır Ceza Mahkemesinin E.2013/452 sayılı dosyasında devam ettiği hususunun

değerlendirilmesi konusunda takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğu

bildirilmiştir. Başvurucular Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamışlardır.

38. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

"... Başvuruda bulunabilmek için olağan

kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."

39. 6216 sayılı Kanun'un "Bireysel

başvuru hakkı" kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem,

eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının

tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

40. Anılan Anayasa ve Kanun hükümlerine göre bireysel başvuru

yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının

tüketilmiş olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm

organlarının anayasal ödevi olup, bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya

çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu

nedenle, temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece

mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve

bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403,

26/3/2013, § 16).

41. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen

hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek

ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği

gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle

olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu ilke uyarınca, başvurucunun

Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini öncelikle ve süresinde yetkili

idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip

olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması ve aynı zamanda bu

süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş olması

gerekir (Ayşe Zıraman

ve Cennet Yeşilyurt, § 17).

42. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin birinci

ve dördüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Meşrû müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi,

bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın

bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği

emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği

zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü

dışındadır.”

43. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma

hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez

haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif yükümlülükleri

bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan

hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı

sıra, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin

yaşam hakkını gerek kamusal makamların, gerek diğer

bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (Serpil

Kerimoğlu ve Diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 50-51).

44. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin

sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre,

devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm

olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi, devlete, elindeki tüm imkânları

kullanarak, yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için yeterli yasal ve idari

bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve

bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili

idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal

olsun veya olmasın, yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet

bakımından geçerlidir (Serpil Kerimoğlu ve

Diğerleri, § 52).

45. Kamu görevlilerinin güç kullanması sonucu gerçekleştiği

iddia edilen ölüm olaylarının da şüphesiz devletin sahip olduğu “hiçbir bireyin yaşamına son vermeme”

negatif yükümlülüğü kapsamında incelenmesi gerekmektedir. Bu yükümlülük hem

kasıtlı bir biçimde öldürmeyi hem de kasıt olmaksızın ölümle sonuçlanan güç

kullanımını içermektedir (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. McCann/Birleşik Krallık, B.No: 18984/91, [BD], 27/9/1995, § 148). 2559 sayılı

Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesinde de belirtildiği üzere, güç

kullanımı, bedenî kuvvet kullanılması, diğer maddî güç araçlarının kullanılması

veya silah kullanılması şeklinde gerçekleşebilecektir (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319,

16/7/2014, § 44).

46. Anayasa’nın 17. maddesinin son fıkrasına göre, kamu

görevlilerince güç kullanılmasının bir anlamda en ağır düzeyini ifade eden

silah kullanılmasına “meşru müdafaa” ile

“bir ayaklanma veya isyanın bastırılması” gibi kuralda sayılan

durumlarda cevaz verilebilecektir. Ancak söz konusu durumlarda, öldürücü

kuvvete başvurulmasının yaşam hakkının ihlalini doğurmaması için, güç

kullanmayı gerekli kılacak “zorunlu bir durum”un varlığı

aranacaktır. (Cemil Danışman, §

45).

47. Anayasa’da yaşam hakkına güç kullanmak suretiyle

yapılacak müdahalelere ilişkin yer alan yukarıdaki hükümler kolluk güçlerinin

ancak Anayasa’da belirtilen amaçlara ulaşmak adına başka bir çarenin kalmadığı “zorunlu durumlarda” ve (silah kullanarak

ulaşılmak istenen amaç ile karşı karşıya kalınan güce nispeten) “ölçülü” bir biçimde silah

kullanabilmelerine izin verdiği söylenebilecektir. (Cemil Danışman, § 50).

48. Anayasamızdaki düzenlemeye benzer şekilde, AİHS’nin 2.

maddesine göre bir ölüm, a) bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının

sağlanması; b) bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme

veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme; c) bir

ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması durumlarında, “mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı”

sonucunda meydana gelmişse, yaşam hakkının ihlalinin gerçekleştiğinden söz

edilemez. (Cemil Danışman, B. No:

2013/6319, 16/7/2014, § 51).

49. Somut olaya ilişkin bilgi ve belgeler incelendiğinde,

başvurucular yakınlarının cezaevine yapılan operasyon sırasında güvenlik

güçlerince ateşli silah kullanılması sonucu ölmesi sonucu idarenin hizmet

kusuruna dayanarak Ankara 6. İdare Mahkemesinde açtıkları tazminat davasının

reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerse de,

UYAP kayıtlarından elde edilen bilgilere göre başvurucuların yakınlarının

ölümüyle ilgili olarak yapılan adli soruşturma neticesinde Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından 161 kamu görevlisi hakkında “Kanunun bir hükmünü veya yetkili merciden verilip infazı vazifeden

zaruri olan bir emri ifa suretiyle ölüme ve yaralamaya sebep olmak”

suçlarından dolayı Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı ve

yargılamanın halen devam ettiği tespit edilmiştir.

50. Başvurucular başvuru formunda kamu görevlileri hakkında

yapılan ceza soruşturması sonucu açılan kamu davasından bahsetmemişlerse de,

kamu görevlileri hakkında devam eden ceza yargılaması sonuçlanmadan, kolluk

güçlerinin ancak Anayasa’da belirtilen amaçlara ulaşmak adına başka bir çarenin

kalmadığı “zorunlu durumlarda” ve

(silah kullanarak ulaşılmak istenen amaç ile karşı karşıya kalınan güce

nispeten) “ölçülü” bir biçimde

silah kullanıp kullanmadıklarına, dolayısıyla yaşam hakkının ihlal edilip

edilmediğine ilişkin değerlendirme yapılabilmesi mümkün görülmemektedir.

51. Açıklanan nedenlerle, başvurucuların yakınının güvenlik

güçlerinin cezaevine yaptığı operasyon sonucu ölmesi nedeniyle yaşam hakkının

ihlal edildiği iddiaları yönünden kanunda öngörülmüş yargısal başvuru

yollarının tamamı bireysel başvuru yapılmadan önce usulüne uygun şekilde

tüketilmeden temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasının bireysel

başvuru konusu yapıldığı anlaşıldığından, başvurunun bu yönünün "başvuru yollarının tüketilmemiş olması"

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Yaşam

Hakkının Usuli Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

52. Her ne kadar başvurucular, başvurularında yakınlarının

ölümü ile sonuçlanan operasyona ilişkin ceza soruşturmasından bahsetmemişlerse de, yaşam hakkına ilişkin değerlendirme yapılırken

halihazırda devam eden (§18) ceza yargılamasının etkililiği hususunun

değerlendirilmesi gerekliliği bulunmaktadır. Ancak bu değerlendirme yapılırken

ceza yargılaması sürecinin tamamlanmaması nedeniyle sadece soruşturma ve

kovuşturmanın makul bir süre ve özenle sürdürülüp sürdürülmediği hususu

irdelenecektir.

53. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı

kapsamında devletin yerine getirmek zorunda olduğu pozitif yükümlülüklerin usulî boyutu, yaşanan ölüm olayının tüm yönlerinin ortaya

konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkan

tanıyan bağımsız bir soruşturmanın da yürütülmesini gerektirmektedir (Sadık Koçak ve diğerleri, § 94). Bu usul

yükümlülüğünün gerektiği şekilde yerine getirilmemesi halinde devletin negatif

ve pozitif yükümlülüklerine gerçekten uyup uymadığının tam olarak tespit

edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, soruşturma yükümlülüğü, devletin bu madde

kapsamındaki negatif ve pozitif yükümlülüklerinin güvencesini oluşturmaktadır (Salih Akkuş, B. No: 2012/1017, 18/9/2013,

§ 29).

54. Bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı

olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder bir biçimde yaşamına son

verildiğine veya herhangi bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir

bir iddiasının bulunması halinde, Anayasa’nın 17. maddesi, “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar

başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında etkili resmi

bir soruşturmanın yapılmasını gerektirir (Salih

Akkuş, B. No: 2012/1017, 18/9/2013, § 30). Bu çerçevede, kamu

otoritelerinin silah kullanımı sonucu ortaya çıkan ölüm olaylarına ilişkin

soruşturmaların, yasa dışı silah kullanımının önlenmesini güvence altına alacak

nitelikte kapsamlı, dikkatli ve tarafsız şekilde gerçekleştirilmesi

gerekmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. McCann ve diğerleri/Birleşik Krallık, §§ 161-163). Bu tür olaylara

ilişkin soruşturmalarda aranılan bağımsızlık, sadece hiyerarşik ve kurumsal

bağımsızlığı ifade etmemekte olup soruşturmanın fiilen de (uygulamada da) bağımsız

olarak yürütülmesini gerektirmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4

/5/2001, § 106).

55. Soruşturmanın etkililik ve yeterliliğini temin adına

soruşturma makamlarının resen harekete geçmesi ve ölüm olayını

aydınlatabilecek, sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delillerin

toplanması gerekmektedir. Soruşturmada ölüm olayının nedenini veya sorumlu

kişilerin ortaya çıkarılması imkânını zayıflatan bir eksiklik, etkili

soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 57).

56. Bununla birlikte soruşturmada makul bir hız ve özen

gösterme zorunluluğu zımnen mevcuttur. Şüphesiz bazı özel durumlarda

soruşturmanın ilerlemesini önleyen engellerin ya da güçlüklerin

bulunabileceğini kabul etmek gerekir. Ancak, öldürücü güç kullanılmasıyla

ilgili bir soruşturmada yetkililerin çabuk hareket etmeleri, halkın hukukun

üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve

teşvik gösterildiği ve bu eylemlerin teşvik edildiği görünümü verilmesinin

engellenmesi için esaslı bir unsurdur. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Maiorano ve dğerleri/İtalya, 28634/06, 15/12/2009, §124).

57. Somut olayda Bakanlık görüşüne göre, ölüm orucu ve açlık

grevine zorlanan tutuklu ve hükümlüleri baskılardan kurtarma amacıyla 26/9/1999

tarihinde Ulucanlar Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna “Hayata

Dönüş Operasyonu” adı verilen bir operasyon düzenlenmiştir.

Operasyonda başvurucuların yakınının da aralarında bulunduğu beş tutuklu ve

hükümlü hayatını kaybetmiş, bir çok tutuklu ve hükümlü

de yaralanmıştır. Müdahale esnasında güvenlik güçlerinden de yaralananlar

olmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 28/9/1999 tarihinde yapılan otopsi

işlemiyle soruşturmaya başlandığı tespit edilmiştir. Yürütülen soruşturma

sonucunda beş tutuklu ve hükümlünün ölümü, kırkyedi

tutuklu ve hükümlünün yaralanması ile sonuçlanan operasyonla ilgili olarak 161

kamu görevlisi hakkında 25/12/2000 tarihinde “Kanunun

bir hükmünü veya yetkili merciden verilip infazı vazifeden zaruri olan bir emri

ifa suretiyle ölüme ve yaralamaya sebep olmak” suçlarından dolayı

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Ankara 6. Ağır Ceza

Mahkemesince yapılan yargılama sonunda 24/9/2008 tarihinde kamu görevlileri

hakkında 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 49/1-3 maddeleri uyarınca ceza

verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, kararın dosyanın katılanları

tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi 1/10/2013 tarihli ilamıyla

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen dosyayla bu dosyanın birleştirilmesi

gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Bozma sonrası her iki dosya

birleştirildikten sonra yargılamaya devam edilmiş ve 26/3/2015 tarihinde

yapılan duruşmada bir kısım sanıkların hakkında çıkarılan yakalama emirlerinin

infazının beklenmesine karar verilerek duruşmanın 2/7/2015 tarihine

ertelenmesine karar verilmiştir.

58. Devam etmekte olan ceza yargılamasında altı müşteki,

altmış dokuz mağdur ve yüz altmış bir sanık olması, olayın ciddiyeti ve

karmaşıklığı nedeniyle dosyanın ilerlemesinde güçlükler yaşanması kaçınılmaz

kabul edilse bile bu soruşturma ve kovuşturma sürecinin yaklaşık 15 yıl 8 aydır

devam etmesinin, öldürücü güç kullanılmasıyla ilgili bir soruşturmada halkın

hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere

hoşgörü gösterildiği görünümü verilmesinin engellenmesi ilkesiyle bağdaşmadığı

değerlendirildiğinden soruşturmanın hızlı ve yeterli olmadığı sonucuna

varılmıştır.

59. Belirtilen nedenlerle, başvurucuların yakınının

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usuli boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

b. Yargılamanın Makul Sürede

Sonuçlandırılmadığı İddiası

60. Başvurucular 2001 yılında idari yargıda açmış olduğu

davaya ilişkin yargılamanın makul sürede tamamlanmayarak Anayasa’nın 36.

maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

61. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme)

ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni

ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından ortaya çıkan ve adil

yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen

Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da

unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme

yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı

ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM

içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara,

Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını

oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle

ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması

gerektiği açıktır (Güher Ergun ve diğerleri,

B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38–39).

62. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması

gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve

diğerleri, §§ 41–45).

63. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi

uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede

karara bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer alan mevzuat hükümleri

gereğince “kamu hukuku” alanına dâhil olan, ancak sonucu itibarıyla özel

nitelikteki haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici olan uyuşmazlıkları

konu alan davalar da, Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesinin koruması kapsamına girmektedir. (Selahattin Akyıl, B. No: 2012/1198,

7/11/2013, § 44). Bu anlamda, belirtilen düzenlemelerde yer verilen güvenceler,

başvurucunun haklarına zarar verdiği iddia edilen idari bir eylem nedeniyle

uğranılan zararın tazmini talebiyle açılan davalara da uygulanacaktır.

Başvuruya konu davanın, başvurucuların yakınının ceza infaz kurumuna kolluk

kuvvetlerince yapılan operasyon sırasında hayatını kaybetmesinden dolayı

uğradıkları zararın tazminini konu alan bir uyuşmazlık olduğu görülmekle, bu

sorunun çözümüne yönelik olan ve 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine

göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve yükümlülükleri konu

alan bir yargılama olduğunda kuşku yoktur.

64. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara

ilişkin makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak,

uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka

bir deyişle davanın ikame edildiği tarih olmakla beraber, bazı özel durumlarda

girişimin niteliği göz önünde tutularak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha önceki

bir tarih başlangıç tarihi olarak kabul edilebilmektedir. Bu durum özellikle,

yargısal süreç öncesinde ilgili idareye müracaat edilmesinin söz konusu olduğu

başvurular açısından geçerlidir (Selahattin

Akyıl, § 45). Somut başvuru açısından süre başlangıcı olarak

başvurucuların Adalet Bakanlığına müracaat ettikleri 22/9/2000 tarihi kabul

edilmiştir.

65. Sürenin bitiş tarihi ise, çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir. Ancak devam eden

yargılamalara ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını

içeren başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi

olanağı bulunduğundan, değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı bireysel

başvurunun karara bağlandığı tarihtir (Güher

Ergun ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda, somut yargılama faaliyeti

açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucuların temyiz talebi hakkında

verilen Danıştay 10. Dairesinin E. 2014/228, K.2014/3025 sayılı kararının

verildiği tarih olan 14/5/2014 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

66. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde, idari

yargıda açılan ve başvurucuların yakını olan Abuzer Çat’ın, 26/9/1999 tarihinde

güvenlik görevlilerince Ulucanlar Cezaevine yapılan operasyonda yaşamını

yitirmesinde idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle uğranılan

zararların tazmini istemini konu alan tam yargı davasında ilk derece

mahkemesince 12/3/2003 tarihinde dosyanın karara bağlandığı, kararın temyiz

edilmesi üzerine 15/11/2006 tarihinde Danıştay 10. Dairesince bozma kararı

verildiği, İdare Mahkemesinin, 14/3/2007 tarihinde direnme kararı verdiği,

direnme kararı üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 28/4/2011

tarihinde bozma kararını onadığı, bunun üzerine İdare Mahkemesinin 3/7/2013 tarihinde

bozma kararına uyarak davanın reddine karar verdiği, kararın başvurucular

tarafından 2/12/2013 tarihinde temyiz edilmesi üzerine Danıştay 10. Dairesinin

14/5/2014 tarihli kararıyla İdare Mahkemesi kararının onandığı anlaşılmaktadır.

67. İlgili yargılama evrakının incelenmesinden, başvuruya

konu yargılama sürecinin idari yargı makamları nezdinde sürdüğü görülmekle,

2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine tabi bir yargılama faaliyetinin

söz konusu olduğu ve idari yargı alanına dâhil uyuşmazlıkları konu alan

yargılama faaliyetleri için geçerli genel usuli

hükümler içeren 2577 sayılı Kanun’un muhtelif maddelerinin, uyuşmazlıkların

makul sürede çözümlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğu anlaşılmaktadır (§ 20).

68. Hukuk sistemimizde idari yargı alanında yer alan

uyuşmazlıklara ilişkin dava sürelerinin makul yargılama süresini aştığı

yönündeki tespitlere, AİHM tarafından verilen birçok ihlal kararında yer

verilmiş olup, özellikle idari yargı alanındaki yapısal sorunlar ve Danıştay

nezdinde temyiz ve karar düzeltme incelemelerinde geçirilen uzun yargılama

sürelerinin ihlal kararlarına temel oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda

idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı

yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa

Mahkemesi tarafından, özellikle 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümleri de

göz önünde bulundurularak makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

yönünde karar verilmiştir (Selahattin Akyıl,

§ 54-60).

69. Başvuruya konu davada yer alan kişi sayısı itibarıyla

karmaşık olmadığı görülen davaya bütün olarak bakıldığında, 2577 sayılı

Kanun’da yer alan usul hükümlerine tabi bir yargılama sürecine ilişkin somut

başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı

ve 13 yıl 7 ayı aşkın yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu

sonucuna varılmıştır.

70. Belirtilen nedenlerle, başvurucuların Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma haklarının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

71. Başvurucular, başvuruya konu olay nedeniyle zarara

uğradıklarından bahisle açtıkları tam yargı davasının aleyhlerine

sonuçlanmasına dair kararların hak ihlaline yol açtığının Mahkeme tarafından

tespiti halinde, her başvurucu için ayrı ayrı 200.000,00 TL manevi,

100.000,00TL maddi tazminat talep etmişlerdir.

72. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili

mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan

hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava

açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

73. Başvurucuların tarafı oldukları uyuşmazlığa ilişkin 13

yıl 7 ayı aşan idari yargı süreci ve 15 yıl 8 aydır devam eden ceza

soruşturması süreci nazara alındığında, başvurucunun yalnızca ihlal tespitiyle

giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucular Hüseyin Çat ve

Fatma Çat’a aralarında ekonomik birlik bulunması dikkate alınarak takdiren net 25.000,00 TL manevi tazminatın müştereken

ödenmesine, diğer başvuruculara ayrı ayrı takdiren

net 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

74. Başvurucular tarafından yargılama süresinin uzunluğu

nedeniyle maddi tazminat talebinde bulunulmuş olmakla beraber, tespit edilen

ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı

anlaşıldığından, başvurucuların maddi tazminat taleplerinin reddine karar

verilmesi gerekir.

75. Başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler

uyarınca tespit edilen 198,35 harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvuruculara müştereken ödenmesine

karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurucuların,

1.

Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer alan gerekçeli karar hakkının ihlal

edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan

yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının esas yönünden

ihlal edildiği yönündeki iddiasının "başvuru

yollarının tüketilmemesi" nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul yönünden

ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

4.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

5.

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul yönünden

İHLAL EDİLDİĞİNE,

6.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

B. Başvuruculardan Hüseyin Çat ve Fatma Çat’a net 25.000,00 TL

TAZMİNATIN MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE, diğer başvuruculara net 20.000,00 TL TAZMİNATIN AYRI AYRI ÖDENMESİNE, başvurucuların tazminata

ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

C. Başvurucular tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA

MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

D. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

21/5/2015

tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar

verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh

KALELİ

Nuri NECİPOĞLU

Hicabi

DURSUN

Erdal TERCAN Raportör : Recep BENLİ Başvurucular : 1. Hüseyin ÇAT 2. Fatma ÇAT 3. Hasan ÇAT 4. Hanım ÇAT 5. Medine YÜCETÜRK 6. Hatice KİRAZ 7. Gülen GÖKTAŞ 8. Ali ÇAT 9. Tülay ALGÜL Vekili : Av. Vedat AYTAÇ

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/8475, 21 Mayıs 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. Birinci Bölüm
  4. Karar
  5. I. Başvurunun
  6. Konusu
  7. II. Başvuru
  8. Süreci
  9. III. Olay Ve
  10. Olgular
  11. A. Olaylar
  12. B. İlgili Hukuk
  13. IV. İnceleme Ve
  14. Gerekçe
  15. A. Başvurucuların İddiaları
  16. B. Değerlendirme
  17. B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 56)
  18. B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 50)
  19. D. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  20. Kaleli
  21. Dursun
  22. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/8475
Tarih
21 Mayıs 2015

İlgili Kararlar

  • Kader Doğan Başvurusu (B. No: 2014/7292)
  • Hamza Ali Temiz ve Hasan Dağ Başvurusu (B. No: 2014/5890)
  • İlhan Cihaner Başvurusu (B. No: 2013/5298)
  • Zübeyit Kaya Başvurusu (B. No: 2013/7674)
  • Yıldız Oto Ağca Başvurusu (B. No: 2013/5074)
  • Kazım Orhan Başvurusu (B. No: 2013/7875)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.