İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Günay Dağ ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/1631)

1. Başvuru gerçek kişiler yönünden; gözaltına alınırken, gözaltı

Başvuru No2013/1631Tarih17 Aralık 2015Okuma105 dk · 20.934 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Günay Dağ Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
17 Aralık 2015
Başvuru Numarası
2013/1631
R.G. Tarih ve Sayı
9/2/2016-29619
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

20.934 kelime·105 dk okuma·24 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru gerçek kişiler yönünden; gözaltına alınırken, gözaltı

süresinde ve cezaevi girişinde onur kırıcı kötü muameleye maruz kalmaları,

gereksiz yere gözaltına alınmaları, gözaltında tutuldukları yerin koşullarının

kötü olması, haklarında kuvvetli suç şüphesi olmadan tutuklama kararı

verilmesi, tutukluluğa itiraz incelemesinin duruşmasız yapılması, soruşturma

dosyasında kısıtlılık kararı verilmesi, gizli tanık beyanlarına dayanılması,

soruşturma sürecinde farklı savcıların görev yapmaları, tek hâkim kararına

dayanılarak konut ve bürolarında arama yapılması, avukat olarak müvekkilleri

ile yaptıkları yazışmalara el konulması, mesleki faaliyetlerinin ve üyesi

oldukları derneğin faaliyetlerinin soruşturma konusu yapılması, dernek

binasında yapılan aramada derneğe ait dosyaların zarar görmesi; tüzel kişi

yönünden avukatlık hakkı ile toplu savunma hakkına riayet edilmemesi

nedenleriyle Anayasa’nın 17., 19., 21., 22., 26., 33.,

34., 36., 38., 40., 48. ve 141. maddelerinde düzenlenen hakların ihlal edildiği

iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2.

Başvurular 1/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine

doğrudan yapılmıştır. Dilekçeler ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek

bir eksikliklerinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3.

Yapılan incelemede; 2013/1632, 2013/1633, 2013/1634, 2013/1635, 2013/1636,

2013/1637, 2013/1638 ve 2013/1639 numaralı başvuruların konu bakımından aynı

nitelikte olmaları nedeniyle 2013/1631 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve

incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.

4.

Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/1/2014 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

5.

Bölüm Başkanı tarafından 1/12/2014 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

6.

Başvuru belgelerinin bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir.

Bakanlık, görüşünü 2/2/2015 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

7.

Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 10/2/2015

tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlık

görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

8.

Birinci Bölüm tarafından 2/12/2015 tarihinde yapılan

toplantıda başvurunun, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara

bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün

28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca görüşülmek üzere Genel Kurula

sevkine karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

9.

Başvuru formları ile eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Bakanlık görüş yazısı

ile Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

10.

Gerçek kişi başvurucular, olay tarihinde avukat olarak görev yapmakta olup

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesidirler.

11.

Çağdaş Hukukçular Derneği; 1974 yılında kurulmuş olup Dernek Tüzüğü’ne göre

hukuk fakültesi mezunları ve tüzel kişiler ile hukuk fakültesi dördüncü sınıf

öğrencilerinin üye olabildikleri, genel merkezi Ankara’da olan ve bazı illerde

şubeleri bulunan bir dernektir.

12.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 10. madde ile görevli) 2012/2259

Soruşturma sayılı dosyası ile başvurucular hakkında “Devrimci Halk Kurtuluş

Partisi-Cephesi (DHKP-C) silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan soruşturma

başlatılmıştır.

13.

İstanbul (2) No.lu Hâkimliğinin (CMK 10. madde ile görevli) 17/1/2013

tarihli ve 2013/401 Teknik Takip sayılı kararı ile başvurucular hakkındaki

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2012/2259 Soruşturma sayılı dosyasına

ilişkin olarak müdafiin dosya içeriğini incelemesi

veya belgelerden örnek alması soruşturmanın amacını tehlikeye düşüreceğinden 4/12/2004

tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesinin (2) numaralı

fıkrasına göre “kısıtlama” kararı

verilmiştir.

14.

Öte yandan İstanbul (2) No.lu Hâkimliğinin 17/1/2013

tarihli 2013/402 Teknik Takip sayılı kararı ile İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığının 2012/2259 Soruşturma sayılı dosyası kapsamında yakalanan ve

yakalanacak şüphelilerin 3713 sayılı Kanun’un 10. maddesinin (e) bendi uyarınca

yakalandıkları tarih ve saatlerden itibaren 24 saat süreyle müdafileri ile

görüşmelerinin kısıtlanmasına karar verilmiştir.

15.

İstanbul (2) No.lu Hâkimliğinin 17/1/2013 tarihli

2013/397-399-403-404-408-409 Teknik Takip sayılı kararları uyarınca Ankara ve

İstanbul illerinde bulunan Halkın Hukuk Bürolarında, Çağdaş Hukukçular Derneği

Genel Merkezinde ve İstanbul Şubesinde, bir kısım başvurucuların araçlarında ve

evlerinde 18/1/2013 tarihinde aramalar yapılmıştır.

16.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 18/1/2013

tarihinde, Selçuk Kozaağaçlı dışındaki diğer

başvurucular hakkında gözaltına alma kararı verilmiştir.

17.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Selçuk Kozaağaçlı

dışındaki diğer başvurucuların ifadesi 20/1/2013

tarihinde alınmış ve başvurucular “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanmaları istemiyle

İstanbul (1) No.lu Hâkimliğine (CMK 10. madde ile görevli) sevk edilmişlerdir.

Başvurucu Selçuk Kozaağaçlı ise 20/1/2013

tarihinde gözaltına alınmış ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından

21/1/2013 tarihinde ifadesi alındıktan sonra “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanması istemiyle İstanbul

(1) No.lu Hâkimliğine sevk edilmiştir.

18.

Başvurucuların, gözaltında iken İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele

Şube Müdürlüğünde parmak izleri ve İstanbul Haseki Araştırma Hastanesinde

tükürük örnekleri alınmış ve fotoğrafları çekilmiştir.

19.

İstanbul (1) No.lu Hâkimliğinin 20/1/2013 tarihli ve

2013/12 Sorgu sayılı kararı ile Selçuk Kozaağaçlı

dışındaki diğer başvurucuların, 21/1/2013 tarihli ve 2013/13 Sorgu sayılı

kararı ile başvurucu Selçuk Kozaağaçlı’nın isnat

edilen “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan

tutuklanmalarına karar verilmiştir. Kararların gerekçesinin ilgili bölümü

şöyledir:

“... Yüklenen suçu

işledikleri hususunda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların

bulunması (teknik takip, fiziki takip, aleyhe tanık beyanı, gizli tanık

beyanları), üzerlerine atılı suçun CMK 100. maddede yazılan katalog suçlardan

bulunması göz önüne alınarak işin önemi, verilmesi beklenen ceza dikkate

alındığında tutuklama kararının ölçülü olduğu, şüpheliler hakkında adli kontrol

hükümlerinin uygulanmasının bu aşamada yetersiz kalacağı anlaşıl(mıştır).”

20.

Başvurucular 28/1/2013 tarihinde tutuklama kararlarına

itiraz etmiş, itiraz dilekçelerinde incelemenin duruşmalı yapılmasını talep

etmiştir. İtirazı inceleyen İstanbul (2) No.lu Hâkimliği 1/2/2013

tarihli ve 2013/58 Değişik İş sayılı kararı ile başvurucuların incelemenin

duruşmalı yapılması talebini “yasal olarak

imkân bulunmadığı” gerekçesiyle kabul etmemiş ve başvurucuların

tutuklamaya yönelik itirazlarının kesin olarak reddine karar vermiştir. Karar

gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

“... Dosya içerisinde

bulunan Hollanda ve Belçika ülkelerinden gönderilen belgeler, fiziki takip ve

iletişim tespiti tutanakları, fotoğraflar, teşhisler, şüphelilerin ev ve

bürolarındaki aramalarda ele geçen deliller ve gizli tanık beyanları, başka

soruşturmalardaki şüpheli ifadeleri ve tüm dosya kapsamı birlikte

değerlendirildiğinde, şüphelilerin atılı suçları işledikleri hususunda kuvvetli

suç şüphesi bulunduğu kanaatine varılmıştır.

Gerek Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi içtihatlarına ve gerekse 6352 sayılı Yasa ile değişik 5271

sayılı CMK’nın 100. ve devamı maddeleri hükümlerine

göre şüphelilerin tutuklanmalarına engel bir hal bulunmamaktadır. Şüphelilerin

üzerlerine atılı suçun CMK’nın 100. maddesinde

sayılan suçlardan olduğu, CMK’nun 100/3. maddesinde

bu maddede sayılan suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin

varlığı halinde tutuklama nedenlerinin varsayılabileceğinin belirtilmiş olduğu

anlaşılmıştır. Atılı suçun ağırlığı, Kanundaki ceza miktarı, şüphelilerin yurt

dışı irtibatları dikkate alındığında, şüphelilerin serbest kaldıkları takdirde

kaçma (veya yurt dışına kaçma) şüpheleri bulunduğu değerlendirilmiştir. Atılı

suçun ayrıca terör örgütü faaliyeti kapsamında ya da bağlantılı olarak icra

edildiği iddiası mevcut olması nedeniyle tutuklamaya alternatif koruma

tedbirlerinin bu aşamada ‘yetersiz’ kalacağı değerlendirilmiştir. Şüphelilerin

tutuklandığı tarihten bu yana incelenmesi talep edilen koşullarda bir

değişiklik bulunmadığı dikkate alındığında İstanbul 1 No’lu

Hakimliğin 2013/12/ ve 2013/13 sorgu sayısıyla verilen

kararı usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıl(mıştır).”

21.

Başvurucular anılan kararı 5/2/2013 tarihinde

öğrendiklerini bildirmişlerdir.

22.

Başvurucular Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli, Selçuk Kozaağaçlı

ve Taylan Tanay 23/1/2013 tarihinde Metris 1 No.lu T

Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Kocaeli 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza

İnfaz Kurumuna (Cezaevi) nakledilmişlerdir. Cezaevi girişinde adı geçen

başvurucuların üstleri aranmak istenmiş, başvurucular üstlerinin aranmasına

sözlü olarak direnmişlerdir. Bunun üzerine yapılan disiplin soruşturması

sonucunda Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığının 31/1/2013

tarihli ve K.2013/158 sayılı kararı ile adı geçen başvurucular hakkında

13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı

Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca

“1(bir) ay ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma” cezası verilmiştir.

23.

Başvuru formları ve eklerinde, başvurucuların söz konusu disiplin cezasına

karşı şikâyet veya itirazda bulunduklarına ilişkin bilgi ve/veya belge

bulunmamaktadır.

24.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 1/7/2013 tarihli

ve E. 2013/277 sayılı iddianamesi ile başvurucular hakkında “silahlı terör

örgütüne üye olma, silahlı terör örgütünün yönetici olma, terör örgütü

propagandası yapma, görevi yaptırmamak için direnme, tasarlayarak öldürmeye

teşebbüs ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçlarını işlediklerinden bahisle

cezalandırılmaları istemiyle İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesinde (CMK 10. madde

ile görevli) kamu davası açılmıştır.

25.

Başvurucular ile birlikte toplam 22 sanığın cezalandırılmasının talep edildiği

ve 622 sayfadan oluşan iddianamede, başvurucuların isnat edilen suçları

işlediklerine yönelik olarak “Hollanda ve

Belçika Adli Makamları tarafından adli istinabe yolu ile teslim edilen örgüt

arşivinin yer aldığı dokümanlar, arama ve el koyma tutanakları, inceleme

tutanakları, fotoğraftan teşhis tutanakları, daha önce örgüt üyeliğinden

soruşturma geçiren şüpheli anlatımları, tanık anlatımları, gizli tanık

anlatımları, müşteki beyanı, olay evrakları, adli tıp raporu, kroki, emanet

eşyaları” gibi delillere dayanılmıştır.

26.

İddianamede, İstanbul ve Ankara illerinde bulunan bürolarında arama yapılan

“Halkın Hukuk Bürosu” ile ilgili şu ifadeler yer almaktadır:

“Halkın Hukuk Bürosu

DHKP/C terör örgütü adına faaliyet yürüten avukatların bir araya geldiği bir

yapılanmadır. Gözaltına alınan ya da yargılanmakta olan

DHKP/C terör örgütü mensuplarına hukuki yardımda bulunmak, bu şahıslar ile

yakınlarının örgüte olan bağlılık ve aidiyet duygularını pekiştirmek, gözaltına

alınan şüphelilerin gözaltında bulundukları süre zarfında ifade vermelerini,

örgütsel sırları ifşa etmelerini engellemek ve örgüte iletilmesi gereken önemli

bilgileri ilgili yapılanmalara iletmek Halkın Hukuk Bürosunun kuruluş

amaçlarındandır.”

27.

İddianamede başvuruculara yöneltilen suçlamalar özetle şöyledir:

i. Başvurucu Selçuk Kozaağaçlı Yönünden

“Şüpheli Selçuk Kozağaçlı’nın terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan

operasyonlarda ele geçirilip adli istinabe yoluyla Belçika ve Hollanda adli

makamları tarafından ülkemize teslim edilen örgütün arşivinin bulunduğu

dokümanlarda çok sayıda isminin geçtiği, doküman içeriklerinden açık şekilde

DHKP/C terör örgütü adına faaliyetler yürüttüğünün anlaşıldığı, örgüte rapor

sunan yöneticiler tarafından şüpheli ve eşine örgütsel faaliyetlerinde

kullanılmak üzere para verildiğinin örgüt raporlarında açık şekilde yazıldığı,

şüphelinin Z.R. isimli şüpheliyi evinde barındırarak tedavisini üstlendiği, bu

tedaviye ilişkin örgütle bağlantılı ve ‘manav’ kod ismini kullanan avukatlardan

yardım aldığı, Y. kod ismini kullanan M.K. ile irtibatlı olduğu, onun

talimatları doğrultusunda avukatlığını yaptığı T. kod T.İ isimli örgütten

uzaklaştırılan bir kişinin avukatlığını bıraktığı, örgüt dokümanlarına göre

gözaltına alınan örgüt mensuplarının işlemlerini ne şekilde takip ettiğinin Y.

kod tarafından yazılan bilgi notlarında açıkça belirtildiği, özellikle 29/08/2003 tarihli örgüt arşivinden çıkan ve Y. Kod M.K.

tarafından yazılan bir raporda kamuflajlı olarak bahsedilen ve kolluk

tarafından zapt edilen bilgisayara ilişkin şüphelinin bizzat takip yaptığı,

bilgisayarda bulunan örgütsel bilgilerin ele geçirilmemesini sağlamaya

çalıştığı, yine örgütün Ankara Sorumlusu olan F. kod F.D.G. tarafından

düzenlenen 30/08/2003 tarihli rapor içeriğinde F. kod F.D.G’nin

kendisine daha önce gelen örgütle bağlantılı olmayan M.K. isimli avukata

evindeki zulayı söylemesi nedeniyle uyarıda bulunduğu, yine Y. kod M.K.

tarafından yazılan 20/09/2003 tarihli raporda itirafçılara ait duruşmada

kalabalık bir avukat katılımını sağlayıp, mahkeme üzerinde baskı oluşturmaya

çalışılacağına ilişkin raporun bulunduğu, yine 06/10/2003 tarihli Y. kod M.K.

tarafından yazılan raporda ele geçen kamuflajlı dosyaların çözülememesi

nedeniyle emniyete gönderilen disket çözümlerine ilişkin konulardan bahsettiği,

şüphelinin bu şekilde çok sayıda Belçika ve Hollanda makamları tarafından

ülkemize teslim edilen dokümanlarda isminin geçtiği, Hollanda Ulusal

Savcılığının 06/02/2007 tarihli yazıları ile teslim edilen tüm araştırma

bilgilerinin ve bilişim materyallerinin örgüt arşivinden ele geçirilmesi

nedeniyle DHKP-C terör örgütü hakkında açılan tüm davalarda delil olarak

kullanılabileceğinin belirtildiği,

Şüphelinin terör

örgütü güdümünde yapılan polis karakoluna intihar saldırısı yapan örgüt

mensuplarının cenaze törenlerinin örgüt propagandasına dönüştürülmesi için

faaliyette bulunduğu ve aynı şekilde terör örgütü yöneticisi D.K.’nın cenaze töreninde Halkın Hukuk Bürosu avukatları ile

birlikte yer aldığı,

Şüphelinin dosyada

bulunan A.O.Ç., S.A., yüzleşme ve çelik mahlaslı gizli

tanıklar ile şüpheli anlatımlarına göre Halkın Hukuk Bürosunun Ankara'daki

avukatlarından biri olduğu, şüphelinin örgütsel faaliyetlerinden dolayı gözaltına

alınanların herhangi bir talep olmadan dosyalarını takip ettiği, gözaltına

alınan şahıslara gözdağı vererek polis gözetimindeyken direnmelerini, hiçbir

şeye imza atmamalarını söylediğinin belirlendiği,

Her

ne kadar şüpheli hakkında daha önceden E. ve A. dergisinin bürosunda yapılan

aramada mevcut olan disket kayıtlarının içeriğindeki ibareler nedeniyle 2004

yılında yargılanıp beraat etmiş ise de; mahkemece verilen kararın gerekçesinde

disket kayıtlarında bulunan isimlerin örgütle bağlantılı gerçek kişiler olup

olmadığının tespitinin yapılamadığından dolayı beraat kararı verildiğinden

bahsedildiği, dosyamız kapsamında delil olarak kullanılan dokümanların ise

yapılan ortak operasyon çerçevesinde örgüt arşivinden elde edilen belgeler

olduğu, bu belgelerin adli istinabe yoluyla ülkemize teslim edildiği,

dokümanlarda ismi geçen şahısların büyük ölçüde kimliklerinin belirlendiği,

Hollanda ve Belçika Adli Makamlarınca gönderilen dokümanlarda şüphelinin

örgütle bağlantılı çok sayıda faaliyetinin yazılı olduğu, bu dokümanların resmi

adli makamlar tarafından teslim edilmesi nedeniyle tüm DHKP-C dosyalarında

delil olarak kullanıldığı tespit edilmiş olup,

Bu

şekilde yukarıda ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü

ile organik bağ kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği,

Halkın Hukuk Bürosuna eleman kazandırma faaliyetlerini organize ettiği, doküman

içeriklerinden de anlaşılacağı üzere örgütün Ankara sorumlusuna uyarılarda

bulunabildiği, Ankara’daki Halkın Hukuk Bürosunun işlemlerinden sorumlu olduğu,

halen yurt dışındaki örgüt yöneticileri ile yazışmalar yapmak suretiyle

irtibatını devam ettirdiği, böylece üzerine atılı silahlı terör örgütü

yöneticisi olmak suçunu işlediği,

Ayrıca şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 14-16/09/2012 tarihinde

zincirleme şekilde terör örgütü propagandası yapmak suçunu da işlediği

anlaşılmıştır.”

ii.

Başvurucu Taylan Tanay Yönünden

“Şüpheli Taylan

Tanay’ın terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan operasyonlarda ele

geçirilip adli istinabe yoluyla ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika

dokümanları isimli belgelerde, gizli tanıklar K., Y.,

A. ve Ç.’nin beyanlarında, A.O.Ç., A.E., M.S., Y.G.,

U.A., S.A. isimli tanıkların ve şüphelilerin ifadelerinde de belirtildiği üzere

DHKP/C terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren, yöneticisini DHKP/C’nin

atadığı DHKP/C terör örgütünün Halkın Hukuk Bürosu isimli hukuk yapılanmasında

görev aldığı, dokümanların incelenmesinde Taylan Tanay’ın avukat olmadan önce

DHKP/C terör örgütünün okul sorumlusu olduğu, 1999 yılında DHKP/C’ye yönelik

yapılan operasyonda tutuklandığı, tutuklanmasından sonra cezaevinden örgüte

özgeçmiş raporu gönderdiği, şüphelinin örgüte özgeçmiş raporu göndermiş

olmasının şüphelinin örgüt hiyerarşisine dahil olduğunu gösterdiğinin Yargıtay

kararları ile anlaşıldığı, 2003 yılında örgüt yönetiminin izni ve bilgisi

dahilinde Halkın Hukuk Bürosunda avukat olarak çalışmaya başladığı, DHKP/C

terör örgütü üyelerinin çeşitli bombalama ve polislerin şehit edilip vatandaşların

yaralanması eylemlerinde şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak

görev aldığı, atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi,

susma hakkı ve görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu,

daha önceden müdafiliğini yaptığı şüphelilere de bu şekilde davranmaları

hususunda örgütsel talimatı ilettiği, DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve

örgütün bildirdiği avukatları tutmak istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve

eylem çerçevesinde avukatlığını üstlenmek için girişimlerde bulunduğu, son

dönemde DHKP/C’nin silahlı kanadı olan SPB mensuplarınca organize edilen

silahlı ve bombalı eylemleri gerçekleştiren şahıslarla birlikte eylemlere

katıldığı ve bu şahısların cenazelerine katılarak örgüte müzahir kişilere

örgütün ele geçirilen dokümanlarında belirtilen amaç ve stratejileri

doğrultusunda cesaret verdiği, örgütün yapılanmalarından olan Devrimci İşçi

Hareketi içerisinde sorumlu düzeyde faaliyet yürüttüğü,

Bu şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece tüm dosya

kapsamına göre Halkın Hukuk Bürosunda ve Devrimci İşçi Hareketi içerisinde

sorumlu düzeyde faaliyet yürütmek suretiyle üzerine atılı silahlı terör örgütü

yöneticisi olmak suçunu işlediği,

Ayrıca Halkın Hukuk

Bürosunda yapılan arama sırasında avukat olmayan E.H. ve K.K. isimli şahısların

güvenlik güçlerince bürodan çıkartılmaya çalışıldığı sırada ve gözaltı

işlemleri yapıldığı sırada güvenlik güçlerine direnmek suretiyle görevi

yaptırmamak için direnme suçunu işlediği,

Yine şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 25/02/2012, 23/07/2012,

21/09/2012, 14-16/09/2012 ve 01/10/2012 tarihlerinde 5 kez terör örgütü propagandası

yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.”

iii.

Başvurucu Barkın Timtik Yönünden

“Şüpheli Barkın Timtik’in terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan

operasyonlarda ele geçirilip ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika

dokümanları isimli belgelerde, gizli tanıkların ve A.O.Ç.,

A.E.Ş., S.A., M.S. isimli şüpheli ve tanıkların ifadelerinde de belirtildiği

üzere DHKP/C terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren yöneticisini

DHKP/C’nin atadığı terör örgütünün Halkın Hukuk Bürosu isimli hukuk

yapılanmasında görev aldığı, DHKP/C terör örgütü üyelerinin çeşitli bombalama

ve polislerin şehit edilip vatandaşların yaralanması eylemlerinde şüphelilerin

herhangi bir talebi olmadan avukat olarak görev aldığı, atılı suçtan dolayı

yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi, susma hakkı ve görevliye direnme

gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu, daha önceden müdafiliğini yaptığı

şüphelilere de bu şekilde davranmaları hususunda örgütsel talimatı ilettiği,

DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve örgütün bildirdiği avukatları tutmak

istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve eylem çerçevesinde avukatlığını üstlenmek

için girişimlerde bulunduğu, hatta barodan avukat talep eden DHKP/C

şüphelilerini tehdit ederek ifade vermemesine yönelik faaliyette bulunduğu, son

dönemde DHKP/C’nin silahlı kanadı olan SPB mensuplarının cenaze törenlerinin

tamamına katılarak bu eylemlere katılan diğer örgüte müzahir kişilere örgütsel

dokümanlarda da yer aldığı şekliyle güven ve cesaret verdiği, bu haliyle örgüt

tarafından verilen talimatları yerine getirdiği,

Bu şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine

atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu işlediği,

Ayrıca Halkın Hukuk

Bürosunda yapılan arama sırasında avukat olmayan E.H. ve K.K. isimli şahısların

güvenlik güçlerince bürodan çıkartılmaya çalışıldığı sırada ve gözaltı işlemleri

yapıldığı sırada güvenlik güçlerine direnmek suretiyle görevi yaptırmamak için

direnme suçunu işlediği,

Yine şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 13/01/2012, 25/02/2012,

16/03/2012, 21/06/2012, 14-16/09/2012 ve 2012 tarihlerinde 6 kez terör örgütü

propagandası yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.”

iv. Başvurucu Ebru Timtik Yönünden;

“Şüpheli Ebru Timtik’in terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan

operasyonlar sonucu elde edilip ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika

dokümanlarında, gizli tanıkların ve A.O.Ç., İ.Ö., M.S.

isimli tanıkların ifadelerinde de belirtildiği üzere DHKP/C terör örgütünün

güdümünde faaliyet gösteren, yöneticisini DHKP/C’nin atadığı terör örgütünün

Halkın Hukuk Bürosu isimli hukuk yapılanmasında görev aldığı, DHKP/C terör

örgütü üyelerinin çeşitli bombalama ve polislerin şehit edilip vatandaşların

yaralanması eylemlerinde şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak

görev aldığı, atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi,

susma hakkı ve görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu,

daha önceden müdafiliğini yaptığı şüphelilere de bu şekilde davranmaları

hususunda örgütsel talimatı ilettiği, DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve

örgütün bildirdiği avukatları tutmak istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve

eylem çerçevesinde avukatlığını üstlenmek için girişimlerde bulunduğu, son

dönemde DHKP/C’nin silahlı kanadı olan SPB mensuplarınca organize edilen

silahlı ve bombalı eylemleri gerçekleştiren şahıslarla birlikte eylemlere

katıldığı ve bu şahısların cenazelerine katılarak örgüte müzahir kişilere

örgütün ele geçirilen dokümanlarında belirtilen amaç ve stratejileri

doğrultusunda cesaret verdiği, özellikle İ.Ö. isimli kişinin ifadesinden ve

dosya kapsamındaki diğer delillerden de anlaşıldığı üzere şüphelinin müşteki C.K.’ya yönelik tasarlayarak adam öldürmeye teşebbüs ve

mağdur F.Ş.’ye yönelik eylem planlanmasında kurye

olarak bizzat yer aldığı, terör örgütünün gerçekleştirdiği eylemlerden önceden

haberdar olduğu,

Bu

şekilde şüphelinin müşteki C.K.’ya yönelik olarak

silahlı terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının cebir ve Şiddet

kullanarak değiştirme amacına yönelik olarak vehamet

arz eden adam öldürmeye teşebbüs suçunda kuryelik yapmak suretiyle bu suça

iştirak etmiş olması, şüphelinin eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz

etmesi, terör örgütü ile organik bağ kurması bir bütün halinde

değerlendirildiğinde TCK 309. maddesinde düzenlenen anayasal düzeni ortadan

kaldırmaya teşebbüs, silahlı terör örgütü üyesi olmak ve tasarlayarak adam

öldürmeye teşebbüs suçlarını işlediği,

Ayrıca Halkın Hukuk

Bürosunda yapılan arama sırasında avukat olmayan E.H. ve K.K. isimli şahısların

güvenlik güçlerince bürodan çıkartılmaya çalışıldığı sırada ve gözaltı

işlemleri yapıldığı sırada güvenlik güçlerine direnmek suretiyle görevi

yaptırmamak için direnme suçunu işlediği,

Yine şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 25/02/2012, 16/03/2012,

21/06/2012, 14-16/09/2012 ve 2012 tarihlerinde 5 kez terör örgütü propagandası

yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.

v. Başvurucu Günay Dağ Yönünden;

“Şüpheli

Günay Dağ’ın terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonlarda

ele geçirilip ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika dokümanları isimli

belgelerde, tanık, gizli tanık ve şüpheli ifadelerinde de belirtildiği üzere

DHKP/C terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren, yöneticisini DHKP/C'nin

atadığı Halkın Hukuk Bürosu'nda ‘manav’ olarak şifrelenen avukat olarak DHKP/C

terör örgütünün hukuk yapılanmasında görev aldığı, avukat olmadan önce de

DHKP/C’nin gençlik yapılanması olan DEV- GENÇ adlı yapılanmada uzun süre görev

aldığı, DHKP/C terör örgütü mensuplarına hukuki yardım sağlamasının yanında

örgüt mensuplarına yapılan toplantılarda örgütsel eğitim verdiği, zira yapılan

ortam dinlemesinde yaptığı konuşmalarda polisleri şehit eden DHKP/C terör

örgütü üyelerinden ve eylemlerinden övgüyle söz ettiği, DEV GENÇ tarafından

yapılan eylemlerin organize edilmesinde yer aldığı, yine DHKP/C terör örgütü

ile ilgili yürütülen soruşturmalar ve kovuşturmalar kapsamında cezaevinde

tutuklu ya da hükümlü olarak bulunan örgüt mensuplarının ölüm orucu eylemine

katılmalarını sağlayarak bu eylemleri organize ettikleri yönünde konuşmalar

yaptığı, son dönemde silahlı ve bombalı eylemleri organize eden şahıslarla

birlikte yasadışı gösterilere katıldığı ve bu şahısların cenazelerine katılarak

örgüte müzahir kişilere örgütün ele geçirilen dokümanlarında belirtilen amaç ve

stratejileri doğrultusunda cesaret verdiği, DHKP/C terör örgütü üyelerinin

çeşitli bombalama ve polislerin şehit edilip vatandaşların yaralanması

eylemlerinde şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak görev aldığı,

atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi, susma hakkı ve

görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu, daha önceden

müdafiliğini yaptığı şüphelilere de bu şekilde davranmaları hususunda örgütsel

talimatı ilettiği, DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve örgütün bildirdiği

avukatları tutmak istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve eylem çerçevesinde

avukatlığını üstlenmek için girişimlerde bulunduğu, son dönemde DHKP/C’nin

silahlı kanadı olan SPB mensuplarınca organize edilen silahlı ve bombalı

eylemleri gerçekleştiren şahıslarla birlikte eylemlere katıldığı ve bu

şahısların cenazelerine katılarak örgüte müzahir kişilere örgütün ele geçirilen

dokümanlarında belirtilen amaç ve stratejileri doğrultusunda cesaret verdiği,

DHKP/C terör örgütünün silahlı kanadı olan SPB mensubu N.A.’nın

yakalandıktan sonra götürüldüğü Okmeydanı hastanesi önünde örgüte müzahir kitle

tarafından yapılan eyleme katıldığı,

Bu şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine

atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu işlediği ,

Ayrıca Halkın Hukuk

Bürosunda yapılan arama sırasında avukat olmayan E.H. ve K.K. isimli şahısların

güvenlik güçlerince bürodan çıkartılmaya çalışıldığı sırada ve gözaltı

işlemleri yapıldığı sırada güvenlik güçlerine direnmek suretiyle görevi

yaptırmamak için direnme suçunu işlediği,

Yine şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 25/02/2012,16.03.2012, 21/06/2012

23/07/2012, 13.09.2012 ve 14-16/09/2012 tarihlerinde 6 kez terör örgütü

propagandası yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.”

vi.

Başvurucu Naciye Demir Yönünden;

“Şüpheli

Naciye Demir’in terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan operasyonlarda

ele geçirilip ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika dokümanlarında,

yukarıda giriş kısmında belirtilen ifadelerde de belirtildiği üzere DHKP/C

terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren, yöneticisini DHKP/C’nin atadığı,

Halkın Hukuk Bürosu'nda ‘manav’ olarak şifrelenen avukat olarak DHKP/C terör

örgütünün hukuk yapılanmasında görev aldığı, DHKP/C terör örgütü üyelerinin

çeşitli bombalama ve polislerin şehit edilip vatandaşların yaralanması

eylemlerinde şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak görev

aldığı, atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi, susma

hakkı ve görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu, daha

önceden müdafiliğini yaptığı şüphelilere de bu şekilde davranmaları hususunda

örgütsel talimatı ilettiği, DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve örgütün

bildirdiği avukatları tutmak istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve eylem

çerçevesinde avukatlığını üstlenmek için girişimlerde bulunduğu, yine barodan özel

avukat talep eden DHKP/C şüphelilerini baskı altına alarak şüphelilerin bu

taleplerini engellemeye çalıştığı, kendi müvekkili olmamasına rağmen örgütün

deşifre olmasını sağlayan beyanlarda bulunan kişilerin ifadelerini temin ederek

örgüt üst yönetimine ve arşivine aktardığı, örgütün basın organlarından olan Y.

Dergisi ile çok yakın ilişki içerisinde olduğu, örgütün Türkiye Komitesi üyesi

olduğu şüphesi ile gözaltına alınan K.K. ile örgütsel görüşmeler yaptığına dair

hakkında ifadelerin bulunduğu, son dönemde DHKP/C’nin silahlı kanadı olan SPB

mensuplarınca organize edilen silahlı ve bombalı eylemleri gerçekleştiren

şahıslarla birlikte eylemlere katıldığı ve bu şahısların cenazelerine katılarak

örgüte müzahir kişilere örgütün ele geçirilen dokümanlarında belirtilen amaç ve

stratejileri doğrultusunda cesaret verdiği, evinde ele geçirilen dijital

malzemeler ve belgelerde örgütsel bağlantıyı gösterecek çok sayıda doküman,

terör örgütünü simgeleyen görüntüler, örgüt üyelerine ait fotoğraflar, örgüt

güdümünde yayın yapan Y. Dergisinin taslak haber metinleri, dergiye ait gelir

gider hesaplarının bulunduğu, bu şekilde yukarıda ayrıntıları açıklandığı üzere

şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ kurduğu, eylemlerinin süreklilik

ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine atılı silahlı terör örgütü üyesi

olmak suçunu işlediği anlaşılmıştır.

Ayrıca şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 13/01/2012, 25/02/2012,

21/06/2012, 23/07/2012 ve 14-16/09/2012 tarihlerinde 5 kez terör örgütü

propagandası yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.”

vii.

Başvurucu Şükriye Erden Yönünden;

“Şüpheli

Şükriye Erden’in terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan operasyonlarda

ele geçirilip ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika dokümanlarında, gizli

tanıkların ifadelerinde de belirtildiği üzere DHKP/C terör örgütünün güdümünde

faaliyet gösteren, yöneticisini DHKP/C’nin atadığı Halkın Hukuk Bürosu'nda

‘manav’ olarak şifrelenen avukat olarak DHKP/C terör örgütünün hukuk

yapılanmasında görev aldığı, DHKP/C terör örgütü üyelerinin çeşitli bombalama

ve polislerin şehit edilip vatandaşların yaralanması eylemlerinde şüphelilerin

herhangi bir talebi olmadan avukat olarak görev aldığı, atılı suçtan dolayı

yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi, susma hakkı ve görevliye direnme

gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu, daha önceden müdafiliğini yaptığı

şüphelilere de bu şekilde davranmaları hususunda örgütsel talimatı ilettiği,

DHKP/C üyeliği suçlamasına maruz kalan ve örgütün bildirdiği avukatları tutmak

istemeyen kişilerin örgütsel tavır ve eylem çerçevesinde avukatlığını üstlenmek

için girişimlerde bulunduğu, yine barodan özel avukat talep eden DHKP/C

şüphelilerini baskı altına alarak şüphelilerin bu taleplerini engellemeye

çalıştığı, son dönemde DHKP/C’nin silahlı kanadı olan SPB mensuplarınca

organize edilen silahlı ve bombalı eylemleri gerçekleştiren şahıslarla birlikte

eylemlere katıldığı ve bu şahısların cenazelerine katılarak örgüte müzahir

kişilere örgütün ele geçirilen dokümanlarında belirtilen amaç ve stratejileri

doğrultusunda cesaret verdiği, örgütün yapılanmalarından olan Devrimci İşçi

Hareketi içerisinde aktif şekilde faaliyet yürüttüğü,

Bu şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine

atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu işlediği anlaşılmıştır.

Ayrıca şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 21/06/2012, 16/09/2012,

01/10/2012 ve 2012 tarihlerinde 4 kez terör örgütü propagandası yapmak suçunu

da işlediği anlaşılmıştır.”

viii.

Başvurucu Nazan Betül Vangölü Kozaağaçlı

Yönünden;

“Şüpheli

Nazan Betül Vangölü Kozaağaçlı’nın

terör örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan operasyonlarda ele geçirilip

ülkemize teslim edilen Hollanda ve Belçika dokümanlarında, gizli tanıklar, daha

önce soruşturma geçiren bir kısım şüpheli sanık ve tanıkların ifadelerinde de

belirtildiği üzere DHKP/C terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren,

yöneticisini DHKP/C’nin atadığı Halkın Hukuk Bürosu'nda ‘manav’ olarak

şifrelenen avukat olarak DHKP/C terör örgütünün hukuk yapılanmasında görev

yaptığı, davalarına baktığı DHKP/C örgütü mensuplarının hukuki durumları ile

ilgili bilgileri, Halkın Hukuk Bürosu sorumlusunun örgütsel konumunu bilerek

aktardığı, DHKP/C terör örgütü tarafından organize edilen Ölüm Orucu eyleminin

9. Ekipleri konusunda cezaevinde bulunan örgüt mensuplarına hazırlanmalarını

söylediği, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarına örgüt yönetiminin

talimatlarını ilettiği, yine örgüt yönetimi ile cezaevinde bulunan örgüt

mensupları arasında para vb. konularda kuryelik yaptığı, DHKP/C terör örgütü

üyelerinin çeşitli bombalama ve polislerin şehit edilip vatandaşların

yaralanması eylemlerinde şüphelilerin herhangi bir talebi olmadan avukat olarak

görev aldığı, atılı suçtan dolayı yakalanıp gözaltına alındığında açlık grevi,

susma hakkı ve görevliye direnme gibi örgütsel tavır ve eylemlerde bulunduğu,

daha önceden müdafiliğini yaptığı şüphelilere de bu şekilde davranmaları hususunda

örgütsel talimatı ilettiği, terör örgütü propagandasına dönüştürülen yasadışı

gösterilere ve ölen terör örgütü lideri ve sorumlularının cenaze törenlerine

katıldığı, kullandığı bilgisayarlarda terör örgütü ile bağı gösterecek savaşçı

andının bulunduğu,

Bu Şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine

atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu işlediği,

Ayrıca şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 29/05/2012 ve

01/10/2012 tarihlerinde 2 kez terör örgütü propagandası yapmak suçunu da

işlediği anlaşılmıştır.”

ix.

Başvurucu Avni Güçlü Sevimli Yönünden;

“Terör

örgütü DHKP/C’ye yönelik olarak yapılan operasyonlarda ele geçirilip ülkemize

teslim edilen örgütün arşivinin bulunduğu Hollanda ve Belçika dokümanlarında

çok sayıda isminin geçtiği, dokümanlarda, gizli tanık, tanık ve şüpheli

beyanlarında belirtildiği üzere DHKP/C terör örgütünün güdümünde faaliyet gösteren

yöneticisini DHKP/C’nin atadığı Halkın Hukuk Bürosu'nda ‘manav’ olarak

şifrelenen avukat olarak görev alıp DHKP/C terör örgütünün hukuk yapılanmasında

görev yaptığı, örgüt içerisinde M.2 kod ismini kullandığı, ölüm oruçları

sürecinde ölüm orucu eyleminde bulunan tutuklu ve hükümlüleri takip ettiği,

durumlarına ilişkin örgüt sorumlularına raporlar ilettiği, güvenlik güçlerine

yönelik saldırılarda ölen örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katıldığı,

örgüt propagandasına dönüştürülen yasadışı gösterilerde yer aldığı,

Bu şekilde yukarıda

ayrıntıları açıklandığı üzere şüphelinin DHKP-C terör örgütü ile organik bağ

kurduğu, eylemlerinin süreklilik ve çeşitlilik arz ettiği, böylece üzerine

atılı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu işlediği,

Ayrıca şüphelinin

yukarıda izah edildiği şekilde 23/07/2012 tarihinde 1

kez terör örgütü propagandası yapmak suçunu da işlediği anlaşılmıştır.”

28.

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesinde E.2013/126 sayılı dosya üzerinden yapılan

yargılamada 26/12/2013 tarihinde yapılan 3. celsede

başvurucular Şükriye Erden, Avni Güçlü Sevimli, Nazan Betül Vangölü

Kozaağaçlı ve Naciye Demir’in tahliyelerine karar

verilmiştir.

29. 21/2/2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile

3713 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile görevlendirilen ağır ceza mahkemelerinin

kaldırılması üzerine dosya, İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesine E.2014/117

sayısı ile devredilmiştir.

30.

İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesince 21/3/2014

tarihinde dosya üzerinden yapılan tensip incelemesi sonucunda başvurucular

Selçuk Kozaağaçlı, Taylan Tanay, Barkın Timtik, Ebru Timtik ve Günay

Dağ’ın tahliyelerine karar verilmiştir.

31.

Dava, inceleme tarihi itibarıyla İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2014/117

sayılı dosyası kapsamında derdesttir.

32.

Başvurucular 1/3/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

B. İlgili Hukuk

33. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Nitelikli haller” kenar başlıklı 82.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Kasten öldürme

suçunun;

a) Tasarlayarak,

…

İşlenmesi halinde,

kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”

34.

5237 sayılı Kanun’un “Görevi yaptırmamak

için direnme” kenar başlıklı 265. maddesinin (1) ve (3) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Kamu görevlisine

karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi,

altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Suçun, kişinin

kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle veya birden fazla kişi

tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte biri oranında

artırılır.”

35.

5237 sayılı Kanun’un “Anayasayı ihlal”

kenar başlıklı 309. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Cebir ve şiddet

kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan

kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin

fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis

cezası ile cezalandırılırlar.

(2) Bu suçun işlenmesi

sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili

hükümlere göre cezaya hükmolunur.”

36.

5237 sayılı Kanun’un “Silahlı örgüt”

kenar başlıklı 314. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan

suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş

yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”

37.

5271 sayılı Kanun’un “Gözaltı” kenar

başlıklı 91. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Yukarıdaki maddeye göre yakalanan kişi, Cumhuriyet

Savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına

karar verilebilir…”

38. 5271

sayılı Kanun’un “Tutuklama nedenleri”

kenar başlıklı 100. maddesinin ilgili bölümü şöyledir:

“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut

delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık

hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya

güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki

hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya

sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular

varsa.

b) Şüpheli veya

sanığın davranışları;

1. Delilleri yok

etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya

başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında

kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki

suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde,

tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli

ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

…

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar

(madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

...”

39.

5271 sayılı Kanun’un “Tutuklama kararı”

kenar başlıklı 101. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına

Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma

evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka

gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten

hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.

(2) (Değişik: 2/7/2012-6352/97 md.) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki

bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,

b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,

c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek

açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir,

ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda

belirtilir.”

40.

5271 sayılı Kanun’un “Şüpheli veya sanıkla

ilgili arama” kenar başlıklı 116. maddesi şöyledir:

“Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği

hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu,

işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.”

41.

5271 sayılı Kanun’un “Diğer kişilerle ilgili

arama” kenar başlıklı 117. maddesi şöyledir:

“(1) Şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç

delillerinin elde edilebilmesi amacıyla, diğer bir kişinin de üstü, eşyası,

konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.

(2) Bu hâllerde aramanın yapılması, aranılan kişinin veya

suçun delillerinin belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak

sağlayan olayların varlığına bağlıdır.

(3) Bu sınırlama, şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile, izlendiği sırada girdiği yerler hakkında geçerli

değildir.”

42.

5271 sayılı Kanun’un “Gece yapılacak arama” kenar

başlıklı 118. maddesi şöyledir:

“(1) Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece

vaktinde arama yapılamaz.

(2) Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile

yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya

hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, birinci fıkra hükmü

uygulanmaz.”

43.

5271 sayılı Kanun’un “Arama kararı” kenar başlıklı 119. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(Değişik : 25/5/2005 – 5353/15 md.) Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan

hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise

kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak,

konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı

veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri

ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları

Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.”

44.

5271 sayılı Kanun’un “Avukat bürolarında

arama, elkoyma ve postada elkoyma” kenar başlıklı 130. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları

şöyledir:

“(1) Avukat büroları ancak mahkeme kararı ile ve kararda

belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısının denetiminde aranabilir.

Baro başkanı veya onu temsil eden bir avukat aramada hazır bulundurulur.

(2) Arama sonucu elkonulmasına

karar verilen şeyler bakımından bürosunda arama yapılan avukat, baro başkanı

veya onu temsil eden avukat, bunların avukat ile müvekkili arasındaki meslekî

ilişkiye ait olduğunu öne sürerek karşı koyduğunda, bu şey ayrı bir zarf veya

paket içerisine konularak hazır bulunanlarca mühürlenir ve bu konuda gerekli

kararı vermesi, soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden, kovuşturma evresinde

hâkim veya mahkemeden istenir. Yetkili hâkim elkonulan

şeyin avukatla müvekkili arasındaki meslekî ilişkiye ait olduğunu saptadığında,

elkonulan şey derhâl avukata iade edilir ve yapılan

işlemi belirten tutanaklar ortadan kaldırılır. Bu fıkrada öngörülen kararlar, yirmidört saat içinde verilir.”

45.

5271 sayılı Kanun’un “Bilgisayarlarda,

bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma” kenar başlıklı 134. maddesinin (1), (3) ve (4) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, somut

delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil

elde etme imkânının bulunmaması halinde, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine

şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar

kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına,

bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar

verilir.

(3) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoyma işlemi sırasında, sistemdeki bütün verilerin

yedeklemesi yapılır.

(4) Üçüncü fıkraya göre alınan yedekten bir kopya

çıkarılarak şüpheliye veya vekiline verilir ve bu husus tutanağa geçirilerek

imza altına alınır.”

46.

5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinin “Tazminat

istemi” kenar

başlıklı 141. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan,

tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen

...

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten

isteyebilirler.”

47.

5271 sayılı Kanun’un “Müdafiin

dosyayı inceleme yetkisi” kenar başlıklı 153. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları

şöyledir:

“(2) Müdafiin dosya içeriğini

inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye

düşürebilecek ise Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla

kısıtlanabilir. Bu karar ancak aşağıda sayılan suçlara ilişkin yürütülen

soruşturmalarda verilebilir:

a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı

Türk Ceza Kanununda yer alan;

...

7. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar

(madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 316),

...

(3) Yakalanan kişinin

veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı

geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin

tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz.”

48.

5271 sayılı Kanun’un “İtiraz olunabilecek

kararlar” kenar başlıklı 267. maddesi şöyledir:

“Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme

kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.”

49.

5271 sayılı Kanun’un “Karar” kenar başlıklı 271. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Kanunda yazılı olan hâller saklı kalmak üzere, itiraz

hakkında duruşma yapılmaksızın karar verilir. Ancak, gerekli görüldüğünde

Cumhuriyet savcısı ve sonra müdafi veya vekil dinlenir.”

50. 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Soruşturmaya yetkili Cumhuriyet Savcısı” kenar başlıklı 58. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“(Değişik: 23/1/2008-5728/331 md.) Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya

da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında

işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının

vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından

yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda

belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro

temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına

giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.”

51.

3713 sayılı Kanun’un“Terör örgütleri” kenar başlıklı mülga 7. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:

“(Değişik ikinci fıkra: 11/4/2013-6459/8

md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit

içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı

teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar

hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi

hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın

organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da

bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Aşağıdaki fiil ve

davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır:

a) (Mülga: 27/3/2015-6638/10 md.)

b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese

dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde;

1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da

taşınması,

2. Slogan atılması,

3. Ses cihazları ile yayın yapılması,

4. Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin

üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi”

52.

3713 sayılı Kanun’un “Görev ve yargı

çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü” kenar başlıklı mülga 10. maddesinin üçüncü fıkrasının ilgili

bölümü şöyledir:

“Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;

…

b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve

316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında,

görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet

savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983

tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat

Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır.

c) Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi

gerekli kararları almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve

sadece bu işlere bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.

…”

53.

5275 sayılı Kanun’un “Ziyaretçi kabulünden

yoksun bırakma” kenar başlıklı 43. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası, hükümlünün

bir aydan üç aya kadar ziyaretçi görüşüne çıkarılmamasıdır.

(2) Ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezasını gerektiren

eylemler şunlardır:

...

b) Aramaya karşı çıkmak.

...”

54.

5275 sayılı Kanun’un “Şikâyet ve itiraz”

kenar başlıklı 52. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Disiplin cezalarına ve tedbirlerine karşı şikâyet ve itiraz

durumunda 16.5.2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu hükümleri

uygulanır.”

55. 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu’nun “Amaç ve kapsam” kenar başlıklı 1.

maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:

“Bu Kanun, ceza infaz kurumları ve

tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular hakkında yapılan işlemler veya

bunlarla ilgili faaliyetlere yönelik şikâyetleri incelemek, karara bağlamak ve

kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere kurulan infaz hakimliklerine ilişkin hükümleri kapsar.”

56.

4675 sayılı Kanun’un “İnfaz hakimliklerinin görevleri” kenar başlıklı 4.

maddesi şöyledir:

“İnfaz hakimliklerinin görevleri şunlardır :

...

3. Hükümlü ve tutuklular hakkında alınan disiplin tedbirleri

ve verilen disiplin cezalarının kanun, tüzük veya yönetmelik hükümleri ile

genelgelere aykırı olduğu iddiasıyla yapılan şikâyetleri incelemek ve karara

bağlamak.

...”

57.

4675 sayılı Kanun’un “İnfaz hakimliğine şikâyet ve usulü” kenar başlıklı 5.

maddesi şöyledir:

“Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde hükümlü ve

tutuklular hakkında yapılan işlemler veya bunlarla ilgili faaliyetlerin kanun,

tüzük ve yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu gerekçesiyle bu

işlem veya faaliyetlerin öğrenildiği tarihten itibaren onbeş

gün, herhalde yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde şikâyet yoluyla infaz

hakimliğine başvurulabilir.

Şikâyet, dilekçe ile

doğrudan doğruya infaz hakimliğine yapılabileceği

gibi; Cumhuriyet başsavcılığı veya ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürlüğü

aracılığıyla da yapılabilir. İnfaz hakimliği dışında

yapılan başvurular hemen ve en geç üç gün içinde infaz hakimliğine gönderilir.

Sözlü yapılan şikâyet, tutanağa bağlanır ve bir sureti başvurana verilir.

...”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

58.

Mahkemenin 17/12/2015 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvurucuların 1/3/2013 tarihli ve 2013/1631 numaralı bireysel

başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların İddiaları

59.

Gerçek kişi başvurucular;

i. Gözaltına alınırken ve gözaltında iken darp edildiklerini,

kötü muamele gördüklerini, açlık grevi yaptıkları (48 saatlik) gözaltı

süresince kendilerine su ve şeker verilmediğini, tuvalet ihtiyaçlarını

gideremediklerini, Savcılığa sevk edilmelerini müteakip adliyede otuz saat

boyunca bekletildikleri yerin havasız, penceresiz ve kalabalık olduğunu;

oturacak yerin bulunmadığını, gerekli olmamasına rağmen hukuka aykırı olarak

işkenceyle parmak izi, kan ve tükürük örneklerinin alındığını; (başvurucular

Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli, Selçuk Kozaağaçlı,

Taylan Tanay, Ebru Timtik ve Naciye Demir) Cezaevi

girişinde insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye tabi tutularak üstlerinin

arandığını belirterek Anayasa’nın 17., 36., 38. ve 40.

maddelerinin,

ii. Avukat olmaları

nedeniyle ifadelerinin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından alınması gerekirken

haklarında gözaltına alma kararı verildiğini; kişiselleştirme yapılmadan toplu

yapılan bir değerlendirme sonucunda kuvvetli suç şüphesini gösteren olgular

açıklanmadan, gerekçesiz bir şekilde ve verilmesi muhtemel ceza gözetilerek

haklarında tutuklama kararı verildiğini, Sorgu Hâkimliğince verilen tutuklama

kararının masumiyet karinesine aykırı olduğunu ve tutukluluğa itiraz

incelemesinin duruşmalı yapılmadığını belirterek Anayasa’nın 19. ve 141.

maddelerinin,

iii. Soruşturma dosyasında

gizlilik (kısıtlama) kararı bulunduğunu, silahların eşitliği ve çelişmeli

yargılama ilkelerinin ihlal edildiğini, soruşturmada gizli tanık beyanlarına

dayanıldığını ve etkili bir araştırma yapılmadığını, soruşturma sürecinde

farklı Cumhuriyet savcılarının işlem yapmasının soruşturmanın bütünlüğünü

bozduğunu, soruşturmanın taraflı yürütüldüğünü, haklarında şikâyette

bulundukları bir kısım polis görevlilerinin soruşturmanın yürütülmesinde görev

yapmaya devam ettiklerini, soruşturma konusu olayla ilgili daha önceden

kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olduğunu ve gözaltına

alındıktan sonra 24 saat süreyle müdafileriyle görüştürülmediklerini belirterek

Anayasa’nın 36. maddesinin,

iv. Mahkeme kararı gerekmesine rağmen tek hâkim tarafından

verilen karar uyarınca avukatlık bürolarında arama ve el koyma işlemi

yapıldığını, müvekkilleri ile aralarındaki mesleki sır niteliğinde yazışmalara

el konulduğunu, haksız tutuklama nedeniyle müvekkillerinin yasal işlemlerini

yerine getiremediklerini ve ekonomik kayba uğradıklarını, arama kararının

Halkın Hukuk Bürosu hakkında verilmiş olmasına rağmen Büronun üst katında

bulunan ve konut olarak kullanılan bölümde de arama yapıldığını, aramanın

kolluk görevlilerince yapıldığını, kolluğa gerekçesiz olarak gece arama yetkisi

verildiğini, el koyma işleminin âdeta polisin talimatıyla savcı tarafından

gerçekleştirildiğini, Cumhuriyet savcısı beklenmeden kapı kırılarak içeri

girildiğini, bilgisayarlarına el konularak imajlarının alındığını, avukat

olarak mesleki faaliyetlerinin soruşturma konusu edildiğini belirterek

Anayasa’nın 21., 22. ve 48. maddelerinin,

v. Soruşturmanın, üyesi oldukları Çağdaş Hukukçular Derneğinin

faaliyetlerine yöneldiği; Derneğin İstanbul Şubesinde yapılan aramada Derneğin

dosyalarının zarar gördüğünü ve işlerin aksadığını, avukatlık ve dernek üyeliği

sıfatıyla gerçekleştirdikleri faaliyetler nedeniyle tutuklandıklarını

belirterek Anayasa’nın 26., 33. ve 34. maddelerinin ihlal

edildiğini ileri sürmüşler ve hak ihlali tespiti ile birlikte tazminat

talebinde bulunmuşlardır.

60.

Tüzel kişi niteliğini haiz başvurucu İstanbul Barosu, soruşturmanın bireysel

avukatlık hakları ile örgütsel olarak savunma hakkının engellenmesine yönelik

olması nedeniyle Baro olarak hem savunma haklarının hem de üyelerinin avukatlık

meslek haklarının ihlal edildiğini belirterek “avukatlık

hakkı ile toplu olarak savunma ve savunmanın örgütlenme hakkı”nın ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

B. Değerlendirme

61.

Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından yapılan hukuki

nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi

takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Bu itibarla başvurucuların;

i. Soruşturmada gizli tanık

beyanlarına dayanıldığı ve etkili bir araştırma yapılmadığı, soruşturma

sürecinde farklı Cumhuriyet savcılarının işlem yapmasının soruşturmanın

bütünlüğünü bozduğu, gözaltına alındıktan sonra yirmi dört saat süreyle

müdafiden yararlanma haklarının kısıtlandığı, soruşturmanın taraflı

yürütüldüğü, haklarında şikâyette bulundukları bir kısım polis görevlilerinin

soruşturmanın yürütülmesinde görev yapmaya devam ettikleri ve soruşturma konusu

olayla ilgili daha önceden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş olduğu

şikâyetlerinin Anayasa’nın 36. maddesi,

ii. Gözaltına alınırken ve

gözaltında iken darp edildikleri, kötü muamele gördükleri, açlık grevi

yaptıkları gözaltı süresince kendilerine su ve şeker verilmediği, tuvalet

ihtiyaçlarını giderme imkânı tanınmadığı, adliyede bekletildikleri yerin

havasız, penceresiz ve kalabalık olduğu; oturacak yerin bulunmadığı,

kendilerinden işkenceyle parmak izi, kan ve tükürük örneği alındığı;

(başvurucular Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli, Selçuk Kozaağaçlı,

Taylan Tanay, Ebru Timtik ve Naciye Demir’in) Cezaevi

girişinde insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye tabi tutularak üstlerinin

arandığı şikâyetlerinin Anayasa’nın 17. maddesi,

iii. Soruşturma dosyasında

kısıtlama kararı verilmesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkelerinin ihlal edildiği, avukat olmaları nedeniyle ifadelerinin Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından alınması gerekirken haklarında gözaltına alma kararı

verildiği; gerekli kişiselleştirme yapılmadan, kuvvetli suç şüphesini gösteren

olgular açıklanmadan ve gerekçesiz bir şekilde tutuklama kararı verildiği,

avukat olarak mesleki faaliyetlerinin soruşturma konusu edildiği, haksız

tutuklama nedeniyle müvekkillerinin yasal işlemlerini yerine getiremedikleri,

tutukluluğa itiraz incelemesinin duruşmalı yapılmadığı şikâyetlerinin

Anayasa’nın 19. maddesi,

iv. Bürolarında ve konutlarında

hukuka aykırı bir şekilde arama işlemi yapıldığı şikâyetlerinin Anayasa’nın 20.

ve 21. maddeleri,

v. Arama sırasında

müvekkilleri ile aralarındaki mesleki sır niteliğinde yazışmalara el konulduğu

ve bilgisayarlarına elkonularak imajlarının alındığı

şikâyetlerinin Anayasa’nın 22. maddesi,

vi. Soruşturmanın, üyesi oldukları Çağdaş Hukukçular Derneğinin

faaliyetlerine yöneldiği ve dernek üyeliği sıfatıyla gerçekleştirdikleri

faaliyetleri nedeniyle tutuklandıkları şikâyetlerinin Anayasa’nın 26. ve 33.

maddeleri,

vii. Çağdaş Hukukçular Derneğinin İstanbul Şubesinde yapılan

aramada, Derneğin dosyalarının zarar gördüğü şikâyetinin Anayasa’nın 35.

maddesi kapsamında incelenmesi uygun görülmüştür.

62.

Başvurucu İstanbul Barosunun şikâyeti ise Anayasa’nın 135. maddesi kapsamında

değerlendirilmiştir.

1. Başvurucu İstanbul Barosu Yönünden

63.

Başvurucu İstanbul Barosu, soruşturmanın bireysel avukatlık hakları ile

örgütsel olarak savuma hakkının engellenmesine yönelik olması nedeniyle Baro

olarak hem savunma haklarının hem de üyelerinin avukatlık meslek haklarının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

64.

Bakanlık görüşünde, Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin

(AİHM) benzer kararlarına atıf yapılarak kamu tüzel kişilerinin bireysel

başvuru yapmalarının mümkün olmadığı, başvurucu İstanbul Barosunun Anayasa’nın

135. maddesi gereğince kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olup kamu

tüzel kişiliğini haiz olduğu belirtilmiştir.

65. 30/11/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar” kenar başlıklı 46.

maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

“Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz.”

66.

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1)

numaralı fıkraları uyarınca Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve buna ek

Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü

tarafından ihlal edildiğini iddia eden herkese Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuru yapma hakkı tanınmıştır.

67.

6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasında bireysel başvurunun

ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel

ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabileceği kurala

bağlanmış, buna karşılık aynı maddenin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde

ise kamu tüzel kişilerinin bireysel başvuru yapamayacakları belirtilmiştir.

68.

Anılan fıkrada belirtilen “kamu tüzel

kişisi” kavramı içine, merkezi idare birimleri ve yerinden yönetim

kuruluşlarının yanında kanunla kurulan meslek kuruluşları da girmektedir.

69.

Anayasa’nın 135. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları ... kamu

tüzelkişilikleridir.”

70.

1136 sayılı Kanun’un 76. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Barolar

... kamu kurumu niteliğinde meslek

kuruluşlarıdır.”

71.

Anayasa’nın 135. maddesinin birinci fıkrası ve 1136 sayılı Kanun’un 76.

maddesinin birinci fıkrasına göre karar organları seçimle işbaşına gelen ve

kamu tüzel kişiliğini haiz meslek kuruluşu olan İstanbul Barosuna, kamu tüzel

kişilerinin bireysel başvuru yapamayacaklarını hükme bağlayan 6216 sayılı

Kanun’un 46. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca bireysel başvuru yapma

hakkı tanınmamıştır.

72.

Başvuru konusu olayda avukatlar hakkında yürütülen soruşturma nedeniyle

avukatlık hakları ile örgütsel olarak savuma hakkının engellendiği iddiasıyla

bireysel başvuruda bulunan İstanbul Barosunun, kamu tüzel kişiliğini haiz kamu

kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olması nedeniyle bireysel başvuru ehliyeti bulunmamaktadır.

73.

Açıklanan nedenlerle kamu tüzel kişiliğine sahip olan başvurucu İstanbul

Barosunun bireysel başvuru ehliyeti bulunmadığı anlaşıldığından başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Osman Alifeyyaz

PAKSÜT, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN bu sonuca farklı gerekçeyle

katılmıştır.

2. Diğer Başvurucular Yönünden

a. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

74.

Başvurucular, Çağdaş Hukukçular Derneğinin İstanbul Şubesinde yapılan aramada,

Derneğin dosyalarının zarar gördüğünü ileri sürmüşlerdir.

75.

Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına ilişkin bir açıklamada

bulunulmamıştır.

76.

6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru

hakkı” kenar başlıklı 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf

olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal

edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

77.

6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru

hakkına sahip olanlar” kenar başlıklı 46. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan

etkilenenler tarafından yapılabilir”

78.

6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru

hakkına sahip olanlar” başlıklı 46. maddesinde kimlerin bireysel

başvuru yapabileceği sayılmış olup anılan maddenin (1) numaralı fıkrasına göre

bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi için üç temel

ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Bu ön koşullar; başvuruya konu edilen

ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya işleminden ya da

ihmalinden dolayı başvurucunun “güncel bir

hakkının ihlal edilmesi”, bu ihlalden dolayı kişinin “kişisel olarak” ve “doğrudan” etkilenmiş olması ve bunların

sonucunda başvurucunun kendisinin “mağdur”

olduğunu ileri sürmesi gerekir (Onur

Doğanay, B. No: 2013/1977, 9/1/2014, § 42).

79.

Bu üç temel koşula ilave olarak 6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” başlıklı 45. maddesinin (1)

numaralı fıkrasına göre Anayasa Mahkemesine ancak Anayasa’da güvence altına

alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Sözleşme ve buna ek Türkiye’nin taraf

olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin ihlal edildiği iddiasıyla

başvurulabilir. Buradan çıkan sonuca göre Anayasa’da güvence altına alınmış

temel hak ve özgürlüklerden, Sözleşme ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu

protokoller kapsamında bir hakkı doğrudan etkilenmeyen kişi “mağdur” statüsü

kazanamaz (Onur Doğanay, § 43).

80.

Başvuru konusu olayda başvurucular, üyesi oldukları Derneğin İstanbul Şubesinde

yapılan aramada, derneğin dosyalarının zarar gördüğünü ileri sürmüşlerdir.

Başvuruculardan Selçuk Kozağaaçlı dosyalarının zarar

gördüğü iddia edilen Çağdaş Hukukçular Derneğinin Başkanı, Taylan Tanay

İstanbul Şubesi Başkanı, Avni Güçlü Sevimli İstanbul Şubesi Sekreteri, Nazan

Betül Vangölü Kozaağaçlı

Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadırlar. Dernek

Tüzüğü’ne göre Derneği temsil yetkisi genel yönetim kuruluna ve genel başkana

ait iken, gerektiğinde Dernek adına dava açmaya karar verme yetkisi münhasıran

genel yönetim kuruluna ait bulunmaktadır. Somut olayda mülkiyet hakkına

müdahale edildiği iddia olunan kişi, başvurucular değil; Çağdaş Hukukçular

Derneğinin tüzel kişiliğidir.

81.

Başvurucu Selçuk Kozaağaçlı, mülkiyet hakkına

müdahale edildiği iddia olunan Derneğin Genel Başkanı olarak Dernek tüzel

kişiliğini temsile yetkili ise de Dernek tüzel kişiliği adına yapılan bir

bireysel başvuru bulunmamaktadır. Başvurucular kendi adlarına bireysel

başvuruda bulunmuşlardır. Derneğin yöneticileri ve üyeleri olan başvurucuların

şikâyet konusu olan Dernek Genel Merkezindeki arama sırasında Derneğin

dosyalarının zarar gördüğü şikâyetlerine ilişkin olarak mülkiyet hakkı

kapsamında güncel ve kişisel bir haklarının doğrudan etkilenmesi söz konusu

değildir. Bu işlemden Dernek yöneticisi veya üyesi sıfatıyla dolaylı olarak

etkilenmek, başvuruculara anılan şikâyet bakımından mağdur statüsü kazandırmaz.

Bu durumda söz konusu işlemin başvurucuların haklarına bir müdahale oluşturduğu

söylenemez. İşlemin mağduru olmayan başvurucuların, bu işlem aleyhine bireysel

başvuru yapma hakkı bulunmamaktadır.

82.

Açıklanan nedenlerle mülkiyet hakkı yönünden başvurucuların mağdur sıfatı

taşımadığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları

yönünden incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

83.

Başvurucular; soruşturmada gizli tanık beyanlarına dayanıldığını ve etkili bir

araştırma yapılmadığını, soruşturma sürecinde farklı Cumhuriyet savcılarının

işlem yapmasının soruşturmanın bütünlüğünü bozduğunu, gözaltına alındıktan

sonra yirmi dört saat süreyle müdafiden yararlanma haklarının kısıtlandığını, soruşturmanın

taraflı yürütüldüğünü, haklarında şikâyette bulundukları bir kısım polis

görevlilerinin soruşturmanın yürütülmesinde görev yapmaya devam ettiklerini,

soruşturma konusu olayla ilgili daha önceden kovuşturmaya yer olmadığına dair

karar verilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir.

84.

Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına ilişkin bir açıklamada

bulunulmamıştır.

85.

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi şöyledir:

“Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş

olması şarttır.”

86.

6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru

hakkı” kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu

ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve

yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce

tüketilmiş olması gerekir.”

87.

Anılan Anayasa ve Kanun hükümlerine göre bireysel başvuru yoluyla Anayasa

Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması

gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal

ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin

düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve

özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece mahkemeleri önünde

ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme

kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 16).

88.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin

derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte

bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun

yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu ilke uyarınca

başvurucunun Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini öncelikle ve

süresinde yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu

konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması ve aynı

zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş

olması gerekir (Ayşe Zıraman

ve Cennet Yeşilyurt, § 17).

89.

Somut olayda başvurucular, haklarında soruşturma devam ederken Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Anayasa Mahkemesince incelemenin

yapıldığı tarih itibarıyla başvurucular hakkındaki dava İlk Derece Mahkemesinde

devam etmektedir. Başvurucuların, haklarındaki soruşturma sürecinde yapılan

uygulamalar nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına

ilişkin şikâyetlerini derece mahkemelerinde yapılan yargılama ve temyiz

süreçlerinde ileri sürebilme ve ileri sürülmüş ise bu şikâyetlerin bu

aşamalarda incelenme imkânı bulunmaktadır. Bu çerçevede başvurucular tarafından

derece mahkemelerinin yargılama ve temyiz süreçleri beklenmeden soruşturma

sürecindeki adil yargılanma hakkı ihlali şikâyetlerinin bireysel başvuruya konu

edildiği görülmüştür.

90.

Açıklanan nedenlerle derece mahkemeleri önünde usulüne uygun olarak açılmış ve

devam eden başvuru yolları tüketilmeden temel hak ve özgürlüklerin ihlal

edildiği iddiasının bireysel başvuru konusu yapıldığı anlaşıldığından

başvurunun bu kısmının başvuru yollarının

tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

c.

İşkence, Kötü Muamelede Bulunma ve Onur Kırıcı Davranma Yasağının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

91. Anayasa’nın

17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkına sahiptir.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan

haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

92. Sözleşme’nin

“İşkence Yasağı” kenar başlıklı

3. maddesi şöyledir:

“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza

veya muamelelere tabi tutulamaz.”

93. Herkesin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasa’nın 17. maddesinde

güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasında insan onurunun

korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye “işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” ceza veya muameleye tabi

tutulamayacağı belirtilmiştir (Cezmi Demir

ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, §

80).

94. Devletin,

bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme

yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka müdahale etmemelerini yani

anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen şekillerde kişilerin fiziksel ve

ruhsal zarar görmelerine neden olmamalarını gerektirir. Bu, devletin vücut ve

ruh sağlığını korumadan kaynaklanan negatif ödevidir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 81). Diğer

taraftan devletin, pozitif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan tüm

bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve

diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek

risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve

manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla

yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

i. Maruz Kalınan Eylemler Yönünden

95. Başvurucular;

gözaltına alınırken ve gözaltı süresinde darp edildiklerini, açlık grevi

yaptıkları sürece kendilerine su ve şeker verilmediğini, tuvalet ihtiyaçlarını

giderme imkânı tanınmadığını; parmak izlerinin, kan ve tükürük örneklerinin

işkenceyle alındığını, (başvurucular Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli, Selçuk Kozaağaçlı, Taylan Tanay, Ebru Timtik

ve Naciye Demir) Cezaevi girişinde insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye

tabi tutularak üstlerinin arandığını ileri sürmüşlerdir.

96.

Bakanlık görüşünde, Sözleşme’nin 3. maddesinin getirdiği korumanın işkencenin

yanı sıra insan onuruna ve fiziksel bütünlüğüne karşı pek çok farklı saldırıyı

kapsadığı, diğer yandan her türlü kaba ve sert müdahalenin 3. madde kapsamına

girmediği, AİHM’e göre kötü muamelenin 3. maddenin

kapsamına girmesi için belli bir asgari şiddet düzeyinde olması gerektiği ve bu

düzeyin; muamelenin süresi, fiziksel ya da ruhsal etkileri ve mağdurun yaşı,

cinsiyeti, sağlık durumu özelliklerine göre farklılık arz edebileceği, somut

olayda başvurucuların gözaltına alınmaları sonrasında Adli Tıp Kurumu

tarafından düzenlenen raporlarda, gözaltı sırasında işkence ya da kötü

muameleye maruz kaldıklarına ilişkin bir bulguya rastlanmadığı belirtilmiştir.

97.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için ihlale neden olduğu

iddia edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir (bkz. §§ 87, 88).

98.

Öte yandan 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca

ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda

öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru

yapılmadan önce tüketilmiş olması, başka bir deyişle bireysel başvuru yapıldığı

tarihte başvuru koşullarının tamamının sağlanmış olması gerekir. Bununla birlikte bir başvuru

yolu yoksa ya da olan başvuru yolları etkili değilse Mahkeme somut olayın

koşullarını dikkate alarak başvurunun incelenmesine karar verebilir (Ümit Ata, B. No: 2012/254, 6/2/2014, § 33).

99.

Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında tanımlanan kötü muamele yasağına

ilişkin olarak devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında etkili bir hukuk

mekanizmasının olması ve bu mekanizmanın sadece teorik değil pratik olarak da

işlemesi gereklidir. Mevcut hukuk sisteminde teorik olarak etkili bir hukuk

mekanizması olmadığı söylenemez. Bununla birlikte bu mekanizmanın pratik olarak

etkili işlemesi her somut olay açısından ayrı ayrı değerlendirilmelidir (Onur Cingil, B. No: 2013/7836, 16/4/2015, § 48).

100.

Somut olayda başvuru formları ve eklerinde, başvurucuların; gözaltına alınırken

ve gözaltı süresinde kendilerini darp eden, gözaltında iken açlık grevi

yaptıkları süreç içerisinde yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamayan, tuvalet

ihtiyaçlarını gidermelerine imkân sağlamayan, zorla parmak izi ve tükürük

örneklerini alan ve (başvurucular Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli, Selçuk Kozaağaçlı, Taylan Tanay, Ebru Timtik

ve Naciye Demir’in) Cezaevi girişinde üstlerini arayan kamu görevlileri

hakkında idari ve yargısal mercilere şikâyette bulunmalarına rağmen

mağduriyetlerinin giderilmediğine dair iddialarına yönelik bilgi veya belge

bulunmamaktadır. Bir kısım başvurucular, Savcılık ifadelerinde müdafileri

aracılığıyla, gözaltına alınırken yakalama ve gözaltı işlemleri sırasında bir

kısım polis görevlilerinin kendilerine kötü muamelede bulunduğunu belirterek bu

durumun dikkate alınmasını talep etmişlerse de başvuru formları ve eklerinde bu

şikâyetlere ilişkin idari ve/veya adli mercilerce yapılan işlemler hakkında ve

bu bağlamda başvurularının, etkin bir şekilde soruşturulmadığına ya da sonuçsuz

kaldığına yönelik bir bilgi veya belge sunulmamıştır. Başvuru formlarına eklenen

ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına 16/1/2013

tarihinde sunulan şikâyet dilekçesi; başvurucular Taylan Tanay, Şükriye Erden

ve Naciye Demir’in 19/11/2012 tarihinde yaptıkları bir basın açıklaması

sırasında kötü muamele gördükleri iddiasına ilişkin olup bireysel başvuruya

konu olaylar ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Başvurucular, Savcılık

ifadelerinde dile getirdikleri olaylara ilişkin olarak ifadelerinin alındığı

tarihten yaklaşık 40 gün sonra iddialarına ilişkin idari ve/veya yargısal

mercilerin işlemlerini ya da tutumlarını da belirtmeksizin doğrudan bireysel

başvuruda bulunmuşlardır. Başvurucuların Savcılık ifadelerinde dile

getirmedikleri olaylara ilişkin ise herhangi bir idari ve/veya yargısal mercie

şikâyetlerini iletmeden doğrudan bireysel başvuru yoluyla hak arama yoluna

gittikleri görülmektedir. Yine başvurucular Günay Dağ, Avni Güçlü Sevimli,

Selçuk Kozaağaçlı ve Taylan Tanay hakkında 5275

sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca Kocaeli 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli

Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığının 31/3/2013

tarihli kararı ile verilen “bir ay ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma”

disiplin cezasına karşı başvurucular, 5275 sayılı Kanun’un 52. ve 4675 sayılı

Kanun’un 4. ve 5. maddeleri gereğince İnfaz Hâkimliğine itiraz veya şikâyette

bulunma yoluna gitmemişlerdir (bkz. § 23).

101.

Başvurucuların bireysel başvurularına konu ettikleri ve yukarıda anılan

şikâyetlerine ilişkin olarak idari ve/veya yargısal mercilere başvurmadan ve

başvurulmuş ise olağan başvuru yolları tüketilmeden doğrudan Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmaları, bireysel başvurunun “ikincil

niteliği” ile bağdaşmamaktadır. Başvurucuların şikâyetlerine konu iddialar

dikkate alındığında başvuru yollarının tüketilmesi kuralına istisna tanınmasını

gerektiren bir durumun olmadığı görülmektedir.

102.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların anılan kötü muamele iddiaları ile ilgili

olarak idari ve/veya yargısal başvuru yolları tüketilmeden bireysel başvuru

yapıldığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik

şartları yönünden incelenmeksizin başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

ii. Gözaltında Tutulma Koşulları Yönünden

103.

Başvurucular, Savcılığa sevk edilmelerini müteakip adliyede otuz saat boyunca

bekletildikleri yerin havasız, penceresiz, kalabalık olduğunu ve

bekletildikleri bölümde oturacak yer bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

104.

Bakanlık görüşünde AİHM’e göre kötü muamelenin, Sözleşme’nin

3. maddesi kapsamına girmesi için belli bir asgari şiddet düzeyinde olması

gerektiği belirtilmiştir (bkz. § 96).

105.

Somut olayda başvurucular, suç şüphesi ile 5271 sayılı Kanun’un 91. maddesi

uyarınca yetkili merci olan Cumhuriyet savcısı tarafından verilen gözaltı

kararı uyarınca tutularak hürriyetlerinden yoksun bırakılmışlardır.

Başvurucuların adliyeye sevk edildiklerinde gözaltında tutuldukları yerin maddi

koşullarının Sözleşme’nin 3. ve Anayasa’nın 17. maddesi kapsamına girebilmesi

için asgari bir eşiğe ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşiğin

değerlendirilmesi ise koşullarla ilgili tüm verilerin, özellikle de muamelenin

süresine, fiziksel ya da ruhsal etkilerine ve bazen de mağdurun cinsiyeti, yaşı

ve sağlık durumuna bağlı olarak değerlendirilmelidir (Rıda Boudraa, B. No: 2013/9673, 21/1/2015, § 60).

106.

Bir muamelenin “insanlık dışı” olarak nitelendirilebilmesi için bunun

tasarlanarak uygulanmış olmasının yanında bedensel yaralanma ya da fiziksel

veya ruhsal acıya sebebiyet vermesi, diğer taraftan bir muamelenin “aşağılayıcı” olarak nitelendirilebilmesi

için ise mağdurlarını rencide edecek ve küçültecek ölçüde onlara korku, endişe,

aşağılanma gibi duyguları hissettirmesi gerekir (Rıda Boudraa, § 61).

107.

Bir ceza veya muamelenin, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında “aşağılayıcı”

muamele olup olmadığını tespit ederken bunların amacının ilgiliyi rencide etme

ve aşağılık duruma düşürme olup olmadığının ve etkilerine bakıldığında söz

konusu tedbirin, Anayasa’nın 17. ve Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı şekilde,

ilgilinin kişiliğini etkileyip etkilemediğinin araştırılması gerekmektedir. Bununla birlikte böyle bir amacın olmaması, kesin olarak bu hükmün

ihlal edilmiş olması ihtimalini devre dışı bırakmamakla birlikte bir ceza veya

muamelenin, “insanlık dışı” ya da “aşağılayıcı” olabilmesi için rencide edilme

veya ızdırabın, meşru bir muamele ya da cezanın

barındırdığı rencide olma duygusu ve ızdırabın

ötesine geçmiş olması gerekmektedir (Rıda Boudraa, § 62).

108.

6216 sayılı Kanun’un 47. maddesinin (3) numaralı, 48. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün

59. maddesinin ilgili fıkraları uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuru konusu

olaylarla ilgili delilleri sunmak suretiyle olaylar hakkındaki iddialarını ve

dayanılan Anayasa hükmünün kendilerine göre ihlal edildiğine dair açıklamalarda

bulunarak iddialarını kanıtlamak başvurucuya düşer. Başvurucunun; kamu gücünün

işlem, eylem ya da ihmali nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürdüğü hak ve

özgürlük ile dayanılan Anayasa hükümlerini, ihlal gerekçelerini, dayanılan

deliller ile ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem veya kararların neler

olduğunu başvuru dilekçesinde belirtmesi şarttır. Başvuru dilekçesinde kamu

gücünün ihlale neden olduğu iddia edilen işlem, eylem ya da ihmaline dair

olayların tarih sırasına göre özeti yapılmalı; bireysel başvuru kapsamındaki

hak ve özgürlüklerden hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin

gerekçeler ve deliller açıklanmalıdır (Veli

Özdemir, B. No: 2013/276, 9/1/2014, §§ 19-20).

109.

Somut olayda başvurucular, başvuru formu ve eklerinde Savcılığa sevk

edilmelerini müteakip adliyede bekletildikleri yerin fiziksel koşullarının

durumuna ilişkin belge ya da bilgi sunmamışlardır. Başvurucular; yalnızca

bekletildikleri yerin havasız olduğunu, penceresinin bulunmadığını, kalabalık

olduğunu ve bekletildikleri bölümde oturacak yer bulunmadığını ileri

sürmüşlerdir. Bu itibarla başvurucuların şikâyetleri değerlendirilirken

başvurucular tarafından bildirilen bu koşullar ile sınırlı bir inceleme

yapılmıştır.

110.

Başvurucuların suç şüphesi ile gözaltı kapsamında adliyede tutuldukları yerin

penceresinin bulunmadığı, havasız ve kalabalık olduğu, bekletildikleri yerde

oturacak yer bulunmadığı yönündeki şikâyetlerine ilişkin; gözaltında tutuldukları

süre, tutma koşulları nedeniyle başvurucuların ruhsal ve fiziksel yönden

sağlıklarının bozulduğu yönünde bir tespitin ve hatta şikâyetin bulunmaması,

muamelenin niteliği ile birlikte değerlendirildiğinde tutuldukları yerin maddi

koşulları nedeniyle başvurucuların maruz bırakıldıkları durumun, insanlık dışı

ya da aşağılayıcı muamele olarak nitelendirilmesi için gereken asgari ağırlık

eşiğine ulaşmadığı sonucuna varılmıştır.

111.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların gözaltında iken adliyede tutulma koşulları

nedeniyle kötü muamele gördükleri iddialarına ilişkin bir ihlalin olmadığı açık

olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça

dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Haberleşme Hürriyetinin İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

112.

Başvurucular, arama sırasında müvekkilleri ile aralarındaki mesleki sır

niteliğinde olan yazışmalara el konulduğunu ve bilgisayarlarına el konularak

imajlarının alındığını ileri sürmüşlerdir.

113.

Bakanlık görüşünde AİHM’e göre suçun maddi

delillerini toplamak ve gerektiğinde sorumluları kovuşturmak amacıyla arama ve

el koyma tedbirlerine başvurulabileceği ancak bu tür müdahalelere ilişkin keyfîliğe ve istismara karşı yeterli ve etkili

koruyucuların sağlanması gerektiği belirtilmiştir.

114.

Anayasa’nın “Haberleşme hürriyeti”

kenar başlıklı 22. maddesi şöyledir:

“Herkes, haberleşme

hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği

esastır.

Millî güvenlik, kamu

düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması

veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya

birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu

sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili

kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme

engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde

görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz

saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar.

İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve

kuruluşları kanunda belirtilir.”

115.

Anayasa’nın 22. maddesinde herkesin haberleşme hürriyetine sahip olduğu ve

haberleşmenin gizliliğinin esas olduğu hüküm altına alınmıştır. Sözleşme’nin 8.

maddesinde de herkesin haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip

olduğu düzenlemesine yer verilmiştir. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanı, haberleşme hürriyetinin yanı sıra, içeriği ve biçimi ne olursa olsun,

haberleşmenin gizliliğini de güvence altına almaktadır. Haberleşme bağlamında

bireylerin karşılıklı ve toplu olarak sözlü, yazılı ve görsel iletişimlerine

konu olan ifadelerinin gizliliğinin sağlanması gerekir. Posta, elektronik

posta, telefon, faks ve internet aracılığıyla yapılan haberleşme faaliyetlerinin

haberleşme hürriyeti ve haberleşmenin gizliliği kapsamında değerlendirilmesi

gerekir (Yasemin Çongar ve diğerleri,

B. No: 2013/7054, 6/1/2015, §§ 48-50).

116.

Görüldüğü üzere haberleşme özgürlüğü ve haberleşmenin gizliliğine saygı hakkı,

gerek Anayasa’da gerekse Sözleşme’de güvence altına

alınmıştır. Anılan düzenlemelerde ifade edilen haberleşme kavramı, avukatların

müvekkilleri ile yazışmalarını ve bilgisayarlarındaki iletişime ilişkin

kayıtları da içine almaktadır. Dolayısıyla başvurucuların, müvekkilleri ile

yazışmalarına el konulduğu ve bilgisayarlarındaki kayıtların imajının alındığı

iddialarının, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı kapsamında bulunan

haberleşme hürriyeti çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Campbell ve Fell/İngiltere,

B. No: 7819/77-7878/77, 28/6/1984, §§

108-110, 114-120).

117.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için ihlale neden olduğu

iddia edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir (bkz. §§ 87, 88).

118.

Somut olayda İstanbul (2) No.lu Hâkimliğinin 17/1/2013

tarihli kararı uyarınca İstanbul ilinde bulunan Halkın Hukuk Bürosu isimli

avukatlık bürosunda yapılan aramada, üzerinde “Son

Mektuplar” yazılı bir klasörün içerisinde yer alan belgelerin,

avukat-müvekkil ilişkisi hakkında olduğu belirtildiğinden numaralandırılmadan

ve incelenmeksizin mühürlenerek ayrı torbaya konulduğu Cumhuriyet savcıları ve

kolluk görevlilerince düzenlenen tutanak içeriklerinden anlaşılmaktadır. Anılan

belgelere yönelik belirtilen usulün dışında bir yöntemle el koyma işlemi

yapıldığına yönelik başvurucuların iddiası bulunmamaktadır. Hâkimliğin 17/1/2013 tarihli arama kararı uyarınca başvurucu Şükriye

Erden’in İstanbul ilinde bulunan evinde yapılan aramada, başvurucunun müdafii ve baro temsilcisi, el konulan doküman ve

evrakların bir kısmının mesleki faaliyete ilişkin olduğunu belirterek arama ve

el koyma işleminin hukuka aykırı olduğuna dair arama tutanağına şerh

düşmüşlerse de el konulan hangi doküman ve evrakın başvurucunun mesleki

faaliyetine ilişkin olduğu ve bunların avukat ile müvekkili arasındaki mesleki

ilişkiye ait olup olmadığı hususlarında bir açıklamada bulunmamışlardır. Öte

yandan başvurucuların evlerinde ve bürolarında yapılan aramalarda ele geçirilen

bir kısım sabit disk, hafıza kartı, CD, Mp3 player,

kamera kayıt cihazı, flash bellek ve disket gibi

dijital verilerin imajları alınmıştır.

119.

5271 sayılı Kanun’un 130. maddesinde şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi veya

suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla avukat bürolarında yapılacak

aramalarda el koyma işleminin nasıl yapılacağı düzenlenmiştir. Buna göre arama sonucu el konulmasına karar verilen materyaller

bakımından bürosunda arama yapılan avukat, baro başkanı veya onu temsil eden

avukat bunların avukat ile müvekkili arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu

öne sürerek karşı koyarsa bu materyaller ayrı bir zarf veya paket içerisine konularak

hazır bulunanlarca mühürlenecek ve soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden,

kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemeden bu konuda gerekli kararı vermesi,

istenecektir. Yetkili hâkim el konulan materyalin avukatla müvekkili

arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu saptadığında el konulan materyal

derhâl avukata iade edilecek ve yapılan işlemi belirten tutanaklar ortadan

kaldırılacaktır. Bu konuda soruşturma aşamasında hâkim tarafından verilecek

olan karara karşı 5271 sayılı Kanun’un 267. maddesi uyarınca itiraz yoluna

başvurulabilecektir.

120.

Öte yandan 5271 sayılı Kanun’un 134. maddesi uyarınca bilgisayarlarda,

bilgisayar programlarında ve kütüklerinde yapılacak aramalarda kopyalama ve el

koyma işlemi, sistemdeki bütün verilerin yedeklemesi suretiyle yapılacaktır.

Maddede alınan yedekten bir kopya çıkarılarak şüpheliye veya vekiline

verileceği belirtilmiştir. Dijital verilere el konulmasına dair soruşturma

aşamasında hâkim tarafından verilecek olan karara karşı da 5271 sayılı Kanun’un

267. maddesi uyarınca itiraz yoluna başvurulabilecektir.

121.

Somut olayda başvuru formu ve eklerinde, İstanbul ilinde bulunan Halkın Hukuk

Bürosunda yapılan aramada el konulan ve arama sırasında avukat ile müvekkili

arasındaki mesleki yazışmalar olduğu ifade edildiğinden numaralandırılmadan ve

incelenmeden ayrı bir torbaya konularak mühürlenen belgeler hakkında 5271

sayılı Kanun’un 130. maddesi uyarınca ilgili Hâkimlik tarafından ne yönde karar

verildiği, başvurucuların bu karara karşı itiraz yoluna başvurup başvurmadıkları

ve başvurulmuş ise itiraz merciince itirazın ne şekilde sonuçlandırıldığı; yine

başvurucu Şükriye Erden’in İstanbul ilinde bulunan evinde yapılan aramada el

konulan doküman veya evraklardan herhangi birinin, avukat ile müvekkili

arasındaki mesleki yazışmalar olduğundan bahisle 5271 sayılı Kanun’un 130.

maddesi uyarınca ilgili Hâkimliğe başvurulup başvurulmadığı, başvurulmuş ise

Hâkimlik tarafından ne yönde karar verildiği, başvurucunun bu karara karşı

itiraz yoluna başvurup başvurmadığı ve başvurulmuş ise itiraz merciince

itirazın ne şekilde sonuçlandırıldığı; ayrıca başvurucuların bürolarında ve

evlerinde yapılan aramalar sonucunda el konularak yedekleri alınan dijital

verilere ilişkin olarak ilgili Hâkimlik tarafından 5271 sayılı Kanun’un 134.

maddesine göre verilen el koyma kararlarına karşı itiraz yoluna başvurulup

başvurulmadığı ve başvurulmuş ise itiraz merciince itirazın ne şekilde

sonuçlandırıldığı hususlarında bilgi ve belge bulunmamaktadır.

122.

Başvurucuların anılan şikâyetlerine ilişkin olarak ilgili yargısal mercilere

başvurmadan ve başvurulmuş ise olağan kanun yolları tüketilmeden doğrudan

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmaları, bireysel başvurunun ikincil

niteliği ile bağdaşmamaktadır.

123.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların haberleşme hürriyetlerinin ihlal edildiği

iddiaları ile ilgili olarak yargısal başvuru yolları tüketilmeden bireysel

başvuru yapıldığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

e.

Özel Hayatın Gizliliğine ve Konut Dokunulmazlığına Saygı Haklarının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

124.

Başvurucular; mahkeme kararı gerekmesine rağmen tek hâkim tarafından verilen

karar uyarınca avukatlık bürolarında arama ve el koyma işlemi yapıldığını,

İstanbul ilinde bulunan Halkın Hukuk Bürosu hakkında verilen arama kararına

dayanılarak büronun üst katında bulunan ve konut olarak kullanılan yerde de

arama yapıldığını, aramanın kolluk görevlilerince yapıldığını, kolluğa

gerekçesiz olarak gece arama yetkisi verildiğini, Cumhuriyet savcısı

beklenmeden kapı kırılarak içeri girildiğini ileri sürmüşlerdir.

125.

Bakanlık görüşünde, bir suç şüphelisinin yakalanması veya işlenmiş bir suç

fiiliyle ilgili delillere ya da suçun işlenmesini önlemek üzere suç

vasıtalarına el konulması amacıyla kişinin üstünün, eşyasının, aracının, konut

veya iş yerinin ve eklentilerinin aranmasının Sözleşme’nin 8. maddesi ile

korunan haklara müdahale teşkil ettiği ancak Sözleşme’nin 8. maddesinin ikinci

fıkrası uyarınca “hukuka göre”

yapılmış olması, “meşru bir amaç”

taşıması ve “demokratik bir toplumda gerekli

olması” hâlinde bu tür bir müdahalede bulunulabileceği

belirtilmiştir.

126.

Anayasa’nın 20. maddesinde herkesin; özel hayatına ve aile hayatına saygı

gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının

gizliliğine dokunulamayacağı; 21. maddesinde de kimsenin konutuna dokunulamayacağı

belirtilmiştir (AYM, E.2003/38, K.2005/63, 12/10/2005).

127.

Özel hayatın korunması her şeyden önce bu hayatın gizliliğinin korunması,

başkalarının gözleri önüne serilmemesi demektir. Kişinin özel hayatında

yaşananların, yalnız kendisi veya kendisinin bilmesini istediği kimseler

tarafından bilinmesini isteme hakkı, kişinin temel haklarından biridir ve bu

niteliği nedeniyle insan haklarına ilişkin beyanname ve sözleşmelerde yer

almış, tüm demokratik ülkelerin mevzuatlarında açıkça belirlenen istisnalar

dışında devlete, topluma ve diğer kişilere karşı korunmuştur (AYM, E.2009/1,

K.2011/82, 18/5/2011).

128.

Modern toplumlarda diğer kişi haklarında olduğu gibi özel hayatın gizliliği ve

konut dokunulmazlığı da sınırsız bir hak niteliğinde değildir. Bazı hâllerde bu

haklara da müdahale edilmesi gerekebilmekte, kişiler de önemli nedenlerle

yapılan bu müdahalelere katlanmak durumunda kalmaktadırlar (Benzer yöndeki bir

değerlendirme için bkz. AYM, E.2009/1, K.2011/82, 18/5/2011).

129.

Özel hayat geniş bir kavram olup kapsayıcı bir tanımının yapılması oldukça

zordur. Bu kapsamda korunan hukuki değer esasen kişisel bağımsızlık olup bu

koruma, herkesin istenmeyen bütün müdahalelerden uzak, kendine özel bir ortamda

yaşama hakkına sahip olduğuna işaret etmekle birlikte özel hayat kavramının;

herkesin, kişisel yaşamını istediği şekilde sürdürme ve dış dünyayı bu alandan

uzak tutma kavramına indirgenemeyeceği açıktır (Faris Korkmaz, B. No. 2013/6995, 8/9/2015,

§ 33).

130.

Anayasa’nın 20. ve 21. maddelerinde, bu maddeler ile koruma altına alınan

haklar bakımından aynı sınırlama sebeplerine yer verilmiştir. Buna göre özel

hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı hakları; millî güvenlik, kamu düzeni,

suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya

başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına

bağlı olarak sınırlanabilir.

131.

Anayasa’nın 20. ve 21. maddelerinde sayılan nedenlerden biri veya birkaçına

bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça yine bu sebeplere

bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde de kanunla yetkili kılınmış

merciin yazılı emri bulunmadıkça kimsenin üstü özel kağıtları ve eşyası

aranamayacak ve bunlara el konulamayacak, kimsenin konutuna girilemeyecek,

arama yapılamayacak ve buradaki eşyaya el konulamayacak, yetkili mercii kararı

yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulacak; hâkim, kararını el

koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde açıklayacak, aksi hâlde el koyma

kendiliğinden kalkacaktır (AYM, E.2003/38, K.2005/63, 12/10/2005).

132.

Arama, suçu önlemek amacıyla suç işlenmeden önce veya suç işlendikten sonra

delillerin elde edilmesi ve/veya sanığın veya şüphelinin yakalanabilmesi için

bireylerin bazı temel haklarının sınırlandırılmasına sebep olacak şekilde

yürütülen bir koruma tedbiridir. Arama ile başlıca özel hayatın gizliliği,

konut dokunulmazlığı ve vücudun dokunulmazlığı gibi temel haklar

sınırlandırılmış olur (AYM, E.2005/43, K.2008/143, 18/9/2008).

133.

AİHM konut kavramını genellikle özel yaşamın ve aile yaşamının geliştiği, maddi

olarak belirlenmiş yer olarak tanımlamıştır (Giacomelli/İtalya, B. No: 59909/00, 2/11/2006, § 76). Öte yandan AİHM, konut kavramını iş

yerlerini de kapsayacak şekilde genişletmiş; bu bağlamda bir kişinin mesleğini

sürdürdüğü bürosunun, özel bir kişinin işlettiği şirketin faaliyetlerinin

yürütüldüğü kayıtlı merkezin, tüzel kişilerin kayıtlı merkezlerinin,

şubelerinin ve diğer iş yerlerinin bu kapsamda olduğunu ifade etmiştir (Niemietz/Almanya, B. No: 13710/88, 16/12/1992, § 30; Petri Sallinen/Finlandiya, B. No:

50882/99, 27/12/2005, § 70).

134.

AİHM’e göre ceza soruşturmasında arama ve el koyma

yetkilerinin kullanılması meşru olmakla birlikte başvuruya konu olayın şartları

çerçevesinde, bu tedbirlere yerinde ve yeterli gerekçelerle ve orantılı olarak

başvurulması gerekir. Bu konu değerlendirilirken özellikle arama izninin

verildiği sırada başka bir delilin varlığı gibi şartların, arama izninin

içeriği ve kapsamı, arama sırasında bağımsız gözlemcilerin bulunması, aramanın

gerçekleştirilme biçimi ve aramadan etkilenen kişinin işi ve itibarına yönelik

olan etkinin boyutu gibi hususlar gözönüne

alınmalıdır (Chappell/İngiltere, B. No: 10461/83, 30/3/1989, § 60; Buck/Almanya, B. No: 41604/98, 28/4/2005, § 45).

135.

Somut olayda silahlı terör örgütü üyesi olduklarından bahisle suç şüphesi

bulunan ve avukat olarak görev yapan başvurucular hakkında İstanbul (2) No.lu

Hâkimliğinin 17/1/2013 tarihli kararları uyarınca

İstanbul ve Ankara illerinde bulunan “Halkın

Hukuk Bürosu” isimli avukatlık bürolarında, İstanbul ilinde bulunan

büronun eklentisi olup bir kısım başvurucular tarafından kısmen konut olarak

kullanılan bölümlerde, Çağdaş Hukukçular Derneğinin Ankara’da bulunan Genel

Merkezinde ve İstanbul Şubesinde, bir kısım başvurucuların evlerinde ve

araçlarında, Baro temsilcilerinin refakatiyle suç delili elde etmek amacıyla

aramalar yapılmıştır. Söz konusu arama işlemleri, Cumhuriyet savcılarının

denetiminde gerçekleştirilmiş olup ayrıca aramalara başvurucuların müdafileri

de katılmıştır. Başvurucular hakkında arama kararı verildiğinde başvurucuların

suç şüphesi altında bulunduklarına ilişkin “Hollanda

ve Belçika Adli Makamları tarafından adli istinabe yolu ile teslim edilen örgüt

arşivinin yer aldığı dokümanlar” gibi bir kısım delillerin bulunduğu

görülmektedir.

136.

Buna göre Halkın Hukuk Bürosu isimli avukatlık bürolarında ve kısmen konut

olarak kullanılan eklentilerinde, başvurucuların üyesi oldukları Derneğin Genel

Merkezinde ve İstanbul Şubesinde, bir kısım başvurucuların evlerinde ve araçlarında

yapılan arama işlemleri “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan

başvurucular hakkında yürütülen soruşturmada suç delillerinin elde edilmesi

amacıyla yapıldığından Anayasa ile düzenlen “millî

güvenlik”, “kamu düzeni”,

“suç işlenmesinin önlenmesi” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması”

şeklindeki sınırlama sebeplerine uygundur (Benzer yöndeki değerlendirme için

bkz. AYM, E.2009/1, K.2011/82, 18/5/2011). Öte yandan

arama işlemleri, 3713 sayılı Kanun’un mülga 10. maddesi ile görevli kılınan

hâkim tarafından verilen kararlar uyarınca yapılmış; ayrıca yapılan aramalar

5271 sayılı Kanun’un 130. maddesinde öngörülen usuller çerçevesinde Cumhuriyet

savcılarının denetiminde ve Baro temsilcisinin refakatinde yerine

getirilmiştir. Dolayısıyla başvurucuların özel hayatlarının

gizliliği ve konut dokunulmazlıklarına yapılan müdahale, anılan haklara yönelik

anayasal sınırlama sebepleri çerçevesinde Anayasa ve Kanun ile öngörülen usule

göre ve suç delili elde edilmesi meşru amacına dayalı olarak bağımsız

gözlemciler olan Baro temsilcilerinin gözetiminde gerçekleştirilmiş olup

müdahalenin niteliği ve müdahale ile öngörülen meşru amaç gözönüne

alındığında demokratik bir toplumda gereklidir.

137.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların, yapılan arama işlemlerinin hukuka aykırı

olduğu iddialarına ilişkin bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu

kısmının açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

Osman

Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.

f. Kişi Hürriyeti ve

Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

138.

Anayasa’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında herkesin kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak konduktan sonra ikinci ve üçüncü

fıkralarında şekil ve şartları kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin

özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır.

Dolayısıyla kişinin özgürlük ve güvenlik hakkının kısıtlanması ancak

Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin

varlığı hâlinde söz konusu olabilir (Murat

Narman, B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 42).

139.

Anayasa’da yer alan kurallara benzer şekilde Sözleşme’nin 5. maddesinin (1)

numaralı fıkrasında herkesin özgürlük ve güvenlik hakkına sahip olduğu, anılan

fıkranın (a) ve (f) bentlerinde belirtilen hâller dışında ve yasanın öngördüğü

usule uygun olmadan hiç kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı

belirtilmiştir (Mehmet İlker Başbuğ, B.

No: 2014/912, 6/3/2014, § 42).

140.

Kişi hürriyetine ilişkin sınırlamaların, kanunda belirtilen esas ve usule

uygunluğunu sağlama yükümlülüğü ilke olarak idari organlara ve derece

mahkemelerine aittir. İdare organları ve mahkemeler esas ve usule ilişkin hukuk

kurallarına uymakla yükümlüdürler. Anayasa’nın 19. maddesinin amacı kişileri

keyfî bir şekilde hürriyetten yoksun bırakılmaya karşı korumak olup maddede

öngörülen istisnai hâllerde kişi hürriyetine getirilecek sınırlamaların

maddenin amacına uygun olması gerekir (Abdullah

Ünal, B. No: 2012/1094, 7/3/2014, § 38).

i. Hukuka

Aykırı Olarak Gözaltına Alınma İddiası

141.

Başvurucular, avukat olmaları nedeniyle ifadeleri yalnızca Cumhuriyet

başsavcılığı tarafından alınabilecekken haklarında gözaltına alma kararı

verildiğini ileri sürmüştür.

142.

Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına ilişkin bir açıklamada

bulunulmamıştır.

143.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için ihlale neden olduğu

iddia edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir (bkz. §§ 87, 88).

144.

Ancak tüketilmesi gereken başvuru yollarının ulaşılabilir olmaları yanında,

telafi kabiliyetini haiz ve tüketildiklerinde başvurucunun şikâyetlerini

gidermede makul başarı şansı tanımaları gerekir. Dolayısıyla mevzuatta bu

yollara yer verilmesi tek başına yeterli olmayıp uygulamada da etkili

olduklarının gösterilmesi ya da en azından etkili olmadıklarının kanıtlanmamış

olması gerekir (Ramazan Aras, B.

No: 2012/239, 2/7/2013, § 29).

145.

Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 1/10/2012 tarihli ve E. 2012/21752, K.2012/20353 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

“Davacılar vekilleri aracılığıyla kasten

yaralama olayına karıştıkları gerekçesi ile yetkili Cumhuriyet savcısının

gözaltı emri olmaksızın kanuna aykırı şekilde gözaltına alındıkları ve bir gün

gözaltında kaldıkları nedeniyle 5271 sayılı CMK’nın

141 ve devamı maddeleri uyarınca manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır.

Yargılama yapan Iğdır Ağır Ceza Mahkemesince, tazminat istemine konu ceza

davasının derdest olup, henüz sonuçlanmadığı, gözaltında geçirilen sürelerin

TCK’nın 63. maddesi uyarınca cezadan mahsubunun söz konusu olabileceği, derdest

davalarda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası açılamayacağı

gerekçeleriyle, tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.

...

5271 sayılı CMK’nın; “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesi

incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için,

davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı

dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek

bulunmadığı yasal düzenlemeden açıkça anlaşılmaktadır. Bu kapsamda somut olay

incelendiğinde, talebin dava sonucuyla veya verilecek hükümle bir ilgisi

bulunmamaktadır. Gözaltında veya tutuklulukta geçen sürelerin, sanıkların mahkumiyeti halinde bu cezalarından mahsubu imkanının

bulunması da ulaşılan bu sonucu değiştirmeyecektir. Hal böyle iken, davanın

esasıyla ilgili henüz hüküm verilmediği ve derdest davalarda koruma

tedbirlerine dayalı olarak dava açılamayacağına ilişkin gerekçenin yasal bir

dayanağı bulunmadığı gibi mahkemenin bu yöndeki değerlendirmesi de isabetsiz

olup, davanın kabulü yerine, yazılı gerekçelerle reddine karar verilmesi,

Kanuna aykırı

olup...”

146.

Buna göre gözaltı işleminin hukuka aykırı olması hâlinde asıl davanın

sonuçlanması beklenmeden 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesi hükümlerine göre

tazminat talep edilmesi mümkündür.

147.

Bir suç isnadıyla gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan kişinin, gözaltına

alınmasının hukuka aykırı olduğu iddiasıyla yaptığı bireysel başvuruda ihlal

sonucunun kişisel durumuna bir etkisinin olması mümkün görünmemektedir. Zira

gözaltına alma kararı hukuka aykırı da olsa kişi, hâkim tarafından

tutuklandığından gözaltı kararının hukuka aykırı olduğu yönündeki bir tespit ve

ihlal kararı “tutuklu” kişinin serbest kalmasına tek başına imkân

vermeyecektir. Dolayısıyla bireysel başvuru kapsamında verilecek muhtemel bir

ihlal kararı, ancak başvurucular lehine tazminata hükmedilmesi sonucunu

doğurabilecektir.

148.

Başvurucular hakkında verilen gözaltı kararının hukuka uygun olup olmadığı 5271

sayılı Kanun’un 141. maddesi kapsamında açılacak davada da incelenebilir.

Nitekim Yargıtay içtihadı bu kapsamdaki taleplerle ilgili olarak davanın

esasının sonuçlanmasına gerek olmadığı yönündedir. Bu madde kapsamında açılacak

dava yoluyla gözaltı kararının hukuka aykırı olduğu tespit edildiğinde

tazminata da hükmedilebilecektir.

149.

Somut olayda 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinde belirtilen dava yolunun

başvurucuların durumlarına uygun telafi kabiliyetini haiz etkili bir hukuk yolu

olduğu ve bu olağan başvuru yolu tüketilmeden yapılan bireysel başvuruların

incelenmesinin, bireysel başvurunun “ikincil niteliği” ile bağdaşmadığı

sonucuna varılmıştır.

150.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların hukuka aykırı olarak gözaltına alındıkları

iddiaları ile ilgili olarak yargısal başvuru yolları tüketilmeden bireysel

başvuru yapıldığı anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Serruh KALELİ, Osman

Alifeyyaz PAKSÜT, Alparslan ALTAN ve Erdal TERCAN bu görüşe

katılmamışlardır.

ii. Tutuklamanın Hukuki

Olmadığı İddiası

151.

Başvurucular; haklarında kişiselleştirme yapılmadan, toplu yapılan bir

değerlendirme sonucunda, kuvvetli suç şüphesini gösteren olgular açıklanmadan

gerekçesiz bir şekilde haklarında tutuklama kararı verildiğini ileri sürmüşlerdir.

152.

Öte yandan başvurucular; haksız tutuklama nedeniyle müvekkillerinin yasal

işlemlerini yerine getiremediklerini, avukat olarak mesleki faaliyetlerinin

soruşturma konusu edildiğini ve bu faaliyetlerine dayanılarak tutuklandıklarını

belirterek Anayasa’nın 48. maddesi ile güvence altına alınan çalışma

hürriyetlerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucuların

tutuklanmaları nedeniyle mesleklerini icra edememeleri, hürriyetlerinden yoksun

kalmalarının doğal sonucu olup ayrıca başvurucuların çalışma hürriyetlerine bir

müdahalede bulunulmamıştır. Başvurucuların mesleki faaliyetlerinin soruşturma

konusu edildiği ve bu faaliyetleri nedeniyle tutuklandıkları iddiası ise

tutuklamanın hukukiliğine ilişkin bir şikâyet niteliğindedir. Bu nedenlerle başvurucuların

anılan iddialarının, tutuklanmalarının hukuki olmadığı iddiası çerçevesinde

incelenmesi uygun görülmüştür.

153.

Bakanlık görüşünde, aynı nitelikteki iddialara ilişkin daha önce yapılan

başvurularda görüş bildirildiğinden eldeki başvuruda başvurucuların bu

iddiaları hakkında görüş bildirilmeyeceği belirtilmiştir.

154.

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında, suçluluğu hakkında kuvvetli

belirti bulunan kişilerin; ancak kaçmalarını, delilleri yok etmelerini veya

değiştirmelerini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hâllerde hâkim kararıyla tutuklanabilecekleri hükme

bağlanmıştır. Buna göre bir kişinin tutuklanabilmesi öncelikli olarak suç

işlediği hususunda kuvvetli belirti bulunmasına bağlıdır. Bu, tutuklama tedbiri

için aranan olmazsa olmaz unsurdur. Bunun için suçlamanın kuvvetli

sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir. İnandırıcı delil

sayılabilecek olgu ve bilgilerin niteliği büyük ölçüde somut olayın kendine

özgü şartlarına bağlıdır (Mustafa Ali

Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 72).

155.

Ancak bu nitelemeye bağlı olarak kişinin suçla itham edilebilmesi için yakalama

veya tutuklama anında delillerin yeterli düzeyde toplanmış olması mutlaka

gerekli değildir. Zira tutukluluğun amacı, yürütülen soruşturma ve/veya

kovuşturma sırasında kişinin tutuklanmasının temelini oluşturan şüphelerin

doğruluğunu kanıtlayarak veya ortadan kaldırarak adli süreci daha sağlıklı bir

şekilde yürütmektir. Buna göre suç isnadına esas teşkil edecek şüphelere

dayanak oluşturan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamalarında

tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların aynı düzeyde

değerlendirilmemesi gerekir (Mustafa Ali

Balbay, § 73).

156.

Tutukluluk 5271 sayılı Kanun’un 100. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.

100. maddeye göre kişi ancak hakkında suç işlediğine dair kuvvetli şüphelerin

varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması hâlinde

tutuklanabilir. Maddede tutuklama nedenlerinin neler olduğu da belirtilmiştir.

Buna göre (a) şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini

uyandıran somut olgular varsa, (b) şüpheli veya sanığın davranışları; 1) delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, 2) tanık,

mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında

kuvvetli şüphe oluşturuyorsa tutukluluk kararı verilebilecektir. Kuralda ayrıca

işlendiği konusunda kuvvetli şüphe bulunması hâlinde tutuklama nedeninin

varsayılabileceği suçlar bir liste hâlinde belirtilmiştir (Ramazan Aras, § 46).

157.

Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece derece

mahkemelerinin kararlarındaki kanunun yorumuna ya da maddi veya hukuki hatalara

dair hususlar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Tutukluluk

konusundaki kanun hükümlerinin yorumu ve somut olaylara uygulanması da derece

mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamındadır. Ancak kanun veya Anayasa’ya bariz

şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfîlik

halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren bu tür kararların bireysel

başvuruda incelenmesi gerekir (Abdullah

Ünal, § 39).

158.

Diğer taraftan özgürlük hakkı, adli makamlarla güvenlik görevlilerinin

özellikle organize suçlarla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede

güçleştirmeye neden olabilecek biçimde yorumlanmamalıdır. Nitekim AİHM,

Sözleşme’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendinin, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin güvenlik görevlilerinin

bilhassa organize olanlar olmak üzere suçlulukla etkili olarak mücadelesini

aşırı derecede güçleştirmeye sebep olabilecek biçimde uygulanmaması gerektiğini

vurgulamaktadır (Dinç ve Çakır/Türkiye, B. No. 66066/09, 9/7/2013, § 46).

159.

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre bir kişi, suçluluğu hakkında

kuvvetli belirti bulunmak koşuluyla hakkında dava açmak için gerekli delillerin

tespiti amacıyla tutulabilir. Tutmanın amacı ayrıca kişi hakkındaki şüpheleri

teyit etmek veya çürütmek suretiyle ceza soruşturmasını ilerletmektir (Dursun Çiçek, B. No: 2012/1108, 16/7/2014, § 87).

160.

Somut olayda başvurucuların yargılandıkları davada, İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından düzenlenen 1/7/2013 tarihli

iddianame ile başvurucuların DHKP/C terör örgütü adına faaliyet yürüten “Halkın Hukuk Bürosu” isimli yapılanmada

yer aldıklarının, bu kapsamda gözaltına alınan ya da yargılanmakta olan DHKP/C

terör örgütü mensuplarına örgütün talimatıyla hukuki yardımda bulunduklarının,

bu kişilerin ve yakınlarının örgüte olan bağlılık ve aidiyet duygularını

pekiştirdiklerinin, gözaltına alınan şüphelilerin gözaltında bulundukları süre

zarfında ifade vermelerini ve örgütsel sırları ifşa etmelerini engellemek

amacıyla baskı ve tehdit içerikli girişimlerde bulunduklarının, örgüte iletilmesi

gereken önemli bilgileri, örgütün diğer ilgili yapılanmalarına ilettiklerinin

iddia edildiği görülmektedir (bkz. § 26).

161.

Öte yandan iddianamede başvuruculara; örgütsel faaliyetlerde kullanılmak üzere

örgütten para almak, örgüt üyelerini evlerinde barındırmak ve tedavilerini

yaptırmak, avukat olarak mesleki faaliyetlerini örgüt yöneticilerinden

aldıkları talimatlar doğrultusunda yerine getirmek ve bu faaliyetlerine ilişkin

örgüt yöneticilerine bilgi vermek, intihar saldırısında bulunan örgüt üyelerinin

cenaze merasimlerini örgüt propagandasına dönüştürmeye yönelik faaliyetlerde

bulunmak, gözaltına alınan ve müdafiliğini yürüttükleri örgüt üyelerine açlık

grevi yapmaları, ifade vermemeleri ve görevlilere direnmeleri yönünde telkinde

bulunmak, örgütün silahlı kanadı olan SPB mensuplarınca organize edilen silahlı

ve bombalı eylemleri gerçekleştiren şahıslarla birlikte eylemlere katılmak,

örgüt üyelerinin şiddet içerikli bir kısım eylemlerinde kurye olarak görev

almak, örgüt mensuplarına yapılan toplantılarda örgütsel eğitim vermek, DEV

GENÇ tarafından yapılan eylemlerin organize edilmesinde yer almak, örgüt ile

ilgili yürütülen soruşturmalar ve kovuşturmalar kapsamında cezaevinde tutuklu

ya da hükümlü olarak bulunan örgüt mensuplarının ölüm orucu eylemine katılmalarını

sağlamak, müdafiliğini yaptıkları şüphelilere örgütsel talimatları iletmek,

barodan özel avukat talep eden örgüt üyelerini baskı altına alarak şüphelilerin

bu taleplerini engellemeye çalışmak, örgütün deşifre olmasını sağlayan

beyanlarda bulunan kişilerin ifadelerini temin ederek örgüt üst yönetimine ve

arşivine aktarmak, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarına örgüt yönetiminin

talimatlarını iletmek, örgüt yönetimi ile cezaevinde bulunan örgüt mensupları

arasında para vb. konularda kuryelik yapmak gibi suçlamalar yöneltilmiştir

(bkz. § 27).

162.

İlk tutuklamaya ilişkin yargısal denetimde kişinin bir suç işlemiş

olabileceğine dair inandırıcı nedenlerin bulunup bulunmadığıyla ve özgürlükten

yoksun bırakmanın bu bağlamda hukukiliğiyle sınırlı bir inceleme yapılmaktadır.

Bu kapsamda bir suçun işlenmiş olabileceğine ilişkin ciddi belirtilerin varlığı

ilk tutma bakımından yeterli olabilir (Hikmet

Kopar ve diğerleri, B. No: 2014/14061, 8/4/2015,

§ 84).

163.

Başvurucuların; iddianame ile kendilerine isnat edilen eylemleri işleyip

işlemedikleri, isnat edilen eylemlerin iddianamede belirtilen suçları oluşturup

oluşturmadığı devam etmekte olan yargılamanın sonucunda ve bir bütünlük

içerisinde görevli Mahkemece belirlenecektir. Yine bu belirlemeye göre varılacak

sonucun hukuka uygun olup olmadığı kanun yolu incelemesi ile tespit edilebilir.

Anayasa’ya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açık keyfîlik bulunması hâlinde, hak ve özgürlük ihlaline

sebebiyet veren durumlar hariç olmak üzere, isnat edilen eylemlerin suç

oluşturup oluşturmadığı, tutuklamaya ilişkin olanlar da dâhil kanun

hükümlerinin yorumu ve bunların somut olaylara uygulanması derece

mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamındadır.

164.

Somut olayda başvurucular hakkında yürütülen soruşturmanın niteliği ve kapsamı gözönüne alındığında İstanbul (1) No.lu Hâkimliği

tarafından, soruşturma dosyasında bulunan

“teknik ve fiziki takip tutanakları ile gizli tanık beyanlarına” dayanılarak

başvurucuların isnat edilen DHKP/C terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak

suretiyle “silahlı terör örgütü

üyesi olma” suçunu işlediklerine

yönelik kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu gerekçesiyle tutuklama kararı

verildiği görülmektedir (bkz. § 19). Başvurucuların tutuklama kararına yönelik

itirazlarını değerlendiren İstanbul (2) No.lu Hâkimliği de dosya içerisinde

bulunan “Hollanda ve Belçika ülkelerinden

gönderilen belgeler, fiziki takip ve iletişimin tespiti tutanakları,

fotoğraflar, teşhisler, şüphelilerin ev ve bürolarındaki aramalarda ele geçen

deliller, gizli tanık beyanları ve başka soruşturmalardaki şüpheli ifadelerine”

dayanarak başvurucuların isnat edilen suç yönünden kuvvetli suç

şüphesi altında olduklarını kabul etmiştir (bkz. § 20). Başvurucular hakkında

düzenlenen iddianamede başvurucuların isnat edilen suçlardan cezalandırılmaları

talep edilmiş ve delil olarak özellikle “Hollanda

ve Belçika Adli Makamları tarafından adli istinabe yolu ile teslim edilen örgüt

arşivinin yer aldığı dokümanlar, arama ve el koyma tutanakları, inceleme

tutanakları, fotoğraftan teşhis tutanakları, daha önce örgüt üyeliğinden

soruşturma geçiren şüpheli anlatımları, tanık anlatımları, gizli tanık

anlatımları, müşteki beyanı, olay evrakları, adli tıp raporu, kroki, emanet eşyaları”na

dayanılmıştır (bkz. § 25). Dava dosyası, iddianame ile başvuruculara isnat edilen ve

yukarıda özetlenen eylemler ile başvurucular hakkında verilen tutuklama ve

tutukluluğa itirazın reddi kararlarındaki gerekçeler birlikte

değerlendirildiğinde başvurucular yönünden suç işlemiş olabileceklerinden

şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu sonucuna varılmıştır.

Başvuruculara isnat edilen “silahlı

örgüt üyesi olma” suçu, 5271

sayılı Kanun’un 100. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan ve Kanun gereği “tutuklama nedeni varsayılabilen” suçlar arasında

olduğundan olayda bir tutuklama nedeninin de bulunduğu görülmektedir. Öte

yandan başvurucular hakkında verilen tutuklama kararında, tutuklamanın ölçülü

olduğu ifade edilmiş; tutuklamaya itirazın reddi kararında ise isnat edilen

suçun ağırlığı, suç için öngörülen ceza miktarı, başvurucuların yurt dışı

irtibatları dikkate alınarak kaçma şüphelerinin bulunduğu belirtilerek

tutuklama nedenleri açıklanmıştır.

165.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların; haklarında kişiselleştirme yapılmadan,

toplu yapılan bir değerlendirme sonucunda, kuvvetli suç şüphesini gösteren

olgular açıklanmadan ve gerekçesiz bir şekilde tutuklama kararı verildiği

iddialarına ilişkin olarak bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu

kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

iii. Soruşturma

Dosyasına Erişimin Kısıtlandığı İddiası

166.

Başvurucular, soruşturmada “kısıtlama” kararı verilmesi nedeniyle silahların

eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

167.

Bakanlık görüşünde; Anayasa Mahkemesinin ve AİHM’in

benzer kararlarına atıf yapılarak silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkelerinin korunmadığı bir davada adil bir yargılamadan söz etmenin olanaklı

olmadığı, Sözleşme’de açıkça düzenlenmeyen müdafiin dosyayı inceleme yetkisinin Sözleşme’nin 6.

maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) ve (b) bendinde önemli dayanak

noktalarının olduğunu ve koruma altına alındığını belirtmiştir.

168.

Anayasa’nın 19. maddesinin dördüncü fıkrası, yakalanan veya tutuklanan kimseye

yakalama veya tutuklama sebeplerinin ve haklarındaki iddiaların hemen yazılı

olarak bildirilmesini, yazılı bildirimin mümkün olmaması hâlinde sözlü olarak

derhâl, toplu suçlarda ise en geç hâkim huzuruna çıkarılıncaya kadar

bildirilmesini öngörmektedir.

169.

Anayasa’nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası şöyledir:

“Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi,

kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna

aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir

yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.”

170.

Anayasa’nın anılan hükmü uyarınca hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu

hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı hâlinde hemen

serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma

hakkına sahiptir. Fıkrada öngörülen bu prosedürde adil yargılanma hakkının

bütün güvencelerini sağlamak mümkün değil ise de iddia edilen

tutmanın koşullarına uygun somut güvencelerin yargısal nitelikli bir kararla sağlanması gerekir

(Mehmet Haberal, B. No: 2012/849,

4/12/2013, §§ 122, 123).

171.

Tutukluluk hâlinin devamının veya serbest bırakılma taleplerinin incelenmesinde

“silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargı” ilkelerine riayet edilmesi gerekir (Hikmet Yayğın,

B. No: 2013/1279, 30/12/2014, § 30).

172.

Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usul hakları bakımından aynı

koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir

duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde

dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmektedir. Taraflardan birine tanınıp

diğerine tanınmayan avantajın, fiilen olumsuz bir sonuç doğurduğuna dair delil

bulunmasa da silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiş sayılır (Bülent Karataş, B. No: 2013/6428, 26/6/2014, § 70).

173.

Çelişmeli yargılama ilkesi ise taraflara dava malzemesi hakkında bilgi sahibi

olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle tarafların yargılamanın

bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Çelişmeli yargılama ilkesi,

silahların eşitliği ilkesi ile yakından ilişkili olup bu iki ilke birbirini

tamamlar niteliktedir. Zira çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edilmesi

durumunda davasını savunabilmesi açısından taraflar arasındaki denge

bozulacaktır (Bülent Karataş, §

71).

174.

AİHM, müdafiin dosya içeriğini incelemesinden mahrum

bırakılmasını silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak değerlendirmektedir (Ceviz/Türkiye, B. No: 8140/08, 17/7/2012, § 41). Ancak AİHM’e

göre millî güvenlik, suçların araştırılmasına ilişkin polisiye yöntemlerin

gizli kalma gerekliliği ya da üçüncü bir kişinin temel haklarının ve kamu

düzeninin korunması için gerektiği ölçüde çelişmeli yargılama ilkesi

kısıtlanabilir. Bununla birlikte savunma haklarının kısıtlanması nedeniyle

karşılaşılan zorlukların yargılama sırasında yeteri kadar giderilmesi gerekir (A. ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No:

3455/05, 19/2/2009, § 205).

175.

AİHM’e göre yakalanan bir kimseye, yakalanmasının

temel maddi ve hukuki sebepleri teknik olmayan ve anlayabileceği basit bir

dilde açıklanmalı ve böylece kişi, eğer uygun görürse yakalanmasının Sözleşme’nin

5. maddesinin (4) numaralı fıkrası kapsamında kanuna uygunluğuna itiraz etmek

üzere mahkemeye başvurma imkânına sahip olabilmelidir. Sözleşme’nin 5.

maddesinin (2) numaralı fıkrası, verilen bilgilerin yakalanan kişiye isnat

edilen suçların tam bir listesini içermesini gerektirmemektedir (Bordovskiy/Rusya, B. No: 49491/99, 8/2/2005, § 56; Nowak/Ukrayna, B. No: 60846/10, 31/3/2011, § 63).

176.

AİHM, ifadesi alınırken başvurucuya erişimi kısıtlanan belgelerin içeriğine

ilişkin sorular sorulmuş ve başvurucunun tutukluluk kararına yönelik itirazında

bu belgelerin içeriğine atıfta bulunmuş olması durumunda başvurucunun

tutukluluğa temel teşkil eden belgelere erişiminin olduğuna, içerikleri

hakkında yeterli bilgiye sahip olduğuna ve bu nedenle de tutukluluk hâlinin

gerekçelerine yeterli biçimde itiraz etme imkânını elde ettiğine karar

vermektedir (Ceviz/Türkiye, § 43;

Hebat Aslan ve Firas

Aslan/Türkiye, B. No: 15048/09, 28/10/2014,

§ 62). Böyle bir durumda kişi, tutukluluğa temel teşkil eden belgelerin içeriği

hakkında yeterli bilgiye sahiptir (Hidayet

Karaca, B. No: 2015/144, 14/7/2015, § 107).

177.

Somut olayda başvurucuların Cumhuriyet Savcılığı ve sorgu sürecinde alınan

savunmaları incelendiğinde başvuruculara, isnat edilen suçun içeriğine yönelik

bilgi verildiği, isteyen müdafilere suçlamaya dayanak bir kısım belgeleri ve

soruşturma dosyasını inceleme imkânı sağlandığı, başvurucuların haklarındaki

suç isnadına ilişkin temel bilgilere sahip olarak müdafileriyle birlikte suç

isnadına dayanak olan belge ve delillere yönelik vasıflandırma da yapmak

suretiyle ayrıntılı şekilde savunma yaptıkları görülmektedir. Yine başvurucuların,

tutuklama kararlarına karşı yaptıkları itiraz kapsamında sundukları

dilekçelerinde usul ve esasa ilişkin olarak ayrıntılı bir biçimde savunmada

bulundukları tespit edilmiştir. Öte yandan başvurucuların 5271 sayılı Kanun’un

153. maddesinin (3) numaralı fıkrasına aykırı olarak kuralda belirtilen

ifadelerini içeren tutanaklar, bilirkişi raporları ve hazır bulunmaya yetkili

oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklara erişimlerinin kısıtlandığı

yönünde bir şikâyetleri bulunmamaktadır. Dolayısıyla başvurucuların ve

müdafilerinin isnat edilen suçlamaya ve tutukluluğa temel teşkil eden bilgilere

erişimlerinin olduğu anlaşılmaktadır.

178.

Suç işlendiği şüphesine bağlı olarak özgürlükten yoksun bırakılmanın ilk

aşamasında yapılan yargısal denetimin kapsamı ile suçlamalara dayanak olan

temel unsurların başvuruculara veya müdafilerine bildirilmiş ve başvuruculara

bunlara itiraz etme imkânı verilmiş olması dikkate alındığında salt kısıtlılık

kararı nedeniyle başvurucuların soruşturma dosyasına erişim imkânından yoksun

bırakıldığı ve bu itibarla silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkelerinin ihlal edildiğinin kabulü mümkün değildir.

179.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların, soruşturmada kısıtlama kararı verilmesi

nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği

iddialarına ilişkin olarak bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu

kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

iv. İtiraz İncelemesinin Duruşmasız Yapıldığı

İddiası

180.

Başvurucular, tutuklamaya yönelik itiraz incelemesinin duruşmasız yapıldığını

ileri sürmüşlerdir.

181.

Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına ilişkin bir açıklamada

bulunulmamıştır.

182.

Tutukluluk hâlinin devamının veya serbest bırakılma taleplerinin incelenmesinde

“silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargı” ilkelerine riayet edilmelidir (bkz.

§ 171).

183.

AİHM’e göre Sözleşme’nin 5. maddesinin (4) numaralı

fıkrasından kaynaklanan ilk temel teminat, tutukluluğa karşı itirazın hâkim

önünde yapılan duruşmalarda etkin olarak incelenmesi hakkıdır. Tutuklu kişi, bu

haktan düzenli ararlıklarla yararlanabilmelidir (Knebl/Çek Cumhuriyeti, B. No: 20157/05, 28/10/2010, § 85).

184.

Hürriyeti kısıtlanan kişinin, salıverilme talebine ilişkin karar veren ilk

derece mahkemesi huzurunda hazır bulunması ancak itiraz incelemesinin yapıldığı

mahkemenin önüne çıkmaması ve burada duruşma yapılmaması, silahların eşitliği

ilkesi gözetildiği müddetçe Anayasa’nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası ile

sağlanan teminatları ihlal etmez (Firas Aslan ve Hebat Aslan, § 67).

185.

Anayasa’nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca tutukluluğun devamına

ilişkin olarak mahkemelerce verilen kararlara yapılan her itirazda başvurucunun

dinlenilmesi gerekli olmamakla beraber tutuklu kişinin makul aralıklarla

dinlenilmeyi talep etme hakkı vardır (Firas Aslan ve Hebat Aslan, § 68).

186.

Somut olayda itiraz incelemesi sırasında duruşma yapılmamıştır. Başvurucuların

ve Cumhuriyet savcısının tutukluluk hâlinin hukuka aykırı olup olmadığına

ilişkin sözlü açıklama yapmak üzere Mahkemeye çağrılmadığı ve dinlenmediği

incelemede silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğinden bahsedilemez (Firas Aslan ve Hebat Aslan,

§ 71).

187.

Somut olayda başvurucular, İstanbul (1) No.lu Hâkimliğinin 20-21/1/2013 tarihli kararları ile tutuklanmışlardır.

Başvurucular hakkında tutuklama kararı verilirken Hâkimlik tarafından

kendilerine isnat edilen suçlar açıklanmış, yasal hakları hatırlatılmış,

başvurucuların ve müdafilerinin hem suçlamaya hem de Cumhuriyet Savcılığının

tutuklama talebine karşı sözlü beyan ve savunmaları alınmıştır. Başvurucular 28/1/2013 tarihinde tutuklama kararlarına itiraz etmiş,

itiraz dilekçelerinde incelemenin duruşmalı yapılmasını talep etmişlerdir.

İtirazı inceleyen İstanbul (2) No.lu Hâkimliği 1/2/2013

tarihli kararı ile başvurucuların, incelemenin duruşmalı yapılması talebini “yasal olarak imkân bulunmadığı”

gerekçesiyle kabul etmemiş ve incelemesini dosya üzerinden gerçekleştirerek

itirazı reddetmiştir.

188.

Buna göre İstanbul (1) No.lu Hâkimliği tarafından başvurucuların ve

müdafilerinin sözlü olarak dinlenilmesi ve sonrasında tutuklanmalarına karar

verildiği tarihler (20-21/1/2013) ile İstanbul (2)

No.lu Hâkimliği tarafından başvurucuların tutukluluğa itirazlarının duruşmasız

olarak incelendiği tarih (1/2/2013) arasında 11-12 günlük bir zaman dilimi

bulunmaktadır. AİHM içtihatlarına göre bir ayın altındaki süre (28 gün)

aralığında tutukluluğun devamına ilişkin incelemenin, ilgili dinlenilmeden

yapılması Sözleşme’nin 5. maddesinin (4) numaralı fıkrasının ihlali olarak

değerlendirilmemektedir (Çatal/Türkiye,

B. No: 26808/08, 17/4/2012, §§ 41, 42).

189.

5271 sayılı Kanun'un 267. maddesine göre resen ya da talep üzerine tutukluluk

hakkında verilmiş tüm kararlar bir başka mahkeme önünde itiraza konu

edilebilmektedirler. Böyle bir sistemde başvuruya konu olay bakımından her bir

itirazın duruşmalı incelenmesi tutukluluk bakımından yargılamanın itiraz

merciinde tekrar edilmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla başvurucuların

tutuklandıkları tarihlerden 11-12 gün sonra yapılan itiraz incelemesinin

duruşmasız olmasının çelişmeli yargılama ilkesini ihlal ettiği söylenemez.

190.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların tutuklamaya itiraz incelemesinin duruşmasız

olarak yapıldığı iddialarına ilişkin olarak bir ihlalin olmadığı açık

olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

g.

Düşünceyi Açıklama ve Yayma ile Dernek Kurma Hürriyetlerinin İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

191.

Başvurucular soruşturmanın, üyesi oldukları Derneğin faaliyetlerine yöneldiğini

ve dernek üyeliği sıfatıyla gerçekleştirdikleri faaliyetleri nedeniyle

tutuklandıklarını ileri sürmüşlerdir.

192.

Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına ilişkin bir açıklamada

bulunulmamıştır.

193.

Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”

kenar başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, düşünce ve

kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak

açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi

olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu

fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların

izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”

194.

Anayasa’nın “Dernek kurma hürriyeti”

kenar başlıklı 33. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, önceden izin

almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine

sahiptir.

Hiç kimse bir derneğe

üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.”

195.

Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında vurgulandığı üzere ifade

özgürlüğü; herkesin söz, yazı, resim veya başka yollarla düşünce ve

kanaatlerini açıklama ve yayma hakkını ve buna bağlı olarak haber veya görüş

alma ve verme özgürlüklerini kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü;

kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi,

düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya

başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi,

anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına

gelir (Bekir Coşkun, B. No:

2014/12151, 4/6/2015, § 33)

196.

Öte yandan ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana

unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel

şartlardan birini oluşturmaktadır. İfade özgürlüğünün sadece toplum tarafından

kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil;

incitici, şoke edici ya da rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de geçerli

olduğu yinelenmelidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde “demokratik bir toplum”dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve

açık fikirliliğin bir gereğidir (Handyside/Birleşik

Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49).

İfade özgürlüğü, bazı istisnalara tabi ise de bu istisnaların dar yorumlanması

ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerekir (Kadir Sağdıç, B. No: 2013/6617, 8/4/2015, § 48).

197.

Örgütlenme özgürlüğü ise bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kendilerini

temsil eden kolektif bir oluşum meydana getirerek bir araya gelme özgürlüğünü

ifade etmektedir. “Örgütlenme” kavramının Anayasa çerçevesinde özerk bir anlamı

vardır ve bireylerin devamlı olarak ve eş güdüm içerisinde yürüttükleri

faaliyetlerin hukukumuzda örgütlenme olarak tanınmaması, Anayasa hükümleri

kapsamında örgütlenme özgürlüğünün zorunlu olarak gündeme gelmeyeceği anlamına

gelmez (Tayfun Cengiz, B. No:

2013/8463, 18/9/2014, § 30).

198.

Demokrasilerde vatandaşların bir araya gelerek ortak amaçları izleyebileceği

örgütlerin varlığı sağlıklı bir toplumun önemli bir bileşenidir. Demokrasilerde

böyle bir “örgüt”, devlet tarafından saygı gösterilmesi ve korunması gereken

temel haklara sahiptir (Tayfun Cengiz,

§ 31).

199.

AİHM, ceza yargılaması sürecinde tutukluluk nedeniyle kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkının ihlal edildiği durumda bununla bağlantılı olarak ifade

hürriyeti açısından yaptığı değerlendirmede tutuklama tedbirinin tamamen varsayımsal bir risk olarak değerlendirilemeyeceğini,

aksine gerçek ve fiilî bir zorlama teşkil edeceğini, bu açıdan Sözleşme’nin 10. maddesi

tarafından koruma altına alınan ifade özgürlüğünün kullanımına bir “müdahale” oluşturacağını tespit etmiştir

(Nedim Şener/Türkiye, 38270/11, 8/7/2014, § 96).

200.

Somut olayda başvurucular Çağdaş Hukukçular Derneğinin üyeleridirler. Öte

yandan başvuruculardan Selçuk Kozaağaçlı Genel

Başkan, Taylan Tanay İstanbul Şubesi Başkanı, Avni Güçlü Sevimli İstanbul

Şubesi Sekreteri, Nazan Betül Vangölü Kozaağaçlı Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi olarak

Dernekte yönetici konumunda görev yapmaktadırlar. Başvurucular, soruşturmanın

Derneğin faaliyetlerine yöneldiğini iddia etmektedirler.

201. Başvurucuların üyesi oldukları Derneğin amacı, Dernek

Tüzüğü’nün 2. maddesinde “Hukukun, insanlığın

binlerce yıllık tarihsel kazanımlar ışığında geliştirilmesi, insanın

özgürleşmesi ve demokratiklik temeline dayalı, toplum bilinci ile güvence

altına alınmış bir hukuk sisteminin kurulması, başta yaşam hakkı olmak üzere

temel haklara ve insanlık onuruna yönelik her türlü saldırının önlenmesi için

çalışma yapmak” olarak belirtilmiştir. Başvurucular hakkında

yürütülen soruşturmada başvurucuların DHKP/C terör örgütünün üyesi oldukları,

örgüt adına şiddeti teşvik eden propaganda faaliyetlerinde bulundukları ve bir

kısım şiddet eylemlerine yardım ettikleri, avukatlık görevleri nedeniyle

eriştikleri bir kısım bilgileri örgüt yöneticilerine ilettikleri, örgüt

üyelerinin barınma ve tedavisine yardım ettikleri iddialarıyla haklarında

“silahlı terör örgütü üyesi olma” suçundan cezalandırılmalarına ilişkin dava

açıldığı görülmektedir (bkz, §§ 26-27).

202.

Başvurucuların tutuklanmalarının hukuki olmadığı iddiası incelendiğinde

başvurucuların suç işlemiş olabileceklerinden şüphelenilmesi için inandırıcı

delillerin bulunduğu ve olayda tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu sonucuna

varılmıştır (bkz. §§ 151-165). Dolayısıyla başvurucuların; soruşturmanın, üyesi

oldukları Derneğin faaliyetlerine yöneldiği ve bu faaliyetleri nedeniyle

tutuklandıkları iddialarının yerinde olmadığı görülmektedir.

203.

Açıklanan nedenlerle başvurucuların; soruşturmanın, üyesi oldukları Derneğin

faaliyetlerine yöneldiği ve dernek üyeliği sıfatıyla gerçekleştirdikleri

faaliyetleri nedeniyle tutuklandıkları iddialarına ilişkin olarak bir ihlalin

olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. 1.

Başvurucu İstanbul Barosu yönünden başvurunun kişi

bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

2.

Diğer başvurucular yönünden,

a. Mülkiyet hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın kişi bakımından

yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

b. Adil yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

c. Gözaltına alınırken,

gözaltı süresince ve sevk edildikleri cezaevi girişinde maruz kaldıkları

eylemler nedeniyle işkence, kötü muamelede bulunma ve onur kırıcı davranma

yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

d. Gözaltında iken adliyede

tutuldukları yerin fiziksel koşulları nedeniyle işkence, kötü muamelede bulunma

ve onur kırıcı davranma yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

e. Haberleşme hürriyetinin

ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

f. Özel hayatın gizliliğine

ve konut dokunulmazlığına saygı haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve

OYÇOKLUĞUYLA,

g. Hukuka aykırı olarak

gözaltına alınma nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz

PAKSÜT, Alparslan ALTAN ve Erdal TERCAN’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

h. Tutuklanmaların hukuki

olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

i. Soruşturma dosyasına

erişimlerin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

j. İtiraz incelemesinin

duruşmasız yapılması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

k. Düşünceyi açıklama ve

yayma ile dernek kurma hürriyetinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B.

Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde bırakılmasına OYBİRLİĞİYLE

17/12/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY

Başvurucular,

Avukat olmaları nedeniyle ifadelerinin yalnızca savcılık tarafından alınacak

olmasına rağmen haklarında verilen gözaltı kararının hukuka aykırı olduğunu, bu

nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiklerini ileri

sürmüşlerdir.

Mahkememiz

çoğunluk görüşü; gözaltına alınmanın hukuka aykırılığının tespitinin 5271

sayılı yasanın 141. maddesine göre açılacak bir tazminat davasında

incelenebileceğini, hukuka aykırılık olsa da bu tespit ve ihlal kararının

“tutuklunun” serbest kalmasına, imkan vermeyeceğini,

aykırılığın gideriminde telafi edici yolun tazminat

olduğu nedenleri ile başvuruyu Başvuru Yollarının Tüketilmemiş Olması nedeniyle

kabul edilemez bulmuştur.

Kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında Anayasa’nın 19. maddesinin 2. fıkrası

kanunda öngörülen haller hariç kimsenin hürriyetinden yoksun

bırakılamayacağını, AİHS’nin 5. maddesi 1. fıkrasında da yasanın öngördüğü usul

dışında özgürlükten yoksun bırakılamayacağı ifade edilmektedir.

Kuralda

yer alan fikrin özü ve amacı kişinin sahip olduğu hak ve özgürlükleri korumak,

insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, yasalar çerçevesinde saygı göstermek ve

gelişmesine katkıda bulunmaktır.

Ancak

Mahkememiz gerekçede, bireysel başvurunun ikincil niteliğini öne çıkarmakta ve

ihlalin niteliğine bakarak aşırı bir şekilcilikle, Başvuru yolunun tüketilmesi

kuralının katı bir yorumla mutlak bir kural gibi uygulanması gerektiğine vurgu

yapmaktadır.

Karar

gerekçemizde, tavsiye edilen 5271 sayılı Yasa’nın 141. maddesinin öngördüğü

tazminat yolu, Anayasa’nın 19. maddesinin ve Sözleşme’nin 5. maddesi 5. fıkrası

bağlamında şeklen doğru gibi gözükse de, ülkemizde benzer bir ihlal ile

karşılaşan bir başvurucuyu etkili şekilde tatmin etmiş, istikrar bulmuş, yol

olarak kabul edilecek kararlara henüz yoktur.

Kamu

otoritesinin hak ve özgürlüklere uygun ve saygın davranmasının temini, hukuk

devletinin koruyucu ve uygulayıcılarının asli görevi iken, hukuka aykırı somut

işleme karşı etkili olduğu kanıtlanmamış tazminat yolunu, hukuk dışı uygulamayı

karşılayacak ve meşru bir zemin olması yolunu açan anlayışın kabulü mümkün

değildir.

Hukuka

aykırı olarak gözaltına alınma iddiası karşısında haklardan

yararlandırılmamayı, kişiler yönünden mağduriyeti telafi edici, şikayeti gidermede makul başarı şansı tanımış emsal kararda

yoktur.

Benzer

konulara temyiz mercii olarak bakan Yargıtay 12. Ceza Dairesinin

uygulamalarında verilmiş tazminatlar bulunmakta ise de bunların, aykırılığın

denetiminde başvuru yolunun etkili olup olmadığı yönünde referans alınmış ve

Mahkememize yapılmış bir değerlendirme henüz bulunmamaktadır. Benzer yöndeki

AİHM kararı için bakınız (Murat ÖZDEMİR/TÜRKİYE, B.No:

60225/11, 15/4/2015, § 27-34 )

AİHM’nin

5271 sayılı Yasa’nın 141. maddesini 148. maddedeki koşullara bağlaması

nedeniyle etkili bir yol olmadığına ilişkin sayısız kararı bulunmaktadır

(3719/08, 3746/08, 2422/06, vb).

Mahkememiz

kanuna aykırılık olarak nitelenen azami tutukluk sürelerinin aşılması şikayetlerinde, Başvurunun karara bağlandığı tarihte tahliye

edilmiş olmalarını da gözeterek verilecek ihlal kararının başvurucunun kişisel

durumunda bir değişiklik yaratmayacağını bilmesine rağmen kimi başvuruları

kabul edilebilir bulup ihlal kararları vermiş iken. (2012/239, 2013/1789,

2013/1420, 2013/496, 2013/2653) bu kez aynı gerekçe ile somut dosyada verilecek

ihlal kararının başvurucunun şahsi durumda bir değişiklik yaratmayacağına vurgu

yapılmış ve bu nedenle tazminat yolunu kullanmamış olması başvurunun kabul

edilmezliğine gerekçe olmuştur.

Bu

konuya ilişkin benzer değerlendirmeler 2013/2950 sayılı Bireysel Başvuru

dosyasına yazılı karşıoyda da ayrıntılı şekilde

anlatılmıştır.

Anılan

nedenler ile, Başvurunun bu kısmının açıkça kabul

edilmezliğini haklı kılacak bir neden bulunmadığı gerekçesi ile başvurunun

kabul edilebilir bulunup esas yönünden de incelenmesi gerektiğini düşündüğümden

karşı yöndeki karar gerekçesine katılınmamıştır.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Serruh

KALELİ

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Alparslan ALTAN

Hicabi

DURSUN

Celal Mümtaz AKINCI

Erdal TERCAN

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Aydın ŞİMŞEK

Başvurucular

:

1. Günay DAĞ

2. Barkın TİMTİK

3. Ebru TİMTİK

4. Selçuk KOZAAĞAÇLI

5. Nazan Betül VANGÖLÜ KOZAAĞAÇLI

6. Avni Güçlü SEVİMLİ

7. Naciye DEMİR

8. Şükriye ERDEN

9. Taylan TANAY

Vekili

:

Av. Ali ŞAFAK

10. İstanbul Barosu

Temsilcisi

:

Ümit KOCASAKAL

FARKLI GEREKÇE VE KARŞIOY

I. Baro’nun Bireysel Başvuru Ehliyeti Konusunda Farklı

Gerekçe:

1. Başvurucu

İstanbul Barosu, avukat olan diğer başvurucuların bireysel avukatlık hakları

ile örgütsel olarak savunma hakkının engellenmesine yönelik hak ihlalleri

nedeniyle Baro olarak hem savunma haklarının hem de üyelerinin meslek

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Baronun

bireysel başvuru ehliyeti konusunda öncelikle Baro’nun, Anayasa’nın 135.

maddesinde yer alan “Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşu” kapsamındaki

tüzel kişiliğiyle mi yoksa Anayasa’nın 33. ve Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi’nin 11. maddeleri kapsamında örgütlenme özgürlüğünden yararlanan bir

tüzel kişi sıfatıyla mı hareket ettiğinin tespit edilmesi gerekir.

3. Anayasa’nın

135. maddesinde “Kamu kurumu niteliğindeki

meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların

müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak,

mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek

mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve

güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını

korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından

kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen

kamu tüzelkişilikleridir” denilmektedir. Buna göre, Anayasa’da

sayılan görev ve yetkilerle ilgili olarak baroların kamu tüzel kişisi sayıldığı

ve bu kapsamdaki iş ve işlemlerden doğan uyuşmazlıklarla ilgili olarak,

bireysel başvuru ehliyetine sahip olmadıkları açıktır. Ancak Barolar, genel

idarenin bir parçası da değildirler. Kamu tüzel kişisi olmakla birlikte,

örneğin, kamulaştırma yetkileri bulunmamaktadır (Danıştay 6. Dairesinin

Esas:1986/212, Karar:1986/321 sayılı kararı).

4. Öte

yandan, aynı zamanda bir sivil toplum kuruluşu olan ve bu kapsamda Anayasa’nın

ve AİHS’nin örgütlenme özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin güvencesi altında olan

baroların bu kimlikleriyle, bireysel başvuru yapabilecekleri kabul edilmelidir.

Baroların kamusal yetkileri dışındaki özel mülkiyet, ifade özgürlüğü ve

örgütlenme ile ilgili iş ve işlemlerine kamu gücü tarafından müdahale

edildiğinde, olağan kanun yolları tüketildikten sonra, Anayasa Mahkemesine

bireysel başvuru yapabileceklerinin kabul edilmesi gerekir. Aksi takdirde, baro

özel mülkiyetine veya baro seçimlerine kamu gücü tarafından yapılacak haksız bir

müdahalede Barolar, sıradan bir dernek veya vakfa sağlanan bireysel başvuru imkanından dahi yararlanamayacaktır. Böyle bir durumun,

temel haklar ve bireysel başvuru sistematiğine uygun olacağı söylenemez. Bu

nedenle, 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (2) numaralı fıkrasındaki “Özel hukuk tüzelkişileri sadece tüzel kişiliğe ait

haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilir”

şeklindeki ikinci cümlenin amaçsal yorumlanması ve

Baroların özel hukuk tüzel kişisi gibi hareket ettikleri durumlarda bireysel

başvuru yapmalarına bir engel olarak görülmemesi gerekir.

5. Somut

başvuruda, İstanbul Barosu mensubu dokuz avukatın temel hak ihlali iddiası

vardır. Başvurucular, İstanbul Barosunun yöneticisi değildir. Yaklaşık 25.000

üyesi bulunan bir Baronun mensubu olan az sayıdaki avukatın tutuklanmasının,

bir süre mesleki faaliyetten alıkonulmakla birlikte, Baronun örgütlenme

özgürlüğüne yönelik ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiğinden söz edilemez. Bu

durumda Baronun örgütsel bir mağduriyeti bulunmamaktadır.

6. Bireysel

başvuruda bulunabilmek için başvurucunun güncel ve kişisel bir hakkının

doğrudan etkilenmiş olması gerekir. Başvuruda bu koşul yerine gelmediğinden,

başvurunun “mağdur sıfatının bulunmaması”

nedeniyle reddi gerekir.

7. Yukarıdaki

nedenlerle, sonuç itibariyle “kişi

bakımından yetkisizlik” kararına, başvuranın kamu tüzel kişisi

olması nedeniyle değil, mağdur sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle

katılmaktayım.

II. Başvurucuların Özel Hayatın Gizliliğine ve Konut

Dokunulmazlığına Saygı Haklarının İhlal İddiasına İlişkin Karşıoy:

8. Başvurucular,

aynı zamanda konut olarak da kullanılan avukatlık bürolarında kolluğa

gerekçesiz olarak gece arama yetkisi verildiğini, Cumhuriyet savcısı

beklenmeden kapı kırılarak içeri girildiğini belirtmişlerdir.

9. Başvuruculara

yönelik uygulama, Belçika ve Hollanda’dan istinabe yolu ile temin edilen, “örgüt arşivinin yer aldığı dokümanlar”

şeklinde tanımlanan delillere dayandırılmıştır. Dosyada yer alan iddianameden,

bahse konu dokümanların 2003 yılına ait oldukları, bunların “Hollanda Ulusal Savcılığının 06/02/2007 tarihli

yazıları ile teslim edilen tüm araştırma bilgilerinin ve bilişim

materyallerinin örgüt arşivinden ele geçirilmesi nedeniyle …

delil olarak kullanılabileceğinin”

belirtildiği anlaşılmaktadır.

10. Başvurucular,

yıllardan beri avukatlık yapmakta olup 1974 yılından beri yasal olarak faaliyet

gösteren Çağdaş Hukukçular Derneği’nin üyesidirler. Örgütlendikleri diğer bir

dernek olan Halkın Hukuk Bürosu ise bazı suçların işlendiği şüphesi ile bir

süredir takip altındadır. İstinabe evraklarının alınması uzun bir sürede

gerçekleşmiş ve bütün bu zaman zarfında başvurucuların tutuklanmasını gerektirecek

bir eylemi olmamıştır.

11. Bu

durumda, başvurucuların konut ve bürolarında yapılan arama her ne kadar meşru

bir amaca dayanmakta ve demokratik bir toplumda zorunlu sayılabilecek ise de

gece vakti, kapı kırılmak suretiyle arama yapılmasını gerektirecek derecede

acil değildir. Bu nedenle, olayda başvurucuların özel hayatının gizliliğine ve

konut dokunulmazlığına yapılan müdahalenin ölçülü olduğundan söz edilemez.

Başvurunun bu iddia yönünden Kabul Edilebilirliğine karar verilmesi gerekir.

III. Başvurucuların Hukuka Aykırı Olarak Gözaltına Alınma

İddiasına İlişkin Karşıoy:

12. Başvurucular,

avukat olmaları nedeniyle ifadeleri yalnızca savcılık tarafından alınacak

olmasına rağmen haklarında gözaltı kararı verildiğini ileri sürmüşlerdir.

13. Anayasa

Mahkemesi Genel Kurulunca, gözaltı işleminin hukuka aykırı olması halinde asıl

davanın sonuçlanması beklenmeden 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesi hükümlerine

göre tazminat istenebileceği, bu yönde Yargıtay 12. Ceza Dairesinin

E:2012/21752, K:2012/20353 sayılı kararının bulunduğu, bunun tüketilmesi

gereken etkili bir yol olduğu, bu yola gidilmediğinden başvurunun bu kısmının “başvuru yollarının tüketilmediği”

gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

14. AİHM’nin,

5271 sayılı Kanun’un 141. maddesiyle ilgili kararları önceden beri, Yargıtayın son kararındakiyle aynı yolu göstermekteydi.

AİHM, uygulamada aynı Kanun’un 142. maddesinde öngörülen, tazminat talep

edilebilmesi için kararın kesinleşmesinin beklenmesi kuralına dayanılarak verilen

yargı kararları nedeniyle 141. maddeyi etkili bir yol olarak kabul etmemiştir. Bu konuda AİHM’nin verdiği çok sayıda ihlal kararı bulunmaktadır (Tunce ve

Diğerleri/Türkiye, 2422/06, 3718/08, 3714/08, 3715/08, 3717/08, 3718/08,

3719/08, 3724/08, 3725/08, 3728/08, 3730/08, 3731/08, 3733/08, 3734/08,

3735/08, 3737/08, 3739/08, 3740/08, 3745/08, 3746/08).

15. Yargıtay

12. Ceza Dairesinin 141. maddenin bazı durumlarda kararın kesinleşmesi

beklenmeden uygulanabileceğine dair içtihadı her ne kadar AİHM kararlarıyla

uyumlu ise de bu yolun iç hukukta henüz istikrar bulmuş bir uygulamaya

dönüşmediği gözetildiğinde, başvuru tarihi itibariyle tutuklu olan ve davaları

devam eden başvurucuların tüketmesi gereken etkili bir yol bulunduğu

söylenemez.

16. Avukatların

gözaltına alınması, hukuka aykırı gözaltı uygulamasının en açık bir örneğini

oluşturduğundan, başvurucuların somut olayda sonuç verip vermeyeceği henüz

belli olmayan, 141. maddeye göre tazminat talep etme yoluna gitmeden Anayasa

Mahkemesine yaptıkları bireysel başvurunun kabulü gerekir. Bu nedenle

başvurunun bu kısmının Kabul Edilebilirliğine karar verilmesi gerektiği

düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmamaktayım.

Üye

Serruh KALELİ

KARŞI GÖRÜŞ

Başvurucular hakkında İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından 18/1/2013 tarihinde gözaltına

alma kararı verilmiş; 20/1/2013 tarihinde ifadeleri alınmış ve “silahlı terör

örgütüne üye olma” suçundan

tutuklanmaları istemiyle İstanbul (1) No.lu Hâkimliğine (CMK 10. madde ile

görevli) sevk edilmişlerdir.

Başvurucu Selçuk Kozaağaçlı

ise 20/1/2013 tarihinde gözaltına alınmış ve İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 21/1/2013 tarihinde ifadesi alındıktan sonra

“silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan

tutuklanması istemiyle İstanbul (1) No.lu Hâkimliğine sevk edilmiştir.

İstanbul

(1) No.lu Hâkimliğinin 20/1/2013 tarihli ve 2013/12

Sorgu sayılı kararı ile başvurucuların, 21/1/2013 tarihli ve 2013/13 Sorgu

sayılı kararı ile “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanmalarına karar verilmiştir.

Başvurucular,

bu süreç hakkında bireysel başvuruda bulunmuşlar, diğer iddialarının yanında,

avukat olmaları nedeniyle ifadelerinin yalnızca Savcılık tarafından alınması

gerekirken, haklarında belirsiz süreli ve usulsüz gözaltına alma kararı

verildiğini, daha sonra da gerekçesiz olarak tutuklandıklarını belirterek

Anayasa’nın 19. ve 141. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Mahkememiz

çoğunluğu tarafından, başvurucuların haksız olarak gözaltına alındıkları

iddiasıyla ilgili olarak, CMK m. 141 gereğince tazminat talep edilebilmesinin

mümkün olduğu, bir suç isnadıyla gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan

kişinin, gözaltına alınmasının hukuka aykırı olduğu iddiasıyla yaptığı bireysel

başvuruda ihlal sonucunun kişisel durumuna bir etkisinin olmasının mümkün

görünmediği; zira gözaltına alma kararı hukuka aykırı da olsa kişi, hâkim

tarafından tutuklandığından gözaltı kararının hukuka aykırı olduğu yönündeki

bir tespit ve ihlal kararının “tutuklu” kişinin serbest kalmasına tek başına

imkân vermeyeceği, dolayısıyla bireysel başvuru kapsamında verilecek muhtemel

bir ihlal kararının, ancak başvurucular lehine tazminata hükmedilmesi sonucunu

doğurabileceği gerekçesiyle "başvuru

yollarının tüketilmemiş olması" nedeniyle, başvurunun kabul

edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Başvurucuların haksız olarak gözaltına alındıkları iddiası

nedeniyle Mahkememiz çoğunluğu tarafından başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle başvurunun bu kısmının kabul edilemez bulunmasına yönelik anılan

karara aşağıdaki gerekçelerle katılmıyoruz (bkz. 2014/14061 numaralı ve 8/4/2015 tarihli bireysel başvuru kararına tarafımızca

yazılan karşı görüşler: R.G. 8.7.2015, Sayı:-29410):

CMK

m.141’de kabul edilen tazminat yolunun, bireysel başvuru açısından tüketilmesi

gereken yol olup olmadığı, başvurucunun fiili durumu ve talepleri

değerlendirilerek belirlenmelidir. Halen gözaltında bulunan yahut daha sonra

tutuklanan ve tahliye edilmeyi talep eden başvurucunun durumu ile gözaltı veya

tutukluluk durumu sona ermiş olan ve aykırılığın tespiti ile tazminata karar

verilmesini isteyen başvurucunun durumu aynı şekilde değerlendirilmemelidir.

Nitekim Mahkememizde aynı şekilde hareket etmiş ve 2.7.2013 tarih ve 2012/239 sayılı

Ramazan Aras kararında konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştır:

"(26.) Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası

şöyledir: "Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin

kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine

başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş

olması şarttır."

(27.) 6216 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir: "İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da

ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının

bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

(28.) Anılan Anayasa ve Kanun hükümleri uyarınca Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için ihlale neden olduğu iddia

edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve yargısal başvuru yollarının

tamamının tüketilmiş olması gerekir. Bireysel başvurunun ikincil nitelikte bir

hak arama yolu olması nedeniyle, asıl olan hak ve özgürlüklere kamu

otoritelerince saygı gösterilmesi ve olası bir ihlal durumunda bunun idari

ve/veya yargısal olağan yollarla giderilmesidir. Bu nedenle bireysel başvuru

yoluna ancak kanunda öngörülen olağan yollar tüketilmesine rağmen ihlalin ortadan

kaldırılamadığı durumlarda gidilebilir.

(29.)Ancak tüketilmesi gereken başvuru yollarının

ulaşılabilir olmaları yanında, telafi kabiliyetini haiz ve tüketildiklerinde

başvurucunun şikâyetlerini gidermede makul başarı şansı tanımaları gerekir.

Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek başına yeterli olmayıp

uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en azından etkili

olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir.

(30.)Adalet Bakanlığının görüşünde işaret edildiği üzere

5271 sayılı Kanun'un tazminat isteminin düzenlendiği 141. maddesinin (1)

numaralı fıkrasına göre, kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan,

tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilenler ile kanuna uygun

olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan

ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen kişilerin, maddî ve manevî her

türlü zararlarını Devletten isteyebileceklerine ilişkin hükümlerin bu hususta

bir başvuru mekanizması öngördüğü görülmektedir. Ancak, aynı Kanun'un tazminat isteminin

koşullarının düzenlendiği 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasında "Karar

veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her

hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde"

tazminat isteminde bulunulabileceği ifade edilmiştir.

(31.)Somut olayda beş yıllık azami tutukluluk süresinin

dolması nedeniyle tutukluluğun yasal dayanağının kalmadığı ve tutukluluğun

makul süreyi aştığı iddia edilmektedir. Buna göre, yasal olarak mümkün olmadığı

hâlde tutukluluğun devamına karar verilmiş ise madde kapsamında bunun mağduru

maddi ve/veya manevi tazminat istemiyle dava açabilecektir. Aynı şekilde makul

süreyi aşan tutukluluk da tazminat istemi nedenlerinden biridir.

(32.)Ancak başvurucunun başvuru tarihi itibariyle istemi

tazminat değildir. Başvurucu, Kanun'da öngörülen azami tutukluluk süresinin

dolmuş olduğunun tespitiyle tahliyesine karar verilmesini talep etmektedir.

Bundan başka uzun süren tutukluluk hâlinden de şikâyetçidir.

(33.)5271 sayılı Kanun'un koruma tedbirleri nedeniyle

tazminata dair düzenlemelerine bu açıdan bakıldığında, başvurucunun şikâyetiyle

ilgili bir çözüm getirilmediği görülmektedir. Başvurulması hâlinde bu yol

yalnızca maddi ve manevi zararların giderilmesini teminat altına almakta, fakat

hukuka aykırı tutulduğu tespit edilse dahi kişiye serbest bırakılma konusunda

bir imkân sunmamaktadır. Bireysel başvurunun esastan incelenmesinden önce

tutukluluk hâli sona ermediği sürece, kişinin bu yola gitmesi somut talebi

açısından etkili sayılamaz, dolayısıyla tüketilmesi gerekmez.

(34.)Bununla birlikte başvurucu hakkındaki davanın karara

bağlanmış olması nedeniyle tutukluluk halinin hükmen tutukluluğa dönüştüğü,

dolayısıyla her ne kadar başvuru anındaki talebi tahliye ise de, kararla birlikte

bunun mümkün olamaması dikkate alındığında şikâyet konusu anayasal hakların

ihlaline dair bir tespit ve tazminata hükmedilmesi hâlinde ihlalin giderilmesi

mümkündür. Bu durumda 5271 sayılı Kanun'un 141. vd. maddelerinde belirtilen

yola öncelikle başvurulmasının zorunlu olup olmadığının değerlendirilmesi

gerekir.

(35.)Bakanlık, bu

yola öncelikle gidilmesi gerektiğini bir kısım kararlara atıfla ileri

sürmüştür. Bakanlığın görüşünde bahsettiği Yargıtay kararları belli durumlarda

tazminat talebi için asıl hükmün kesinleşmesinin aranmadığını göstermektedir

(Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 4/4/2012 tarih ve E.

2011/15700, K. 2012/9187; 15/5/2012 tarih ve E. 2011/20114, K.2012/12183 sayılı

kararları). Tutukluluk süresinin verilen cezadan fazla olması nedeniyle makul

görülmediği, bu nedenle tazminata hükmedilmesi gerektiğini belirten kararlara

rastlamak da mümkündür (Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 17/12/2012

tarih ve E. 2012/20277, K.2012/27572; 3/1/2013 tarih ve E.2012/24083, K. 2013/1

sayılı kararları). Ancak bu örneklerin hiçbiri somut olay açısından bahse konu

yolun etkili olduğuna örnek teşkil etmemektedir.

(36.) Açıklanan nedenlerle Bakanlığın başvuru yollarının

tüketilmediği yönündeki görüşü kabul edilemez. Başvurucunun iddiaların

dayanaktan yoksun olmadığı, ayrıca başka bir kabul edilemezlik nedeni de

bulunmadığı için başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir."

Belirtilen

bu gerekçelerle, söz konusu başvurunun esası incelenerek Anayasa'nın 19.

maddesinin üçüncü ve yedinci fıkralarının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Mahkememizin

söz konusu kararında da belirtildiği üzere, kural olarak bireysel başvuru

yoluna ancak kanunda öngörülen olağan yollar tüketilmesine rağmen ihlalin

ortadan kaldırılamadığı durumlarda gidilebilir. Bununla birlikte AİHM'nin de

kabul ettiği yaklaşım doğrultusunda başvuru yollarının tüketilmesi kuralının

bir dereceye kadar esneklikle ve aşırı şekilcilikten uzak biçimde uygulanması

gerekir. Başvuru yollarının tüketilmesi kuralı mutlak olmadığı gibi otomatik

olarak uygulanabilir nitelikte bir kural da değildir. Bu kurala uyulup

uyulmadığının denetlenmesi sırasında her bir olayın özel şartlarına dikkat

edilmesi gerekir. Yani bu kurala uyulup uyulmadığı denetlenirken başka şeylerin

yanında, hukuk sistemindeki biçimsel hukuk yollarının varlığı değil, aynı

zamanda bu yolların işlerlik kazandıkları genel hukuki ve siyasal bağlam ve

ayrıca başvurucunun kişisel durumu da gerçekçi bir biçimde dikkate alınmak

zorundadır (Akdıvar ve Diğerleri/ Türkiye, B.No: 21893/93, 16/9/1996, § 69).

Başvurucuların tazminat değil tahliyeyi sağlamayı amaçladığı başvurularda

başvuru yollarının tüketilmesi kuralının, insan haklarının gerçekten etkili

korunması amacıyla esnek olarak yorumlanması gerekir. Somut başvuruda da,

başvurucuların öncelikle özgürlüklerine kavuşmayı talep ettikleri açıktır.

AİHM'e göre tutulma konusunda,

yöntemine uygun başvuruyla yapılan serbest bırakılma talebi etkili ve yeterli

bir başvuru olup başvuranın, tutulma halinin devamının yasallığının adli

denetimi ve serbest bırakılmayı sağlayacak diğer başvuru yollarını da yerine

getirmek gibi bir sorumluluğu bulunmamaktadır (Wojik-Polonya, başvuru no:26757/95, 7 Temmuz 1997 tarihli

Komisyon kararı ve Pezone-İtalya, başvuru no: 42098/98, 18 Aralık 2003). AİHM, ayrıca "yasada belirlenen yollar"

haricinde tutulmama hakkının, tutulma nedeniyle tazminat alma hakkından farklı

olduğunu kabul etmektedir. Zira, AİHS'nin 5.

maddesinin 1. paragrafı sözü edilen ilk hakka, 5. paragrafı ise ikinci hakka

dairdir (Bkz,

Değerli ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 18242/02, 5

Şubat 2008). Mevcut davada, tutulmasının kanuna aykırı olduğuna

itiraz etmek ve özgürlüğüne kavuşmak için yapmış olduğu başvurular göz önüne

alındığında başvuran, özü itibariyle aynı amacı taşıyan hatta daha yüksek

başarı şansı da sunmayan Hükümet'in ifade ettiği hukuki yolları kullanmamakla

suçlanamaz (Şahin Karataş/ Türkiye,

B.No: 16110/03, 17/6/2008).

Somut

başvuruda da, başvurucular haklarında yürütülen soruşturma aşamaları boyunca

gerçekleştirilen arama, yakalama, nezaret, gözaltına alma, sorgu, tutuklama

gibi işlemlerin tamamının temel hak ve özgürlüklerini ihlal ettiğini ve yapılan

bu hukuka aykırılıklara rağmen halen tutuklu bulunmalarının ihlali

ağırlaştırdığını ileri sürmüşlerdir. Bu durumda önceki aşamada gerçekleşen tüm

ihlal iddiaları için etkili olup olmadığı tartışmalı olan Ceza Muhakemesi

Kanununun 141. maddesine göre tazminat yolunun tüketilmesi yolunun gösterilmesi

bireysel başvurunun temel hakların etkili biçimde korunması işleviyle de

bağdaşmaz. Gözaltı durumu sonrasında kişiler serbest kalmış olsa idi artık

geçmişte kalan bir ihlalin giderilmesi amacıyla anılan yolun tüketilmesi

gerektiği söylenebilirdi. Çünkü böyle bir durumda ilgililer hali hazırda

serbest olarak, kanuna aykırılığı bir mahkeme kararıyla tespit ettirebilirler

ve talepleri halinde tazminat elde edebilirlerdi. Ancak somut olayda yakalama

ile başlayıp halen devam eden bir hürriyetten mahrumiyet söz konusu olup,

başvurucuların devam eden bu süreçle bağlantılı daha başka şikayetleri

de mevcuttur. Bu nedenle incelemenin, bu şikayet

ayıklanarak bir başka yasa yoluna bırakılması yerine, bütünlük içinde yapılması

gerekir.

Nitekim, kanunda belirtilen azami

tutukluluk sürelerinin aşıldığı şikayetleriyle ilgili olarak Mahkememiz

istikrarlı kararlarında başvuruları, başka bir yol göstermeden kabul edilebilir

bulmuş ve kanunda belirtilen azami tutukluluk süresinin aşılmış olduğunun

tespit edildiği durumlarda ihlal kararları vermiştir (Bkz. B.No:

2012/239, 2/7/2013; 2013/1782, 17/7/2014; 2013/1420, 17/7/2014; 2013/496,

3/4/2014; 2013/776, 20/3/2014; 2013/843, 3/4/2014). Hatta bu başvurularda

bireysel başvurunun karara bağlandığı tarih itibariyle başvurucuların derece

mahkemelerince tahliye edilmiş olmaları ve dolayısıyla Mahkememizce verilecek

bir ihlal kararının başvurucunun tahliyesi konusunda hukuki durumunda bir

değişiklik yaratmayacak olan durumlarda dahi Mahkememizce başvurunun kabul

edilebilirliği sorun olarak görülmemiş ve başvurular kabul edilebilir

bulunmuştur. Somut başvurudaki haksız gözaltına alınmaya ilişkin şikayetin, CMK m. 141’in uygulanması açısından kanuni

tutukluluk süresinin aşılmasına ilişkin şikâyetlerden bir farkı yoktur.

Diğer

taraftan Mahkememiz çoğunluğunun kabul ettiği gerekçe, somut olay bağlamında

insan hak ve özgürlüklerini koruma amacından uzak olduğu gibi, tehlikeli

sonuçlar doğmasına da neden olabilir. Bu gerekçeye göre soruşturma makamları,

kişileri, haklarında tutuklanmaları için yetecek kadar delil elde edinceye

kadar gözaltında tutabilecekler, bundan sonra da tutuklama kararı verildiği

için ilgili sadece tazminat talebinde bulunabilecektir. Somut olayda

başvurucular, konut ve işyerlerinde yapılan aramalardan sonra gözaltına

alınmışlar, daha sonra da tutuklanmışlardır. Dolayısıyla tüm bu sürecin bir

bütün olarak ayrıntılı biçimde incelenmesi gerekir.

Yukarıda

belirtilen nedenlerle, başvurunun bu kısmının “başvuru yollarının

tüketilmemesi” nedeniyle kabul edilmezliğine karar verilmemesi, başvurunun

diğer kabul edilebilirlik kriterleri açısından da

incelenmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, Mahkememiz çoğunluğunun görüşüne

katılmamız mümkün olmamıştır.

Üye

Osman

Alifeyyaz PAKSÜT

FARKLI GEREKÇE

Başvurucu

avukatlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 18/1/2013 tarihinde gözaltına alma kararı verilmiş;

20/1/2013 tarihinde ifadeleri alınmış ve “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanmaları istemiyle

İstanbul (1) No.lu Hâkimliğine (CMK 10. madde ile görevli) sevk edilmişlerdir.

Başvurucu

Selçuk Kozaağaçlı ise 20/1/2013

tarihinde gözaltına alınmış ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından

21/1/2013 tarihinde ifadesi alındıktan sonra “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanması istemiyle İstanbul

(1) No.lu Hâkimliğine sevk edilmiştir.

İstanbul

(1) No.lu Hâkimliğinin 20/1/2013 tarihli ve 2013/12

Sorgu sayılı kararı ile başvurucuların, 21/1/2013 tarihli ve 2013/13 Sorgu

sayılı kararı ile “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan tutuklanmalarına karar verilmiştir.

Başvurucu

İstanbul Barosu, soruşturmanın bireysel avukatlık hakları ile örgütsel olarak

savuma hakkının engellenmesine yönelik olması nedeniyle, Baro olarak hem

savunma haklarının hem de üyelerinin avukatlık meslek haklarının ihlal

edildiğini ileri sürerek bireysel başvuruda bulunmuştur.

Mahkememiz

çoğunluğu, Anayasa’nın 135. maddesinin birinci fıkrası ve 1136 sayılı Kanun’un

76. maddesinin birinci fıkrası gereğince İstanbul Barosu’nun kamu tüzel

kişiliğini haiz meslek kuruluşu olduğu, 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin (2)

numaralı fıkrası uyarınca, kamu tüzel kişilerinin bireysel başvuru

yapamayacaklarının kabul edildiğini, o nedenle İstanbul Barosunun başvurusunun

“kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

vermiştir.

Başvurucu,

bir kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Anayasa’nın 135. maddesi ve

1136 sayılı K. m.76 hükümleri çerçevesinde kamu tüzel kişiliğine sahiptir.

Anayasa’nın

148. maddesinin 3. fıkrasında ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 1.

fıkrasında “herkes” in bireysel başvuruda bulunabileceği kabul edilmiştir. 6216

sayılı Kanun’un 46, 2. maddesinde ise, “kamu tüzel kişileri bireysel başvuru

yapamaz” hükmüne yer verilmiştir. Bu hükmün, kamu tüzel kişilerinin bireysel

başvuru haklarını engellediği gerekçesiyle iptali istenmiş,“… Anayasalar genel ve soyut düzenlemeler içeren

metinlerdir. Anayasa’nın 148. maddesinde bireysel başvuruda bulunma hakkı

herkese tanınmış bir hak olarak gözükmekle birlikte, Anayasa’da yer alan

“herkes” ibaresinin kapsamında aynı zamanda kişilerin niteliğinden kaynaklanan

nedenlerle bazı kısıtlamaları da içinde barındırdığının, kabulü gerekir.

Anayasa’nın 148. maddesinde yer alan “herkes” ibaresinin,

kamu gücü kullanan kamu tüzel kişilerini de kapsadığı şekilde anlaşılmaya elverişli

olmadığı, bu konuda kanun koyucunun bireysel başvuruda bulunma ile ilgili hak

sahipleri yönünden takdir hakkının bulunduğunun da kabulü gerekir.

Bireysel başvuru yolu, Anayasa’da yer alan bütün hak ve

özgürlüklerin korunması için kabul edilmiş bir yol olmadığı gibi genel bir hak

arama yolu da değildir. Bu nedenle Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan hak

arama özgürlüğünden de farklı bir niteliğe sahiptir. Anayasa’nın 36. maddesinde

yer alan hak arama özgürlüğü genel mahkemelerin koruma işlevini düzenlerken,

bireysel başvuru yolu daha özel, istisnai ve ikincil bir hak arama yolu olarak

düzenlenmiştir. Bu nedenle 36. maddede yer alan “herkes” ibaresi ile 148.

maddede yer alan “herkes” ibaresinin her iki maddede düzenlenen hak arama

yollarının niteliğine uygun olarak yorumlanması gerekmektedir”(AYM, 01.03.2012, E.2011/59,

K.2012/34) gerekçesiyle iptal talebi reddedilmiştir.

6216

s.K. m.46,2’deki hükmün lafzı doğrultusunda, söz

konusu başvuruyu değerlendirdiğimizde, başvurucu bir kamu tüzel kişisi olduğundan,

başvurunun “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle reddi gerekmektedir. Ancak

kanaatimce, söz konusu hükmün uygulama alanını, sadece lâfzına bağlı kalarak

belirlemek doğru değildir; bireysel başvurunun niteliğini ve amacını da dikkate

alarak amaçsal yoruma da tabi tutmak ve ona göre

uygulama alanını belirlemek daha uygun olacaktır.

Anayasa

m. 148, 3 ve 6216 s.K. m. 45,1 hükümleri çerçevesinde

herkes, Anayasada güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerinden, AİHS ve

Türkiye tarafından kabul edilen ek protokoller kapsamındaki herhangi birinin

kamu gücü tarafından ihlâl edilmesi halinde bireysel başvuruda bulunabilir. Şu

halde, bireysel başvuru Anayasada güvence altına alınan bir temel hakkın, AİHS

veya Türkiye tarafından kabul edilen eki protokollerde düzenlenmek kaydıyla,

kamu gücü tarafından ihlâl edilmesi halinde, hakkı ihlâl edilenlere tanınan

tali nitelikte olağanüstü bir hukuki yoldur. Bu yol, kamu gücü kullananlara

karşı, kamu gücü kullanmayan, zayıf durumda olanların temel haklarının korunması

için kabul edilmiştir. “Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz” hükmünü

bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Kural olarak kamu tüzel kişileri, kamu

gücünü kullandıklarından, bu durum dikkate alınarak, kamu tüzel kişilerinin

bireysel başvuruda bulunamayacaklarına ilişkin genel bir hüküm konulması gerek

bireysel başvurunun, gerekse kamu tüzel kişilerinin niteliğine uygundur.

Gerçekten, kamu tüzel kişilerinin, bir taraftan kamu gücünü kullanıp işlem

yapmaları, diğer taraftan bundan şikayet etmeleri çelişki

oluşturur. Keza ihlâle neden olan da, kamu gücünü kullanan bir diğer organ

olduğundan, devlet organlarının kendi içindeki çatışmayı yahut fikir ayrılığını

bireysel başvuruya konu etmek mümkün değildir. Kamu tüzel kişilerinin, diğer

gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri gibi, nitelikleri gereği diğer tüm

temel hak ve özgürlüklere aynı şekilde sahip oldukları da söylenemez; o nedenle

de kamu gücüne karşı, temel hak ve özgürlükler açısından korunma ihtiyacı

içinde oldukları kabul edilemez. Nitekim yukarıda belirtildiği üzere, bu

nedenlerle söz konusu hükmün iptaline ilişkin talep de reddedilmiştir.

Ancak,

6216, s.K. m.46,2 cümle 1’deki hükmü, kamu tüzel

kişilerinin kamu gücü kullanmadıkları hallere de teşmil etmek, kamu tüzel

kişilerinin de yararlanabilecekleri temel hak ve özgürleri kapsam dışı

bırakacak şekilde yorumlayıp uygulamak ve kamu tüzel kişilerinin kategorik

olarak hiçbir şekilde bireysel başvuruda bulunamayacaklarını kabul etmek,

bireysel başvurunun niteliğine aykırı olduğu gibi, amacına da uygun düşmez. O nedenle, kamu tüzel

kişilerinin kamu gücü kullanmadıkları hallerde, yararlanabilecekleri temel hak

ve özgürlüklere ilişkin konularda, sınırlı da olsa bireysel başvuruda

bulunabilmelerini kabul etmek gereklidir. Nitekim Alman hukukunda da, kamu

tüzel kişilerinin, kamu gücü kullandıkları sürece bireysel başvuruda (anayasa

şikayetinde) bulunmaları kural olarak yasak olmakla birlikte1, istisnaen yargılamaya ilişkin (yahut usule ilişkin) temel

haklara (Anayasa m. 101,1; 103,1 gibi) ilişkin olarak, örneğin kanuni hakim ilkesi, hak arama özgürlüğü, adil yargılanma hakkı

gibi konularda bireysel başvuruda bulunabilecekleri kabul edilmektedir 2.

Gerçekten bu gibi hallerde, kamu tüzel kişilerinin de söz konusu haklardan

yararlanmaları ve bu haklar ihlâl edildiğinde, bireysel başvuruda

bulunabilmeleri, kamu tüzel kişilerinin konumuna aykırı olmadığı gibi, bireysel

başvurunun niteliğine ve amacına da uygun düşmektedir. Bu durum, özellikle

yargı organlarının keyfi davranışlarla, hak ihlâline neden olmalarının bertaraf

edilmesi açısından da gereklidir.

O

nedenle, kamu tüzel kişileri tarafından bireysel başvuruda bulunulduğunda, bu

başvuruları kategorik olarak kesin olarak kabul edilemez bulmak uygun değildir.

Kamu tüzel kişisi tarafından ileri sürülen hakkın niteliğine, keza ileri

sürülen ihlâlde kamu tüzel kişisinin kamu gücü kullanıp kullanmadığına

bakılmalı ve ona göre karar verilmelidir.

Somut

olayda İstanbul Barosunun başvurusunun, yukarıda belirtildiği şekilde bir

değerlendirmeye tâbi tutulmadan, sadece kamu tüzel kişisi olduğu gerekçesiyle

kişi bakımından kabul edilemez olduğuna karar verilmesi, o nedenle kanaatimizce

uygun değildir.

6216

s.K. m.46,1’de bireysel başvurunun “güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler

tarafından” yapılabileceği kabul edilmiştir. İstanbul Barosunun

başvurusunu bu açıdan değerlendirdiğimizde, ihlâl edildiği ileri sürülen hakkın

başvurucuya ait olmadığı, üyelerinin ve meslek mensuplarının haklarının ihlâl

edildiği ve bunların korunması amacıyla yapıldığını görüyoruz. O nedenle

başvurucuya ait olmayan bir hak bireysel başvuruya konu edildiğinden,

başvurunun bu gerekçeyle “kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul

edilmemesi uygun olur.

Üye

Alparslan

ALTAN

Üye

Erdal

TERCAN

1 Theodor Mainz/

Dürig Günter: Grundgesetz Kommentar, Bd. IV, Art.93, München 2012, Art

93, Nr.66.

2 Ayrıca, devletten nispeten bağımsız olarak görevlerini yerine

getiren kamu tüzel kişiliğine sahip dini kurumlar (kilise gibi), üniversiteler

ve yayın kuruluşları, yerine getirdikleri hizmete ilişkin olarak bir sınırlama,

ihlâl varsa, örneğin üniversitenin bilimsel araştırma, eğitim ve bilim

özgürlüğü ihlâl edilmişse vb. hallerde de anayasa şikayetinde

bulunabilecekleri kabul edilmektedir; Maunz/Schmidt-Bleibtreu/Klein/Bethe: Bundesverfassungs- gerichtsgesetz, Kommentar, Bd.2, München 2012, §.90, Nr. 147 vd.

Üye

Celal

Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal

TERCAN

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2013/1631, 17 Aralık 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucuların İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. No: 7819/77-7878/77, 28/6/1984, §§
  12. Karşıoy
  13. Kaleli
  14. Dursun
  15. M. Emin KUZ
  16. Farklı Gerekçe Ve Karşıoy
  17. I. Baro’nun Bireysel Başvuru Ehliyeti Konusunda Farklı
  18. II. Başvurucuların Özel Hayatın Gizliliğine ve Konut
  19. III. Başvurucuların Hukuka Aykırı Olarak Gözaltına Alınma
  20. Karşı Görüş
  21. Cmk
  22. Farklı Gerekçe
  23. O
  24. Altan
  25. Tercan
  26. Tercan
  27. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2013/1631
Tarih
17 Aralık 2015

İlgili Kararlar

  • Mehmet Sanverdi Başvurusu (B. No: 2013/7947)
  • İsmail Çevik Başvurusu (B. No: 2013/5727)
  • Hasan Basri Özbey Başvurusu (B. No: 2013/2061)
  • Ata Türkeri Başvurusu (B. No: 2013/6057)
  • Tahsin Çiftçi ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/4580)
  • Murat Çevik Başvurusu (B. No: 2013/3246)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.