İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Deniz Yazıcı Başvurusu (B. No: 2013/6359)

1. Başvurucu, polis memurları tarafından keyfi biçimde

Başvuru No2013/6359Tarih10 Aralık 2014Okuma44 dk · 8.795 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Deniz Yazıcı Başvurusu

Karar tarihi
10 Aralık 2014
Başvuru Numarası
2013/6359
R.G. Tarih-Sayı
4/4/2015-29316
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.795 kelime·44 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, polis memurları tarafından keyfi biçimde

gözaltına alındığını, gözaltında kötü muameleye maruz kaldığını belirterek

şikayetçi olmasına rağmen etkili soruşturma yapılmadığını, polis memurları

hakkında açılan kamu davası sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına

karar verildiğini, bu nedenlerle Anayasa'nın 10., 17., 19., 36. ve 38.

maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş,

manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 5/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine İzmir 4.

Sulh Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı

tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 9/5/2014 tarihinde,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 4/7/2014 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin

görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Adalet Bakanlığının 8/9/2014 tarihli görüşü başvurucu

vekiline tebliğ edilmiş olup, başvurucu vekili 1/10/2014 havale tarihli beyan

dilekçesini on beş günlük yasal süresi içinde sunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile Adalet Bakanlığının görüşünde

ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

1. Başvurucuya İsnat Edilen Suç Kapsamında Yapılan İşlemler

7. Başvurucu, olay tarihinde İzmir Tepecik Eğitim ve

Araştırma Hastanesinde doktor olarak görev yapmaktadır.

8. 15/5/2008 tarihinde başvurucunun evindeki boya işlerini

yapan A.Y. ile polis memurları arasında sokakta kimlik gösterme meselesi

yüzünden bir tartışma meydana gelmiştir. Başvurucu da bu tartışmaya dâhil

olunca polis memurları her iki şahsı yakalayıp ekip aracına bindirerek

haklarında adli işlem başlatmıştır.

9. Başvurucu hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca

yürütülen 2008/45308 sayılı soruşturma sonunda 28/5/2008 tarihinde görevi

yaptırmamak için direnme suçundan asliye ceza mahkemesine kamu davası

açılmıştır.

10. İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama

sonucunda 2/6/2009 tarih ve E.2008/334, K. 2009/316 sayılı kararla başvurucunun

üzerine atılı suçu işlediğine dair yeterli delil elde edilemediğinden beraatına

karar verilmiştir.

11. Kararın temyiz edilmesi sonucu Yargıtay 4. Ceza

Dairesinin 25/12/2012 tarih ve E.2011/23459, K.2012/31792 sayılı ilamı ile

beraat kararı onanmıştır.

2. Başvurucunun Kötü Muamele Şikâyetleri Üzerine Yapılan

İşlemler

a. Başvurucunun Kötü Muamele İddiaları

12. Başvurucu 16/5/2008 tarihinde polis merkezinde avukatı

olduğu halde şüpheli sıfatıyla verdiği ifadesinde, 15/5/2008 tarihinde

çalıştığı hastaneden evine gitmek üzere çıktığını, evinin boya işlerini yapan

A.Y.’nin telefonda polislerin kendisine kimlik

sorduğunu söylediğini, A.Y. ve polis memurlarının bulunduğu yere geldiğinde

polislere “bir sorun mu var” diye

sorduğunu, bunun üzerine polislerin “sen

kimsin” diyerek kimlik sorduklarını, doktor olduğunu söyleyince

doktor kimliğini istediklerini, doktor kimliğinin henüz çıkmadığını söyleyip

doktor kaşesini gösterdiğini, bu sırada polislerden birinin A.Y.’yi tokatlayarak ekip otosuna bindirdiğini, buna tepki

göstererek “ne yapıyorsunuz”

deyince polislerden birinin kendisine de 6-7 kez tokatla vurduğunu ve kendisini

de ekip otosuna bindirdiklerini, ekip otosunun içinde kendilerine sinkaflı küfürler edildiğini, araçla 100-150 metre ileride

bulunan boş bir araziye götürülüp burada araçtan indirilerek kafasına ve

karnına tekmelerle vurulduğunu, yaklaşık 10-15 dakika kötü muameleye maruz

kaldığını, daha sonra tekrar ekip otosuna bindirildiğini, araçta da sinkaflı küfürler edildiğini, “…demek Diyarbakırlısın, adında Deniz. Sen üniversitede az dayak yedin

herhalde, doktor oldun da bir şey mi oldun” denilerek polis

memurlarınca aşağılandığını, ekip otosuyla karakola getirildikten sonra

nezarethaneye konulduğunu, burada da elbiseleri çıkartıldıktan sonra birkaç kez

darp edildiğini, daha sonra Bornova Trafik Hastanesi’ne götürüldüğünü, oradan

da acilen Tepecik SSK Hastanesi Acil Servis Polikliniğine sevk edildiğini,

dayak nedeniyle çok ağrılarının olduğunu ve psikolojik travma yaşadığını,

kendisini darp edip hakaret ve tehdit eden polis memurlarından şikayetçi

olduğunu beyan etmiştir.

13. Başvurucu 21/5/2008 tarihinde polis başmüfettişine

avukatı nezaretinde müşteki sıfatıyla verdiği ifadede de,

16/5/2008 tarihinde polis merkezinde verdiği ifadeye ilaveten ekip otosunda boş

araziye götürüldükleri sırada çakır gözlü polis memurunun kendisine “Senin memurluğunu yakacağım, Baran’ı öldürene ne

oldu ki? Bize bir şey olmaz, altı ay önce yasa değişti, mukavemet derim alırım,

cebine uyuşturucu koyar alırım, bana karşı geldi derim alırım”

diyerek tehdit ettiğini, ayrıca polis merkezi nezarethanesinde çırılçıplak

soyulduğunu, ellerini başının üstüne koydurarak etrafında döndürüldüğünü,

olaydan sonra 4-5 gün hastanede yattıktan sonra rapor verilerek taburcu

olduğunu belirtmiştir.

14. Başvurucu 4/7/2008 tarihinde 2008/46325 sayılı soruşturma

kapsamında İzmir Cumhuriyet Savcısına avukatı nezaretinde müşteki sıfatıyla

verdiği ifadede de yukarıda bahsedilen beyanlarını tekrar etmiş, nezarethaneye

alındıklarında kendisini soyduklarını, “kaşe

göstermek nasılmış doktor” diyerek tokat attıklarını beyan etmiştir.

15. Başvurucunun şikâyetçi olduğu polis memurları hakkında

İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesinde (E.2008/1675) yapılan yargılamada, başvurucu

önceki beyanlarını tekrarlayarak davaya katılma talebinde bulunmuştur.

b. Başvurucunun İddiaları Kapsamında Alınan Doktor Raporları

16. Başvurucunun olay tarihi olan 15/5/2008’de Tepecik Eğitim

ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan muayenesi sonucu hazırlanan genel adli

muayene formuna göre, boyunda, kafada, kulak arkalarında, sırtında ve tüm

vücudunda ağrı şikayetinin olduğunu belirttiği, yapılan muayenesinde, sağ ön parietal bölgede hiperemi, sol occipital bölgede hiperemi, sol

kaş üzerinde 5 cm’lik hiperemi,

sağ frontal bölgede hiperemi,

sağ kaş üzerinde yaklaşık 1 cm’lik ekimotik alan, sağ göz altında ve sol kulak altında ekimotik alanlar, sağ trokoidal

hassasiyet ve hiperemi, sol uyluk ve sol kruriste yumuşak doku travması ile uyumlu bulgular tespit

edildiği, hastanın hayati tehlikesinin bulunmadığı ve basit tıbbi müdahale ile

iyileşebilecek lezyonlara sahip olduğu anlaşılmıştır.

17. Başvurucu Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden

20/5/2008 tarihinde taburcu olurken düzenlenen epikriz raporunda, 15/5/2008

tarihinde düzenlenen rapordaki bulgular aynen tekrar edilmiş ve ortopedik

muayenesinde darp cebir izlerinin dışında patolojik bulguya rastlanmadığı

bildirilmiştir.

c. Kamu Görevlileri Hakkında Yapılan Adli ve İdari İşlemler

i. Soruşturma Sonucu Açılan Kamu Davası

18. Başvurucunun şikayetine konu olan polis memurları

hakkındaki kötü muamele iddialarına ilişkin evrak, İzmir Cumhuriyet

Başsavcılığının 26/5/2008 tarihli ayırma kararı ile 2008/46325 soruşturma

numarasına kaydedilerek soruşturmaya başlanmıştır.

19. Yürütülen soruşturma sonunda İzmir Cumhuriyet

Başsavcılığının 10/10/2008 tarih ve E. 2008/41920 sayılı iddianamesi ile polis

memurları M.D., T.Ç., ve Ö.İ. hakkında “Zor

kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama”

suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 256. maddesi delaletiyle 86/2,3-d,

53/1-2 maddeleri gereğince cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmıştır.

İddianamede, “Şüpheli polis memurlarının

‘görevli memura direnme’ iddiası nedeniyle başvurucuyla birlikte A.Y adlı şahsı

zorla ekip otosuna bindirdikleri, şahısları doğrudan karakola götürmeyerek boş

bir araziye götürerek araçtan indirip tekme tokat dövdükleri, yere düşen

başvurucu ve A.Y’ye yaralama kastı altında zor

kullanma şartları oluşmadığı halde vurdukları, karakol nezarethanesine götürüldükten

sonra burada da şahısların dövüldükleri, almış oldukları darbeler nedeniyle

baş, boyun, sırt, ayak, üst dudak ve dirsek bölgelerinde raporlarda tarif

edilen sıyrık, ekimoz ve yara berelerin oluştuğu,

yine doktor raporları ve adli tıp raporuna göre yaralanmaların basit tıbbi

müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu, her üç şüphelinin anlatılan fiil

ve eylemleri ile zor kullanma sınırlarını aşarak kasten yaralama suçunu

işledikleri sabit görülerek” cezalandırılmaları talep edilmiştir.

20. Başvurucunun sövme ve aşağılama suretiyle kendisine

hakaret edildiği iddiasıyla ilgili olarak yapılan soruşturma sonunda,

10/10/2008 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “şüphelilerin hakaret suçunu işlediklerine dair,

müştekilerin soyut iddiası dışında haklarında kamu davası açmaya yeter ve

inandırıcı tanık ya da başkaca somut deliller elde edilemediğinden”

ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Başvurucunun bu karara

itiraz ettiğine dair dosya içinde herhangi bir belgeye rastlanmamıştır.

ii. Polis Memurları Hakkında Açılan Disiplin Soruşturması

21. 16/5/2008 tarihinde İzmir Emniyet Müdürlüğü tarafından

polis memurları hakkında idari tahkikat başlatılmıştır. Bu kapsamda İzmir

Valiliği tarafından Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan yazı ile tahkikat

yapılması için Polis Başmüfettişi görevlendirilmesi istenmiştir.

22. Polis Başmüfettişi tarafından yapılan soruşturma

sonucunda hazırlanan 9/6/2008 tarih ve 08/51 sayılı disiplin soruşturma raporunda,

polis memuru Ö.İ.’nin başvurucuyu darp edip, hakaret

ettiğine dair delil elde edilemediğinden hakkında “ceza tayinine mahal olmadığına” karar verilmesi, polis

memurları M.D. ve T.Ç.’nin, başvurucuyu gerek

yakalama sırasında zor kullanma sınırını aşarak ve gerekse yakalama ile Bornova

Polis Merkezine teslim süresi içindeki aşamada basit tıbbi müdahale ile

iyileşebilecek şekilde döverek yaralanmasına neden oldukları anlaşıldığından,

Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’nün 7/A-1 maddesi gereğince haklarında “12 ay kademe ilerlemesinin durdurulması”

yönünde disiplin cezası verilmesi istenmiştir. Ancak dosya içerisinde İl Polis

Disiplin Kurulunca polis memurları hakkında verilmiş bir karara

rastlanmamıştır.

iii. Sanık ve Müşteki Anlatımları

23. Sanıklardan Ö.İ. kovuşturma aşamasında yaptığı

savunmasında, “ Olay tarihinde kimlik

gösterme meselesi nedeniyle A.Y. adlı şahıs hakkında işlem yapmak üzere şahsı

ekip aracına bindirmeye çalıştıklarını, bu sırada başvurucunun da kendilerine

bağırıp çağırmaya başladığını, bunun üzerine başvurucuyu da ekip aracına

bindirdiklerini, başvurucunun araç içerisinde taşkınlık yapması üzerine

ellerine kelepçe taktıklarını, araca bindirdikleri şahısları kesinlikle boş

araziye götürüp dövmediklerini, karakola geldikten sonra kendisinin araç

içerisinde kaldığını, karakola girmediğini, müştekiler hakkında verilen doktor

raporlarını kabul etmediğini, başvurucu Tepecik Hastanesinde çalıştığı için

arkadaşları tarafından taraflı rapor tanzim edildiğini ” beyan

etmiştir.

24. Sanıklardan T.Ç. kovuşturma aşamasında yaptığı

savunmasında, “Olayın diğer sanık Ö.İ.’nin anlattığı gibi gerçekleştiğini, kendisinin ekip aracını

kullanırken başvurucunun arkadan saldırdığını, başvurucunun iki elini

kaldırdığını, daha sonra başvurucuya kelepçe taktıklarını, bu sırada

başvurucunun yaralanmış olabileceğini, bir arkadaşlarının ekip aracında

kaldığını, M.D. adlı arkadaşı ile birlikte şahısları gözlem odasına

götürdüklerini, doktor raporlarını ve suçlamaları kabul etmediğini”

söylemiştir.

25. Sanık M.D. mahkemede yaptığı savunmasında, “A.Y. adlı şahıs hakkında işlem yaparken başvurucunun

yanlarına gelerek agresif hareketlerde bulunduğunu, kimlik sorunca kimlik

göstermek istemediğini, bir kaşe gösterdiğini, şahısları boş arsaya götürüp

darp etmediklerini, karakolda üst araması yapılırken başvurucunun göstermek

istemediği kimliğinin üzerinden çıktığını, başvurucu raporlarını kendi

çalıştığı hastaneden aldığı için raporları kabul etmediğini” beyan

etmiştir.

26. Diğer müşteki A.Y. mahkemede verdiği ifadesinde, “Başvurucunun evinin tamirat ve dekorasyon işlerini

yaptığını, olay günü dışarıda malzemelerin gelmesini beklediği sırada polis

memurlarının kendisine kimlik sorduklarını, kimliğini polislere verdiğini,

kimlik sorgulaması devam ederken başvurucunun yanlarına gelerek “ bu şahıs

benim evimin işlerini yapıyor, bir sorun mu var” diye sorduğunu, bunun üzerine

polislerin ‘sen kimsin, kim oluyorsun’ diyerek başvurucuya da kimlik

sorduklarını, başvurucu kimlik yerine doktor kaşesini gösterince kimliğini

çıkarmasını istediklerini, başvurucuya “Adı Deniz’miş, ayrıca Diyarbakırlı”

dediklerini, bu sırada kendisine vurduklarını, başvurucu tepki gösterince ona

da vurduklarını, daha sonra kendilerini ekip otosuna bindirerek boş bir arsaya

götürdüklerini, önce başvurucuyu indirip dövdüklerini, sonra da kendisini

indirip dövdüklerini, karakola götürüp çırılçıplak soyduktan sonra tekrar

dövdüklerini, sinkaflı şekilde sövdüklerini,

fotoğraflarını çekip bunu arkadaşlarımıza göstereceğiz dediklerini”

belirtmiştir.

iv. Kovuşturma Aşaması Sonucunda Verilen Karar

27. İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesince polis memurları hakkında

yapılan yargılama sonucunda verilen 4/7/2013 tarih ve E.2008/1675, K. 2013/712

sayılı kararda, “Sanık polis memurlarının

olay tarihinde her iki müştekiden kaynaklanan haksız bir kışkırtma, hakaret ve

görevliye etkin direnme gibi eylemler söz konusu olmaksızın, kamu görevlisinin

sahip bulunduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle gerek yakalama esnasında ve

gerekse Bornova Polis Merkezine teslim aşamasında kanunun tanıdığı zor kullanma

yetkisini keyfi biçimde aşarak her iki müştekiyi doktor raporunda belirtildiği

şekilde darp edip yaraladıkları, müştekiler beyanı, doktor raporları, idari

tahkikat sonucu tanzim olunan müfettiş raporu ve tüm dosya kapsamı ile anlaşıldığından,

eylemin zor kullanma yetki sınırları içerisinde gerçekleştiğine dair dosya

kapsamı ile bağdaşmayan savunmaya itibar edilmeyerek sabit görülen

eylemlerinden dolayı hüküm fıkrasında belirtildiği şekilde cezalandırılmalarına

karar vermek gerekmiştir, denilerek polis memurlarının 5237 sayılı Kanun’un

256/1, 86/3-d maddeleri gereğince 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına,

sanıklara verilen cezanın nevi ve miktarı, sabıkasız olmaları, sanıkların

kişilik özellikleri, ileride tekrar suç işlemekten çekinmesine sebep olacağı,

olay nedeniyle müştekinin dosyaya yansıyan ve talep edilen maddi bir zararının

bulunmaması ve sanıkların hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar

verilmesini talep etmeleri nazara alınarak” gerekçesiyle sanıklar

hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

28. Başvurucu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına

karşı etkili bir başvuru yolu olmadığı düşüncesiyle itirazda bulunmamış,

5/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

29. 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması”

kenar başlıklı 256. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini

yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet

kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”

30. Aynı Kanun’un “Kasten

Yaralama” kenar başlıklı 86. maddesinin ilgili fıkra ve bendi

şöyledir:

“(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin

basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde,

mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para

cezasına hükmolunur.

(3) Kasten yaralama suçunun;

…

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye

kullanılmak suretiyle,

İşlenmesi halinde,

şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

31. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun

231. maddesinin (5), (6), (8), (10), (11) ve (12) numaralı fıkraları.

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

32. Mahkemenin 10/12/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucunun 5/8/2013 tarih ve 2013/6359 numaralı bireysel başvurusu incelenip

gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

33. Başvurucu, doktor olduğunu, evinin boya işini yapan A.Y.'nin yolda polislerle tartıştığını görünce olayı sorduğunu,

polislerin hakaret ederek tekme ve yumruk ile vurmak suretiyle kendisini

yaraladıklarını, Diyarbakırlı olmadığı halde doğulu olması nedeniyle 'Diyarbakırlı mısın?' diyerek

küçümsediklerini, ıssız bir arsaya götürüp vurmaya devam ettiklerini, akabinde

keyfi olarak nezarethaneye götürdüklerini, çırılçıplak soyduklarını, işkence

gördüğünü, polisler hakkında kasten yaralama suçundan kamu davası açıldığını,

mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, polisler

aleyhine yürütülen ceza yargılamasının makul sürede bitirilmediğini belirterek

Anayasa'nın 10., 17., 19., 36. ve 38. maddelerinde güvence altına alınan

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, 250.000,00 TL manevi tazminat

talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

34. Adalet Bakanlığı kabul edilebilirlik yönünden bir

değerlendirmede bulunmamıştır.

35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder. Bu nedenle başvurucunun iddiaları Anayasa’nın 17/3., 19.

ve 36. maddeleri ile ilişkili görülerek işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik

hakkı ile adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.

a. Özgürlük ve Güvenlik Hakkının İhlal Edildiği İddiası

36. Başvurucu, hiçbir suç şüphesi yokken keyfi olarak

gözaltına alınmış ve nezarete atılmış olduğunu iddia ederek Anayasa’nın 19.

maddesinde güvence altına alınan özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

37. 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un geçici 1. maddesinin (8)

numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, 23/9/2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem

ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel başvuruları inceler.”

38. Bu hüküm gereğince Anayasa Mahkemesi, 23/9/2012

tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireysel

başvuruları inceler. Dolayısıyla Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi ancak bu

tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılan bireysel

başvurularla sınırlıdır. Kamu düzenine ilişkin bu düzenleme karşısında, anılan

tarihten önce kesinleşmiş nihaî işlem ve kararları da içerecek şekilde yetki

kapsamının genişletilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).

39. Ne var ki başvurunun kabul edilebilmesi için ihlal

iddiasına dayanak teşkil eden nihai işlem veya kararların 23/9/2012 tarihinden

evvel kesinleşmemiş olmaları da gerekmektedir. Nihai işlem veya kararların

anılan tarihten önce kesinleştikleri tespit edildiği takdirde ilgili şikâyetler

bakımından başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Mahkemenin yargı yetkisine ilişkin bu tespitin bireysel başvuru incelemesinin

her aşamasında yapılabilmesi mümkündür (B. No: 2012/726, 2/7/2013, § 32).

40. Somut olayda başvurucu 15/5/2008 tarihinde saat 17.20

civarında yakalanarak hakkında adli işlem başlatılmış, yaklaşık olarak 8 saat

tutulduktan sonra 16/5/2008 tarihinde saat 01.00’de ifadesi alındıktan sonra

serbest bırakılmıştır

41. Başvurucu, 16/5/2008 tarihinde sona eren yaklaşık 8 saat

süren bu tutulma işlemine karşı herhangi bir hukuk yoluna başvurmamıştır. Bu

nedenle hakkında verilen gözaltına dair kararı en son karar; gözaltının sona

erdiği 16/5/2008 tarihini de en son kararın tarihi olarak kabul etmek gerekir.

Bu tarih ise Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin zaman bakımından

yetkisinin başladığı 23/9/2012 tarihinden öncedir.

42. Açıklanan nedenlerle, olayda iç hukuk yolunu tüketen

nihai kararın, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı 23/9/2012

tarihinden önce verildiği anlaşıldığından başvurunun, diğer kabul edilebilirlik

şartları yönünden incelenmeksizin “zaman

bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

43. Başvurucu, kendisine işkencede bulunduklarını iddia

ettiği kolluk görevlileri aleyhine yürütülen ceza yargılamasının makul sürede

bitirilmediğini ve disiplin soruşturmasının ihtilaflı kurumun memurlarınca

yapıldığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia

etmiştir.

44. Bakanlık görüşünde, adil yargılanma hakkının ihlal

edildiği yönündeki şikâyet değerlendirilirken, Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesinin (AİHM) bu konuda benimsediği ilkelere değinilmiş, AİHM’nin,

Sözleşme’nin 3. maddesinin usuli gereği olarak

sorumlular aleyhine yürütülen soruşturmanın uzunluğundan bahisle yine

Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlal edildiği yönündeki şikâyetleri, 3. madde

kapsamında incelediği ve 6/1. maddeye dayalı şikâyetleri ayrıca ele almadığı

ifade edilmiştir.

45. Başvurucu, Bakanlığın bu konudaki görüşüne karşı herhangi

bir beyanda bulunmamıştır.

46. Başvurucu, adil yargılanma hakkına dayanarak, kolluk

görevlileri aleyhine yürütülen davanın makul süreyi aştığını ve disiplin

soruşturmasının aynı kurum çalışanlarınca yürütüldüğünü ileri sürmüşse de, işkence yasağına ilişkin olarak devletin etkili

soruşturma yapma sorumluluğu kapsamında bu hususun da ele alınması

gerektiğinden, anılan şikâyet ile ilgili adil yargılanma hakkı açısından ayrıca

bir değerlendirme yapılmamıştır.

c. İşkence Yasağının İhlal Edildiği İddiası

47. Başvurunun incelenmesi neticesinde, işkence yasağına

ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedenin de bulunmadığı anlaşıldığından,

başvurunun bu bölümünün kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

48. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

"Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan

haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

49. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesi

şöyledir:

“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza

veya muamelelere tabi tutulamaz.”

50. Başvurucu, doktor olarak görev yaptığını, kimlik gösterme

meselesi nedeniyle polislerle tartıştığını, kimlik belgesi yerine üzerinde

bulunan doktor kaşesini gösterince polis memurlarının hakaret ederek, yumruk

ile vurmak suretiyle kendisini yaraladıklarını, Diyarbakırlı olmadığı halde

doğulu olması nedeniyle “Diyarbakırlı mısın?”

diyerek küçümsediklerini, ıssız bir arsaya götürüp tekmelerle vurmaya devam

ettiklerini, akabinde nezarethaneye götürdüklerini, çırılçıplak soyduklarını,

işkence gördüğünü iddia etmiştir.

51. Başvurucu, işkence ve kötü muameleye maruz kalmasından dolayı

yaptığı şikâyet üzerine, kendisine kötü muamelede bulunan kolluk görevlileri

hakkında işkence suçu yerine kasten yaralama suçundan kamu davası açıldığını,

açılan kamu davasının makul sürede tamamlanmadığını, mahkemece sanıklar

hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, bu

nedenlerle yargılamanın etkili yürütülmediğini belirtmiştir.

52. Bakanlık görüşünde, işkence yasağının esas bakımından

ihlal edildiği yönündeki şikâyetler değerlendirilirken, başvuranın polisler

tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığı şikayeti üzerine, İzmir Cumhuriyet

Başsavcılığınca soruşturma yapıldığı, ilgili polis memurları hakkında sulh ceza

mahkemesine zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten

yaralama suçlamasıyla kamu davası açıldığı, başvurucunun kişi dokunulmazlığı

hakkının ihlal edilip edilmediğine ilişkin değerlendirme ve takdirin Anayasa

Mahkemesine ait olduğu vurgulanmıştır.

53. Bakanlık, işkence yasağının usul bakımından ihlal

edildiği yönündeki şikâyetlere ilişkin olarak da, başvurucunun maruz kaldığı

eylemi soruşturma makamlarına taşıdığını ve yargılama faaliyetlerine aktif

olarak katıldığını, sulh ceza mahkemesinin gözaltı sürecindeki işkence

iddialarına ilişkin herhangi bir karar vermediğini, hükmünü zor kullanma

yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama üzerine kurduğunu,

AİHM içtihatları ve belirtilen hususlar ışığında başvurucunun kişi

dokunulmazlığı hakkının usul bakımından ihlal edilip edilmediğine ilişkin

değerlendirme ve takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğunu ifade etmiştir.

54. Başvurucu, başvurunun esası hakkındaki Bakanlık görüşüne

karşı, başvuru dilekçesindeki iddialarını tekrarlayarak, Bakanlığın lehe olan

beyanlarına aynen katıldıklarını, aleyhe olabilecek beyanları reddettiğini

beyan etmiştir.

55. Başvurucu, usule ilişkin Bakanlık görüşüne karşı, etkin

bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadığı gibi, hükmün açıklanmasının geri

bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle ilgili kamu görevlilerinin cezasız

kaldıklarını ifade etmiştir.

56. İşkence yasağına ilişkin şikâyetlerin incelenmesinin,

devletin negatif ve pozitif sorumluluğuna bağlı olarak maddi ve usuli boyutları bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekir.

Bu nedenle başvurucunun somut olaydaki şikâyetleri, Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrası kapsamında, devletin maddi ve usuli

yükümlülükleri açısından ayrı şekilde değerlendirilecektir.

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal Edildiği

İddiası

57. Somut olayda cezai kovuşturmanın yapıldığı ve sanıkların

kasten yaralama suçundan haklarında verilen hükmün açıklanmasının geri

bırakıldığı gözetilerek öncelikle bu durumun başvurucu açısından yeterli ve

etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığı, diğer bir ifade ile yargılama

sonucunun mağdurluk sıfatını ortadan kaldırıp kaldırmadığının incelenmesi

gerekir. Her ne kadar şahsi cezai mesuliyete ilişkin konulara değinmek ya da

kişilerin suçlu olup olmadıklarına yönelik karar vermek Anayasa Mahkemesinin

görevinde bulunmuyor ise de, kamu görevlilerinin

işledikleri kötü muamele suçları için yapılan uygulamalara ilişkin olarak,

suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlık olduğu

durumlarda, Anayasa Mahkemesinin anayasal denetim yapma görevi bulunmaktadır.

58. AİHM kararlarında da ifade edildiği gibi, tüm adli

kovuşturmaların, mahkûmiyet veya belirli bir hüküm alma ile sonuçlanmasına

yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte, mahkemeler hiçbir koşul

altında yaşamı tehdit eden suçlar ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan ağır

saldırıların cezasız kalmasına, af ya da zamanaşımına uğramasına izin

vermemelidirler. Adli makamların, yetki alanları kapsamındaki kişilerin

yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak üzere konan kanunların

koruyucuları olarak, sorumlu olanlara yaptırım uygulamakta kararlı olmaları ve

suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığa izin

vermemeleri gerekir. Aksi halde devletin, kişilerin fiziksel ve ruhsal

bütünlüklerini kanunlar aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğü

yerine getirilmemiş olacaktır (bkz. Ali ve

Ayşe Duran/Türkiye, B. No: 42942/02, 8/4/2008; Okkalı/Türkiye, B. No: 52067/99,

17/10/2006).

i. Genel İlkeler

59. Başvuru konusu olay, devlet gözetimi altında bulunan

başvurucunun maruz kaldığı sözlü ve fiili saldırı nedeniyle maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edilmesi iddiası ile ilgilidir.

60. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkı Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin

birinci fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da

kimseye “işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” ceza veya

muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

61. Devletin, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu

hakka müdahale etmemelerini, yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen

şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal zarar görmelerine neden olmamalarını

gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme

yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir (B. No: 2013/293, 17/7/2014, §

81).

62. Anayasa’nın 17. maddesi ayrıca Devlete, söz konusu

kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya

muameleye, bu muameleler üçüncü kişiler tarafından yapılmış olsa bile, maruz

bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yükletmektedir. Dolayısıyla

yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gerektiği bir kötü muamele tehlikesinin

gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda Devletin

17. maddenin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabilir (B. No:

2013/293, 17/7/2014, § 82).

63. Öte yandan bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine

ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup, her olayda asgari

eşiğin aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak

değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal

etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem

taşımaktadır (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 23). Değerlendirmeye alınacak bu

unsurlara muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki saik de eklenebilir (benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. Aksoy/Türkiye,

B. No: 21987/93, 18/12/1996, § 64; Eğmez/Kıbrıs,

B. No: 30873/96, 21/12/2000, § 78; Krastanov/Bulgaristan, B. No: 50222/99, 30/9/2004, § 53). Ayrıca kötü

muamelenin, heyecanın ve duyguların yükseldiği bağlamda meydana gelip

gelmediğinin tespiti de (bkz. yukarıda geçen Eğmez, § 53; Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 104) dikkate

alınması gereken diğer faktörlerdir (B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 83).

64. Anayasa ve AİHS tarafından kötü muamele, kişi üzerindeki

etkisi gözetilerek derecelendirilmiş ve farklı kavramlarla ifade edilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında geçen ifadeler arasında

bir yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip

nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için, anılan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele kavramları ile

işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın Anayasa tarafından,

özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı

muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla

getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme

altına alınmış olan “işkence”, “eziyet”

ve “hakaret” suçlarının

unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (B. No:

2013/293, 17/7/2014, § 84).

65. Buna göre anayasal düzenleme bağlamında kişinin maddi ve

manevi varlığının bütünlüğüne en fazla zarar veren muamelelerin “işkence”

olarak belirlenmesi mümkündür (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 22). Muamelelerin

ağırlığının yanı sıra, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya

Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1.

maddesinde “işkence” teriminin

özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayırımcı bir

nedenle kasten ağır acı veya ıstırap vermeyi kapsadığı belirtilerek, “kasıt” unsuruna da yer verilmiştir (B.

No: 2013/293, 17/7/2014, § 85).

66. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10/12/1984

tarihinde kabul edilen ve 26/6/1987 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye’nin de

10/8/1988 tarihinde taraf olduğu İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya

Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin 1. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Bu Sözleşme bakımından ‘işkence’, bir kimseye, kendisinden

bir ikrar veya üçüncü kişiyle ilgili bilgi elde etmek, kendisinin veya üçüncü

kişinin işlediği veya işlediğinden şüphelenilen bir fiil nedeniyle

cezalandırmak, kendisine veya üçüncü kişiye gözdağı vermek veya zorlamak

amacıyla veya ayrımcılığa dayanan her hangi bir gerekçeyle, bir kamu görevlisi

veya resmi sıfatla hareket eden bir kişi tarafından veya bu kişilerin teşviki

veya rızası veya muvafakatiyle üçüncü kişi tarafından, kasten işlenen ve

işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren her

hangi bir fiildir. Kanuni yaptırımlardan kaynaklanan veya yaptırımın doğasında

bulunan veya bu yaptırımlarla rastlaşan acı veya ıstırap, işkence sayılmaz.”

67. Yine anılan Sözleşme’nin 15. maddesi “Her bir Taraf Devlet, işkence sonucu alındığı ortaya

çıkan bir ifadenin, işkence yapmaktan sanık bir kimsenin aleyhine bu beyanın

alındığına dair bir delil olarak kullanılması hariç, hiç bir yargılamada delil

olarak ileri sürülememesini sağlar.” hükmüne; 16. maddesi de “1. Her bir Taraf

Devlet kendi egemenliği altındaki bir ülkede, birinci maddede tanımlanan

işkenceye varmayan diğer zalimane, insanlıkdışı veya

aşağılayıcı muamele veya ceza fiillerinin bir kamu görevlisi ve resmi sıfatla

hareket eden bir diğer kimse tarafından veya bu kimsenin teşviki veya rızası

veya muvafakati ile işlenmesini önlemeyi taahhüt eder. Sözleşmenin özellikle

10, 11, 12 ve 13. maddelerinde yer alan yükümlülükler, işkence sözcüğü yerine

diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı bir

muamele veya ceza terimleri koyularak uygulanır.” hükmüne yer

vermiştir.

68. “İşkence” seviyesine varmayan fakat yine de

önceden tasarlanmış, uzun bir dönem içinde saatlerce uygulanmış ve fiziki

yaralanmaya veya yoğun maddi veya manevi ızdıraba

sebep olan insanlık dışı muameleler “eziyet”

olarak tanımlanabilir (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 22). Bu hallerde meydana

gelen acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz bir unsur olarak bulunan

acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak “eziyet”te,

ızdırap verme kastının belli bir amaç doğrultusunda

yapılması aranmaz (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. İrlanda/Birleşik

Krallık, B. No: 5310/71, 18/1/1978, § 167; yukarıda geçen Eğmez/Kıbrıs, § 78).

AİHM, fiziksel saldırı, darp, psikolojik sorgu teknikleri, kötü şartlarda

tutma, kişiyi kötü muamele göreceği bir yere sınır dışı ya da iade etme,

devletin gözetimi altında kişinin kaybolması, kişinin evinin yok edilmesi, ölüm

cezasının infazının uzunca bir süre beklenilmesinin doğurduğu korku ve sıkıntı,

çocuk istismarı gibi muameleleri “insanlık

dışı muameleler” olarak nitelendirmiştir (bkz. yukarıda geçen İrlanda/Birleşik Krallık; Ilaşcu

ve diğerleri/Moldova ve Rusya, [BD], B. No: 48787/99, 8/7/2004, §§

432-438; Soering/Birleşik Krallık, B. No: 14038/88,

7/7/1989, § 91; Jabari/Türkiye, B. No: 40035/98, 11/7/2000, §§

41-42; Giusto/İtalya, B. No: 38972/06, 15/5/2007). Bu

nitelikteki muameleler Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında

“eziyet” olarak nitelendirilebilir (B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 88).

69. Mağdurları küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde

kendilerinde korku, küçültülme, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya

mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye

sürükleyen aşağılayıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele

veya ceza olarak tanımlanması mümkündür (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 22).

Burada “eziyet”ten farklı olarak, kişi

üzerinde uygulanan muamele, fiziksel ya da ruhsal acıdan öte küçük düşürücü

veya alçaltıcı bir etki oluşturmaktadır (B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 89).

70. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunu

belirleyebilmek için her somut olay kendi özel koşulları içinde

değerlendirilmelidir. Muamelenin kamuya açık olarak yapılması onun aşağılayıcı

ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan nitelikte olup olmamasında rol oynasa da, bazı durumlarda kişinin kendi gözünde küçük düşmesi de

bu seviyedeki bir kötü muamele için yeterli olabilmektedir (benzer AİHM kararı

için bkz. Pretty/Birleşik Krallık, B. No: 2346/02,

29/4/2002, § 52). Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile

yapılıp yapılmadığı dikkate alınsa da böyle bir amacın belirlenememesi, kötü

muamele ihlali olmadığı anlamına gelmeyecektir (benzer AİHM kararı için bkz. V/Birleşik Krallık, [BD], B. No: 24888/94, 16/12/1999, § 71). Bir muamele hem

insanlık dışı/eziyet hem de aşağılayıcı/insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele

niteliğinde olabilir (benzer AİHM kararı için bkz. yukarıda geçen İrlanda/Birleşik Krallık). Her türlü

işkence, aynı zamanda insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele oluştururken,

insan haysiyetiyle bağdaşmayan her aşağılayıcı muamele insanlık dışı/eziyet

niteliğinde olmayabilir. Tutulma koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar,

ayrımcı davranışlar, devlet görevlileri tarafından sarf edilen hakaretamiz

ifadeler, engelli kimselerin karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, kişiye normal

olmayan bazı şeyleri yedirme içirme gibi aşağılayıcı muameleler “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele

olarak ortaya çıkabilir (B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 90).

71. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanmış

bir eylem tehdidinde bulunmak da, yeterince yakın ve

gerçek olması koşuluyla, bu maddenin ihlali sonucunu doğurma riskini

taşıyabilir. Dolayısıyla bir kimseyi işkence ile tehdit etmek, en azından “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele

oluşturabilir (B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 91).

72. Özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişiye yönelik, kendi

eylem ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe, zora

başvurulması, insan onurunun zedelenmesi ve ilke olarak Anayasa’nın 17.

maddesinin 3. fıkrasında öngörülen yasağın ihlal edilmesi sonucunu doğurabilir

(B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 92).

73. AİHM’nin birçok kararında da ifade edildiği gibi işkence

yasağı, demokratik toplumun temel değerleri ile ilgili bir düzenlemedir.

AİHS’nin normatif maddelerinin çoğunluğunun aksine 3. madde istisna

öngörmemekte ve 15. maddenin 2. fıkrasına göre ulusun varlığını tehdit eden

genel bir tehlike durumunda bile askıya alınamamaktadır (bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999,

§ 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, §

119). AİHM, terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele gibi en zor koşullarda bile

Sözleşme’nin işkence ve insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele ya da cezaları,

mağdurun davranışı ne olursa olsun, kesin ifadelerle yasakladığını teyit

etmiştir (bkz. yukarıda geçen Labita/İtalya,

§ 119; Chahal/Birleşik

Krallık, B. No: 22414/93, 15/11/1996, § 79) (B. No: 2013/293,

17/7/2014, § 93).

74. AİHM kararlarında, bir kişinin sağlıklı haldeyken

gözaltına alındığı ancak salıverildiği zaman vücudunda yaralanma tespit

edildiği durumlarda, söz konusu yaralanmanın nasıl oluştuğu hususunda makul bir

açıklama getirme ve mağdurun bu yöndeki iddialarını şüphede bırakacak kanıtları

sunma yükümlülüğünün Devlete ait olduğu, özellikle ilgili iddiaların doktor

raporları ile doğrulandığı hallerde Sözleşme'nin 3. maddesi anlamında açık

sorunların ortaya çıkacağı ifade edilmiştir (bkz. yukarıda geçen Selmouni/Fransa, § 87; Ferhat/Türkiye, B. No: 12673/05, 25/9/2012, § 33).

75. Kötü muamele konusundaki iddialar, uygun delillerle desteklenmelidir (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Klaas/Almanya,

B. No: 15473/89, 22/9/1993, § 30). İddia edilen olayların gerçekliğini tespit

etmek için, her türlü şüpheden uzak, makul kanıtların varlığı gerekir. Bu

nitelikteki bir kanıt, yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi

ispat edilemeyen birtakım karinelerden de oluşabilir (benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. İrlanda/Birleşik

Krallık, B. No: 5310/71, 18/1/1978, § 161; yukarıda geçen Labita/İtalya, § 121). Bu bağlamda kanıtlar

toplanırken tarafların takındıkları tutumlar dikkate alınmalıdır (bkz. Tanlı/Türkiye, B. No: 26129/95, 10/4/2001,

§ 109). Ancak bu uygun koşulların tespiti halinde bir kötü muamelenin

varlığından bahsedilebilir (B. No: 2013/394, 6/3/2014, § 28).

76. Bireysel başvurulara ilişkin şikâyetlerin incelenmesinde

Anayasa Mahkemesinin sahip olduğu rol ikincil nitelikte olup, bazı durumların

ortaya koyduğu şartlar nedeniyle ilk derece mahkemesi rolünü üstlenmesinin

kaçınılmaz olduğu hallerde çok dikkatli davranması gerekmektedir (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. McKerr/Birleşik

Krallık, B. No: 28883/95, 4/4/2000). Anayasa’nın 17. maddesi

bağlamında yapılan şikâyetlerin incelenmesinde böyle bir durumla karşılaşma

riski bulunmaktadır. Anılan maddede güvence altına alınan yaşam hakkı ve kötü

muamele yasağı ihlali ile ilgili iddialarda bulunulduğu zaman, Anayasa

Mahkemesi, bu konu hakkında tam bir inceleme yapmalıdır (benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Ribitsch/Avusturya, B. No: 18896/91, 4/12/1995, §

32). Ancak görülmekte olan

bir davadaki delilleri değerlendirmek kural olarak derece mahkemelerinin işi

olduğundan, Anayasa Mahkemesinin görevi, bu mahkemelerin maddi olaylara ilişkin

değerlendirmelerinin yerine kendi değerlendirmesini koymak değildir (benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Klaas/Almanya, B. No: 15473/89, 22/9/1993, §

29; Jasar/Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, B.

No: 69908/01, 15/2/2007, § 49). Kötü muamele iddiaları ile ilgili olarak

derece mahkemelerinde dava görüldüğü zaman, ceza hukuku sorumluluğunun, Anayasa

ve uluslararası hukuk sorumluluğundan ayrı tutulması gerekir. Anayasa Mahkemesinin

yetkisi, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller

kapsamında bulunanlarla sınırlıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin cezai

sorumluluk bağlamında suça ya da masumiyete ilişkin bir bulguya ulaşma görevi

bulunmamaktadır (benzer AİHM kararı için bkz. yukarıda geçen Tanlı/Türkiye, §§ 110 – 111). Diğer

taraftan derece mahkemelerinin bulgularının Anayasa Mahkemesini bağlamamasına

rağmen, normal şartlar altında bu mahkemelerin maddi olaylara ilişkin yaptığı

tespitlerden ayrılmak için de kuvvetli nedenlerin var olması gerekir (B. No:

2013/293, 17/7/2014, § 96).

ii. Genel İlkelerin Olaya Uygulanması

77. Başvurucu, memura mukavemet suçu şüphesi ile polis

görevlileri tarafından 15/5/2008 tarihinde saat 17.20 civarında yakalanarak

adli işlem yapılmak üzere polis merkezine götürülmüştür. Aynı gün saat 21.30’da

yapılan muayenesinde “sağ ön parietal bölgede hiperemi, sol occipital bölgede hiperemi, sol

kaş üzerinde 5 cm’lik hiperemi,

sağ frontal bölgede hiperemi,

sağ kaş üzerinde yaklaşık 1 cm’lik ekimotik alan, sağ göz altında ve sol kulak altında ekimotik alanlar, sağ trokoidal hassasiyet

ve hiperemi, sol uyluk ve sol kruriste

yumuşak doku travması ile uyumlu bulgular tespit edildiği, hastanın hayati

tehlikesinin bulunmadığı ve basit tıbbi müdahale ile iyileşebilecek lezyonlara

sahip olduğu” belirlenmiştir. Başvurucunun polis merkezinde şüpheli

sıfatıyla verdiği ifadesinde “…Kimlik

gösterme meselesi nedeniyle tartıştığı polis memurlarından birinin kendisine

6-7 kez tokatla vurduğunu ve kendisini de ekip otosuna bindirdiklerini, ekip

otosunun içinde sinkaflı küfürler edildiğini, araçla

100-150 metre ileride bulunan boş araziye götürülerek burada araçtan

indirilerek kafasına ve karnına tekmelerle vurduklarını, yaklaşık 10-15 dakika

burada kötü muameleye maruz kaldığını, daha sonra tekrar ekip otosuna

bindirildiğini, araçta da sinkaflı küfürler

edildiğini, “…demek Diyarbakırlısın, adında Deniz. Sen üniversitede az dayak

yedin herhalde, doktor oldun da bir şey mi oldun” denilerek polis memurlarınca

aşağılandığını, ekip otosuyla karakola getirildikten sonra nezarethaneye

konulduğunu, burada da elbiseleri çıkartıldıktan sonra birkaç kez darp

edildiğini” belirtmesi üzerine, Cumhuriyet Savcılığınca bu

iddiaların araştırılması için soruşturma başlatılmış, başvurucunun gözaltında

bulunduğu zaman diliminde vücudunun çeşitli yerlerinde meydana gelen darp

izlerinin polis memurları tarafından meydana getirildiği kanaatine varılarak

polis memurları hakkında “zor kullanma

sınırlarını aşarak kasten yaralama” suçundan kamu davası açılmıştır.

Başvurucunun sövme ve aşağılanma suretiyle kendisine hakaret edildiği

iddiasıyla ilgili olarak ise ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar

verilmiştir (§

19, 20). Ayrıca polis görevlileri savunmalarında, başvurucunun sağlıklı şekilde

girdiği gözaltındaki yaralanmalarının nasıl meydana geldiğine ilişkin ikna

edici bir açıklamada bulunmamışlardır.

78. Diğer taraftan, başvurucunun gözaltına alınmasına neden

olan “görevi yaptırmamak için direnme”

iddiasıyla ilgili olarak hakkında açılan davada İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi,

başvurucunun üzerine atılı suçu işlediğine dair yeterli delil elde

edilemediğinden beraatına karar vermiş, bu karar temyiz aşamasında onanarak

kesinleşmiştir. Bunun yanında, İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesince “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması

suretiyle kasten yaralama” suçundan üç polis memuru hakkında yapılan

yargılama sonucunda polis memurlarının suçları sabit görülmüş, ancak haklarında

verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

79. Başvurucu, polislerce yakalandıktan sonra kendisine bir

polis memuru tarafından 5-6 kez tokat atıldığını, polis otosunun içinde sinkaflı küfürler edildiğini, boş araziye götürülerek

burada araçtan indirilerek kafasına ve karnına tekmelerle vurulduğunu, yaklaşık

10-15 dakika burada kötü muameleye maruz kaldığını, daha sonra tekrar ekip

otosuna bindirildiğini, araçta da sinkaflı küfürler

edildiğini, “…demek Diyarbakırlısın, adında

Deniz. Sen üniversitede az dayak yedin herhalde, doktor oldun da bir şey mi

oldun” denilerek aşağılandığını, ekip otosuyla karakola

getirildikten sonra nezarethaneye konulduğunu, polis merkezi nezarethanesinde

çırılçıplak soyulduğunu, ellerini başının üstüne koydurarak etrafında

döndürüldüğünü, “kaşe göstermek nasılmış

doktor” diyerek tokat atıldığını emniyet, savcılık ve mahkeme

aşaması ile bireysel başvuruda ileri sürmüştür. Gözaltında olduğu için, dış

dünyayla ilişkisi kesilen veya kendisine destek olabilecek ve gerekli kanıtları

oluşturabilecek doktor, avukat, aile yakını veya arkadaşlarla görüşmesi her an

olanaklı olmayan başvurucunun gözaltı sırasında maruz kaldığı kimi kötü muamele

davranışları yönünden yaptığı şikâyeti desteklemesinin, kanıt toplamasının

güçlüğü nedeniyle zor olacağı açıktır. Başvurucunun bu kapsamdaki iddialarına

ilişkin olarak, ancak dosyadaki tüm verilerin birlikte incelenmesi halinde bir

sonuca ulaşılması mümkündür.

80. Buna göre başvurucunun aşamalarda birbiriyle uyuşan

sözleri, olayın diğer müştekisi olan A.Y.’nin

beyanları, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinin olay günü verilen 15/5/2008

tarihli ve başvurucu taburcu olurken verilen 20/5/2008 tarihli doktor

raporları, İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararı (§ 27) ve polis

başmüfettişince hazırlanan 9/6/2008 tarihli soruşturma raporu (§22)

başvurucunun bu iddialarının doğruluğuna karine oluşturmuştur. Sağlıklı bir

şekilde gözaltına alınan başvurucunun, gözaltından çıkarıldıktan sonra

yaralanmış olduğunun tutarlı ifadeleri ve doktor raporları ile saptanmış olması

karşısında, artık bunun kolluk görevlilerinin eylemleri sonucu olmadığına

ilişkin ispat yükümlülüğü idareye aittir. Ancak, idarenin ispat yükümlülüğünü yerine

getirmediği görülmüştür.

81. Başvurucu hakkında sağlık raporlarında belirtilen

yaraların tümü ve başvurucunun gözaltı sırasında maruz kaldığı kötü muameleye

ilişkin beyanları, fiziksel acıların bulunduğunu ortaya koymuştur. Olayın

başında başvurucunun kimlik yerine doktor kaşesini göstererek doktor olduğunu

söylemesi üzerine, polis memurlarının bunu kendilerine yapılmış bir saygısızlık

olarak algılayıp başvurucunun iddiasına göre o andan itibaren doktor olmasına

vurgu yaparak onu aşağılamaya çalışmaları ve iddiaya göre başvurucuyu

nezarethanede çırılçıplak soyarak kendi etrafında döndürmeleri de birlikte

değerlendirildiğinde bu muamelelerin eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan

muamele niteliğinde olduğunu söylemek için yeterli ve ciddi kanıt unsuru

bulunmaktadır.

82. Her ne olursa olsun, özgürlüğü kısıtlanan bir kişi

nezdinde, bu kişinin tutumu tam olarak gerekli kılmadıkça, fiziksel güç

kullanılması insan onurunu kırar ve kural olarak Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrasını ihlal eder. Özellikle gözaltında yaşanan olaylar esnasında

başvurucunun toplum tarafından saygı gören bir meslek mensubu olması,

başvurucunun yaşadığı olayın yerel ve ulusal basında geniş yer alması (dosya

içerisinde bulunan ilgili habere dair gazete fotokopileri) göz önüne

alındığında, bu başvurucunun gözaltı sırasında uğradığı şiddetin yoğunluğu

nedeniyle gelecekte de sürekli bir acı ve endişe içinde yaşama riski altında

kalabileceği inkâr edilemez.

83. Yukarıda ifade edilen ve insan onuru ile bağdaşmayan,

bedensel veya ruhsal yönden acı çektiren aşağılanmaya yol açan nitelikteki

muamelelerin; İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesinin görevli memura direnme suçundan

başvurucunun beraatına karar vermesi ve İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesinin

gerekçeli kararında “polislerin zor kullanma

şartları oluşmadığı halde vurdukları” ifadesine yer vermesi birlikte

değerlendirilip, devlet görevlilerince kendilerine karşı bir direnme olmadan

keyfi ve bilinçli olarak yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda ve ayrıca bu

muamelelerin, başvurucunun vücut bütünlüğünde oluşturduğu etkileri de dikkate

alındığında, eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele olarak

nitelendirilmesi mümkün görülmüştür.

84. Açıklanan nedenlerle, başvurucunun maruz kaldığı bu

eylemlerden dolayı Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına

alınan eziyet yasağının, maddi boyutu bakımından ihlal edildiği sonucuna

varılmıştır.

b. Anayasa’nın 17. Maddesinin

Usul Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

i. Genel

ilkeler

85. Başvurucu, kötü muameleye maruz kalmasından dolayı kolluk

görevlileri hakkında yaptıkları şikâyet üzerine açılan davanın makul sürede

tamamlanmadığını, sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına

karar verildiğini, böylece yargılamanın etkili yapılmadığını ileri sürmüştür.

86. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında,

devletin, pozitif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan tüm bireylerin

maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve diğer

bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi

varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

87. Devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı

kapsamında sahip olduğu bu pozitif yükümlülüğün bir de usuli

boyutu bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan

her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve

gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmi bir soruşturma

yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu

saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve

kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda, bunların

sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır

(benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No: 38361/97, 13/6/2002, § 137; Jasinskis/Letonya, B. No: 45744/08, 21/12/2010, §

72).

88. Buna göre bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka

aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye

tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması halinde,

Anayasa’nın 17. maddesi, “Devletin temel

amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddesindeki genel yükümlülükle

birlikte yorumlandığında etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını

gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve

cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Şayet bu olanaklı olmazsa, bu

madde, sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hale gelecek ve bazı hallerde

devlet görevlilerinin fiili dokunulmazlıktan yararlanarak, kontrolleri altında

bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (B. No:

2012/969, 18/9/2013, § 25; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Corsacov/Moldova, B. No: 18944/02, 4/4/2006, §

68).

89. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma

türünün, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin

cezai bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti

gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen

ölüm ve yaralama olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince

devletin, ölümcül ya da yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve

cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme

yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylar nedeniyle yürütülen idari ve hukuki

soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, bu hak ihlalini

gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (B. No:

2012/752, 17/9/2013, § 55).

90. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve

manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını

ve sorumluların ölüm ya da yaralama olayına ilişkin hesap vermelerini

sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması

yükümlülüğüdür. Diğer taraftan, burada yer verilen değerlendirmeler hiçbir

şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin, başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç

nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı (benzer yöndeki AİHM kararı için

bkz. Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008, § 70) ya da

tüm yargılamaları mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma

ödevi (bkz. yukarıda geçen Tanlı/Türkiye,

§ 111) yüklediği anlamına gelmemektedir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 56).

91. Yürütülecek ceza soruşturmaları, sorumluların tespitine

ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır.

Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma

makamlarının resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve sorumluların

tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir. Dolayısıyla, kötü

muamele iddialarının gerektirdiği soruşturma bağımsız bir şekilde, hızlı ve

derinlikli yürütülmelidir. Diğer bir ifadeyle yetkililer, olay ve olguları

ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı ve soruşturmayı sonlandırmak ya da kararlarını

temellendirmek için çabuk ve temelden yoksun sonuçlara dayanmamalıdırlar (bkz. Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, B. No:

24760/94, 28/10/1998, § 103; Batı ve

diğerleri/Türkiye, B. No: 33097/96-57834/00, 3/6/2004, § 136). Bu

kapsamda yetkililer diğer deliller yanında görgü tanıklarının ifadeleri ile kriminalistik bilirkişi incelemeleri dâhil söz konusu

olayla ilgili kanıtları toplamak için alabilecekleri bütün makul tedbirleri

almalıdırlar (bkz. Tanrıkulu/Türkiye

[BD], B. No: 23763/94, 8/7/1999, § 104; Gül/Türkiye,

B. No: 22676/93, 14/12/2000, § 89).

92. Bu tür olaylarla ilgili cezai soruşturmaların

etkililiğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap

verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine

açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, mağdurların meşru menfaatlerini

korumak için bu sürece etkili bir şekilde katılmaları sağlanmalıdır (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Hugh

Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109; Oğur/Türkiye [BD], B. No: 21594/93, 20/5/1999,

§ 92; Khadjialiyev ve diğerleri/Rusya, B. No: 3013/04,

6/11/2008, § 106; Denis Vassiliev/Rusya,

B. No: 32704/04, 17/12/2009, § 157; Dedovski ve diğerleri/Rusya, B. No: 7178/03, 15/5/2008, § 92; Ognyanova ve Choban/Bulgaristan,

B. No: 46317/99, 23/2/2006, § 107).

93. Devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında bazen tek başına

soruşturma yapılmamış olması yahut da yeterli soruşturma yapılmamış olması da

kötü muamele teşkil edebilmektedir. Dolayısıyla, şartlar ne olursa olsun,

yetkililer resmi şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmelidirler. Şikâyet

yapılmadığında bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren yeterli kesin

belirtiler olduğunda soruşturma açılması sağlanmalıdır. Bu bağlamda

soruşturmanın derhal başlaması, bağımsız biçimde, kamu denetimine tabi olarak

özenli ve süratli yürütülmesi ve bir bütün olarak etkili olması gerekir (B. No:

2012/969, 18/9/2013, § 25; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. yukarıda geçen

Batı ve diğerleri/Türkiye, §§ 133, 134).

94. Devlet memurları tarafından yapılan işkence ve kötü

muamele hakkında yürütülen soruşturmanın etkili olması için, soruşturmadan

sorumlu ve tetkikleri yapan kişilerin olaylara karışan kişilerden bağımsız

olması gerekir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. yukarıda geçen Oğur/Türkiye, §§ 91-92; Mehmet Emin Yüksel/Türkiye, B. No:

40154/98, 20/7/2004, § 37; Güleç/Türkiye, B. No: 21593/93, 27/7/1998, §§

81-82). Soruşturmanın bağımsızlığı sadece hiyerarşik ya da kurumsal bağlantının

olmamasını değil ama aynı zamanda somut bir bağımsızlığı da gerektirir (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Ergi/Türkiye,

B. No: 23818/94, 28/7/1998, §§ 83-84). Dolayısıyla etkili bir soruşturmadan söz

edebilmek için, öncelikle bağımsız yürütülebilir niteliğe sahip olması gerekir.

95. Soruşturmayı sağlayacak bir başvuru yolunun sadece

hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp, bu yolun uygulamada fiilen de etkili

olması ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip

bulunması gereklidir. Başvuru yolunun bir hak ihlali iddiasını önleyebilme,

devam etmekteyse sonlandırabilme veya sona ermiş bir hak ihlalini karara

bağlayabilme ve bunun için uygun bir tazminat sunabilmesi halinde ancak

etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir. Yine, vuku bulmuş bir hak ihlali

iddiası söz konusu olduğunda, tazminat ödenmesinin yanı sıra sorumluların

ortaya çıkarılması bakımından da yeterli usulü güvencelerin sağlanması gerekir

(B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 26; benzer yöndeki AİHM kararları için bkz.

yukarıda geçen Aksoy/Türkiye, §

95; Ramirez Sanchez/Fransa,

B. No: 59450/2000, 4/7/2006, §§ 157-160).

96. Kötü muameleye ilişkin şikâyetler hakkında yapılan

soruşturma söz konusu olduğunda yetkililerin hızlı davranması önemlidir.

Bununla birlikte belirli bir durumda bir soruşturmanın ilerlemesini engelleyen

sebepler ya da zorlukların olabileceği de kabul edilmelidir. Ancak, kötü

muameleye yönelik soruşturmalarda, hukuk devletine bağlılığın sağlanması,

hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve teşvik gösterildiği görünümü verilmesinin

engellenmesi, herhangi bir hile ya da kanunsuz eyleme izin verilmemesi ve

kamuoyunun güveninin sürdürülmesi için yetkililer tarafından soruşturmanın

azami bir hız ve özenle yürütülmesi gerekir (benzer yöndeki AİHM kararları için

bkz. Maıorano ve diğerleri/İtalya, B. No: 28634/06, 15/12/2009, § 124; McKerr/Birleşik Krallık, B. No: 28883/95, 4//5/2001, §§111, 114; Opuz/Türkiye, B. No: 33401/02, 9/6/2009, § 150).

97. Mahkemelerin, özellikle işkence ve kötü muamele

niteliğindeki bir olayın zamanaşımına uğramaması için ellerinden gelen tüm

gayreti sarf etmeleri ve tüm araçlara başvurmaları gerekir. Kötü muamele iddialarına

ilişkin bir ceza davası söz konusu olduğunda, yetkililer tarafından çabuklukla

verilecek bir yanıt, eşitlik ilkesi içinde genel olarak kamunun güveninin

korunması açısından temel bir unsur olarak sayılabilir ve kanundışı eylemlere

karışanlara karşı gösterilecek her türlü hoşgörüden kaçınmaya olanak tanır

(benzer AİHM kararları için bkz. Hüseyin

Esen/Türkiye, B. No: 49048/99, 8/8/2006; Özgür Kılıç/Türkiye, B. No: 42591/98, 24/9/2002).

98. AİHM, bir Devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle

suçlandığı durumlarda “etkili başvuru”nun

amaçları çerçevesinde, cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına

uğramamasının ve genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem

taşıdığına işaret etmiştir (bkz. Abdülsamet

Yaman/Türkiye, B. No: 32446/96, 2/11/2004, § 55).

99. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, 5271

sayılı Kanun'un 231. maddesinde düzenlenmiştir. Sanık hakkında kurulan

mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu

sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri

bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve

yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan

kaldırılarak kamu davasının aynı Kanun'un 223. maddesi uyarınca düşürülmesi

sonucunu doğurduğundan, bu özelliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai

nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birini oluşturmaktadır

(B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 30). 5271 sayılı Kanun’un 231. maddesinin (12)

numaralı fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına

itiraz edilebilir.

100. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte

bir kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının

öncelikle genel yargı mercilerinde, olağan yasa yolları ile çözüme

kavuşturulması esastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin

bu olağan denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir

(B. No: 2012/946, 26/3/2013, § 18).

101. Buna karşılık tüketilmesi gereken başvuru yolları,

başvurucunun şikâyetleri açısından makul bir başarı şansı sunabilecek ve bir

çözüm sağlayabilecek nitelikte, kullanılabilir ve etkili başvuru yollarını

ifade etmektedir. Ayrıca, başvuru yollarını tüketme kuralına uygunluğun

denetlenmesinde somut başvurunun koşullarının dikkate alınması esastır. Bu

anlamda, yalnızca hukuk sisteminde birtakım başvuru yollarının varlığının

değil, aynı zamanda bunların uygulama şartları ile başvurucunun kişisel

koşullarının gerçekçi bir biçimde ele alınması gerekmektedir. Bu nedenle

başvurucunun, kendisinden başvuru yollarının tüketilmesi noktasında

beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediğinin başvurunun özellikleri

dikkate alınarak incelenmesi gerekir (B. No: 2013/2355, 7/11/2013, § 27-28;

benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. İlhan

/Türkiye, 22277/93, 27/7/2000, § 56-64).

102. AİHM, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231.

maddesiyle düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu ile ilgili

yaptığı değerlendirmede, bir hükmün infazının ertelenmesinden daha ileri bir

etkisinin olduğu ve faillerin cezasız bırakılması sonucunu doğurduğu kanaatine

varmıştır. Mahkemeye göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hüküm ile

birlikte tüm yasal sonuçlarını, failin bu hükme uyması halinde ortadan

kaldırmakta iken, hükmün infazının ertelenmesinde hüküm de ceza da var olmaya

devam etmektedir. AİHM tartışılır nitelikteki bu mahkeme kararı ile hâkimlerin

takdir yetkilerini son derece ciddi bir hukuka aykırı eylemin hiçbir şekilde

hoş görülemeyeceğini göstermek yerine, bu eylemin sonuçlarını olabildiğince aza

indirgemek yönünde kullandıklarına işaret ederek işkence failleri hakkında

verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri

bırakıldığı davalarda Sözleşme’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal

edildiğine hükmetmiştir (bkz. Taylan/Türkiye,

B. No: 32051/09, 3/7/2012, § 46).

ii. Genel ilkelerin Olaya Uygulanması

103. Sunulan kanıtlara dayanılarak, Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrası gereğince, Devletin, negatif sorumluluğu kapsamında başvurucunun

maruz kaldığı eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameleden sorumlu

olduğu sonucuna varılmıştır. Yine, ilgili kişi tarafından yapılan şikâyetler

etkili soruşturma hakkı kapsamında “kabul

edilebilir” olarak görülmüştür. Buna göre, yetkililerin yukarıda

sıralanan gerekliliklere cevap verecek etkin bir soruşturmayı yürütmesi

zorunluluğu bulunduğundan, öncelikle bu zorunluluğa uyulup uyulmadığının

tespiti gerekmektedir.

104. Başvurucu, kötü muameleye maruz kalmasından dolayı kolluk

görevlileri hakkında yaptıkları şikâyet üzerine açılan davanın makul sürede

tamamlanmaması nedeniyle soruşturmanın etkili olmadığını belirtmiştir.

105. Somut olay ile ilgili olarak başvurucu, 16/5/2008 tarihli

emniyet ifadesinde kendisine kötü muamelede bulunulduğunu iddia etmiş, emniyet

fezlekesi Cumhuriyet Savcılığına intikal edince 26/5/2008 tarihinde derhal

soruşturma açılmıştır. Cumhuriyet Savcılığınca gerekli tüm deliller

toplandıktan sonra “zor kullanma yetkisine ilişkin

sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama” suçundan 10/10/2008

tarihinde üç polis memuru hakkında kamu davası açılmıştır.

106. İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesince polis memurları hakkında

yapılan yargılama sonucunda verilen 4/7/2013 tarih ve E.2008/1675, K. 2013/712

sayılı kararla, sanıklar hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına

karar verilmiştir. Başvurucu tarafından bu karara itiraz edilmemiş ve dosya

içerisindeki evraktan bu kararın hangi tarihte kesinleştiği tespit

edilememiştir.

107. İşkence ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma ve

kovuşturmaların hızlı ve etkili biçimde sonuçlandırılması gerekir. Tüm

yargılama safahatı değerlendirildiğinde, 26/5/2008 tarihinde başlayan

soruşturma ve sonrasındaki yargılamanın 4/7/2013 tarihli mahkeme kararı ile

sonuçlandığı görülmüştür. Böylece yargılama sürecinin 5 yıl 1 ay 8 gün sürdüğü

tespit edilmiştir. Dolayısıyla, sulh ceza mahkemesi önündeki yargılamanın makul

önem gösterilerek, gerekli ivedilikte sonuçlandırıldığından bahsedilemez.

108. Sonuç olarak yukarıda belirtildiği gibi soruşturma ve

davaların uzaması kötü muamele uygulayan kamu görevlileri hakkındaki

yaptırımların caydırıcılığını azaltmaktadır. Bu durumda soruşturmanın etkili

olduğundan söz edilemez.

109. Başvurucu, kötü muameleye maruz kalmasından dolayı kolluk

görevlileri hakkında yaptığı şikâyet üzerine açılan kamu davası sonucunda,

sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini,

böylece yargılamanın etkili yapılmadığını ileri sürmüştür.

110. Başvurucunun şikayetçi olduğu polis memurları hakkında

yapılan soruşturma sonucunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 256. maddesi

yollamasıyla 86/2,3-d maddesi uyarınca “zor

kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama”

suçundan kamu davası açılmış, İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından yapılan

yargılama sonucunda, üç polis memurunun atılı suçu işledikleri sabit görülerek

ayrı ayrı 5237 sayılı Kanun’un 256/1, 86/3-d maddeleri gereğince 9 ay hapis

cezası ile cezalandırılmalarına, “Sanıklara

verilen cezanın nevi ve miktarı, sabıkasız olmaları, sanıkların kişilik

özellikleri, ileride tekrar suç işlemekten çekinmesine sebep olacağı, olay

nedeniyle müştekinin dosyaya yansıyan ve talep edilen maddi bir zararının

bulunmaması ve sanıkların hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar

verilmesini talep etmeleri nazara alınarak” haklarındaki hükmün

açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

111. Başvurucu somut olayda polis memurları hakkında verilen

hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz etmeden bireysel

başvuruda bulunmuştur. Buna gerekçe olarak da, bu

kararlara karşı itiraz yolunun AİHM kararları ışığında etkin bir başvuru yolu

olmadığını, sonuç alınması beklenen ve/veya taleplerini/mağduriyetini giderecek

bir kanun yolu olarak değerlendirilemeyeceğini, bu nedenlerle müracaat

edilmesine gerek görmediğini ileri sürmüştür. Her ne kadar başvurucu itiraz

kanun yoluna müracaat etmeden bireysel başvuruda bulunmuşsa da, yukarıda (§101)

bahsedilen kararlar doğrultusunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması

kararlarına yapılan itirazların etkili bir başvuru yolu olup olmadığı

değerlendirildiğinde, uygulamada bu kararlara itiraz sonucu bir üst mahkeme

tarafından işin esasına girilerek yapılan inceleme sonucu verilen farklı bir

karara rastlanmadığından, başvurucunun itiraz etmeme gerekçesi yerinde

görülerek bu husus kabul edilmezlik nedeni olarak düşünülmemiştir.

112. Başvurucu, somut olayda maruz kaldığı eylemi soruşturma

makamlarına taşımış ve yargılama faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır.

Sulh Ceza Mahkemesi başvurucuya karşı polis memurlarınca uygulanan şiddetin

keyfi olduğunu kabul ettiği halde, başvurucunun gözaltı sürecindeki işkence

iddialarına ilişkin herhangi bir karar vermediği gibi, hükmünü “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması

suretiyle kasten yaralama” üzerine kurmuş ve hükmün açıklanmasının

geri bırakılmasına karar vermiştir.

113. Yukarıda da (§102) bahsedildiği gibi, Sulh Ceza

Mahkemesinin, kötü muamele olayının failleri hakkında yaptığı yargılama sonunda

hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vererek, takdir yetkisini son

derece ciddi ve hukuka aykırı bu eylemin, hiçbir şekilde hoş görülemeyeceğini

gösterme şeklinde kullanmak yerine, bu eylemin sonuçlarını olabildiğince aza

indirgemek yönünde kullandığı anlaşılmıştır. Oysa kötü muameleye yönelik

kavuşturmalarda, hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve teşvik gösterildiği görünümü

verilmesinin engellenmesi ve böylelikle hukuk devletine ve yargıya olan güvenin

sağlanması adına, suçun sabit görüldüğü durumlarda öngörülen cezaların

ivedilikle uygulanması gerekir.

114. Yapılan yargılamada sanıkların eylemlerinin zor kullanma

yetkisine ilişkin sınırın aşılması olarak nitelendirilmesi, kovuşturma

sonucunda verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması suretiyle suç ile

verilen ceza arasında orantısız bir uygulama yapılmış olması ve verilen kararın

yasal olmayan bu tür eylemlerin önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etki

doğurmaması nedenleriyle, devletin söz konusu davada başvurucunun fiziksel ve

ruhsal bütünlüğünü kanunlar aracılığıyla koruma hususundaki pozitif

yükümlülüklerini yerine getirmediği anlaşılmıştır.

115. Açıklanan nedenlerle, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasının öngördüğü Devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

116.

6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şu şekildedir:

“(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

117. Başvuruda, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının

maddi ve usul boyutlarıyla ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Başvurucu

uğradığı manevi zararının karşılanmasını talep etmiştir. Başvurucunun maddi ve

manevi varlığının korunması hakkına yönelik müdahale ve olay hakkında etkili ve caydırıcı bir ceza soruşturması ve kovuşturması

yürütülmemesi nedenleriyle yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek

ölçüdeki manevi zararları karşılığında, somut olayın özellikleri dikkate

alınarak başvurucuya net 20.000,00 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği

sonucuna varılmıştır.

118. Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler

uyarınca tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan

1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine ve karar örneğinin

ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucunun,

1.

Keyfi şekilde gözaltına alınması nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal

edildiği iddiasının, “zaman bakımından yetkisizlik” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

2.

Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlaline ilişkin şikâyetlerinin

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Başvurucunun,

1. Anayasa’nın

17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan eziyet ve insan

haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi yönden İHLAL EDİLDİĞİNE,

2.

Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan eziyet ve

insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının usul yönünden İHLAL

EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 20.000,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

D. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

F. Kararın bir örneğinin 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (3) numaralı

fıkrası uyarınca başvuruculara, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına

ve ilgili Mahkemeye gönderilmesine,

10/12/2014 tarihinde OY

BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Raportör : Recep BENLİ Başvurucu : Deniz YAZICI Vekili : Av. Mehmet Harun ELÇİ

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/6359, 10 Aralık 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucuların
  14. B. Değerlendirme
  15. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  16. M. Emin KUZ
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/6359
Tarih
10 Aralık 2014

İlgili Kararlar

  • Muhammed Furkan Duran Başvurusu (B. No: 2013/687)
  • Osman Aymelek Başvurusu (B. No: 2014/768)
  • Kırmızı Gaa İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2013/2370)
  • Yavuz Kumru Başvurusu (B. No: 2014/1082)
  • Mahmut Tanal ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/18803)
  • Suat Turan Başvurusu (B. No: 2013/387)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.