İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Göktuğ Tolga Demiralp Başvurusu (B. No: 2014/20219)

1. Başvuru, hatalı teşhis ve tedavi uygulanması nedeniyle maddi

Başvuru No2014/20219Tarih26 Ekim 2016Okuma57 dk · 11.369 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Göktuğ Tolga Demiralp Başvurusu

Karar tarihi
26 Ekim 2016
Başvuru Numarası
2014/20219
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

11.369 kelime·57 dk okuma·15 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, hatalı teşhis ve tedavi uygulanması nedeniyle maddi

ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının; olayda kusuru bulunan

kamu personeli aleyhine açılan tazminat davasının reddine dair kararların

gerekçesiz olması ve davanın makul sürede sonuçlandırılamaması nedenleriyle

adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 29/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 28/5/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Başvuru belgelerinin bir örneği 28/3/2016 tarihinde, bilgi

için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde

ilgili olaylar özetle şöyledir:

6. Başvurucu, 19/5/1997 tarihinde geçirdiği trafik kazası

üzerine Konya Numune Hastanesine kaldırılmış; anılan Hastanede başvurucuya

tıbbi müdahalede bulunulmuştur. Anılan Hastane tarafından verilmiş 19/5/1997 tarihli

rapor ve hasta müşahade belgelerinde, başvurucunun genel durumunun orta ve

şuurunun açık, fizik muayenesinin normal olduğu, frontal bölge ön kısmında kesi

bulunduğu, gözlem amacıyla ve kapalı kafa travması tanısı ile Beyin Cerrahisi

Servisine yatırıldığı, radyografileri ile bilgisayarlı beyin tomografisinin

(BBT) normal olarak değerlendirildiği, hayati tehlikesi bulunmadığı, tedavi

sonrası aynı tarihte hastanın kendi isteği üzerine taburcu edildiği

belirtilmiştir.

7. Başvurucu, yakınları tarafından aynı tarihte Ankara B. Tıp

Merkezine getirilmiş, burada yapılan muayenede "Glaskov

koma skoru 15,4 extremite felç, ellerde tama yakın 4/5 felç, alt extremiteler

tam felç, T1 (Trokal 1) omurga seviyesi altında his kaybı mevcut, boyun 6-7

omurlarında kayma, omur yaralanması mevcut" şeklinde

değerlendirilerek ameliyata alınmış; cerrahi müdahalelere rağmen felçli

kalmıştır. Bireysel başvuru formunda başvurucu tekerlekli sandalyeye mahkûm

şekilde hayatını sürdürdüğünü belirtmiştir.

8. Başvurucunun babasının şikâyeti üzerine Sağlık Bakanlığı

Teftiş Kurulu tarafından başvurucunun ilk tedavisini yapan Doktor M.B. hakkında

inceleme ve soruşturma yapılmış, Konya Selçuk Üniversitesi Nöroşirurji Anabilim

Dalı öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden, başvurucunun

baş ve boyun tomografileri ve diğer radyoloji tetkiklerinin normal olarak

değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorulmuştur. Ayrıca olay günü Konya

Numune Hastanesinde başvurucuya tedavi uygulayan personelin ifadeleri

alınmıştır.

9. Soruşturma sonucunda Sağlık Bakanlığı başmüfettişi tarafından

hazırlanan26/8/1997 tarihli raporun ilgili kısımları şöyledir:

"...icapçı nöbetçi Nöroşirurji Uzmanı Op.Dr. M.B.'nin hastaya ait

telekardiyografi, lumbosakral film, ...kafa grafisi,...beyin tomografisi ile

ilk altı omuru gösteren servikal tomografiyi değerlendirerek normal bulduğu,

ancak hasta yakınlarının hastanın boynunun ağrıdığını, ayağının altının

tırnakla çizilince tepki göstermediğini, ayaklarında hissizlik ve çekememe

şikayetlerinin olduğunu ısrarla belirtmelerine rağmen, hastanın felç yönünden

doğru dürüst bir muayeneden geçirilmediği, şayet usulüne uygun nörolojik sistem

muayenesi yapılmış olsaydınörolojik muayene normal değerlendirilmeyerek, B. Tıp

Merkezinde yapılan muayenede tespit edilen 'Glaskov koma skoru 15,4 extremite

felç, ellerde tama yakın 4/5 felç, alt extremiteler tam felç, T1 (Trokal 1)

omurga seviyesi altında his kaybı mevcut, 6-7 boyun omurlarında kayma, omur

yaralanması mevcut' şeklindeki değerlendirmenin hiç olmazsa birinin

yakalanacağı, M.B'nin boyunla ilgili şikayetler için servikal bölgede

tetkikleri yoğunlaştırmak yerine Bilirkişi Raporunda da belirtildiği gibi

servikal bölge için radyolojik tetkik yaptırmayarak böylece C 6-7'de bulunan

kemik patolojiyi atladığı, yine Bilirkişi Raporunda belirtildiği üzere servikal

tomografide ilk altı boyun omurunun tetkik edildiği, ancak altı ve yedinci

boyun omurlarına bakılmadığı, hadisenin de zaten 6. ve 7. boyun omurlarında

bulunduğundan dolayı bu bölgenin tomografisi de incelenmeyerek bölgedeki kemik

patolojinin tomografi ile de tespitine imkan kalmadığı, Op.Dr. M.B.'nin

hastanın teşhisini yanlış koyarak hasta sahiplerine hastanın hiç bir şeyi yok,

istediğiniz zaman taburcu olabilirsiniz diyerek, bu yaklaşımıyla hasta

sahiplerince inandırıcı bulunmadığından hastayı bir başka yere nakletmeye hasta

sahiplerini yönlendirdiği, hastanın bir boyunlukla korunmasını dahi

sağlamayarak transportuna neden olduğu,

Böylelikle gerekli tetkikleri yapmayarak,

yanlış teşhis koyarak, hastaya zamanında gerekli müdahaleyi yapmayarak,

korunmasız bir halde transportuna sebebiyet vererek hasta Tolga Demiralp'in

ellerini ve ayaklarını kullanamaz, üriner ve anal sistemini kontrol edemez bir

halde tekerlekli sandalyeye bağlı kalmasına neden olunduğundan, Konya Numune

HastanesiNöroşirurji Uzmanı Op.Dr. M.B.'nin, incelenen hastane kayıtları,

bilirkişi raporu, tanık ve savunma ifadelerine göre kusurlu olduğu

anlaşılmıştır."

10. Anılan raporun sonuç bölümünde, M.B. hakkında 14/7/1965 tarihli

ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125. maddesinin birinci fıkrasının C

bendinin (ı) alt bendi uyarınca 1/8 oranında aylıktan kesme cezası uygulanması

teklif edilmiş; ayrıca konu ile ilgili fezleke düzenlendiği belirtilmiştir.

11. Sağlık Bakanlığının 14/11/1997 tarihli işlemiyle M.B.

hakkında 1/8 oranında aylıktan kesme cezası uygulanmıştır.

1. İlgili Doktor Hakkında

Açılan Ceza Davasına İlişkin Süreç

12.Adı geçen Doktor M.B. hakkında kamu davası açılmış; Konya 6.

Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25/12/2000 tarihli ve E.1999/1974, K.2000/2118

sayılı kararla davanın 21/12/2000 tarihli ve 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine

Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların

Ertelenmesine Dair Kanun'un 4. maddesi uyarınca kesin hükme bağlanmasının

ertelenmesine hükmedilmiştir.

2. Sağlık Bakanlığı Aleyhine Açılan Tazminat

Davasına İlişkin Süreç

13. Başvurucu, Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş; Konya Numune

Hastanesinde kendisine uygulanan işlemler nedeniyle felçli kaldığını, ilk tedavisini

yapan Doktor M.B.nin gerekli tetkikleri yapmadığını, Sağlık Bakanlığı

başmüfettişi tarafından hazırlanan 26/8/1997 tarihli raporda Doktor M.B.nin

yanlış teşhis koyduğunun tespit edildiğini ve bu nedenle idarenin hizmet kusuru

bulunduğunu belirterek kendisi yönünden 2.000 TL manevi, 15.000 TL maddi ve

babası Metin Demiralp için 2.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Bu talep

17/6/1998 tarihli işlemle reddedilmiştir.

14. Bunun üzerine başvurucu, 17/9/1998 tarihinde Konya 1. İdare

Mahkemesinde Sağlık Bakanlığı aleyhinetazminat davası açmış; kendisi yönünden

5.000 TL manevi, 15.000 TL maddi, anne ve babası için ayrı ayrı 2.500 TL manevi

tazminat talep etmiştir.

15. Konya 1. İdare Mahkemesi tarafından alınan 28/2/2000 tarihli

raporda 1. derece kalıcı sakatlık hâli nedeniyle başvurucunun çalışma gücündeki

azalma oranının %100 olduğu belirtilmiştir.

16. Konya 1. İdare Mahkemesinin 6/7/2000 tarihinde davanın

kabulü yönünde verdiği karar, Danıştay 10. Dairesinin 19/3/2002 tarihli

kararıyla idarenin hizmet kusurunun tespiti için Adli Tıp Kurumundan rapor

alınması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur.

17. Bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda Konya 1. İdare

Mahkemesi, ara kararlarına rağmen davalı idarece gerekli tıbbi kayıtların

gönderilmemesi nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından kusur tespitinin

yapılamadığını, bu nedenle dava dosyası içeriğindeki mevcut bilgi ve belgelere

göre karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

18. Mahkeme, 28/9/2007 tarihli ve E.2005/353, K.2007/1359 sayılı

kararıyla davanın kabulü ile başvurucu lehine 15.000 TL maddi, 2.000 TL manevi,

babası yönünden 2.000TL manevi olmak üzere toplam 19.000 TL tazminatın idareye

başvuru tarihi olan 18/5/1998 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle

birlikte ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

“Bakılan davada, davacıların 19/5/1997

tarihinde trafik kazası geçirdikleri saat 17:30 sıralarında, Tolga Demiralp'in

yaralı olarak Konya Numune Hastanesine getirildiği, ilk müdahalenin acil

serviste nöbetçi pratisyen doktor ile nöbetçi KBB uzmanı doktor tarafından

yapıldığı, röntgen filmlerinin çekildiği ve kan tetkiklerinin yapıldığı, icapçı

nöbetçi Nöroşirurji uzmanı doktorun hastaneye çağrıldığı, kendisine daha önce

çekilen filmler ile ayrıca beyin tomografisi ve ilk altı omuru gösteren

servikal tomoğrafiyi değerlendirerek normal bulduğu, hasta yakınlarının

ısrarına rağmen ayak uyuşmasının değerlendirilmeyerek icapçı doktorun

hastaneden ayrıldığı, hasta yakınlarının hastayı istedikleri yere istedikleri

gibi götürülebileceği söylendiği, anne-baba hastayı saat 23 sıralarında

ambulansla Ankara B. Tıp Merkezine götürdükleri, hastaya boyunluk takılmadığı

ve söylenmediği, saat 02:00 sıralarında B. Tıp Merkezinde nörolojik muayene

yapıldığı ve hastanın kısmen felç olduğununve 6-7 omurlarında kayma tespit

edildiği, hastanın tedavisine rehabilitasyon merkezinde devam edildiği,

4/6/1997 tarihli raporda, hastanın felç olduğunun ifade edildiği, günde 5-6 kez

değişen sonda ile yaşadığı, bunun üzerine davacılarca Sağlık Bakanlığı'na

başvurularak G.Tolga Demiralp için 2.000.YTL manevi, 15.000.YTL maddi ve Baba

Metin Demiralp için 2.000.YTL manevi tazminat istendiği anılan talebin

17.06.1998 gün ve 09970 sayılı işlemle reddi üzerine, bakılmakta olan davanın

açıldığı anlaşılmaktadır.

Danıştay 10. Dairesi'nin 19/3/2002 gün ve

2000/6040 esas; 2002/776 sayılı kararıyla idarenin hizmet kusurunun tesbiti

için Adli Tıp Kurumu aracılığı ile dosya üzerinde yaptırılacak inceleme sonrası

bir karar verilmesi gerekçesiyle bozulması üzerine mahkememizce bozma kararına

uyularak dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği, 2/11/2005 tarihinde Adli Tıp

Kurumu tarafından hasta hakkında düzenlenmiş tüm tıbbi belgelerin aslı yada

okunaklı fotokopilerinin ve çekilen tüm film ile grafilerin teminen

gönderilmesi istenmiştir. Adli Tıp Kurumunun dosya üzerinde hizmet kusurunun

varlığını tesbit edebilmesi amacıyla gerekli belgelerin, film ve grafilerin

temini için 23/11/2005 tarihli ara kararımızla davalı idareden ve B. Tıp

Merkezi'nden tüm tıbbi belgeler istenilmesine rağmen, B. Tıp Merkezi'nin hasta

dosyasının ve grafilerin 16/7/2002 tarihinde Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesine

gönderildiğine ilişkin cevap verildiği, davalı idarece istenen belgelerin

tamamı sunulmadığından 08/02/2006 tarihli ara kararımızla, davalı Sağlık Bakanlığı'ndan

Sağlık Bakanlığı müfettişlerinde olduğu anlaşılan davacı hastaya yapılan Konya

Numune Hastanesi'ndeki müdahaleye ilişkin film, grafi ve tomografilerin

istenildiği, Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinden B. Tıp Merkezine ait tüm

filmler, tomografiler BBT ve grafilerin istenildiği, Konya 3. Asliye Hukuk

Mahkemesi'nce ara karar gereklerinin yerine getirildiği, davalı idare

tarafından ise istenilen belgelerin asılları, film, grafi ve tomogrofilerin

Sağlık Bakanlığı Başmüfettişlerinden Ü. K. tarafından teslim alındığı, halen

teslim edilmediği yönünde cevap verilmiştir. Bunun üzerine 21/03/2006 tarihli

ara kararımızla 20 gün süre verilerek davalı Sağlık Bakanlığından, Konya Numune

Hastanesinde davacıya yapılan tıbbi müdahaleye ilişkin tüm film, grafi ve tomografilerin

ikinci kez istenilmesine, ara kararı gereği yerine getirilmediği takdirde

ilgililer hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulacağı

bildirilmesine rağmen ara karara cevap verilmemesi üzerine dosyada temin

edilebilen tıbbi belgelerle birlikte dosyanın 8/6/2006 tarihinde ikinci kez

Adli Tıp Kurumuna gönderildiği, 18/12/2006 tarihinde ise Adli Tıp Kurumu

tarafından mevcut grafiler arasında Konya Numune Hastanesi'nde çekilen servikal

BT'ler olmadan kusur tespitinin yapılamayacağı gerekçesiyle dosya tekrar

mahkememize gönderilmiştir. Davacı hasta için Konya Numune Hastanesi'nde

çekilen servikal BT'lerin tamamının mahkememize ibrazı için 06/03/2007

tarihinde davalı Sağlık Bakanlığı'ndan ara kararımızla istendiği, bu karara

cevaben istenilen belgelerin 07/06/2007 tarih ve 4626 sayılı yazıları ekinde

Mahkememize gönderildiği ifade edilmiş ancak; dosyada yapılan tetkik sonucu

07/06/2006 tarih ve 4626 saylı davalı idare yazısı ekinde Mahkememize sadece

Ankara B. Tıp Merkezinde yapılan tıbbi işlemlere ilişkin belgeler ile filmlerin

gönderildiği bunlar arasında Konya Numune Hastanesinde çekilen servikal

BT'lerin mevcut olmadığının anlaşılması üzerine, 17/05/2007 tarihinde ikinci ve

son kez istenilmesine, ara karar gereğinin süresinde yerine getirilmemesi

halinde defalarca yapılan ara karara rağmen davalı idarece istenilen belge

sunulmadığından dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği hususunda

son bir ara karar daha yapılmıştır.

Bu ara kararımıza verilen cevapta, 26/06/2007

tarihli Konya Valiliği İl Sağlık Müdürlüğünün yazısında dava ile ilgili olarak

Konya Numune Hastanesinin hasta dosyasında servikal tomografilerin olmadığı ve

tomografi cihazının da çekilen tomografileri hafızasına kaydetmediği, bahsi

geçen tomografilerin 26/06/1997 tarihinde Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi Ü.

K.'ye teslim edildiği ve halen teslim alınmadığı ifade edilmiştir. Mahkememizce

yapılan ara kararlara rağmen davacı hastanın Konya Numune Hastanesindeçekilen

Servikal BT'lerin en son Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi Ü. K.'ye teslim edildiği

ancak ısrarla Mahkememize ibraz edilmediği anlaşıldığından bu haliyle Adli Tıp

Kurumunca da hizmet kusurunun tespiti yönünde inceleme yapılmasının mümkün

olmadığı dikkate alınarak dava dosyası içereğindeki mevcut bilgi ve belgelere göre

karar verilmesi gerekmektedir.

Dosyada bulunan belge ve bilgilerin

değerlendirilmesinden; G.Tolga Demiralp'in yaralı olarak anılan hastaneye

getirilmesini müteakip rutin muayene, müdahaleler yapılarak icapçı nöbetçi

Nöroşirurji uzmanının çağrıldığı, anılan doktorun çekilen film ve tahliller

yanında beyin tomogrofisi ve ilk altı omuru gösteren servikal tomografi

değerlendirerek hastayı normal bulduğu, Sağlık Personeli olan anne ve babanın

ayaklardaki his kaybına dikkat çekmesine rağmen felç yönünde muayene yapmaya

yanaşmadığı, ilk altı omurla ilgili tomogrofiyi yeterli bulduğu, oysa daha

sonra yapılan muayenelerde 6-7 omurlarda kayma tespit edildiği, anılan doktorun

tomogrofiyi daha alttan istemesi halinde bunu tespit edebileceği, hasta

sahiplerine hastanın hiçbir şeyi olmadığını, istedikleri zaman

götürebileceklerini, dosyasında boyunluk notunun bulunmadığının orada bulunan

tanıklarca ifade edildiği, sonradan boyunluk notunun dosyaya girdiği, netice

olarak anılan doktorun gerek muayene ve teşhisteki özensizliği, gerekse

boyunluksuz olarak hasta sevkine izin vermesi sebebiyle hizmet kusuru oluştuğu

sonuç ve kanaatine varılmıştır. Nitekim davalı idare başmüfettişince hazırlanan

26/08/1997 gün ve 101/12 sayılı soruşturma raporunda da; anılan doktorun muayene-teşhis

ve hasta takibi konusundaki kusuru ortaya konularak, disiplin cezası

önerilmiştir.

Hizmet kusurunun tespitinden sonra buna dayalı

maddi sorumluluğu ele almak gerekir. Davacıların talep ettiği maddi tazminat

G.Tolga Demiralp'in iş gücü kaybı sebebiyle uğradığı maddi zarara karşılıktır.

Anılan zararın hesabı için öncelikle Konya Adliyesinde görevli Adli Tıp Uzmanı

Dr. Ertan Güven'den alınan 28/2/2000 tarihli raporda özetle, "Tolga

Demiralp'in çalışma gücündeki azalma oranının %100 olduğu, 1. derece sakatlık

olduğu, iyileşmesinin söz konusu olmayacağı" görüşüne yer verilmiş olup,

buna göre re'sen seçilen Av. Uğur Şen Aydın'dan G.Tolga Demiralp'in çalışma

gücündeki azalma sebebiyle uğradığı maddi zararın hesaplanması istenilmiş olup

6/3/2000 tarihli raporda "Netice olarak, iskontolu kazanç tutarı,

30.264,81.YTL olduğu." belirtilmiştir.

Anılan rapor taraflara tebliğ edilmiş olup

davacı tarafça itiraz edilmemiş davalı idare tarafından sunulan 11/5/2000

havale tarihli dilekçe ile "Sakatlık derecesinin usulsüz tespit edildiği,

hastanın çalışma yaşının yanlış alındığı, ücret miktarının fahiş bulunduğu,

müterafik kusurun değerlendirilmediği," ileri sürülerek itiraz edilmiştir.

Anılan raporun değerlendirilmesi sonucu, gerek çalışma günü kaybı, gerekse çalışma

gücü kaybına bağlı maddi zararın hesabı mahkememizce de hukuka ve usulüne uygun

bulunup davalı idare itirazına itibar edilmemiştir.

Sonuç olarak davacılardan; G.Tolga Demiralp'in

30.264,81.YTL maddi zarara uğradığı, ancak mahkemeler taleple bağlı olduğundan,

15.000.YTL maddi tazminat talebinin kabulü gerektiği kanaatine varılmış olup,

anılan miktara idareye başvuru tarihi olan 18/5/1998 tarihinden itibaren yasal

faiz yürütülmesi gerekmektedir.

Manevi tazminat talebine gelince, davacılardan

G.Tolga Demiralp'in belden aşağısının felç olup, sonda ile ve tekerlekli

sandalyeye mahkum yaşadığı tartışmasızdır. 16 yaşında kolej öğrencisi olan bir

kişi için anılan durumun derin bir elem ve ızdırap sebebi, hatta yaşama istek

ve hevesini törpüleyen bir durum olduğu kuşkusuzdur. Bu durumun, aynı şekilde

sürekli çocuğun sondasını değiştirmek için okula giden ve orada sağlıklı

çocuklar yanında kendi çocuğunun durumunu gören, anne-baba için de geçerli

olduğunun kabulü gerekir. Bu sebeple davacılar içinde, manevi zararın oluştuğu

sabittir. Manevi zararın miktarına gelince, doktrinde uygulamada kabul gören

ilkeye göre manevi tazminat elem ve ızdırabı bastırmaya dönük bir tatmin aracı

olup, taraflardan birinde zenginleşme diğerinde fakirleşme sebebi olamaz. Bu

açıklama ışığında, manevi tazminat taleplerini değerlendirecek olursak;

Davacı G.Tolga Demiralp ile Metin Demiralp

için davalı idareye yapılan müracaatta her biri için 2.000.YTL istendiği halde,

dava dilekçesinde G.Tolga Demiralp için 5.000.YTL, Metin Demiralp için 2.500.YTL

istenilmektedir. Davalı idareye başvuru aynı zamanda çıkarılmak istenen

uyuşmazlığın somutlaştırılması olup, yargı yerine yapılan başvuruda da, bu

miktarla sınırlı talepte bulunmak gerekir. Bu durumda uyuşmazlığın anılan

davacıların herbiri için 2.000.YTL üzerinden görülmesi gerekmektedir. Bu rakam

ise yukarıda açıklanan manevi tazminatla ilgili ilkelere aykırı olmayıp G.Tolga

Demiralp ve Metin Demiralp'in herbiri için 2.000.YTL manevi tazminat talebinin

kabulü, fazlaya ilişkin taleplerinin reddi gerekmektedir.”

19. Anılan kararın temyizi üzerine her ne kadar Danıştay 10.

Dairesi, İlk Derece Mahkemesi kararının maddi tazminata ilişkin kısmı hakkında

bozma kararı vermiş ise de başvurucunun karar düzeltme talebi sonucunda

Danıştay 15. Dairesi, 15/5/2013 tarihli E.2013/3230, K.2013/3404 sayılı

ilamıyla bozma kararını kaldırarak Konya 1. İdare Mahkemesince verilen kararın

onanmasına karar vermiştir.

20. Anılan karar 14/9/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ

edilmiştir.

3. Başvurucu Tarafından

İlgili Doktor Aleyhine Hukuk Mahkemesinde Açılan Tazminat Davasına İlişkin

Süreç

21. Başvurucu 29/4/2003 tarihinde, felç olması ve bakıma muhtaç

kalmasında kusuru bulunduğundan bahisle Doktor M.B. aleyhine maddi ve manevi

tazminat davası açmıştır.

22. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Sağlık Bakanlığı aleyhine

Konya 1. İdare Mahkemesinin E.2005/353 sayılı dosyasında açılan tam yargı

davasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.

23. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 27/12/2013 tarihli ve

E.2003/388, K.2013/923 sayılı kararıyla davanın husumet nedeniyle reddine karar

vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"...Davacı, davalının çalıştığı Konya

Numune Hastanesinde muayene olmuştur. Bu muayenelerde davalının kusurlu olduğu,

gerektiği gibi ilk müdahalenin yapılmadığı, davalının kasıtlı davranarak

davacının felç olmasına sebebiyet verdiği iddia edilmektedir. Dosyanın

incelenmesinde; davalı gerçek kişilerin kusur tazminatı sorumluluğu,

davalıların çalıştığı kurumun da kusur sorumluluğuna dayanmaktadır. Kişisel

kusur, görevi ihmal nedenlerine dayanarak hizmetin yürütülmesi esnasında

ilgililerin zarar görmesi nedeni ile açılan tazminat davaları adli yargıda

görülmekte idi. Buna mukabil idare aleyhine açılan davada ise dava idari

yargıda görülmekte idi. Ne var ki Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 30/05/2011

tarih, 2010/6764 esas, 2011/6100 karar sayılı ilamı ile görev hususunda önceden

beri yapılan uygulamalar değişmiştir. Bu kararda Yargıtay, kamu görevlilerinin

veya bunların kullandığı araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı

kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde

meydana gelecek kusurun kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturacağını,burada

kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmenin kesinlikle

mümkün olmayacağını, kamu görevlisinin kusurunun da hizmet kusuru olacağını, bu

nedenle kamu görevlilerinin kasti kusurlarından dolayı aleyhine dava

açılabileceğini kabul edilmesinin mümkün olamayacağını, ancak kamu idaresi

aleyhine dava açılabileceğini, kamu görevlisi hakkında açılan davaların husumet

yokluğu nedeni ile reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu durumda

davalı M.B. hakkında açılan davanın husumet nedeniyle reddine karar vermek

gerekmiştir..."

24. Başvurucunun anılan kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay 4.

Hukuk Dairesi, 15/5/2014 tarihli ve E.2014/6727, K.2014/7964 sayılı ilamıyla

İlk Derece Mahkemesi kararını onamıştır.

25. Başvurucunun karar düzeltme talebi de Yargıtay 4. Hukuk

Dairesinin 4/11/2014 tarihli ve E.2014/11224, K.2014/14488 sayılı ilamıyla

reddilmiştir.

26. Bu karar, 5/12/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ

edilmiş; başvurucu 29/12/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

4. Sağlık Bakanlığı Tarafından İlgili Doktor

Aleyhine Hukuk Mahkemesinde Açılan Rücu Davasına İlişkin Süreç

27. Sağlık Bakanlığı tarafından 7/11/2001 tarihinde, Konya 3.

Asliye Hukuk Mahkemesinde Konya 1. İdare Mahkemesi kararı uyarınca ödenmiş olan

miktarların hizmet kusuru bulunduğundan bahisle rücuen doktor M.B.'den tahsili

talebiyle adı geçen doktor aleyhine alacak davası açılmıştır.

28. Konya 3. AsliyeHukuk Mahkemesinin 26/1/2016 tarihli ve

E.2001/1033, K.2016/45 sayılı kararıyla, davacı idarenin Ankara 12. İcra

Müdürlüğünde başvurucu tarafından başlatılan icra takibi nedeniyle 7/5/2001

tarihinde başvurucuya 43.104,27 TL tazminat ve faiz, 20/4/2001 tarihinde

yargılama gideri olarak 954,19 TL ödediğinin tespit edildiği belirtilmiştir.

29. Anılan kararda, rücu şartlarının oluştuğu gerekçesiyle

davanın kabulü ile M.B'nin tespit edilen 43.104,27 TL'nin 7/5/2001 tarihinden,

954,19 TL'nin 20/4/2001 tarihinden, ıslah ile ek olarak istenen 551,68 TL'nin

28/9/2001 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacı

idareye ödemesine hükmedilmiştir.

30. Söz konusu karar10/2/2016 tarihinde M.B tarafından temyiz

edilmiş olup temyize ilişkin yargılama devam etmektedir.

B. İlgili Hukuk

1. İlgili Mevzuat

31. Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucu

uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan

ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır. "

32.Anayasa'nın 125. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle

yükümlüdür."

33. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:

"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin

yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,

kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun

olarak, ancak idare aleyhine açılabilir."

34.657 sayılı Kanun’un "Kişilerin

uğradıkları zararlar" kenar başlıklı 13. maddesinin birinci

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları

zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili

kurum aleyhine dava açarlar. .. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele

rücu hakkı saklıdır.”

35. 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan

Hasta Hakları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) “Müracaat,

Şikâyet ve Dava Hakkı” kenar başlıklı 42. maddesi şöyledir:

“Hastanın ve hasta ile ilgili bulunanların, hasta haklarının ihlali

halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakları

vardır.”

36. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı

davası açılması” başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş

olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka

süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden

itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine

getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi

halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek

hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği

tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.

Görevli olmayan adli ve askeri yargı

mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan

idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye

başvurma şartı aranmaz.”

37. Yönetmelik’in “Sağlık

Kurum ve Kuruluşlarının Sorumluluğu” kenar başlıklı 43.

maddesişöyledir:

“Hasta haklarının ihlali halinde, personeli istihdam eden kurum ve

kuruluş aleyhine maddi veya manevi veyahut hem maddi ve hem de manevi tazminat

davası açılabilir.

Ancak, aleyhine dava açılacak merciin kamu

kurum ve kuruluşu olması halinde;

a) 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu'nun 12 nci maddesine göre; hakkın bir idari işlem dolayısı ile ihlal

edilmesi halinde ilgililer, doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam

yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu

davanın karara bağlanması üzerine dava açma süresi içerisinde tam yargı davası

açabilirler.

b) Aynı Kanun'un 13 üncü maddesi uyarınca,

zarar verici eylemin öğrenildiği tarihten itibaren en geç bir yıl içinde maddi

ve manevi tazminat olarak istenilen tazminat miktarı ayrı ayrı gösterilerek

idareye müracaat edilmesi ve talebin açıkça veya zımnen reddi halinde kanuni

süresi içinde idari yargı mercilerinde dava açılması gerekir.”

38. Yönetmelik’in “Devlet

Memuru veya Diğer Kamu Görevlisi Personelin Sorumluluğu” kenar

başlıklı 44. maddesi şöyledir:

“Bu Yönetmelik'te gösterilmiş olan hasta haklarının fiilen

kullanılmasına mani olan veya bu hakları başka şekilde ihlal eden personelin,

cezai, mali ve inzibati sorumluluklarının tamamı veya bunlardan bir kısmı

doğabilir.

Birinci fıkrada belirtilen sorumluluklar

haricinde, ihlalin durumuna göre, personeli istihdam eden kurum ve kuruluş

tarafından personel hakkında uygulanacak idari tedbir ve müeyyideler saklıdır.”

39. Yönetmelik’in “Kamu

Personelinin Sorumluluğunu Tespit Usulü” kenar başlıklı 45. maddesi

şöyledir:

“Kamu kurum ve kuruluşlarında görevli personelin, hasta haklarını ihlal

eden fiil ve halleri, şikayet halinde veya idarece kendiliğinden tespit

edildiğinde, hadisenin takibi, soruşturulması ve gerekir ise müeyyideye

bağlanması için doğrudan valiliklerce veyahut Bakanlık veya personelin görevli

olduğu kurumlar tarafından müfettiş veya muhakkik görevlendirilir.”

40. Yönetmelik’in “Kamu

Personeli Hakkındaki Müeyyideler” kenar başlıklı 46. maddesi

şöyledir:

“Hasta haklarının Devlet memuru veya diğer kamu görevlisi personel

tarafından ve görevleri sırasında herhangi bir şekilde ihlali halinde

uygulanacak müeyyideler aşağıda gösterilmiştir:

a) Kamu görevlisi olan personelin fiilinin

niteliğine göre, soruşturmacı tarafından hakkında disiplin cezası teklif

edilmiş ise, mevzuatın öngördüğü disiplin cezaları yetkili amir veya kurullarca

usulüne göre takdir edilir.

b) Hak ihlali aynı zamanda ceza hukukuna göre

suç teşkil ettiği takdirde, memur olan personel hakkında, Memurin Muhakematı

Hakkında Kanunu Muvakkat hükümlerine göre yapılan soruşturma sonucunda lüzum-u

muhakeme kararı verilir ise, dosya cumhuriyet başsavcılığı'na gönderilerek ceza

davası açılması ve böylece personel hakkında fiiline uygun bulunan cezai

müeyyidenin tatbiki sağlanır.

c) Anayasa'nın 40 ıncı maddesinin ikinci

fıkrası, 129 uncu maddesinin beşinci fıkrası ve 657 sayılı Devlet Memurları

Kanunu'nun 13 üncü maddesi ve ilgili diğer mevzuat uyarınca, memurların ve

diğer kamu görevlilerinin hukuki sorumluluğu doğrudan doğruya memur aleyhine

açılacak dava yolu ile gerçekleştirilemez. Dava, 43 üncü maddede gösterilen

usule göre, ancak idare aleyhine açılabilir. Bu personelin hukuki

sorumluluğunun doğması, idare aleyhine açılacak dava neticesinde tazmin kararı

verilmesine bağlıdır.

Kamu görevlisi personelin verdiği zarar,

mahkeme kararı üzerine idare tarafından tazmin edildikten sonra, müsebbibi olan

sorumlu personele rücu edilir.

d) Kamu görevlisi personelin mesleklerini

resmi görevleri dışında serbest olarak icra etmekte iken işledikleri fiillerden

dolayı haklarında 47 nci maddeye göre işlem yapılır.”

41. Yönetmelik’in “Kamu

Görevlisi Olmayan Personelin Sorumluluğu” başlıklı 47. maddesi

şöyledir:

“Hasta haklarının Devlet memuru veya diğer kamu görevlisi olmayan

personel tarafından herhangi bir şekilde ihlali halinde uygulanacak müeyyideler

aşağıda gösterilmiştir:

a) Kamu görevlisi olmayan personel; hakları

ihlal edilen hastanın doğrudan vaki olacak şikayeti üzerine veya bu fiillerin

başka şekilde tespiti halinde Bakanlık veya başka kurum ve kuruluşlar

tarafından yapılan bildirim üzerine, bunların özel kanunlara göre kurulmuş olan

kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları haysiyet divanlarınca disiplin

cezaları ile cezalandırılabilir.

b) Kamu görevlisi olmayan personelin hasta

haklarını ihlallerinden doğan hukuki sorumlulukları, genel hükümlere göre

doğrudan doğruya kendilerine veya bunları çalıştıran kurum ve kuruluşlara karşı

veya hem kendilerine ve hem de çalıştıranlara karşı birlikte dava açılarak

ileri sürülebilir.

c) Kamu görevlisi olmayan personel hakkında,

ceza hukukuna göre suç teşkil eden fiilleri sebebiyle cezai müeyyideler tatbik

edilmesi, genel hükümlere göre doğrudan doğruya cumhuriyet savcılıklarına

yapılacak ihbar veya şikâyet yoluyla gerçekleştirilebilir.”

2. İlgili Yargı Kararları

42. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu'nun 3. maddesinde "Her türlü

idarî eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı

vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne

bağlı maddî ve manevî zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk

mahkemeleri bakar. İdarenin sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynı

tür zararların tazminine ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950

tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır." hükmü

düzenlenmiş, anılan hükmün Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek iptali

istenilmiştir.

43. Anayasa Mahkemesi 16/2/2012 tarihli ve E.2011/35, K.2012/23

sayılı kararıyla söz konusu hükmü iptal etmiştir. Kararın gerekçesinin ilgili

kısmı şöyledir:

“Anayasa Mahkemesinin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği

üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa'da adlî ve idarî yargı ayrımına

gidilmiş ve idarî uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle

Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına

giren konularda idarî yargı, özel hukuk alanına giren konularda adlî yargı

görevli olacaktır. Bu durumda idarî yargının görev alanına giren bir

uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun

mutlak bir takdir hakkının bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idarî

yargının denetimine bağlı olması gereken idarî bir uyuşmazlığın çözümü, haklı

neden ve kamu yararının bulunması halinde yasakoyucu tarafından adlî yargıya

bırakılabilir.

Dava konusu kuralla, sadece kişinin vücut

bütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı manevi zararların ve ölüm

nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini konusu kapsama alınmakta ve

bu tazminat davalarına bakma görevi asliye hukuk mahkemelerine verilmektedir.

Buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer

sebeplerden kaynaklanan zararlar kapsama alınmadığından, sorumluluk sebebi aynı

olsa da bu zararların tazmini davaları idari yargıda görülmeye devam edecek, bu

durumda, idarenin aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idarî yargıda

bir bölümünün adlî yargıda görülmesi yargılamanın bütünlüğünü bozacaktır. Ayrıca

iki ayrı yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu, bu sorumluluğun

kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında farklı sonuçlara

ulaşılabilecektir.

Esasen idare hukukunda var olan hizmet kusuru

ve kusursuz sorumluluk kavramları, kişilerin gördüğü zararların tazmininde

kullanılan ve kişilerin idare karşısında korunma kapsamını genişleten

kavramlardır. İdare hukukunda, idarenin hiçbir kusuru olmasa da sosyal risk,

terör eylemleri, fedakârlığın denkleştirilmesi gibi kusursuz sorumluluğa ilişkin

kavramlara dayanılarak kişilerin uğradığı zararların tazmin edilmesi mümkündür.

Özel hukuk alanındaki kusursuz sorumluluk halleri ise belirli konular için

düzenlenmiş olup sınırlıdır. İdarenin idare hukuku esaslarına dayanarak tesis

ettiği tartışmasız bulunan eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer

sebeplerden kaynaklanan zararlara ilişkin davaların idarî yargı yerlerinde

görülmesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu nedenle, yukarıda belirtildiği gibi aynı

idari eylem, işlem veya sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların tazminine

ilişkin davaların farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve haklı

neden olduğu söylenemez.

6100 sayılı HMK’nun 'Ölüm veya Vücut

Bütünlüğünün Yitirilmesinden Doğan Zararların Tazmini Davalarında Görev'

başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesi olan 'Her türlü idari eylem ve

işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut

bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı

maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri

bakar' cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE; birinci cümlesinin

iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan ikinci ve üçüncü cümlelerinin de

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında

Kanun’un 43. maddesinin 4 numaralı fıkrası gereğince iptaline karar veril[miştir].”

44. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27/3/2015 tarihli ve

E.2013/4-1533, K.2015/1099 sayılı kararı şöyledir:

“…Hukuk

Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği

anlaşıldıktan ve6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk

Muhakemeleri Kanunu'na eklenen "Geçici 3.madde" atfıyla uygulanmakta

olan 1086 sayılı H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü

gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan

sonra gereği görüşüldü:

Dava;

kamu görevlisi doktorun yetkilerini kullanırken, kusuru sonucu verdiği zarardan

kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili, müvekkillerinin desteği N.

O.'un 28/08/2005 tarihinde aniden rahatsızlandığını ve yakınları tarafından

Ortaca Devlet Hastanesi Acil servisine kaldırıldığını, hastanın sürekli baş

ağrısı, uyku hali ve mide bulantısı şikayetleri ile Acil Servis doktoru

davalıya müracaat edildiğini, davalının dini konulara eğilimi olan “mutaassıp”

kişiliğe sahip olduğu, bu nedenle alkollü olduğunu düşündüğü hastaya ön yargılı

yaklaştığını, davalıdan ambulansla Muğla’ya sevkinin yapılmasını istemelerine

rağmen yapılmadığını, hastayı kendi imkanları ile Muğla merkeze götürdüklerini,

ancak davalının kusuru nedeniyle hastanın sevkinin geciktiğini ve ambulans

verilmediği için Muğla’da yapılan müdahalelerin sonuçsuz kaldığını bu nedenle hastanın

yaklaşık 2 ay boyunca yapılan tedaviye cevap vermeyerek 05/11/2005 tarihinde

vefat ettiğini, davacıların murislerinin desteğinden yoksun kaldıklarını, ölüm

nedeni ile büyük acı ve ızdırap duyduklarını bildirerek fazlaya ilişkin talep

ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için 1.000,00 er TL

maddi, 25.000,00 er TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren

işleyecek en yüksek banka faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar

verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili; müvekkilinin üzerine düşen tüm

görevleri yerine getirdiğini, pratisyen hekim olarak muristeki rahatsızlığı

tespit etmesinin mümkün olmadığını, yapılan idari soruşturmada müvekkiline

atfedilecek bir kusur bulunmadığı için soruşturmaya yer olmadığına karar verildiğini

bildirerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 1.İhtisas Kurulunun

raporu ile ölüm olayında davalının kişisel kusuru bulunmadığının tespit

edildiği gerekçesi ile davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin

temyizi üzerine Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş,

mahkemece, eldeki davanın, doktor olan davalının mutaassıp kişiliği nedeniyle

hastaya alkollü olduğunu düşünerek ön yargılı davrandığı ve ambulans tahsis

etmediği, bu nedenle desteklerinin öldüğü iddiasıyla açıldığı, davada davalının

hizmet kusuruna dayanılmadığıgerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davacılar vekili tarafından

temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık; eldeki davanın kamu görevlisinin

hizmet kusurundan mı kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak

sonuca göre; davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında

toplanmaktadır.

Öncelikle, kamu görevlisi doktorun eyleminden

sorumluluğuna ilişkin yasal düzenleme, kavram ve kurumlar irdelenmelidir:

Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin

düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır.

2709 sayılı T.C.Anayasası’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı

40.maddesinin Ek fıkrası (03/10/2001-4709 S.K./16. m.); “…Kişinin, resmi

görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna

göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı

saklıdır.” hükmünü içermektedir. İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “Yargı

Yolu” başlıklı 125.maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi: “İdarenin her

türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”; son fıkrası da “İdare,

kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” şeklindedir.

Kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını

düzenleyen 129.maddesinin birinci fıkrasında: 'Memurlar ve diğer kamu

görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla

yükümlüdürler.” Anılan maddenin beşinci fıkrasındaki düzenleme uyarınca; “Memurlar

ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan

doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun

gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.'

Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memur

ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken kusurlu davrandıklarından

bahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek,

kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zarara

uğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücü

daha yüksek olan devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzenini

korumaktır.

Bu Anayasal hükümlere paralel düzenleme 657

sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, 12.05.1982 tarih ve 2670 sayılı Kanun’un

6.maddesi ile değişik, 13.maddesinde de yer almaktadır. 657 sayılı Kanun’un

13.maddesinin 3657 sayılı Kanun ile değişik birinci fıkrasında; 'Kişiler kamu

hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu

görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava

açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya

muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel

tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat

sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel

hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.' hükmü öngörülmüştür.

Görülmektedir ki, Anayasa'nın 40/3, 125/son ve

129/5.maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; 'memurlar ve

diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan

tazminat davalarının, ancak rücu edilmek şartı ile idare aleyhine

açılabileceği' açıkça ifade edilmiştir.

Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde

Anayasa’nın 129/5.maddesinde yer alan 'yetkilerini kullanırken işledikleri

kusur' ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır

ki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.

Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır.

Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre; kusur, hukuk düzenince

kınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varken

ve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır.

Kısacası; kusur, genel tanımıyla, hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzının

kınanması olup; bu kınama, o davranışın belirli koşullar altında bireylerden

beklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.

Yine, öğreti ve uygulamadaki hakim görüşe

göre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzere

ikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, kast hukuka aykırı sonucun

bilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle

birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve

gereken özenin gösterilmemesidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.2003 gün

ve 2003/11-756 E., 2003/743 K. sayılı ilamı). İdare hukuku ilkeleri

çerçevesinde olaya bakıldığında ise, bir kamu görevlisinin görev sırasında,

hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel

kusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bu

nedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinen

ilkelerindendir (Danıştay 10.Daire T. 20.04.1989 gün ve 1988/1042 E.; 1989/857

K. sayılı ilamı).

Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve

“bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlananın ne olduğu

üzerinde de durulmalıdır: Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da, zararın,

memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve

“görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır. Şu halde

“görevin ifası” “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel

(görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar, kamu görevi (kamu yetkisi) yerine

getirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmuş olmalıdır. Memur ve diğer

resmi görevlileri kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişi

olarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilere

verdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Fikret Eren, Borçlar

Hukuku Genel Hükümleri, 10.Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).

Öte yandan, kamu görevlisinin, hizmet içinde

veya hizmetle ilgili olmak üzere tutum ve davranışının suç oluşturması ya da

hizmeti yürütürken ağır kusur işlemesi veya düşmanlık, siyasal kin gibi kötü

niyetle bir kişiye zarar vermesi halinde dahi bu durum, aynı zamanda yönetimin

gözetim ve iyi eleman seçme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hizmet

kusuru da sayılmalı ve bu nedenle açılacak dava idareye yöneltilmelidir.

Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki,

kişilerin uğradığı zararla, zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü

görev arasında herhangi bir ilişki kurulabiliyorsa, ortada görevle ilgili bir

durum var demektir ve bu tür davranışlar kasten veya ihmalen işlenmesine

bakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel kusurları olarak

ortaya çıkmakta ve bu husus, 657 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesindeki

“kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlar”

ibaresinde ifadesini bulmaktadır.

Diğer taraftan, Anayasa’nın 129/5.maddesinde

“kusur” şartından bahsedildiğine göre yetkisini kullanan memurun veya kamu

görevlisinin işlediği eylemin kasten mi yoksa ihmalen mi gerçekleştirdiğine

bakılmaksızın bu eylemlerinden doğan davaların ancak idare aleyhine açılması

gerektiğinin kabulü zorunludur.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun

26.02.2014 gün ve 2013/4-579 E. 2014/155 K.; 30.01.2013 gün ve 2012/4-729 E.

2013/163 K.; 12.12.2012 gün ve 2012/4-523 E. 2012/1191 K.; 10.10.2012 gün ve

2012/4-441 E. 2012/710 K. ile 01.02.2012 gün ve 2011/4-592 E. 2012/25 K.,

19.11.2014 gün ve 2013/4-1120 E., 2014/922 K. sayılı ilamlarında da aynı

ilkeler kabul edilmiştir.

Bu ilkeler ışığında somut olay

değerlendirildiğinde; davacıların doktor olan davalının mutaassıp kişiliği

nedeniyle hastaya alkollü olduğundan bahisleön yargılı şekilde yaklaştığı, bu nedenle

ambulans tahsis etmediği ve desteğin ölümüne neden olduğu belirterek ve davalı

doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açtıkları anlaşılmaktadır.

Davacıların bu iddiası,

içerikçe davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği bir

kusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin ihmaline

dayanmaktadır. Hal böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişisel

kusuruna dayanılmadığına, eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve

hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu

görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise, dava idare aleyhine açılıp,

husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir. Bu nedenle, yerel mahkemece

açıklanan yönler gözetilerek, davalı doktor hakkındaki davanın husumet yokluğu

nedeni ile reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek işin esasının incelenmiş

olması usul ve yasaya aykırıdır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında

bir kısım üyeler, Anayasa’nın 129/5.maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları

Kanunu’nun 13/1.maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin

yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan

tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen

biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabileceği, idare aleyhine

böyle bir davanın açılabilmesinin, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem

ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlı olduğu, kamu

görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu

güvenceden yararlanma olanağı bulunmadığını, buna göre dava dilekçesinde

belirtilen maddi olgulardan davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığının da

anlaşılması karşısında mahkeme kararının onanması gerektiği yönünde görüş beyan

etmiş iseler de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu

tarafından kabul edilmemiştir.

O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen

Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul

ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. ”

45. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve

E.2011/4-592, K.2012/25 sayılı kararı şöyledir:

“Dava, desteğin yanlış tedavi sonucu öldüğü

iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; kamu görevlisi

doktorun eylemi nedeniyle açılan eldeki tazminat davasında husumetin adı geçen

doktora yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Davacı taraf, davalı doktorun görevi sırasında

kanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan hastaya müdahalede

bulunmayıp, dış gebelik olan başka bir hastayla ilgilendiği; böylece,

dikkatsizlik ve tedbirsizliği nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğu

iddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmışlardır.

...gerek Anayasa, gerekse Devlet Memurları

Kanunu’nda yer alan düzenlemelerin, memur ve

kamu görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı; daha sonra ilgilisine

rücu edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna giderek, mağdura zararını

daha iyi bir şekilde giderecek bir muhatap ve tereddütsüz bir yargı yolu

sağladığı; bugüne kadar ki uygulamada, kamu personelinin mali

sorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmiş

olmasının yerinde olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bunun

tamamen idare ile memur arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu; öte

yandan, Anayasa’nın 129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerine

getirirken veya yetkilerini kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altına

girip girmeyeceğine ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanması

karşısında eylemin kasten veya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın idarenin

sorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza mahkemesinde yargılanmasının hatta

ceza almasının dahi öneminin bulunmadığı, bunun da ancak rücu davasında dikkate

alınacağı; sonuçta, memur ve kamu görevlisinin görevi sırasında hizmet

araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun

kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacak

davanın idare aleyhine açılması gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memur

ve kamu görevlisinin yaptığı iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde

ise bu eylemden memurun kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacak

davaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlisi veya memur aleyhine

açılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile kabul edilmiştir.

Davalının görevi dışında kalan kişisel

kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin

görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde

bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye

düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye

yöneltilmesi gerekir. Mahkemece, davalı doktor hasım gösterilerek açılan

davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi hukuka uygundur.”

46. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 7/9/2015 tarihli ve

E.2015/8773, K.2015/9479 sayılı kararı şöyledir:

“Davacı, ameliyat için yattığı

hastanede doktor olan davalının kendisini muayene etmek bahanesi ile odasına

götürerek cinsel saldırıda bulunduğunu belirtmiş, bu eylem nedeniyle uğramış

olduğu maddi ve manevi zararının giderilmesini istemiştir. Davalı,

davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, kamu görevlisi doktor olan

davalının eyleminin hizmet kusuru niteliğinde olduğu, Anayasam. 129/5’e göre

memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri

kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği gerekçesiyle

davanın husumet yönünden reddine karar verilmiştir.

Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı

Devlet Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan

zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve

yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir.

Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari

yetkilerin kullanılma alanı ile, eş anlatımla, idari işlem ve eylem niteliğini

yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde (fiili

yol); kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağı

bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının cinsel saldırıda bulunduğu şeklinde

iddia edilen eylem açıkça kişisel kusur oluşturur ve kamu görevi ile

ilişkilendirilemez. Bu iddiaya dayanan davaların, Anayasa m. 129/5 kapsamında

değerlendirilmesi de mümkün değildir. Şu durumda, işin esasının incelenmesi ve

sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı gerekçe ile

davanın husumet nedeniyle reddedilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı

gerektirmiştir.”

47. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007 tarihli ve

E.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı ise şöyledir:

“(…Davacı, davalının yanlış tedavi uygulaması

nedeniyle eşinin ölümüne neden olduğunu ileri sürmüş; mahkemece, davanın Sağlık

Bakanlığı’na karşı açılması gerektiği; davalıya husumet yöneltilemeyeceği

gerekçe gösterilerek yazılı şekilde karar verilmiştir.

‘Anayasa m. 129/5’de, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare

aleyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp;

idari yetkilerin kullanılma alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylem

niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde;

kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağı

bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı ve tedavide hatalı davrandığı

ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Şu durumda, açıkça kişisel

kusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5 hükmünün göz önünde

tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının incelenmesi;

davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması ve sonucuna

göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı şekilde karar

verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’ gerekçesiyle bozularak

dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece

önceki kararda direnilmiştir.

…

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz

edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve

kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve

özellikle,Anayasanın 129/5 maddesi gereğince memurların ve diğer kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin

davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış

olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde sıralanan maddi olguların

davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığını göstermesi karşısında öncelikle

bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonuca

varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun 15.11.2000 gün ve 2000/4-1650

E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E. 2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve

2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve 2006/4-526 E. 2006/562 K. Sayılı

ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca

da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda

direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

48. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 15/10/2015 tarihli

ve E.2014/1989, K.2015/3546 sayılı kararı şöyledir:

“Anayasanın 125. maddesinde idarenin her türlü eylem ve işlemlerine

karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra son fıkrasında, idarenin

kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme

bağlanmıştır.

İdare kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle

nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve

işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru

veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. İdarenin

yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya

işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya eksiklik şeklinde

tanımlanabilen hizmetkusuru; hizmetin kötüişlemesi, geç işlemesi veya hiç

işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün

doğmasına yol açmaktadır.

Ayrıca, kamu görevlilerinin idari bir tasarruf

yaparken, mevzuatın, üstlenilen ödevin ve yürütülen hizmetin kural, usul ve

gereklerine aykırı olarak, kendilerine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde,

ancak yine de resmi yetki, görev ve olanaklarından yararlanarak, yaptıkları

eylem ve işledikleri kusurları, idareden ayrılamamaları nedeniyle görevle

ilgili olarak işlenen "görev kusuru" niteliğinde hizmet kusurunu

oluşturmaktadır.

...

Davada tazmini istenilen zararı doğuran

Defterdar Yardımcısı olan kamu görevlisinin, Hazineye ait taşınmazları belli

bedeller karşılığında sahte tapu senedi vermek suretiyle satması olayında,

sürecin işleyişi, kullanılan makam, olanak ve araçlar dikkate alındığında, kamu

görevlisinin eylemiyle, kamu hizmetinin birbirinden ayrılabildiğinden ve idare

ajanının suç niteliğindeki eylemlerinin hizmetle irtibatının kesildiğinden söz

etmeye olanak bulunmamaktadır... görev kusuru niteliğinde hizmet kusuru

nedeniyle davacının meydana gelen zararlarınındavalı idarece tazminine karar

verilmesi gerekir...”

49. Danıştay 10. Dairesinin 29/9/1999 tarihli ve E.1998/3989,

K.1999/4364 sayılı kararı şöyledir:

“Olaynedeniyleyapılancezayargılamasısonunda,ölümesebepolan

jandarmatimkomutanıtamkusurlubulunarak,dikkatsizlikveönlemsizlik

nedeniylecezalandırılmıştır.Ancakbudurumun davalı idarenin sorumluluğunu

ortadan kaldırmayacağı sadece idareye sözkonusu kişiye rücu etme imkanı

vereceği açıktır.

Zira bir kamu görevlisinin görev sırasında

hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlere ilişkin kişisel

kusurunsuçniteliğitaşısabile, hizmet kusuru oluşturacağı idare hukukunun

bilinen ilkelerindendir. Jandarma tim komutanının idari faaliyetle ilgili bir

görev sırasında davacıların yakınlarının ölümüne neden olması hizmetin kusurlu

işletildiğini göstermektedir. Davalıidareninaçıklananhizmet kusuru nedeniyle

davacıların uğradığı zararı tazmin etmesi gerekmekte(dir).”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

50. Mahkemenin 26/10/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

51. Başvurucu, 1997 yılında geçirdiği trafik kazasının ardından

kaldırıldığı hastanede gerekli tıbbi hizmetlerin kendisine sunulmaması sonucu

ellerini ve ayaklarını kullanamaz, üriner sistemini kontrol edemez hâlde ve

tekerlekli sandalyeye bağlı olarak hayatını devam ettirmek zorunda kaldığını,

bu nedenle devletin gerekli tıbbi hizmetleri sunmayarak üzerine düşen pozitif

yükümlülüklere aykırı davrandığını, felçli kalmasına sebep olan doktor aleyhine

2003 yılında açtığı tazminat davasının yaklaşık 11 yıl sürmesi nedeniyle makul

sürede sonuçlandırılamadığını, ayrıca söz konusu davada hem İlk Derece

Mahkemesi hem de Yargıtay kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu belirterek Anayasa'nın

17., 36., 37., 38., 39. ve 40. maddelerinde güvence altına alınan haklarının

ihlal edildiğini ileri sürmüş;800.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi, yeniden

yargılama yapılmasına karar verilmesi, bu isteme alternatifolarak 500.000 TL

maddi tazminat verilmesi taleplerinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

52. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun temel olarak maddi ve manevi

varlığında meydana gelen zararda idarenin yanı sıra görevli doktorun da kusuru

bulunduğu, idari yargıda açılan davayla sorumlu idare olan Sağlık Bakanlığının

tazminat ödemesi sağlandığı ancak ilgili doktorun ceza davasının affedildiği

gibi doktora karşı hukuk mahkemesinde açtığı tazminat davasının usulden reddi

nedeniyle herhangi bir yaptırımla karşılaşmasının önüne geçildiğinden, Mahkeme

ve Yargıtay kararlarının gerekçesiz olduğundan vedoktor aleyhine 2003 yılında

açtığı tazminat davasının yaklaşık 11 yıl sürmesi nedeniyle makul sürede

sonuçlandırılamadığından şikâyet ettiği anlaşılmaktadır.

53. Başvurucunun trafik kazası sonucunda el ve ayaklarını

hareket ettiremez şekilde felç olduğu ve hayatını tekerlekli sandalye

yardımıyla sürdürdüğü anlaşılmıştır. Söz konusu durumun başvurucunun maddi ve

manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı üzerinde ağır etkiler doğurduğu

açıktır. Başvurucu yaşam hakkının ihlal edildiğini de ileri sürmüştür. Ancak

geçirdiği trafik kazası nedeniyle vücut bütünlüğü zarargörmüş olup tıbbi

müdahaleyi yapan doktorun doğrudan bir eylemi nedeniyle engellilik durumu söz

konusu değildir. Ayrıca söz konusu kazanın olduğu tarihte düzenlenen sağlık

raporlarında başvurucunun hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtilmiş olmasına

göre olayda ölüm riski veya yaşamın tehdit altında olması

durumlarıbulunmamaktadır. Başvurucunun temel olarak maddi ve manevi varlığında

meydana gelen zarara ilişkin gerekli tıbbi teşhis ve tedavinin yapılmasında

kusuru bulunan doktorun sorumlu tutulmasını talep ettiği görülmektedir.Buna

göre başvurucunun iddialarının yaşam hakkı kapsamında değil ancak Anayasa’nın

17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi

varlığını koruma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

54. Başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin iddiaları ise

gerekçeli karar ve makul sürede yargılanma hakları kapsamında incelenmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a.Kişinin Maddi ve Manevi Varlığını Koruma

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

55. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

56. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar

başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı

gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir”

57. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve

geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı

kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile

bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına

karşılık gelmektedir (Sevim Akat Eşki,

B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30).

58. Anayasa’nın 17. maddesinin amacı esas olarak bireylerin

maddi ve manevi varlığına karşı devlet tarafından yapılabilecek keyfî

müdahalelerin önlenmesidir. Devletin ayrıca vücut ve ruhsal bütünlüğe yönelik

fiziksel ve cinsel saldırılar, tıbbi müdahaleler, şeref ve itibarı etkileyen

saldırılar karşısında kişilerin maddi ve manevi varlığını etkili olarak koruma

ve saygı gösterme şeklinde pozitif yükümlülüğü de bulunmaktadır (Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123,

2/10/2013, § 32)

59. Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yürütülen

faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin

sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini

sağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet

vermesini” düzenleyeceği ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki

sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine

getireceği kurala bağlanmıştır (İlker Başer

ve diğerleri, B. No: 2013/1943, 9/9/2015, § 44).

60. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 8.

maddesi kapsamında incelenen tıbbi hata neticesinde bireylerin vücut

bütünlüğünün zarar görmesine ilişkin başvurularda Sözleşme'nin 2. maddesinde

yer alan yaşam hakkı yönünden tanınan güvencelerin benzer şekilde uygulanması

gerektiğini kabul etmektedir (Trocellier/Fransa,

B. No: 75725/01, 5/10/2006, § 4; Vasileva/Bulgaristan,

B. No: 23796/10, 17/3/2016, § 63).

61. Bu çerçevede öncelikle devletin; yasal çerçeveyi oluşturmak

suretiyle hem kamu hem de özel sağlık kuruluşlarının, hastalarınmaddi ve manevi

varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tedbirleri almalarını sağlaması

gerekmektedir (Nail Artuç, B. No:

2013/2839, 3/4/2014, § 35).

62. İkinci olarak tıbbi hata sonucunda hastaların maddi ve

manevi varlığın zarara uğraması durumunda ise devletin sorumluların ortaya

çıkması için etkili bir inceleme yapılmasını temin etmesi yani kişilerin

gerektiğinde uygun giderim elde edebilecekleri bir mekanizmanın kurulmasını

sağlaması gereklidir (Vasileva/Bulgaristan,

§ 63).

63. Maddi vemanevi varlığın ihlaline kasten sebebiyet verilmemiş

ise "etkili bir yargısal

sistem kurma" yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası

açılmasını gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili

hukuk yollarının açık olması yeterli olabilir (Serpil

Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 59).

64. Bu şekildeki bir kabul, bu tür olaylarda yürütülen ceza

soruşturmalarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmeyeceği anlamına

gelmemektedir. Ancak ilke olarak tıbbi ihmallere ilişkin şikâyetler konusunda

temel başvuru yolu, hukuki sorumluluğu tespit adına takip edilecek olan hukuk

veya idari tazminat davası yoludur (Nail

Artuç, § 38).

65. Somut olayda başvurucunun felçli kalması ile ilgili olarak

kullanabileceği birden fazla hukuki yol bulunmaktadır. Bu kapsamda başvurucu,

yaşanan olay hakkında bir ceza soruşturması başlatılmasını ve kusurlu olan

personel hakkında kamu davası açılmasını yetkili Cumhuriyet Başsavcılığından

talep edebilir. İkinci bir yol olarak ise başvurucu, yaşanan olayda hizmet

kusuru bulunduğu gerekçesiyle ilgili kamu idaresi aleyhine idari yargıda tam

yargı davası açabilir. Nitekim başvurucunun babasının Sağlık Bakanlığına

şikâyeti üzerine başvurucunun ilk tedavisini yapan Doktor M.B. hakkında 1/8

oranında aylıktan kesme disiplin yaptırımı uygulanmasının yanı sıra ceza davası

açılmış; Konya 6. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25/12/2000 tarihli ve

E.1999/1974, K.2000/2118 sayılı kararla davanın 4616 sayılı Kanun uyarınca

kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine hükmedilmiştir.

Bunun yanı sıra başvurucu, Sağlık Bakanlığı aleyhine Konya 1. İdare

Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Bu dava sonucunda Konya 1. İdare Mahkemesi

28/9/2007 tarihli kararıyla gerekçesi yukarıda belirtildiği üzere (bkz. § 18)

olayda, adı geçen doktorun gerek muayene ve teşhisteki özensizliği gerekse

boyunluksuz olarak hasta sevkine izin vermesi sebebiyle hizmet kusuru oluştuğu

sonucuna varmış; başvurucu lehine talebiyle bağlı olarak 15.000 TL maddi ve

2.000 TL manevitazminatın idareye müracaattarihi olan 18/5/1998 tarihinden

itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar vermiştir.

66. Ayrıca başvurucu 29/4/2003 tarihinde, Doktor M.B. aleyhine

de Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası

açmıştır.Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, kararda Yargıtayın değişen içtihadına

atıfta bulunarak kamu görevlilerinin veya bunların kullandığı araç ve

gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine

getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi hâlinde meydana gelecek kusurun kamu

kurumunun hizmet kusurunu oluşturacağı, istikrar kazanmış içtihat bağlamında burada

kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmenin

kesinlikle mümkün olmayacağı, kamu görevlisinin kusurunun da hizmet kusuru

olacağını, bu nedenle kamu görevlilerininkusurlarından dolayı ancak kamu

idaresi aleyhine dava açılabileceği gerekçesiyle davalı M.B. hakkında açılan

davanın husumet nedeniyle reddine karar vermiştir.

67. Bu durumda somut olayın koşulları çerçevesinde sorulması

gereken soru, Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında devletin sahip olduğu

"etkili bir hukuk sistemi kurma" yönündeki pozitif yükümlülüğün

anılan hukuki çarelerden herhangi biri ile yerine getirilip getirilmediğidir

(Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Anna

Todorova/Bulgaristan, B. No: 23302/03, 24/5/2011, § 74; Nurettin Demir ve Çiçek Demir/Türkiye, B.

No: 34885/06, 13/11/2012, § 71).

68. Başvurucu vücut bütünlüğünde meydana gelen zarardan idarenin

yanı sıra görevli doktorun da sorumlu olduğunu, bu yüzden doktorun da tazminat

ödemesi gerektiğini ileri sürmekle birlikte hukukumuzda kamu görevlilerinin yetkilerini

kullanırken işledikleri kusurlardan dolayı kişilere zarar verilmesi hâlinde

tazminat davalarının ilgili kamu görevlisine karşı değil idare aleyhine

açılacağı, idarenin ilgili personele rücu edebileceği benimsenmiştir (bkz. §

43-49).

69. Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrasında "Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki

haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir.

Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır."

hükmü yer almakta olup maddenin gerekçesinde bu husus "İhlalden doğan zarar devletçe ödenecek ve

devlet, bu ödeme nedeniyle, sorumlu görevliye rücu hakkı vardır."

şeklinde belirtilmiştir.

70. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrasına göre"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin

yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,

kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun

olarak, ancak idare aleyhine açılabilir." Bu hüküm, kamu

görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri her türlü kusurdan

kaynaklanan tazminat davalarının muhatabının idare olduğunu açıkça ifade

etmektedir. Ancak kusurlarıyla idareyi zarara uğratan kamu görevlisinin

sorumluluğu ortadan kaldırılmamıştır. Anayasa'nın 129. maddesi uğranılan idari

zarar için sorumlu kamu görevlisine rücu edilmesini zorunlu kılmaktadır.

Maddenin gerekçesinde bu husus "Kamu

hizmeti görevlilerinin görevleri ile ilgili olarak kusurlu eylem ve işlemleri

ile idareye verdikleri zarardan sorumlu olacakları ise esasen uygulanmakta olan

bir ilkenin tekrarıdır." şeklinde ifade edilmiştir.

71. Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında belirtildiği gibi

Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrası, hem kamu görevlilerinin gereksiz

davalarla karşı karşıya bırakılarak tedirgin edilmelerini engellemeyi ve kamu

hizmetlerinin sekteye uğratılmadan yürütülmesinin teminini hem de zarar

görenlerin memura göre ödeme gücü çok daha yüksek olan idareye karşı dava açmak

suretiyle zararlarını daha kolay telafi etmelerini sağlamayı amaçlamıştır.

(Uyuşmazlık Mahkemesi, E.1992/15, K.1992/18, 18/5/1992; E.1997/16, K.1997/15,

14/4/1997). Dolayısıyla idarenin, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken

işledikleri kusurdan doğan zararın tazmini ile yükümlü kılınmasının -kamu

görevlilerinin hükmedilen tazminat miktarını tam ve zamanında ödeyememe

ihtimali gözetildiğinde- davacıların zararının karşılanması bakımından bir

güvence niteliği taşıdığı da açıktır. Ayrıca Anayasa koyucunun, kamu

görevlisinin kusurunun niteliğine bakmaksızın bu kusurun ilgili kamu

görevlisine ait bir yetkinin kullanılması sırasında işlenmesini esas alması ve

kamu görevlilerinin söz konusu kusurlarından dolayı ancak idare aleyhine dava

açılabileceğini kabul etmesi, idare ile arasındaki rücu ilişkisi dolayısıyla

ilgili kamu görevlisinin hukuki sorumluluğunu da ortadan kaldırmamaktadır (AYM

E.2014/86, K.2015/109, 25/11/2015, § 115).

72. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri her

türlü kusurdan kaynaklanan tazminat davalarının muhatabının idare olduğuna dair

kanuni düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce de inceleme konusu

yapılmıştır. Bu kapsamda 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar

Kanunu'na eklenen 93/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan "hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma

veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya

verdikleri her türlü karar nedeniyle ancak Devlet aleyhine tazminat davası

açılabileceği, kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine

dayanılarak da olsa hakim veya savcı aleyhine tazminat davası

açılamayacağı" hükmünü değerlendiren Mahkeme, "Kuralla, hakimler ve savcılar aleyhine

açılabilecek olan tazminat davalarının Devlete karşı açılması öngörülmüştür.

Tazminat sorumluluğunun özel olarak düzenlenmesi ve öncelikli olarak yargılama

faaliyetlerinden dolayı kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk

sebepleri olsa bile Devletin sorumlu tutulmasının nedeni, hakim ve savcıların

Anayasa'da belirtilen bağımsızlığını ve tarafsızlığını güvenceye almaya

yöneliktir. Zira hakim ve savcıların haklı ya da haksız olarak açılacak

tazminat davalarından dolayı maddi ve manevi baskı altında kalıp tarafsız ve

bağımsız olarak yargılama faaliyetinde bulunabilme iradesinden uzaklaşabilme

ihtimali bulunmaktadır. Bu ihtimalin bile yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını

zedeleyeceği açıktır. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrasında, memurlar

ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan

doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun

gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabileceği;

40. maddesinin üçüncü fıkrasında ise kişinin, resmi görevliler tarafından vaki

haksız işlemler sonucu uğradığı zararın, kanuna göre, Devletçe tazmin

edileceği, Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkının saklı olduğu

öngörülmüştür. Buna göre, Anayasal olarak memurlar ve diğer kamu görevlilerine

tanınan bu hakların bağımsızlık ve tarafsızlıkla görevlerini yürütmeleri

gereken hakim ve savcılara tanınmaması yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile

çelişir. Kaldı ki, zarar görenler açısından daha güvenli sayılabilecek ve ödeme

gücü yüksek olan Devletin tazminat sorumluluğunun kabulü zarara uğramış kişiler

için de bir güvence oluşturmaktadır. Diğer taraftan, Devletin, ödediği

tazminattan dolayı, tazminat davasına konu işlem, faaliyet veya kararla ilgili

olarak görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye

kullanan hâkim veya savcıya rücu edeceği de açıktır. Dolayısıyla kuralın,

ayrıcalıklı bir sınıf oluşturduğundan da söz edilemez. Açıklanan nedenlerle

dava konusu kural, Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptal

isteminin reddi gerekir." tespitlerine yer vermiştir (AYM,

E.2011/29, K.2012/49, 30/3/2012).

73. Yargıtay, 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamu

görevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiye

zarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gitmiş ve kamu görevlisine karşı

kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminat davası açılabilmesini kabul

etmiştir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı için bkz. § 44). Yargıtay Hukuk

Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli kararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve

kamu görevlilerinin mali sorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel

kusur” ayrımına gidilmesinin yerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevi

sırasında hizmet araçlarını kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin

kişisel kusurlarının kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı,

bu nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılan

yerde dahi olsa kamu görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerin

varlığı hâlinde ise bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlu

tutulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamu

görevlileri aleyhine açılabileceği kabul edilmiştir (Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu kararı için bkz. § 45).

74. Kamu görevlilerinin görevi sırasında üçüncü bir kişiye zarar

vermeleri hâlinde tazminat davasının ancak idare aleyhine açılabilecek olması,

idarenin kamu hizmetlerinin kuruluşunda, işleyişinde, kamu personelinin

seçiminde, eğitilmesinde ve görevin yerine getirilmesi sırasında kamu personeli

üzerinde var olan denetim ve gözetim yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır.

75. Yerleşik Danıştay içtihadı uyarınca

kamugörevlileriningörevlerini yerine getirirken mevzuatın, üstlenilen

ödevinveyürütülenhizmetinkural,usulvegereklerineaykırı olarak

kendilerineizafeedilebilecekboyutta ve biçimde ancak gene de resmî yetki, görev

ve olanaklardanyararlanarak,onlarıkullanarakhareketettikleri,bu nedenle de

idaresiyle bütünleştiği,idaresindenayrılmasınıönleyenve engelleyen görev

kusurları, sonuç olarak hizmetin yürütülmesisırasındaortaya

çıktığındanidareyönündende"hizmetkusuru"nu oluşturmaktadır. Başka bir

deyişle kamu görevlilerinin görev kusurları nedeniyle yürütülenkamuhizmeti

işlememekte, geç işlemekte ya da kötü işlemektedir (Danıştay 10. Daire,

E.1997/721, K.1999/5266,20/10/1999).

76. Bu nedenle hizmet içinde kişisel kusur olarak kabul edilen

durumların varlığı hâlinde dahi idareninhizmet kusuru ve dolayısıyla

sorumluluğu ortadan kalkmaz çünkü kişisel kusur işleyen kamu görevlisini seçen,

eğitmekle ve denetlemekle yükümlü olan idaredir. Dolayısıyla kamu görevlisinin

hizmet içindeki kişisel kusurlu davranışları, idarenin söz konusu görevlerini

yeteri kadar yerine getirmediğini gösterir. Bu sebeple kamu görevlisinin hizmet

içindeki kişisel kusuruna rağmen idarenin sorumluluğu söz konusudur (Danıştay

10. Daire, E.1998/3989, K.1999/4364,29/9/1999).

77. Bu kuralın istisnası ise kamu görevlilerinin görev

yerlerinde gerçekleşse dahi yaptıkları iş ile hiçbir ilgisi olmayan, kamu

göreviyle açıkça bağdaşmayan, kişisel olarak sorumlu tutulmalarını

gerektireneylemleri (bkz. § 42) işlemeleri durumu olup bu hâllerde eylem açıkça

kişisel kusur oluşturur ve kamu görevi ile ilişkilendirilemez. Bu iddiaya

dayanan davaların, Anayasa'nın 129. maddesi kapsamında değerlendirilmesi de

mümkün değildir. Bu hâllerde sadece eylemi işleyen kişiyekarşı adli yargıda

dava açılabilir.

78. Bireysel başvuru formu ve eklerinde sunulan bilgi ve

belgeler ışığında mevcut başvurunun koşulları incelendiğinde başvurucunun

yaşadığı olayın tıbbi değerlendirme hatasını aşan kasti bir tutumdan ya da çok

ağır bir ihmalden kaynaklandığını gösteren herhangi bir bulgu olmadığı,

doktorun gerekli ve yeterli önlemleri almayarak kusurlu davrandığı

söylenebilir. Başvurucu da görevli Doktor M.B.nin tıbbi uygulamadaki kusuru

nedeniyle tazminat istemiş olup kasıtlı bir eylem gerçekleştirdiği yönünde bir

iddia ileri sürmemiştir.Dolayısıyla başvuru konusu olayda kamu görevlisi

doktorun kusurunun hizmet içinde kişisel kusur olduğu, bunun aksine bir

tespitin mevcut olmadığı anlaşılmıştır. Buna göre Anayasa'nın 17. maddesi

bağlamında devletin sahip olduğu "etkili bir yargısal sistem kurma"

yönündeki pozitif yükümlülüğün somut olayda mağdura adli ya da idari yargı

mercileri önünde açabileceği bir tazminatı davası yolunun sağlanması ile yerine

getirilmiş olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

79. Bunun yanı sıra başvuru konusu olay, tıbbi hataya ilişkindir

ve tıbbi hata sonucu meydana geldiği iddia edilen zararlar nedeniyle hukuk veya

idare mahkemelerinde açılan tazminat davaları, hem ilgili personelin ve/veya

idarenin mesuliyetini saptayabilecek hem de gerektiği takdirde zararın

ödenmesini sağlayabilecek potansiyele sahip olduğundan başvurucunun

mağduriyetini giderebilecek niteliktedir (Saadet

Ergün ve diğerleri, B. No: 2013/4194, 14/10/2015, § 45)

80. İdari makamlar ve derece mahkemeleri tarafından,

başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması suretiyle ihlalin tespit

edilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde giderilmesi

hâlinde ilgili tarafın artık anayasal açıdan mağdur olduğu ileri

sürülemeyecektir. Bu iki koşul yerine getirildiği takdirde bireysel başvuru mekanizmasının

ikincil niteliği dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme yapmasına gerek

kalmayacaktır. Bu kapsamda Anayasa'nın 17. maddesine ilişkin şikâyetler

açısından gerektiğinde yürütülecek kapsamlı bir ceza soruşturmasını müteakip

yapılan ve makul bir tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanan idari dava yolu,

mağdur sıfatını ortadan kaldırabilecek etkili bir başvuru yoludur (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, §§ 61, 74; Sadık Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841,

23/1/2014, § 83).

81. Mağdur sıfatının ortadan kalkması, özellikle ihlal edildiği

ileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden kararın gerekçesi ile bu

kararın ardından ilgili açısından uğradığı zararların varlığını devam ettirip

ettirmediğine bağlı bulunmaktadır. Başvuruculara sunulan telafi imkânının uygun

ve yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu temel hak ve özgürlüğün ihlalinin

niteliği göz önünde bulundurularak dava koşullarının tamamının

değerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir. Bu çerçevede bir başvurucunun

mağdur sıfatı, Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet ettiği durum için aynı zamanda,

idari veya yargısal bir kararla kendisine ödenmesine karar verilen tazminata da

bağlı olabilecektir (Sadık Koçak ve

diğerleri, § 84).

82. Somut olayda açılan davalar bu kapsamda incelendiğinde;

başvurucu tarafından Sağlık Bakanlığı aleyhineaçılan tazminat davası sonucunda,

Konya1. İdare Mahkemesinin 28/9/2007 tarihlikararında açık bir şekilde idarenin

kusuru ortaya konularak ihlal tespitinin yapıldığı, buna dayalı olarak

başvurucu ve babasına uğradıkları maddi ve manevi zararın karşılığı olarak

-yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporundan da yararlanılarak- toplam

19.000 TL maddi ve manevi tazminatın 18/5/1998 tarihinden itibaren hesaplanacak

yasal faiziyle birlikte ödenmesine hükmedildiği görülmektedir.

83. Anılan kararda bilirkişi tarafından verilen raporun hukuka,

ilmî verilere ve yerleşik içtihatlara uygun bulunduğu, bilirkişi raporu

doğrultusunda işlem yapıldığı, raporda başvurucunun maddi kaybının 30.264 TL

olarak belirtilmiş olmasına rağmen dava açıldığı sırada 15.000 TL maddi

tazminat talep ettiği, mahkemeler taleple bağlı olduğundan 15.000 TL maddi

tazminat ile başvurucunun ve yakınlarının olay nedeniyle duydukları acı ve

ızdırabı kısmen de olsa karşılayabilmek amacıyla olayın meydana geliş şekli,

tarihi, başvurucunun yaşı, statüsü, sosyal durumu, paranın alım gücü ve

işletilecek yasal faiz dikkate alınarak manevi tazminat verilmesi kabul

edilmiştir.

84.Sağlık Bakanlığı tarafından ilgili doktor aleyhine açılan

rücu davasında Asliye Hukuk Mahkemesince başvurucuya 7/5/2001 tarihinde

43.104,27 TL tazminat ve faiz, 20/4/2001 tarihinde yargılama gideri olarak

954,19 TL ödenmiş olduğu tespiti yapılmıştır.Davanın koşulları ve başvurucunun

uğradığı zararlar ile talebiyle bağlı olarak belirlenen tazminat miktarları

arasında açık bir orantısızlık bulunmadığı görülmektedir. Sonuç olarak Konya 1.

İdare Mahkemesinin kararında belirlediği tazminat miktarlarının Anayasa'nın 17.

maddesinin birinci fıkrasında yer alan maddi ve manevi varlığın korunması

hakkının sağladığı güvencelere uygun olduğu sonucunaulaşılmıştır.

85. Bu durumda başvuru konusu olayda Anayasa'nın 17. maddesinin

birinci fıkrasında yer alan maddi ve manevi varlığın korunmasına ilişkin

şikâyetler açısından başvurucunun ihlali tespit eden ve makul bir tazminata

hükmeden etkili dava yolundan yararlanmış olduğu anlaşıldığından bireysel

başvuru yapılmadan önce mağdur sıfatı ortadan kalkmış bulunmaktadır.

86. Açıklanan nedenlerle maddi ve manevi varlığını koruma hakkı

yönünden başvurucunun mağdur sıfatının bulunmadığı anlaşıldığından başvurunun

bu kısmının kişi bakımından yetkisizlik

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında İleri

Sürülen İddialar

i. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

87. Başvurucu, felçli kalmasına sebep olan doktor aleyhine 2003

yılında açtığı tazminat davasında hem İlk Derece Mahkemesi hem de Yargıtay

kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu belirterek gerekçeli karar hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

88. Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleri gereği mahkemelerin her

türlü kararının gerekçeli olması gerekir. Ancak bu hak, yargılamada ileri

sürülen tüm iddialara ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi gerektiği şeklinde

anlaşılamaz. Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın

niteliğine göre değişebilir (Mehmet Yavuz, B.

No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51). Kanun yolu incelemesi yapan merciin

yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi

kullanarak veya atıfla kararına yansıtması yeterlidir (Yasemin Ekşi, B. No: 2013/5486, 4/12/2013,

§ 57).

89. Somut olayda, yapılan yargılama sonunda İlk Derece

Mahkemesince başvurucunun talepleri hakkında değerlendirme yapılmış ve ilgili Yargıtay

kararlarına da atıfta bulunulmak suretiyle davasının usul yönünden

reddedilmesinin maddi ve hukuki nedenleri değerlendirilmiştir (bkz. § 23).

Kanun yolu incelemesi sonucunda verilen kararda, değerlendirme konusu hüküm ve

gerekçesinin uygun bulunduğu dikkate alındığında gerekçeli karar hakkına

yönelik bir ihlal olmadığının açık olduğu anlaşılmaktadır.

90. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

ii. Yargılamanın Makul

Sürede Tamamlanmadığına İlişkin İddia

91. Başvurucu, 2003 yılında açtığı tazminat davasının yaklaşık

11 yıl sürmesi nedeniyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davada makul

sürede yargılama yapılmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

92. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

93. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir

hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz,

B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18) Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya

çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar,

Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da

unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme

yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı

ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM

içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara

Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını

oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve

mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulması

gerektiği açıktır (Güher Ergün ve diğerleri,

B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

94. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde bulundurulması

gereken kriterlerdir (Güher Ergün ve

diğerleri, §§ 41-45).

95. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca

medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara

bağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu olayda, kişinin vücut bütünlüğüne

verildiği ileri sürülen zarardan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasının

söz konusu olduğu görülmektedir. Ayrıca6100 sayılı Kanun’da yer alan usul

hükümlerine göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve

yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğuna da kuşku yoktur (Güher Ergün ve diğerleri, § 49).

96. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

makul süre değerlendirmesinde sürenin başlangıcı kural olarak uyuşmazlığı

karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle

davanın ikame edildiği tarihtir. Somut başvuru açısından bu tarih

29/4/2003’tür.

97. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergün ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda somut yargılama

faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucunun karar düzeltme

talebinin Yargıtay 4. Hukuk Dairesince reddedildiği 4/11/2014 olduğu

anlaşılmaktadır.

98. Başvuruya konu olan yargılama sürecinin incelenmesinde

yargılamanın konusunun maddi ve manevi tazminat istemi olduğu, davanın

29/4/2003 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açıldığı, Mahkemenin

Sağlık Bakanlığı aleyhine İdare Mahkemesinin E.2005/353 sayılı dosyasında

açılan tam yargı davasının sonucunun beklenmesine karar verdiği, anılan davanın

sonuçlanması ile birlikte Mahkemenin27/12/2013 tarihli kararı ile davayı husumet

yönünden reddettiği, bu ret kararının Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15/5/2014

tarihli ilamı ile onandığı, karar düzeltme isteminin ise aynı Dairenin

4/11/2014 tarihli ilamı ile reddedildiği, böylece İlk Derece Mahkemesi

kararının kesinleştiği belirlenmiştir. Buna göre davaya ilişkin yargılama

süresinin toplam 11 yıl 6 ay 6 gün olduğu anlaşılmaktadır.

99. 6100 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabi

mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki

iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi

tarafından özellikle yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usul

hükümlerinin nazara alınmadığı gözönünde bulundurularak makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Güher Ergün ve diğerleri, §§ 34-64).

100. Başvuruya konu tazminat davasının incelenmesinde hukuki

meselenin çözümündeki güçlük, yargılamanın niteliği, maddi olayların

karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi

kriterler dikkate alındığında davanın karmaşık olmaktan uzak olduğu

anlaşılmıştır. Başvurucunun tutum ve davranışlarıyla, usule dair haklarını

kullanırken özensiz davranmasıyla yargılamanın uzamasına sebep olduğu da

söylenemez. Dolayısıyla somut başvuru açısından daha önce verilen kararlar

dışında farklı karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı, söz konusu

11 yıl 6 ayı aşkın süre devam eden (29/4/2003-4/11/2014 tarihleri arasında)

yargılama süresinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

101. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

102. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali

ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

103. Başvurucu, 800.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi,

yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi; bu isteme alternatif olarak

500.000 TL maddi tazminat verilmesi taleplerinde bulunmuştur.

104. Mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına

alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği tespit edilmiş olmakla

beraber tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı

bulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar

verilmesi gerekir.

105. Başvurucunun taraf olduğu davanın(11 yıl 6 ayı aşkın süre)

yaklaşık 12 yıllık yargılama süresi nazara alındığında başvurucuya yargılama

faaliyetinin uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan

manevi zararı karşılığında takdiren net 20.670 TL manevi tazminat ödenmesine

karar verilmesi gerekir.

106. Kararın bir örneğinin bilgilendirme amacıyla Konya 2.

Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

107. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harçtan

oluşan toplam 206,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Kişinin maddi ve

manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Gerekçeli karar

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA

3. Makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 20.670 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harçtan oluşan toplam 206,10 TL yargılama giderinin

BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesine

GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

26/10/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Nuri

NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Rıdvan GÜLEÇ

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportör

:

Şermin

BİRTANE

Başvurucu

:

Göktuğ Tolga

DEMİRALP

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2014/20219, 26 Ekim 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. A. 1. Kişinin maddi ve
  12. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  13. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  14. Necipoğlu
  15. Hakyemez
  16. Birtane
  17. Demiralp
  18. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2014/20219
Tarih
26 Ekim 2016

İlgili Kararlar

  • Eyüp Karul Başvurusu (B. No: 2014/2321)
  • Yasemin Akgül Başvurusu (B. No: 2014/2630)
  • Sinanlar Hafriyat İnşaat Nakliye Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2014/1993)
  • Necmi Karakuş Başvurusu (B. No: 2014/3240)
  • Ömer Baytar Başvurusu (B. No: 2014/324)
  • Ali Sakarya Başvurusu (B. No: 2014/1346)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.