İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hüdayi Ercoşkun Başvurusu (B. No: 2013/6235)

1. Başvuru, psikolojik taciz ve yıldırma (mobbing)

Başvuru No2013/6235Tarih10 Mart 2016Okuma47 dk · 9.462 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Hüdayi Ercoşkun Başvurusu

Karar tarihi
10 Mart 2016
Başvuru Numarası
2013/6235
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

9.462 kelime·47 dk okuma·10 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, psikolojik taciz ve yıldırma (mobbing)

uygulandığından bahisle açılan tazminat davasının reddi nedeniyle maddi ve

manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddialarına

ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 16/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 16/1/2014 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 16/4/2015 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 2/6/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine

sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

8/6/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 23/6/2015 tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, 1996 yılında Pamukkale Üniversitesi Mühendislik

Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaya

başlamıştır. Doktora çalışmalarını yürütmek üzere AnkaraÜniversitesinde

görevlendirilmiş, eğitimini tamamlayarak 8/9/2006 tarihinde Pamukkale

Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümündeki görevine

dönmüştür. 3/11/2006 ile 10/12/2007 tarihleri arasında askerlik görevini yapmıştır.Başvurucu 2/11/2009

tarihinde naklen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına (anılan tarihteki

ismiyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı) mühendis olarak

atanmış ve 11/11/2009tarihinde Pamukkale Üniversitesinden ayrılmıştır.

9. Başvurucunun eşi tarafından Ankara Üniversitesi Ziraat

Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümünde yürütülen bir projede, anılan proje

yöneticisi tarafından başvurucunun görevlendirilmesi yönünde yapılan 11/2/2008

tarihli talebe bir cevap verilmemiştir.

10. Başvurucunun Tarım ve Köyişleri

Bakanlığı Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunda geçici

görevlendirilmesi yönündeki 8/10/2008 tarihli talebi, Pamukkale Üniversitesi

Mühendislik Fakültesi Dekanlığının (Dekanlık) 9/10/2008 tarihli yazısıyla

reddedilmiştir.

11. Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda

Mühendisliği Bölüm Başkanlığı (Bölüm Başkanlığı) tarafından yazılan 7/4/2009

tarihli yazıda, başvurucunun 26/3/2009 tarihinden itibaren aldığı on beş günlük

sağlık raporunda "sağlık iznini başka

bir ilde geçirebilir" ifadesinin bulunmadığı, rapor izninin il

dışında geçirilmesinin Dekanlık Makamınca uygun görülmediği, bu konuda açıklama

yapması ve bundan sonra daha dikkatli davranması gerektiği bildirilmiştir.

12. Belirtilen konunun araştırılması için 27/4/2009 tarihli

yazıyla soruşturmacı görevlendirilmiş, soruşturmacı tarafından hazırlanan

5/8/2009 tarihli raporda, başvurucu hakkında soruşturma açılmasına mahal

olmadığı bildirilmiştir.

13. Bölüm Başkanlığı tarafından yazılan 27/4/2009 tarihli

yazıda, "değişik zamanlarda yapılan kontrollerde

mesai konusunda hassas davranmadığınızve bunu

alışkanlık haline getirdiğiniz tespit edilmiştir. Bundan sonra mesai saatleri

konusunda daha hassas davranmanızı rica ederim" denilmiştir.

14. Bölüm Başkanlığı tarafından yazılan 20/5/2009 tarihli yazıyla

ve Dekanlığın 29/5/2009 tarihli yazısıyla başvurucunun 18/5/2009 tarihinde

görevine gelmediğinin tespit edildiği, konuyla ilgili açıklamasını bildirmesi

istenilmiştir. Başvurucu, belirtilen tarihte doktora gitme talebi üzerine

kurumu tarafından düzenlenen sevk belgesi ve reçeteyi sunmuş, hakkında herhangi

bir işlem yapılmamıştır.

15. Başvurucu, 17/8/2009 tarihinde Pamukkale Üniversitesi

Rektörlüğüne verdiği dilekçesinde, tarafına yardımcı doçent kadrosu verilmemesi

ve sağlık nedenleriyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığına

naklen atanmak istediğini belirtmiştir.

15. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının (önceki ismiyle

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı) 13/8/2009 tarihli

yazısıyla başvurucunun naklen atama işlemine muvafakat verilmesi talep

edilmiştir. Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği

Bölümü Akademik Kurulunun 17/9/2009 tarihli kararıyla ve Yükseköğretim Kurulu

Yürütme Kurulunun 14/10/2009 tarihli kararıyla başvurucunun nakli uygun

görülmüş, durum 19/10/2009 tarihinde Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğüne

bildirilmiştir.

16. Bölüm Başkanlığının 19/10/2009 ve Dekanlığın 20/10/2009

tarihli yazılarıyla başvurucunun 15/10/2009 tarihinde görevine gelmediğinin

tespit edildiği, konuyla ilgili açıklamasını bildirmesi istenilmiştir. Başvurucu,

belirtilen tarihte doktora gitme talebi üzerine kurumu tarafından düzenlenen

sevk belgesini sunmuş, hakkında herhangi bir işlem yapılmamıştır.

17. Başvurucu 16/10/2009 tarihli dilekçesiyle yıllık izin

talebinde bulunmuş, bu talep reddedilmiştir.

18. Bölüm Başkanlığının 19/10/2009 tarihli ve 567 sayılı

yazısıyla başvurucunun her günün başlangıcında ve sonunda, öğrenci

uygulamalarının yapıldığı laboratuvarların genel temizlik ve düzeninin

kontrolü, elektrikli cihazlardan sürekli çalışması gerekenler ile gece

çalışması gerekenlerin takibi ve kontrolü, günlük kırılan ve harcanan

malzemelerin tespiti, eksiklerin en kısa sürede Bölüm Başkanlığına rapor

edilmesi ile görevlendirildiği bildirilmiştir.

19. Bölüm Başkanlığının tarihsiz ve 571 sayılı yazısında başvurucunun

öğrenci uygulamalarının yapıldığı laboratuvarların günlük kontrollerini

yapmadığının tespit edildiği belirtilerek 26/10/2009 tarihine kadar bu konuda

açıklama yapması istenmiştir.

20. Başvurucu, Dekanlığa verdiği 22/10/2009 tarihli ve 4457

sayılı ve 4456 sayılı dilekçeleriyle yıllık izin talebinin reddedildiğini,

kendisine bir yılı aşkın süredir yıllık izin ve üç aydır sevk verilmediğini,

görevinden kısa süre sonra ayrılacak olmasına rağmen laboratuvarların günlük

kontrollerini yapma görevi verilmesinin Bölüm Başkanının art niyetini

gösterdiğini belirtmiş, mağduriyetinin giderilmesini istemiştir.

21. Dekanlığın 30/10/2009 tarihli yazısıyla dilekçelerinin

hiçbir işlem yapılmadan Bölüm Başkanlığınailetildiği,

şahsı ile ilgili işlemlerin öncelikle Bölüm Başkanlığı aracılığı ile yapılması

gerektiğinden konu hakkında gerekli hassasiyeti göstermesi bildirilmiştir.

22. Başvurucu 2/11/2009 tarihinde naklen Gıda, Tarım ve

Hayvancılık Bakanlığına atanmıştır.

23. Başvurucu 18/2/2010 tarihinde Denizli Cumhuriyet

Başsavcılığına verdiği dilekçeyle görev ve yetkilerini kötüye kullanarak

yardımcı doçent kadrosu vermeyip sürekli psikolojik olarak tacizederek,

iftira atarak, küçük düşürücü görevler vererek işinden ayrılmasına sebep olduğu

iddiasıyla Bölüm Başkanı A.Y.den şikâyetçi olmuştur.

İlgili Cumhuriyet Savcılığı tarafından 5/3/2010 tarihinde görevsizlik kararı

verilerek 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanun'un 53.

maddesinin ikinci fıkrası uyarınca soruşturma yapılması için dosya Pamukkale

Üniversitesi Rektörlüğüne gönderilmiştir. Anılan Rektörlükçe görevi kötüye

kullanma iddiasıyla inceleme yaptırılmış, yapılan inceleme sonucunda 14/2/2011

tarihli kararla A.Y. hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığı kararı

verilmiştir.

24. Başvurucu; doktora öğrenimini tamamladıktan sonra zorunlu

hizmet yükümlüsü olarak kurumuna döndüğünü, akademik olarak kendisinden

yararlanılmadığını, oda ve büro malzemesi temin edilmediğini, kendisine ancak

2008 yılında bir bilgisayarverildiğini ve sekizmetrekare büyüklüğündeki penceresiz bir odanın tahsis

edildiğini, odasına isimlik yaptırılmadığını, tarafına ders görevi

verilmediğini; görevlendirme, proje ve ücretsiz izin taleplerinin kabul

edilmediğini, Bölüm Başkanı tarafından Üniversitede istenmediğini, kendisine

kadro verilmeyeceğiyönünde beyanlarda bulunulduğunu,

işe devamsızlık isnadıyla hakkında açılan soruşturma sonucunda muhakkik

tarafından soruşturma açılmasına mahal olmadığı kararı verilmesine rağmen aynı

konuda sık sık yazı yazıldığını belirterek İdare Mahkemesinde 1 (bir) TLmanevi tazminata hükmedilmesi talebiyle24/6/2011

tarihinde dava açmıştır.

25. Davalı idare 6/9/2011 tarihli savunmasında, başvurucunun

göreve başladığı tarihten itibaren dört farklı dekan tarafından davranış ve

görevlerinde dikkatli olması konusunda uyarıldığı; iddialarının aksine,

başvurucuya penceresi olan ve bir öğretim üyesi ile birlikte paylaştığı odanın

tahsis edildiğini,tüm personele tek oturmalarını

sağlayacak imkân olmadığından bazı odaların iki kişi tarafından paylaşıldığını,

kadro ilanlarının kişiye özel olmadığını, hizmete ve ihtiyaca göre yapıldığını,

2547 sayılı Kanun uyarınca öğretim üyeleri olan profesör, doçent, yardımcı

doçent unvanlı personel ile öğretim görevlilerinin ders verebileceği

düzenlendiğinden araştırma görevlisi kadrosunda olan başvurucuya ders görevi

verilmesinin kanunen mümkün olmadığını, yıllık izin ve sevk alamadığı

iddialarının doğru olmadığını, tam tersine başvurucunun uzun süre üst üste izin

ve rapor kullandığını, buna göre 2006 yılında dört defada toplam 38 gün, 2007

yılında bir defa 12 gün, 2008 yılında 4 defada toplam 39 gün, 2009 yılında bir

kez 1 gün yıllık izin kullandığını; 14-20 Ağustos 2009 tarihleri arasında 7

gün, bel fıtığı ameliyatı nedeniyle 2/7/2009 tarihinden itibaren 45 gün,

24/8/2009 tarihinden itibaren üç hafta, 16/9/2009 tarihinden itibaren yirmi

gün, 26/3/2009-9/4/2009 tarihleri arasında 15 gün, 8/3/2008 tarihinden itibaren

20 gün, 22/2/2008-8/3/2008 tarihleri arasında 15 gün, 18/2/2008-23/2/2008

tarihleri arasında 5 gün, kıl dönmesi rahatsızlığı nedeniyle ameliyat olmasına

istinaden 8/1/2008 tarihinden itibaren 30 gün raporlu izin kullandığı;

21-23/5/2009 tarihlerinde düzenlenen Süt ve Süt Ürünleri Sempozyumu'nda

başvurucunun görevli olmadığını, başvurucunun görevlendirme isteklerinin

tamamının reddedilmediğini; 1997 yılında 14 gün, 1999 yılında 18 gün, 2000

yılında 6 gün, 2001 yılında Ankara Üniversitesinde 6 ay, 2006 yılında 33 gün

görev izni kullandığını bildirmiştir.

26. Denizli İdare Mahkemesinin 10/9/2012 tarih ve E.2011/1028,

K.2012/1005 sayılı kararıyla davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın

gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Bu durumda, doktora öğrenimini 2547

sayılı Kanunun 35.maddesi kapsamında yaparak Kurumu olan davalı idareye dönen

ve zorunlu çalışma yükümlülüğü bulunan davacıdan akademik olarak yazılı, sözlü vb.en üst düzeyde yararlanılmaya çalışılması gerekirken,

oda, büro malzemesi, bilgisayar, isimlik vb

yaptırılmayarak, yaptığı çalışmalar (makale, sempozyum vb.) ve yaşamındaki

değişiklikler (evlilik, askerlik, ameliyat vb.) görmezden gelinmek suretiyle,

kadro verilmeyeceği, istifa etmesi yönünde tavsiyede bulunma, gereksiz ve

yıldırmaya yönelik görevler verme, doktora öğrenimini tamamlamasının üzerinden

yaklaşık olarak üç (3) yıl geçmesine ve akademik yönden herhangi bir

yetersizliği olmamasına rağmen öğretim üyesi kadrosu verilmemesi ve yapılan

soruşturma sonucu soruşturmacı tarafından soruşturma açılmasına mahal olmadığı

değerlendirmesi yapılmasına rağmen işe devamlılık konusunda adına sık sık yazı

yazılması eylemlerinin birlikte değerlendirilmesi sonucunda, davacıya mobbing (psikolojik baskı) yapıldığı ve manevi tazminat

ödenmesi koşullarınınoluştuğu gerekçesiylemanevi

tazminat ödenmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır."

27. Anılan karar davalı idarenin itirazı üzerine Denizli Bölge

İdare Mahkemesinin 28/2/2013 tarih ve E.2012/920, K.2013/158 sayılı kararıyla

bozulmuş ve dava reddedilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

"...gerek davalı idare savunması, gerekse

savunma ekinde sunulan bilgi ve belgelerin bir bütün olarak incelenmesinden;

iddiaların büyük bir bölümünün soyut mahiyette olduğu, bunlarla ilgili resmi

yazı, tanık beyanı ve belge sunulamadığı, davacının şikayet konusu yaptığı

odada başka bir öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. S. G. Ö. ile birlikte kaldığı,

evinin Ankara'da olması sebebiyle Perşembe akşamları idarenin izni ile yola

çıktığı, mesai saatleri içerisinde idare edildiği, yıllık izin ve sevk

verilmediği iddiasının aksine, davacının uzun süre üst üste rapor ve yıllık

izin kullandığının görüldüğü, Ankara Üniversitesi'nde doktorasını tamamladıktan

sonra Pamukkakle Üniversitesi'nde göreve başlamama

nedeniyle 8 kez çeşitli yazılar ve tutanaklar tutularak ilgili makamlara

verildiği, davacı dahil bölümün tüm imkan ve laboratuarlarının

kullanıcılara açık olduğu, davacıya Yrd. Doç Dr.

kadrosu verilmemesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı, zira böyle bir kadro

ihtiyacının oluşması halinde bunun sadece davacıyı ilgilendirmeyip bu konuda

beklentide olan herkesi ilgilendirdiği, Gıda Mühendisliği Bölümü'nde yasa

gereği derslere Prof. Dr., Doç. Dr., Yrd. Doç. Dr öğretim

görevlilerinin girebildiği, davacının ilgili ders verme kriterlerini taşımaması

nedeniyle ders görevlendirmesi yapılmadığı, bilgisayar, masa isimlik vs. gibi

günlük kullanıma ait eşya ve düzenleme araçlarının her öğretim elemanı için

dekanlık tarafından tedarik edildiği, davacının bu yönde bir eksiklik sebebiyle

talebine rastlanmadığı, davacının Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na naklen

geçişinin kişisel tercihi olduğu, yine davacının bölümde araştırma görevlisi

olarak göreve başladığı tarihten sonra fakültede dekanlık görevini yürüten 4

farklı dekan tarafından davranış ve görevlerinde dikkatli olması konusunda

uyarıldığı, 19.05.2006 tarihinde YÖK'ten kadrosu Pamukkale Üniversitesi'ne aktarılmış,

19.06.2006 tarihinde Mühendislik Fakültesi Dekanlığına ve Rektörlük makamınca

bildirilmiş olmasına rağmen bölümdeki görevine 08.09.2006 tarihinde yaklaşık 2

ay sonra başladığı görülmüştür.

Sonuç olarak bir çalışana yönelmiş baskı,

yıldırma eyleminin mobbing (işyerinde psikolojik

taciz) olarak adlandırılabilmesi için bu eylemin öncelikle kasıtlı olarak

yerine getirilmesi gerekli olup, belli bir düzen içinde sistematik olarak

uygulanması gerekmektedir. Dava konusu olayda ise davacının yukarıda özetlenen

ve dosya eki klasörde yer alan bilgi ve belgelere göre çalışma süresindeki

genel tutum ve davranışı, üstlerine karşı tavrı, görev anlayışı ve bu tutum ve

davranışlarına karşı yönetenlerin kamu çıkarı, eşitlik ve adalet anlayışı

çerçevesinde yerine getirmeye çalıştıkları kamu görevi ve sorumlulukları mobbingin tanımı ve içeriği de dikkate alındığında, yapılan

işlemlerin usul ve esaslara uygun olduğu, kimseyi üzme rencide etme amacı

taşımadığı, zira davacıya yapılanların ayrımcı bir muamele olmayıp kişinin görevinin

gereğini yerine getirmesinden ibaret olduğu, davacının kurum içindeki tutum ve

davranışlarının böyle bir ortamın oluşmasına sebep oluşturduğu sonucuna

varılmıştır.

Bu durumda, manevi tazminata hükmedilebilmesi

için, kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama ve kazanma gücünde azalma sonucu

doğuran olayların meydana gelmesi veya idarenin hukuka aykırı bir işlem veya

eylemi sonucunda ağır bir elem ve üzüntünün duyulmuş olması veya şeref ve

haysiyetinin rencide edilmiş olması gerekmekte olup, davacı ne kendisine

uygulandığını iddia ettiği eylemleri somut olarak ispat edebilmiş ne de bu

eylemler ile uygun illiyet bağı olan (onarılmaz derecede acı, elem ve ızdırap) çektiğini ispat edebilmiştir. Bu nedenle davanın

reddi gerekirken, aksi yönde verilen mahkeme kararında yasal isabet

görülmemiştir."

28. Başvurucunun karar düzeltme istemi aynı Mahkemenin 2/7/2013

tarih ve E.2013/799, K.2013/695 sayılı kararıyla reddedilmiştir.

29. Bu karar, başvurucuya 18/7/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Başvurucu 16/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

1. İlgili Mevzuat

30. Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki

haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre,

Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı

saklıdır. "

31. Anayasa'nın 125. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle

yükümlüdür."

32. Anayasa'nın 129. maddesinin altıncı fıkrası şöyledir:

"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken

işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek

kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare

aleyhine açılabilir."

33. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun "Kişilerin uğradıkları zararlar" kenar

başlıklı 13. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları

zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili

kurum aleyhine dava açarlar. .. Kurumun, genel

hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.”

34. 657 sayılı Kanun'un 10. maddesinin ikinci ve üçüncü

fıkraları şöyledir:

"Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde

davranır. Amirlik yetkisini kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar

içinde kullanır.

"Amir, maiyetindeki memurlara kanunlara aykırı emir veremez ve

maiyetindeki memurdan hususi bir menfaat temin edecek bir talepte bulunamaz,

hediyesini kabul edemez ve borç alamaz."

35. 20/6/2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği

Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Bu Kanun; kamu ve özel sektöre ait bütün

işlere ve işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine,

çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanlarına faaliyet konularına

bakılmaksızın uygulanır."

36. 6331 sayılı Kanun'un

"İşverenin genel yükümlülüğü" kenar başlıklı 4. maddesinin

birinci fıkrası şöyledir:

"İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık

ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve

bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması,

gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen

şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için

çalışmalar yapar."

37. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun "İşçinin kişiliğinin korunması"

kenar başlıklı 417. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin

kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun

bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize

uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri

için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.

...

İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve

sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün

zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini,

sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.”

38. 6098 sayılı Kanunu’nun 417. maddesinin gerekçesi şöyledir:

“... değişiklikle, işçinin onur ve saygı

gösterilmek dâhil bütün kişilik değerlerinin korunması yükümlülüğü düzenlenmiş,

cinsel tacizin yanında diğer psikolojik tacizler de (mobbing)

kişilik değerlerini ihlal eden sebepler kategorisinde sayılmış, yürürlükteki İş

Kanununun 77 nci maddesi ile Borçlar Kanununun konuya

ilişkin düzenlemeleri arasında bir bütünlük sağlanmış, hizmet akdinden

kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusunda yaşanan tartışmalar,

düzenleme ile sona erdirilmiş, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve

vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı

zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hukuku hükümlerinin

uygulanacağı kararlaştırılmış ve madde teselsül nedeniyle 417 nci madde olarak kabul edilmiştir.”

39. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24.

maddesi şöyledir:

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına

saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını

isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha

üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin

kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına

yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

40. 19/3/2011 tarihli ve 27879 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanan 2011/2 sayılı,"İşyerlerinde

Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi" konulu

Başbakanlık Genelgesi şöyledir:

“Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör

işyerlerinde gerçekleşen psikolojik taciz, çalışanların itibarını ve onurunu

zedelemekte, verimliliğini azaltmakta ve sağlığını kaybetmesine neden olarak

çalışma hayatını olumsuz etkilemektedir.

Kasıtlı ve sistematik olarak belirli bir süre

çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının

zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde

ortaya çıkan psikolojik tacizin önlenmesi gerek iş sağlığı ve güvenliği gerekse

çalışma barışının geliştirilmesi açısından çok önemlidir.

Bu doğrultuda, çalışanların psikolojik

tacizden korunması amacıyla aşağıdaki tedbirlerin alınması uygun görülmüştür.

1. İşyerinde psikolojik tacizle mücadele

öncelikle işverenin sorumluluğunda olup işverenler çalışanların tacize maruz

kalmamaları için gerekli bütün önlemleri alacaktır.

2. Bütün çalışanlar psikolojik taciz olarak

değerlendirilebilecek her türlü eylem ve davranışlardan uzak duracaklardır.

3. Toplu iş sözleşmelerine işyerinde

psikolojik taciz vakalarının yaşanmaması için önleyici nitelikte hükümler

konulmasına özen gösterilecektir.

4. Psikolojik tacizle mücadeleyi güçlendirmek

üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezi, ALO 170 üzerinden

psikologlar vasıtasıyla çalışanlara yardım ve destek sağlanacaktır.

5. Çalışanların uğradığı psikolojik taciz

olaylarını izlemek, değerlendirmek ve önleyici politikalar üretmek üzere

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde Devlet Personel Başkanlığı,

sivil toplum kuruluşları ve ilgili tarafların katılımıyla "Psikolojik

Tacizle Mücadele Kurulu" kurulacaktır.

6. Denetim elemanları, psikolojik taciz

şikâyetlerini titizlikle inceleyip en kısa sürede sonuçlandıracaktır.

7. Psikolojik taciz iddialarıyla ilgili

yürütülen iş ve işlemlerde kişilerin özel yaşamlarının korunmasına azami özen

gösterilecektir.

8. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,

Devlet Personel Başkanlığı ve sosyal taraflar, işyerlerinde psikolojik tacize

yönelik farkındalık yaratmak amacıyla eğitim ve bilgilendirme toplantıları ile

seminerler düzenleyeceklerdir.”

41. 13/4/2005 tarihli ve 25785 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanan Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları

Hakkında Yönetmelik'in "Saygınlık ve

güven" kenar başlıklı 10. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Yönetici veya denetleyici konumunda bulunan

kamu görevlileri, keyfi davranışlarda, baskı, hakaret ve tehdit edici

uygulamalarda bulunamaz, açık ve kesin kanıtlara dayanmayan rapor düzenleyemez,

mevzuata aykırı olarak kendileri için hizmet, imkan veya benzeri çıkarlar talep

edemez ve talep olmasa dahi sunulanı kabul edemezler. ”

42. Türkiye Büyük Millet Meclisi Kadın Erkek Fırsat Eşitliği

Komisyonu tarafından 2010 yılında hazırlanan İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing) ve Çözüm Önerileri başlıklı Raporunda "Mobbing"

ile ilgili şu hususlara yer verilmiştir:

“Mobbing, sistemli

bir şekilde, süreklilik arzeden bir sıklıkta çalışanı

sindirme maksadı ile kişinin özgüvenine uygulanan psikolojik ve hatta fiziksel

saldırgan davranışları ifade etmektedir. Başka bir ifade ile işyerinde bir

kişinin veya birkaç kişinin, istenmeyen kişi olarak ilan ettikleri bir kişiyi,

dışlayarak, sözlü ya da fiziksel tacizde bulunarak mutlak itaate zorlamak,

yıldırmak ve bezdirmektir.

Mobbinge maruz kalan kişiler gördükleri zararın büyüklüğü ve etkisiyle,

işlerini yapamaz duruma gelmektedirler. Konu ile ilgili yapılan araştırmalar

göstermiştir ki, en kısa mobbing süresi 6 ay, genelde

ortalama süre 15 ay, sürecin kalıcı ağır etkilerinin ortaya çıktığı dönem ise,

29-46 aydır.

Hangi işyerlerinde ve hangi kişilerin mobbinge uğradığına bakıldığında -araştırmalara göre- kâr

amacı gütmeyen kuruluşlar, öncelikle sağlık ve eğitim sektöründe yaygın olduğu

ve özellikle de üniversitelerde bunun çok daha sıklıkla yaşandığı görülmektedir.…”

43. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından Mayıs 2014

tarihinde hazırlanan İşyerlerinde Psikolojik Taciz El Kitabı'nda "Mobbing" tanımı şöyledir:

“İşyerlerinde bir veya birden fazla kişi

tarafından diğer kişi ya da kişilere yönelik gerçekleştirilen, belirli bir süre

sistematik biçimde devam eden, yıldırma, pasifize

etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan; mağdur ya da mağdurların kişilik

değerlerine, mesleki durumlarına, sosyal ilişkilerine veya sağlıklarına zarar

veren; kötü niyetli, kasıtlı, olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür.”

44. 7/1/2004 tarihli ve 5038 sayılı Kanun'la onaylanması uygun

bulunan 13/1/2004 tarihli ve 25345 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş olan “İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin

155 Sayılı Sözleşme”nin

3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Bu sözleşmenin amacı bakımından;

a) “Ekonomik faaliyet kolları” terimi, kamu

hizmetleri dahil olmak üzere, işçi çalıştırılan bütün kolları kapsar.

b) “İşçiler” terimi, kamu çalışanları dahil

olmak üzere istihdam edilen bütün kişileri kapsar.

...

e) “Sağlık” terimi, işle bağlantısı açısından,

sadece hastalık veya sakatlığın bulunmaması halini değil, aynı zamanda, çalışma

sırasındaki hijyen ve güvenlik ile doğrudan ilişkili olarak sağlığı etkileyen

fiziksel ve zihinsel unsurları da kapsar."

45. ILO tarafından 2003 yılında hazırlanan "Sağlık Sektöründe İşyeri Şiddeti"

başlıklı Raporunda "Mobbing" tanımı

şöyledir:

“Bir çalışana veya bir grup çalışana

intikamcı, acımasız veya kötüniyetli girişimlerle

adaletsiz ve sürekli negatif tavır ve eleştiriler, sosyal ortamından izole

etme, hakkında dedikodu yapma veya yanlış söylentiler yayma yoluyla zayıflatmak

ya da aşağılamak amacını güden eziyet edilmeyi içeren psikolojik taciz şekli”

46. 27/9/2006 tarihli ve 5547 sayılı Kanun'la onaylanması uygun

bulunan, 9/4/2007 tarihli ve 26488 sayılı Resmî Gazete'de

yayımlanan "(Gözden Geçirilmiş) Avrupa

Sosyal Şartı"nın

Birinci Bölümünün 26. maddesi şöyledir:

“Tüm çalışanlar, onurlu çalışma hakkına

sahiptir.”

47. 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılıKanunu'nun

33. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi şöyledir:

"Araştırma görevlileri,

yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı

olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim

yardımcılarıdır."

48. 2547 sayılı Kanun'un 3. maddesinin birinci fıkrasının (l)

bendinin(n) alt bendi şöyledir:

"Öğretim Görevlisi:

Ders vermek ve uygulama yaptırmakla yükümlü bir öğretim elemanıdır."

2. İlgili Yargı Kararları

49. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/9/2013 tarihli ve

E.2012/9-1925, K.2013/1407 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

“Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

davacı yararına somut olayda psikolojik taciz (mobbing)

nedeniyle manevi tazminata hükmedilmesi gerekip gerekmediği; ayrıca davacının

maddi tazminat talebi bakımından yer değiştirmeye bağlı olarak yaptığı giderlere

ilişkin dosyaya sunulan belgelerin yerel mahkemece değerlendirilmesi gerekip

gerekmediği, noktalarında toplanmaktadır.

Bu noktada, psikolojik taciz (mobbing) hakkında genel bir açıklama yapılmasında yarar

vardır:

Türk Hukukunda psikolojik taciz (mobbing); işyerinde çalışanlara, diğer çalışanlar veya

işverenler tarafından sistematik biçimde uygulanan, tekrarlanan her türlü kötü

muamele, tehdit, şiddet, aşağılama gibi davranışlar olarak ifade edilmiştir.

Psikolojik tacizin en bariz örnekleri, kendini göstermeyi engellemek, sözünü

kesmek, yüksek sesle azarlamak, sürekli eleştiri, çalışan iş ortamında yokmuş

gibi davranmak, iletişimin kesilmesi, fikirlerine itibar edilmemesi, asılsız

söylenti, hoş olmayan imalar, nitelikli iş verilmemesi, anlamsız işler verilip

sürekli yer değiştirilmesi, ağır işler verilmesi ve fiziksel şiddet tehdidi

sayılabilir (Tınaz, Pınar/Bayram, Fuat/Ergin, Hediye: Çalışma Psikolojisi ve

Hukuki Boyutlarıyla İşyerinde Psikolojik Taciz (mobbing),

Beta Yayınları, İstanbul 2008, s.7, s.53-58, aktaran K. Ahmet Sevimli, agm.,

s.116).

Görüldüğü üzere, bir eylemin psikolojik taciz

olarak kabul edilebilmesi için, bir işçinin hedef alınarak gerçekleştirilmesi,

belli bir süreye yayılması ve bu durumun sistematik bir hal alması gerekir.

Belirtilen şartların gerçekleşip gerçekleşmediğinin, her somut olayda ayrı ayrı

değerlendirilmesi gerekir. Psikolojik tacizin nedenleri farklılık göstermesine

karşın amaç, çoğu kez işçinin işyerinden ayrılmasını sağlamaktır.

Önceleri özel bir düzenleme olmamasına rağmen,

çalışanların maruz kaldıkları psikolojik taciz, hizmet sözleşmesinin taraflara

yükledikleri borçlar ve ödevler kapsamında değerlendirilmiştir. Buna göre,

psikolojik taciz eylemi, işverenin işçiyi koruma (gözetme) ve eşit davranma

borçlarına aykırılık oluşturmaktadır. Bunun yanında, psikolojik taciz aynı

zamanda, işçinin kişilik haklarına da müdahale niteliği taşıması dolayısıyla,

buna ilişkin hukuki yolların da kullanılması gündeme gelebilir.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun

332.maddesi kapsamında işçinin, iş görme yükümlülüğü

çerçevesinde maruz kalacakları tehlikelere karşı işverenin gerekli tedbiri

alması gerektiği düzenlenmişti. Bu düzenleme ise,

işverenin işçiyi koruma (gözetme) borcunun temelini oluşturuyordu. 6098 sayılı

Türk Borçlar Kanunu ise, bunun yerine “İşçinin Kişiliğinin Korunması” başlıklı

417 ve devamı maddelerini getirmiştir. Bu maddenin getirdiği yenilik,

psikolojik taciz terimine açıkça yer vermiş olması ve işçinin kişiliğinin korunmasını

yoruma yer vermeyecek biçimde özel olarak düzenlemesidir. Buna göre;

“İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin

kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun

bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize

uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri

için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.

İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin

sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız

bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü

önleme uymakla yükümlüdür.

İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve

sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün

zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini,

sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir”

Somut olaya gelince; 56 yaşında evli bir kadınolan davacının, 14 yıl aralıksız olarak davalıbankanın İstanbulişyerinde avukatolarak çalışmasının ardından Adana iline atamasının

yapılarak, akabinde Kahramanmaraş, Gaziantep ve Mardinillerinde

kısa sürelerle 9 ay boyunca ve 30kez yerdeğiştirmek suretiylegörevlendirildiği dosya kapsamından

anlaşılmaktadır.

Davalı işveren, yapılan görevlendirmenin olağanbir uygulamaolduğu ve diğerbenzer durumda çalışanlara da uygulandığı yönünde bir savunmagetirmediği gibi, davacının risk tasfiye ekibi

içinde tek avukat olarak görev yaptığı anlaşılmaktadır. Bankanın diğer

avukatlarının aynı dönemde benzer şekilde görevlendirildikleri ileri sürülmüş

ise de bu husus kanıtlanmış değildir. Davacının iş sözleşmesinin feshi

öncesinde 9 aylık sürede gerçekleşen görevlendirmelerin hangiihtiyaçtankaynaklandığı

da somut biçimde ortayakonulmamıştır.

Görüldüğü üzere, davalı avukatın maruz kaldığı

bu durum, psikolojik taciz mahiyetinde olup, bu yolla davacı avukatın istifa ya

da emekliliği tercih etmesi sağlanarak, işyerinden ayrılması amaçlanmaktadır.

Davacı işçi, davalı işverenden maruz kaldığı

psikolojik taciz nedeniyle, hizmet sözleşmesini haklı nedenle feshedebileceği

gibi, işe devam etmek suretiyle diğer yasal haklarını kullanma konusunda

seçimlik hakka sahiptir (Örneğin; eldeki maddi ve manevi tazminat davası açması

gibi).

Şu durumda, psikolojik taciz olgusunun somut

olayda gerçekleştiğinin kabulü ile davacı yararına uygun bir miktar manevi

tazminata hükmedilmesi gerekmektedir..."

50. Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 16/9/2014 tarihli ve

E.2014/18743, K.2014/24185 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...mobbingin

meydana gelebilmesi için bir işçinin hedef alınarak, uzun bir süre ve belli

aralıklarla sistematik biçimde tekrarlanan, mağdurun karşı koymasına rağmen

yapılan aşağılayıcı, küçük düşürücü ve psikolojik olarak acı veren, işteki

performansı engelleyen veyahut olumsuz bir çalışma ortamına sebep olan tehdit,

şiddet, aşağılama, hakaret,ayrımcılık,

ağır eleştiri, taciz ve çalışma şartlarını ağırlaştırma gibi eylem, tutum ve

davranışların uygulanması gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre de mobbing,“bir

veya bir grup işçiyi sabote etmek için yapılan, zalimce, kötü niyetli,

intikamcı, aşağılayıcı ve eleştirici tavırlarla kendini gösteren davranış

biçimi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Mobbingde, hedef alınan kişinin şerefine, kişiliğine, karakterine, inancına,

değerlerine, yeteneklerine, tecrübelerine, birikimlerine, düşüncelerine, etnik

kökenine, yaşam biçimine, kültür ve benzeri yönlerine topluca bir saldırı sözkonusudur. Bu saldırı, dedikodu ve söylenti çıkarma,

iftira atma, toplum önünde küçük düşürme, hafife alma, karalama, kötüleme ve

yok sayma gibi kişiyi zihinsel, ruhsal, fiziksel ve bedensel olarak

etkileyebilecek eylemlerle yapılmaktadır. Süreklilik göstermeyen, belli

aralıklarla sık sık tekrarlanmayan, ara sıra münferit olarak meydana gelmiş

birkaç haksız, kaba, nezaketsiz veya etik dışı davranış mobbing

olarak nitelendirilemez."

51. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 8/5/2014 tarihli ve

E.2014/1345, K.2014/10208 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Davacının delil olarak dayandığı ve

"Major Depresyon" tanısının konulduğu,

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim dalının 19.12.2012

tarihli raporu davacının beyanları üzerine hazırlanmış olup, işverenin veya

işveren yetkilisinin iddia edilen eylemelerinin sübutuna ilişkin herhangi bir

araştırma veya değerlendirme söz konusu değildir. Salt davacının sözlü

beyanları üzerine tanzim edilmiş olan raporun davalı aleyhine değerlendirilmesi

ve mobbing iddiasına delil teşkil etmesi düşünülemez.

Mobbing iddiasına ilişkin davacının dayandığı diğer

delil olan e-mail içerikleri incelendiğinde, söz konusu e-maillerin davacının

şahsına yönelik olmadığı, anılan e-maillerin işyerindeki tüm çalışanlara aynı

anda gönderilmiş toplu e-mailler olduğu ve davacının şahsına yada

kişiliğine yönelik herhangi bir beyan içermedikleri anlaşılmaktadır. İşyerinde

daha fazla çalışılmasını belirten ve toplu olarak tüm çalışanlara gönderilip

davacıyı hedef almayan e-maillerin de mobbing

iddiasına delil teşkil etmeleri düşünülemez. Beyanları alınmış olan davacı

tanıkları, mobbing iddiasına ilişkin ayrıntılı

hiçbir beyanda bulunmamış olup, tanık anlatımları genel beyanlardan ibarettir.

Dosya kapsamında, davacının mobbing (psikolojik

taciz) iddiasına ilişkin olarak yeterli delil bulunmamaktadır. İddiasını

yeterli delil ile ispat edememiş olan davacının davasının reddi gerekirken,

kabulüne karar verilmiş olması hatalı olup bozma nedenidir."

52. Mobbingi ispat yükü ile ilgili

olarak Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 27/12/2013tarihli ve E.2013/693,

K.2013/30811 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Mobbinging

varlığı için kişilik haklarının ağır şekilde ihlaline gerek olmadığı, kişilik

haklarına yönelik haksızlığın yeterli olduğu, ayrıca mobbing

iddialarında şüpheden uzak kesin deliller aranmayacağı; davacı işçinin,

kendisine işyerinde mobbing uygulandığına dair kuşku

uyandıracak olguların ileri sürmesinin yeterli olduğu, işyerinde mobbing gerçekleşmediğini ispat külfetinin davalıya

düştüğü; tanık beyanları, sağlık raporları, bilirkişi raporu, kamera kayıtları

ve diğer tüm deliller değerlendirildiğinde mobbing iddasının yeterli delillerle ispat edildiği gözetilmeden

yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir."

53. Aynı konuda Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin

21/2/2014tarihli ve E.2014/2157 K.2014/3434 sayılı kararının ilgili kısmı

şöyledir:

"Mahkemece, davacının, davalı işyerinde,

işveren tarafından sürekli ve sistematik bir biçimde aşağılandığı, kişiliğinin

ve saygınlığının zedelendiği, kötü muameleye maruz kaldığı ve mobbinge uğradığı şüpheden uzak bir şekilde ispat

edilemediği gerekçesiyle hüküm kurulmuş ise de iddia, birbirini doğrulayan ve

tamamlayan davacı ve davalı şahit anlatımları, davacının aynı mahiyette olan ve

aynı bulgulara işaret eden birbiriyle ve anlatılanlarla uyumlu birden fazla

doktor raporu gözönüne alındığında, mobbing olgusunun açık bir şekilde ispat edildiği; kaldı

ki, hukuk yargılamasında ve özellikle de mobbinge

dayanan iddialarda yüzde yüzlük bir ispatın aranmadığı, şüpheden uzak delil

aramanın ceza yargılamasına ait olduğu, özel hukuk ve iş hukuku yargılamasında

vicdani kanaatin oluşmasına yetecek kadar bir ispatın yeterli olduğu,

taraflarca ileri sürülen delillerin sıhhat ve kuvvetinde tereddüt edilmesi

halinde işçi lehine yorum ilkesinin uygulanması gerektiği, mobbing

gibi diğer dava türlerine göre ispatı nispeten daha zor olan bir konuda kesin

ve mutlak bir ispatın aranmayacağı, bu konuda işçi lehine ispat kolaylığı

göstermenin hakkaniyet ve adalete daha uygun olacağı kanaat ve sonucuna

varılmıştır."

54. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 13/5/2015 tarihli ve

E.2015/4718, K.2015/8718 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"İşyerinde psikolojik taciz (mobbing) çağdaş hukukun son zamanlarda mahkeme kararlarında

ve öğretide dile getirdiği bir hukuki kurumdur. Örneğin Alman Federal İş

Mahkemesi bir kararında işçilerin birbirine sistematik olarak düşmanlık

beslemesi, kasten güçlük çıkarması, eziyet etmesi veya bu eylemlerin işçinin

başta işveren olmak üzere amirleri tarafından gerçekleştirilmesi olarak

tanımlanmıştır. (BAG, 15.01.1997, NZA. 1997) Görüleceği üzere işçi bir taraftan

diğer işçiye, diğer taraftan işverene karşı korunmaktadır. İşçinin anlattığı mobbing teşkil eden olayların tutarlık teşkil etmesi,

kuvvetli bir emarenin bulunması gerekmektedir. Kişilik hakları ve sağlığın ağır

saldırıya uğraması mobbingin varlığını tartışmasız

ortaya koyar.

Öte yandan ispat kurallarının zorlanan

sınırları usul hukukunda yeni arayışlara yol açmıştır. Emare bu anlayışın bir

sonucudur. Olayların tipik akışı, tecrübe kuralları göz önüne alındığında

varılacak sonuçla ispat gerçekleşir. Başka bir anlatımla bu ilk görünüş

ispatıdır."

55. Danıştay 12. Dairesinin 1/7/2015 tarihli ve E.2011/5125,

K.2015/4394 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

“19. 03.2011 tarihli ve 27879 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi konulu 2011/2 sayılı Başbakanlık

Genelgesinde; Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör işyerlerinde

gerçekleşen psikolojik tacizin, çalışanların itibarını ve onurunu zedelediği,

verimliliğini azalttığı ve sağlığını kaybetmesine neden olarak çalışma hayatını

olumsuz etkilediği belirtilmiş, kasıtlı ve sistematik olarak belirli bir süre

çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının

zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde

ortaya çıkan psikolojik tacizin önlenmesinin gerek iş sağlığı ve güvenliği

gerekse çalışma barışının geliştirilmesi açısından çok önemli olduğu vurgulanmış,

bu doğrultuda çalışanların psikolojik tacizden korunması amacıyla birtakım

tedbirler alınmıştır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca mobbing kavramı; işyerlerinde bir veya birden fazla kişi

tarafından diğer kişi ya da kişilere yönelik gerçekleştirilen, belirli bir süre

sistematik biçimde devam eden, yıldırma, pasifize

etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan; mağdur ya da mağdurların kişilik

değerlerine, mesleki durumlarına, sosyal ilişkilerine veya sağlıklarına zarar

veren; kötü niyetli, kasıtlı, olumsuz tutum ve davranışlar bütünü olarak

tanımlamıştır.

Bakılan olayda, davacının hem önceki başhekim

döneminde, hem de tarafına mobbing uygulandığı iddia

edilen ve tazminata konu edilen başhekim döneminde farklı fiilleri nedeniyle

disiplin cezaları aldığı, disiplin cezalarının davacı tarafından dava konusu edilmemeleri

nedeniyle yargı denetiminden geçmediği, davacının görev yaptığı her iki

başhekim tarafından da hizmetinde yetersiz kaldığı gerekçesiyle görevden

alınması talebinde bulunulduğu, davacı tarafından tarafına mobbing

uyguladığını iddia ettiği amiri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu ve amir

hakkında bu sebeple ceza davası açıldığı yönünde dosyada bir belge ve beyan

olmadığı, ayrıca davacı tarafından hakkında tesis edilen bu işlemler nedeniyle

21.04.2009 tarihinde İzzet Baysal Hastanesi'nde depresyon tedavisi gördüğü

belirtilmiş ise de, dosyada yer alan belgelerden, davacı hakkında bu olayların

öncesinde 17.10.2005 ve 14.11.2005 tarihli İzzet Baysal Hastanesi'nce

düzenlenmiş iki adet depresyon tanılı heyet raporunun bulunduğu görülmüş olup,

tüm bu hususların birlikte değerlendirilmesinden, görev yaptığı her iki

başhekim tarafından da farklı filleri nedeniyle hakkında verilen disiplin

cezaları yargı denetiminden geçmeyerek kesinleşen ve hizmetinde yetersiz

kaldığından bahisle görev yeri değişiklikleri talep edilen davacıya amirleri

tarafından sistematik olarak ve kendisini yıldırma amaçlı mobbing

uygulandığı hususunun açık olarak ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır...”

56. Danıştay 2. Dairesinin 13/7/2007 tarihli ve E.2007/1297,

K.2007/3247 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"İdarelerin yapmakla yükümlü kılındıkları

görevlerin yerine getirilmesinde bir kusurun olması ve bu kusur neticesinde bir

zararın doğması durumunda, idarece bu zararın tazmin edilmesi Anayasa'nın

yukarıda yer verilen 125. maddesi hükmünün gereğidir.

Kamu idareleri yapmakla yükümlü bulundukları

hizmetleri gereği gibi ifa etmekle beraber bu hizmetin işleyişini sürekli

olarak kontrol etmek ve hizmetin yürütülmesi sırasında gerekli önlemleri

almakla da yükümlüdür.

İdarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmemek

suretiyle hizmetin kötü veya geç işlemesi, gereği gibi işlememesi sonucu bir

zarara sebebiyet verilmiş olması halinin hizmet kusuru nedeniyle idareye

meydana gelen maddi veya manevi zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği idare

hukukunun yerleşmiş ilkelerindendir.

Öte yandan yine İdare Hukukunun yerleşik

ilkelerine göre manevi tazminata hükmedilebilmesi için idarenin hukuka aykırı

bir işlemi veya eylemi sonucu ağır bir elem ve üzüntünün duyulmuş olması ya da

ilgilinin şeref ve onurunun zedelenmesi veya kişinin fizik yapısını zedeleyen,

yaşama ve kazanma gücünün azalması sonucunu doğuran olayların meydana gelmesigerekmekte olup; doktrinde de kabul edildiği üzere

manevi tazminat ilgilinin mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya

yönelik bir tazmin aracı olmayıp, manevi tatmin aracıdır. Başka türlü giderim

yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı, manevi tazminatın parasal olarak

belirlenmesini zorunlu hale getirmektedir. Olayın gelişimi ve sonucu, ilgilinin

durumu itibariyle uğradığı manevi zarara karşılık takdir edilecek manevi

tazminatın, manevi tatmin aracı olmasından dolayı zenginleşmeye yol açmayacak

miktarda, fakat idarenin olaydaki kusurunun niteliğini ve ağırlığını ifade

edecek ölçüde saptanması zorunlu bulunmaktadır.

Olayda, davacı lehine İstanbul 5. İdare

Mahkemesi'nce atamasının iptali yolunda verilen kararın davalı idarece ısrarla

uygulanmamak suretiyle ağır hizmet kusuru işlenmiş olması, bu hizmet kusurunun

devamında, anılan Mahkeme kararı ile davacı açısından çalışma koşullarının

elverişsiz olduğu bu şekilde verim alınmasının beklenemeyeceği belirtildiği

halde, 2002 yılı sicilinin olumsuz düzenlenmesi, davacının görev yaptığı bu

birimin müdürlüğüne vekil olarak dahi atanma koşullarını taşımayan kişinin tedviren

görevlendirilmiş olması ve

uygulamadaçokzorunluhallerde,olabildiğincekısabirsüreiçinbaşvurulan bu yöntemin

davacının 2000 ve 2003 yılı sicil dönemlerini de kapsayacak şekilde üç yıldan

fazla bir süre boyunca sürdürülmüş olması, bu dönem boyunca davacı hakkında

memuriyet görevinden ayrılmış sayılma işlemi de dahil olmak üzere oldukça ağır işlemlerintesis edilmesi karşısında, iki yıl üst üste aynı

şekilde olumsuz sicil alınması ve bir başka sicil amiri emrinde denendiği yılda

da durumun değişmemesi halinde memuriyet görevinin sona erdirileceği yönünde

657 sayılı Yasada yer alan hüküm ile 2000 ve2003 yılı sicillerinin de olumsuz

düzenlendiği dikkate alındığında, yetersiz amir tarafından uygulanan bu

işlemler nedeniyle davacının hak etmediği ağır bir muameleye tabi tutulduğu,

İdarelerce hizmetin en ehil kişiler eliyle yürütülmesi gerekir iken geçici ve

zorunlu bir uygulama olan yasayla tanınmamış tedviren görevlendirme yöntemi üç

yıldan fazla bir süre boyunca davalı idarece sürdürülerek hizmetin kötü işlemesine

yol açıldığı, sürenin uzunluğu ve bu sicil amirince tesis edilen çoğu işlemin

İdare Mahkemelerince iptal edildiği göz önüne alındığında ağır hizmet kusurunun

oluştuğu sonucuna varılmaktadır.

Bu durumda, atanmasına ilişkin işlemin iptali

yolunda verilmiş yargı kararı uygulanmamak suretiyle, davacının 2002 yılı

sicilinin; tesis ettiği işlemler İdare Mahkemelerince iptal edilen, müdürlük

görevini yürütmeye ehil olmayan, tedviren görevlendirilmiş sicil amirince

doldurulmasına yol açılmış olması durumu ağır hizmet kusurunu oluşturmakta

olup, davalı idarece davacıya karşı hasmane bir tutum

izlendiği, nesnellik ilkesinden uzaklaşılarak keyfi muameleye tabi tutulmasına

yol açıldığı sonucuna varılmakla yaşamış olduğu derin üzüntünün karşılığı

olacak ve idarenin olaydaki kusurunun niteliğini ve ağırlığını ifade edecek

ölçüde mahkemece takdir edilecek miktarın ilgililerine rücu edilmek kaydıyla,

yasal faiziyle, manevi tazminat olarak davacıya ödenmesine karar verilmesi

gerekirken aksi yönde hüküm kurulmasında hukuki isabet görülmemiştir."

57. Danıştay 5. Dairesinin 10/4/2013 tarihli ve E.2012/9795,

K.2013/2945 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Anayasanın49 uncumaddesinin

ikinci fıkrasında; Devletin, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma

hayatını geliştirmek ve çalışanları korumak için; 56 ncı maddesinin ikinci fıkrasında ise, herkesinhayatını, beden

veruhsağlığıiçindesürdürmesinisağlamaküzeregereklitedbirlerialacağıhükmü

bulunmaktadır.

Sağlıklıvegüvenlibirortamdaçalışma,çalışanlarıntümüiçinentemelinsan haklarındanbiridir.

Kamu hizmetlerinde istenilen verimliliğinin

sağlanabilmesi açısından çalışma ortamı koşullarının önemi oldukça büyüktür. Bu

nedenle çalışma ortamı koşullarının fiziksel ve psikolojik açıdan çalışanlara

rahatsızlık vermeyen, sıkıntıya yol açmayan, sorunlardan arındırılmış bulunması

ve çalışanların yeterli ve güvenli çalışma ortamına sahip olabilmesi için her

türlü önlemin alınmış olmasıgerekmektedir.

Dosyada yer alan fotoğraf ve CD kayıtlarının

incelenmesinden, davacının, Ankara Hurdacılar Sitesi, Sosyal ve Ticarî İş

Merkezi A-5 Blok, No: 872/D-2 adresinde bulunan , içerisinde 2 masa ve 4

sandalyenin olduğu, telefon v.b. araç, gereç ve

teçhizatın bulunmadığı bir büroda görevlendirildiği; büronun fiziksel

koşullarının (çalışma ortamı, araçlar, teçhizat v.b.)

bir kamu görevlisinin görevini fiziksel ve psikolojik açıdan rahat bir şekilde

yürütebilecek nitelik taşımadığı, dolayısıyla kamu hizmetinde esas olan kamu

hizmetinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesine elverişli olmadığı

anlaşılmaktadır.

Bu durumda dava konusu işlemde hukuka uyarlık,

davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında ise hukuki isabet

bulunmamaktadır."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

58. Mahkemenin 10/3/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

59. Başvurucu; akademik olarak kendisinden yararlanılmadığını,

kendisine oda ve büro malzemesi temin edilmediğini, sekizmetrekare

büyüklüğündeki penceresiz bir odanın kendisine tahsis edildiğini ve ancak 2008

yılında bilgisayar verildiğini, odasına isimlik yaptırılmadığını, tarafına ders

görevi verilmediğini; görevlendirme, proje ve ücretsiz izin taleplerinin kabul

edilmediğini, Bölüm Başkanı tarafından Üniversitede istenmediği ve kendisine

kadro verilmeyeceği yönünde beyanlarda bulunulduğunu, uğradığı hakaretler

nedeniyle başka kurumlara naklen atama girişimlerinde bulunduğunu, sağlık

iznini il dışında geçirmesinin uygun bulunmamasına rağmen buna aykırı davrandığı

isnadıyla hakkında açılan soruşturma sonucunda muhakkik tarafından soruşturma

açılmasına mahal olmadığı kararı verilmesine rağmen aynı konuda sık sık yazı

yazıldığını, laboratuvarda çalışmasının engellendiğini, Bölüm Başkanlığı

tarafından yıllık izin ve sağlık işlemleri için gerekli olan sevk belgelerinin

verilmediğini, bu nedenle Dekanlık ve Makine Mühendisliği Bölüm

Sekreterliğinden sevk evrakı aldığını, 21-23/5/2009 tarihlerinde düzenlenen Süt

ve Süt Ürünleri Sempozyumu hazırlık çalışmalarında emek vermesine rağmen

sempozyum düzenleme kurulu üyeliğinden çıkarıldığını, idarenin uyguladığı

psikolojik şiddet, yıldırmave bezdirme neticesinde

akademisyenlik görevinden ayrılmak zorunda bırakıldığını, açtığı tazminat

davasının ise reddedildiğini belirterek Anayasa’nın 17., 27., 36., 48. ve 74.

maddelerinde düzenlenen haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat

talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

60. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun şikâyet ettiği koşullar ve

şikâyetlerini dile getirme biçimi dikkate alındığında bu şikâyetlerin

Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında incelenmesi uygun görülmüştür.

61. Olağan kanun yollarında ve genel mahkemeler önünde

dayanılmayan iddialar, bireysel başvuruya konu edilemeyeceği gibi genel

mahkemelere sunulmayan yeni bilgi ve belgeler de Anayasa Mahkemesine sunulamaz

(Bayram Gök, B. No: 2012/946,

26/3/2013, § 20).

62. Başvurucu iddialarına delil olarak ek beyan dilekçesi ekinde

iki adet çözümü yapılmamış CD sunmuş olmakla beraber bireysel başvuru dilekçesi

ve ekleri ile UYAP'ta (Ulusal Yargı Ağı Projesi)

bulunan yargılama dosyalarına ilişkin belgeler incelendiğinde başvurucunun söz

konusu CD'yi daha önce yargılama makamlarına sunmamış olduğu anlaşılmıştır.

Derece mahkemelerince yapılan yargılama aşamalarında incelenmemiş olan söz

konusu CD'nin Anayasa Mahkemesince delil olarak kabul edilerek incelenmesine

olanak bulunmadığı değerlendirilmiştir (Metin

Polat, B. No: 2013/1145, 10/6/2015 § 25).

63. Bunun yanı sıra söz konusudelil,

yargılamanın sonlandırılmasından sonra elde edilmiş ise başvurucunun, delilin

yargılamanın yenilenmesini gerektirecek nitelikte olduğu iddiasıyla derece

mahkemelerinden yargılamanın yenilenmesini talep etmesi mümkündür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

64. Başvurucu, idarenin uyguladığı psikolojik şiddet neticesinde

akademisyenlik görevinden ayrılmak zorunda bırakıldığını, bu nedenle kişinin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

65. Bakanlık görüşünde, bir eylemin Anayasa'nın 17. maddesinde

yer verilenişkence, eziyet veya haysiyetle

bağdaşmayan muamele veya ceza olarak nitelendirilebilmesi için mağdurun

sübjektif niteliklerinin yanı sıra muamelenin uygulanış şekli ve yöntemi ile

özellikle meydana getirdiği fiziksel ve ruhsal etkiler açısından önemli bir

ağırlığa ulaşmış olması gerektiği, somut başvuru açısından iddia edilen

hususların bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilmeyeceği noktasında

takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğu belirtilmiştir.

66. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı cevabında, hak ettiği

yardımcı doçent kadrosunun verilmediğini, araştırma görevliliğini kendi

isteğiyle bırakması için mobbing yapıldığını ifade

etmiştir.

i. Psikolojik Taciz (Mobbing)

Kavramı ve Hukukumuzdaki Yeri

67. Somut olayda başvurucu ihlal iddialarını mobbing

kavramına dayandırmakta olduğundan anılan kavram hakkında inceleme yapılması

gereği ortaya çıkmıştır.

68. ILO tarafından 2003 yılında hazırlanan"Sağlık Sektöründe İşyeri Şiddeti" başlıklı

Raporda mobbing kavramı, “Bir çalışana veya bir grup çalışana intikamcı, acımasız veya kötüniyetli girişimlerle adaletsiz ve sürekli negatif tavır

ve eleştiriler, sosyal ortamından izole etme, hakkında dedikodu yapma veya

yanlış söylentiler yayma yoluyla zayıflatmak ya da aşağılamak amacını güden

eziyet edilmeyi içeren psikolojik taciz şekli” olarak

tanımlanmıştır.

69. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından Mayıs 2014

tarihinde hazırlanan İşyerlerinde Psikolojik Taciz El Kitabı'nda mobbing “İşyerlerinde

bir veya birden fazla kişi tarafından diğer kişi ya da kişilere yönelik gerçekleştirilen,

belirli bir süre sistematik biçimde devam eden, yıldırma, pasifize

etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan; mağdur ya da mağdurların kişilik

değerlerine, mesleki durumlarına, sosyal ilişkilerine veya sağlıklarına zarar

veren; kötü niyetli, kasıtlı, olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür.” şeklinde

tanımlanmıştır.

70. 2011/2 sayılı Başbakanlık Genelgesinde ise anılan kavram

"Kasıtlı ve sistematik olarak belirli

bir süre çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının

zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde

ortaya çıkan psikolojik taciz" şeklinde belirtilmektedir.

71. Yargıtay kararlarında, mobbingin

meydana gelebilmesi için bir çalışanın hedef alınarak uzun bir süre ve belli

aralıklarla sistematik biçimde tekrarlanan, mağdurun karşı koymasına rağmen

yapılan aşağılayıcı, küçük düşürücü ve psikolojik olarak acı veren, işteki

performansı engelleyen veyahut olumsuz bir çalışma ortamına sebep olan tehdit,

şiddet, aşağılama, hakaret,ayrımcılık, ağır eleştiri,

taciz ve çalışma şartlarını ağırlaştırma gibi eylem, tutum ve davranışların

uygulanması gerektiği belirtilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun

25/9/2013 tarihli ve E.2012/9-1925, K.2013/1407 sayılı; Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin

16/9/2014 tarihli ve E.2014/18743, K.2014/24185 sayılı kararları).

72. Yukarıda yer

verilen ulusal ve uluslararası düzenlemeler ve yargı kararları dikkate

alındığında mobbing (psikolojik taciz) kavramının,

belirli bir veya birden fazla çalışanı hedef alan, sürekli ve sistematik

şekilde yapılan, fiziksel olmayan, psikolojik taciz biçimini ifade ettiği; bu

tacize yol açan tehdit, şiddet, aşağılama, hakaret,ayrımcılık,

ağır eleştiri, taciz ve çalışma şartlarını ağırlaştırma gibi eylemlerin tek tek

değil kümülatif olarak ele alınarak değerlendirilmesi, bu davranışların

toplamının, bireyin kişilik haklarına, onur ve haysiyetine ya da sağlığına

zarar verici nitelikte olması gerektiği anlaşılmaktadır. Bir iş yerinde tüm

çalışanlara yönelik alınan tedbir ya da talimatların, belli kişi ya da

kişilerin kişilik haklarını hedef almadığı durumlarda mobbing

olarak nitelendirilmediği, süreklilik göstermeyen, ara sıra münferit olarak

meydana gelmiş birkaç haksız, kaba, nezaketsiz veya etik dışı davranışın mobbing olarak adlandırılamayacağı görülmektedir. Söz

konusu davranışların, kişi üzerindeki etkileri önem taşımakla birlikte bireyin

kişilik haklarına, onur ve haysiyetine ya da sağlığına zarar verici nitelikte

olup olmadığı yönünden objektif kriterlere göre değerlendirme yapılması

gerekmektedir. Bunun yanı sıra mobbing kavramının

işyeri ve mesleki yaşamla ilişkili bir olguyu ifade etmesi nedeniyle mağdurun

işi ya da mesleğine ilişkin olumsuz sonuçların ortaya çıkmış olması, bu

sonuçların iş ortamının kötüleşmesi, çekilmez hâl alması veya tamamen işin veya

mesleğin bırakılması sonucunu doğurması şartının da araştırılması gerektiği

anlaşılmaktadır.

73. Kural olarak psikolojik tacize maruz kaldığını ileri süren

başvurucuların bu iddialarını yeterli ve ikna edici açıklamalar ve delillerle

ispat etmeleri gerekir. Bununla beraber psikolojik tacizi kanıtlamak kolay

değildir. Bu yüzden başvurucuların kendilerine yönelik sistematik ve süreklilik

arz eden şekilde psikolojik tacize yol açan muamele yapıldığını hukuka uygun her

türlü delille ispatlamaları mümkündür. Bunun ispatlanması durumunda bu

şekildeki muamelenin var olmadığını veya haklı sebeplere dayandığını ispat yükü

muameleyi gerçekleştiren kamu makamlarına geçecektir.

74. Yargı kararlarında da ispat külfeti konusunda aynı

yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Yargıtay kararlarında, psikolojik taciz

iddialarında şüpheden uzak kesin deliller aranmayacağı; davacı işçinin,

kendisine işyerinde mobbing uygulandığına dair kuşku

uyandıracak olguları ileri sürmesinin yeterli olduğu, işyerinde mobbing gerçekleşmediğini ispat külfetinin davalıya düştüğü

belirtilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 27/12/2013tarihli ve E.2013/693,

K.2013/30811 sayılı kararı)

75. Hukukumuzda, ilk olarak 6098 sayılı Kanun’da yapılan

düzenlemelerle kişilik haklarının korunması kapsamında anılan kavrama açıkça

yer verilmeye başlanmıştır. Anılan Kanun'un "İşçinin

kişiliğinin korunması" kenar başlıklı 417. maddesinin birinci

ve üçüncü fıkralarında yapılan düzenlemelerde

mobbing kavramını ifade etmek üzere "psikolojik taciz" terimine açıkça yer verilmiş

ve işçilerin psikolojik tacize karşı korunması özel olarak düzenlenmiştir.

Anılan maddenin gerekçesinde "işçinin

onur ve saygı gösterilmek dâhil bütün kişilik değerlerinin korunması

yükümlülüğünün düzenlendiği, cinsel tacizin yanında diğer psikolojik tacizlerin

de (mobbing) kişilik değerlerini ihlal eden sebepler

kategorisinde sayıldığı" belirtilmiştir.

76. Kamu görevlilerine ilişkin mevzuat bakımından henüz

psikolojik taciz kavramına açıkça yer veren bir düzenleme bulunmamakla birlikte

kamu görevlilerinin kişilik haklarını koruyan pek çok kanuni düzenleme

mevcuttur. Bu kapsamda657 sayılı Kanun'un 10. maddesinin ikinci ve üçüncü

fıkralarında amirlerin, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranacağı,

amirlik yetkisini kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde

kullanacağı düzenlenmiş; aynı Kanun'un 125. maddesinde, psikolojik taciz olarak

değerlendirilebilecek ve çeşitli disiplin yaptırımlarına bağlanan davranışlar

belirtilmiştir (devlet memuru vakarına

yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak, görev sırasında amire hal ve hareketi

ile saygısız davranmak, iş arkadaşlarına, maiyetindeki personele ve iş

sahiplerine kötü muamelede bulunmak, iş arkadaşlarına ve iş sahiplerine söz veya

hareketle sataşmak, görev mahallinde genel ahlak ve edep dışı davranışlarda

bulunmak, kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak, görevin yerine

getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep

ayrımı yapmak, kişilerin yarar veya zararını hedef tutan davranışlarda

bulunmak, amirine, maiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine

hakarette bulunmak veya bunları tehdit etmek vb.). Ayrıca, 2011/2

sayılı "İşyerlerinde Psikolojik Tacizin

(Mobbing) Önlenmesi" konulu

Başbakanlık Genelgesi, Anayasa'nın 40. ve 125. maddeleri ile 6/1/1982 tarihli

ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2., 12. ve 28. maddeleriyle

kişilerin haklarını ihlal eden idari işlemler ve eylemler nedeniyle idare

aleyhine iptal ve tazminat davaları açabilecekleri şeklindeki düzenlemeler de

örnek olarak gösterilebilir.

77. Danıştay ve idare mahkemelerinin yerleşik içtihadındageçici görevlendirme, naklen atama gibi

işlemlerin, hizmetin gerekleri ve kamu yararı gözetilmeden sırf memuru cezalandırma

ya da görevinden fiilen uzaklaştırma amacı ile tesis edilemeyeceği, aksi

durumun idarenin sorumluluğunu gerektireceği kabul edilmektedir (Danıştay İdari

Dava Daireleri Kurulunun 1/6/2015 tarihli ve E.2013/2413, K.2015/2181 sayılı

kararı).

78. Aynı şekilde Danıştay ve idare mahkemelerinin yerleşik

içtihadında, manevi zarar; kişinin şahıs varlığında iradesi dışında meydana

gelen, şan, şeref, kişilik hakları ve vücut bütünlüğüne yönelik eylem ve

işlemler nedeniyle oluşan derin ruhsal ve bedensel acı, üzüntü olarak

tanımlanmaktadır. Manevi zararın, zararı doğuran eylem ya da işlemin, kişinin

ruhsal ve bedensel varlığında oluşturduğu etki gözönünde

bulundurularak tespit edilebileceği (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun

4/12/2013 tarihli ve E.2010/564, K.20134329 sayılı kararı), manevi tazminata

hükmedilebilmesi için kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama ve kazanma

gücünün azalması sonucunu doğuran olayların meydana gelmesi veya idarenin

hukuka aykırı bir işlem veya eylemi sonucunda ağır bir elem ve üzüntünün

duyulmuş olması ya da şeref ve haysiyetin rencide edilmiş bulunması gerektiği,manevi tazminat belirlenirken bir yandan idarenin

eyleminin hukuka aykırılığının ağırlığını ortaya koyacak ve hukuka aykırılığı

özendirmeyecek, diğer taraftan da ilgililerin sosyal ve ekonomik durumu dikkate

alınarak olay nedeniyle duyduğu manevi acının kısmen giderilmesini ifade

edecek, buna karşın da ilgilinin zenginleşmesine yol açmayacak bir miktarın

belirlenmesi gerektiği belirtilmektedir (Danıştay İdari Dava Daireleri

Kurulunun 21/1/2015 tarihli ve E.2013/3271, K.2015/63 sayılı kararı).

ii. Anayasa'nın 17. maddesinin İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

79. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları

şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse

insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz."

80. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve

yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu

makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir

toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin

korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının

hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz

konusu olabilir.”

81. Özel hayat geniş bir kavram olup kapsayıcı bir tanımının

yapılması oldukça zordur. Bununla beraber özel hayata saygı hakkı; kişinin

maddi ve manevi bütünlüğü, fiziksel ve sosyal kimliği, bireyin ismi, cinsel

yönelimi, cinsel yaşamı gibi unsurları korumaktadır. Kişisel bilgiler ve

veriler, kişisel gelişim, aile hayatı vb. konular da bu hakkın içinde yer

almaktadır (Ahmet Acartürk, B.

No: 2013/2084, 15/10/2015, § 46).

82. “Özel hayat”

“özel bir sosyal hayat” sürdürmeyi, yani kişinin sosyal kimliğini geliştirme

hakkı anlamında bir “özel hayatı” güvence altına almaktadır. Bu yönü ile

birlikte değerlendirildiğinde bahsi geçen hak, ilişki kurmak ve geliştirmek

üzere çevresinde bulunanlarla temas kurma hakkını da içermektedir. Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında mesleki hayat çerçevesinde yürütülen

faaliyetlerin “özel hayat” kavramı dışında tutulamayacağı belirtilmektedir.

Mesleki hayata getirilen sınırlamalar, bireyin sosyal kimliğini yakınlarında

bulunan insanlarla olan ilişkilerini geliştirme şeklinde yansıttığı ölçüde

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girebilmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir

ki insanların büyük çoğunluğu, dış dünya ile olan ilişkilerini geliştirme

olanaklarını, daha çok hatta en çok, mesleki hayatları çerçevesinde yürüttükleri

faaliyet kapsamında elde etmektedir (Özpınar/Türkiye, B. No: 20999/04, 19/10/2010, § 45; Niemietz/Almanya, B. No: 13710/88, 16/12/1992, §

29; ).

83. Özel hayat alanına dâhil olan tüm hukuksal çıkarlar

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınmakla birlikte söz konusu

hukuksal çıkarların Anayasa’nın farklı maddelerinin koruma alanına girdiği

görülmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında,

herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmektedir. Bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve

geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı

kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile

bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına

karşılık gelmektedir (Sevim Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30).

84. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında insan onurunun

korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye “işkence” ve “eziyet”

yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” ceza veya muameleye

tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hüküm Sözleşme'nin 3.

maddesi kapsamında güvence altına alınmış olan hukuksal çıkarları kapsamaktadır.

Belirtilen düzenlemede yer alan ifadeler arasında bir yoğunluk farkı

bulunmaktadır. Kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne en ağır şekilde

zarar veren muamelelerin "işkence", bu seviyeye varmayan fakat yine

de vücutta zarar ya da yoğun fiziksel veya ruhsal ızdırap

veren insanlık dışı muamelelerin "eziyet", küçük düşürücü ve

alçaltıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise "insan haysiyetiyle

bağdaşmayan" muamele veya ceza olarak belirlenmesi mümkündür(Tahir Canan, § 22).

85. Ancak, bir eylemin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık düzeyine ulaşmış

olması gerekir. Bu asgari eşiğin aşılıp aşılmadığının belirlenmesinde her somut

olayın özellikleri dikkate alınarak bir değerlendirme yapılması esastır. Bu

bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve manevi etkileri ile mağdurun cinsiyeti,

yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, § 23). Her somut olayın

kendine özgü koşulları ışığında, belirtilen ağırlık eşiğinin altında kalan muamele

ve eylemler ise diğer haklar kapsamında değerlendirilebilir (Şehnaz Ayhan, B. No: 2013/6229, 15/4/2014,

§ 23 ).

86. Yukarıda yer verilen tespitlerden de anlaşılacağı üzere

Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan kişinin maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile üçüncü fıkrasında yer alankimseye "işkence",

"eziyet" yapılamayacağı ve kimsenin "insan haysiyetiyle bağdaşmayan"

muamele ve cezaya tabi tutulamayacağı düzenlemeleriyle kişinin vücut ve ruhsal

bütünlüğüne yönelik müdahaleler bakımından bir derecelendirme öngörülmüş olup

asgari ağırlık düzeyine ulaşan müdahalelerin üçüncü fıkra kapsamında

incelenmesi, bu düzeyin altında kaldığı tespit edilen müdahalelerin ise birincifıkrada öngörülenkişinin

maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamında incelenmesi

gerekir.

87. Doğası gereği cezaların veya menfi hareket ve eylemler ile

olumsuz hayat deneyimlerinin, kişinin maddi ve manevideğerlerini

etkilemesi ve kişide stres, üzüntü ve sair menfi tezahürlere yol açması ve bu

etkileri açısından özellikle küçük düşürücü muamele kavramını çağrıştırması

mümkün olmaktadır. Bununla birlikte belirtilen eylemlerin Sözleşme'nin 3.

maddesi anlamında işkence, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele ve bu

kavramların Anayasa'nın 17. maddesinde yer verilen muadilleri olan işkence,

eziyet veya haysiyetle bağdaşmayan muamele veya ceza olarak

nitelendirilebilmesi için mağdurun sübjektif niteliklerinin yanı sıra

muamelenin uygulanış şekli ve yöntemi ile özellikle meydana getirdiği fiziksel

ve ruhsal etkiler açısından önemli bir ağırlığa ulaşmış olması gerekmektedir (Şehnaz Ayhan, § 25) .

88. Belirtilen tespitler ışığında somut olay incelendiğinde

başvurucu tarafından kendisini yıpratmakiçin ders

görevi verilmediği; görevlendirme, proje ve ücretsiz izin taleplerinin kabul

edilmediği, bölüm başkanı tarafından Üniversitede istenmediği, kendisine kadro verilmeyeceğiyönünde beyanlarda bulunulduğu, sağlık iznini

il dışında geçirmesiyle ilgili olarak hakkında açılan soruşturma sonucunda muhakkik

tarafından soruşturma açılmasına mahal olmadığı kararı verilmesine rağmen aynı

konuda sık sık yazı yazıldığı,Bölüm Başkanlığı

tarafından yıllık izin ve sağlık işlemleri için gerekli olan sevk belgelerinin

verilmediği, yapılan bu işlem ve eylemler nedeniyleçalışma

şevki kırılmak suretiyle manevi zarara uğratıldığı ve bu kapsamda Anayasa'nın

17. maddesinin ihlal edildiği iddiasıyla başvuruda bulunulduğu anlaşılmaktadır.

İddia edilen eylemlerinbaşvurucu üzerinde manevi

yönden etkilerinin olması mümkün olmakla birlikte söz konusu eylemlerin olduğu

dönemde araştırma görevlisi kadrosunda çalıştığı anlaşılan 13/8/1973 doğumlu

olduğu görülmekle yetişkin bir birey ve kamu görevlisi olan başvurucu hakkındaiddia edilen eylemlerin manevi etkileri, süresi ve

yoğunluk derecesi gibi unsurlar ile başvurucunun yaşı ve mesleki statüsü de

dikkate alındığında Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında

değerlendirilmesi için gerekli olan asgari eşiği aştığı söylenemez.

89. Bu nedenle başvurucunun şikâyetinin, maddi ve manevi

varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın

17. maddesinin birinci fıkrası kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

90. Devletin, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü; öncelikle kamu otoritelerinin bu

hakka müdahale etmemelerini yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen

şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal yönden zarar görmelerine neden

olmamalarını gerektirir. Bu, devletin vücut ve ruh sağlığını korumadan

kaynaklanan negatif bir ödevidir (Cezmi

Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 81).

91. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında ayrıca

devletin, pozitif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi

ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların,

gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden

kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet,

bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten

korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

92. Anayasa'nın 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri

arasında kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin

temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle

bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri

kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları

hazırlamaya çalışmak sayılmıştır. 49. maddesinde, devletin;çalışanların hayat seviyesini yükseltmek,

çalışma hayatını geliştirmek, çalışanları korumak ve çalışma barışını sağlamak

için, 56. maddesinin ikinci fıkrasında ise herkesinhayatını,

beden veruhsağlığıiçindesürdürmesinisağlamaküzeregereklitedbirlerialacağı

belirtilmek suretiyle devletin yükümlülükleri gösterilmiştir.

93. Anayasa'nın 17. maddesi "Devletin

temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddedeki genel

yükümlülük, 49. ve 56. maddelerdeki özel yükümlülüklerle birlikte yorumlandığında

devletin; gerek kamu ve gerekse özel kesimlerdeki işyerlerinde insan onurunun

korunması, tüm çalışanlara ayrımcılık yapılmaksızın muamelede bulunulması,

çalışma huzuru ve barışının sağlanması için gerekli politikaları belirlemek,

düzenleme ve denetleme tedbirlerini almak şeklinde pozitif yükümlülüğü

bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

94. Devletin kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yapılan

müdahaleler bakımından söz konusu pozitif yükümlülüğü, müdahalelere karşı

etkili mekanizmalar kurmak, bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan

yargısal prosedürleri sağlamak ve bu suretle yargısal ve idari makamların

bireylerin, idare ve özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir

karar vermesini temin etmek sorumluluğunu da içermektedir (Benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. X ve Y/Hollanda, B. No: 8978/80, 26/3/1985, § §§ 23, 24, 27; Hajduova/Slovakya, B. No: 2660/03, 30/11/2010, § 46).

95. Bu kapsamda somut başvuru açısından tespiti gereken

hususlar; kamu makamlarının eylem ve işlemleriyle başvurucunun kişilik

haklarına, onur ve saygınlığına veya sağlığına yönelik muamelede bulunulup

bulunulmadığı, bu şekilde muamele yapılmış ise muamelenin haklı ve objektif

gerekçelere dayanıp dayanmadığı ve kullanılan yöntem ile gerçekleştirilmesi istenilen

amaç arasında makul bir oransal bağın kurulup kurulmadığıdır.

96. Belirtilen tespitler ışığında somut olay incelendiğinde:

a. Başvurucu tarafından sekizmetrekare

büyüklüğündeki penceresiz bir odanın kendisine tahsis edildiği iddia edilmekle

beraber, yargılama dosyasına idare tarafından sunulan belgelerde başvurucuya

penceresi olan ve bir öğretim üyesi ile birlikte paylaştığı oda tahsis

edildiğinin belirtildiği, başvurucunun derece mahkemeleri önünde bu iddianın

aksini herhangi bir somut kanıta dayalı olarak ispat edemediği anlaşılmıştır.

b. Başvurucu; kendisini yıpratmakiçin

ders görevi verilmediğini ileri sürmüş, 2547 sayılı Kanun'un 33. maddesinin

birinci fıkrasının (a) bendinde, araştırma görevlilerinin araştırma inceleme ve

deneylerde yardımcı olmak üzere atanan öğretim yardımcıları olduğu belirtilirek görev tanımları içinde ders verme görevi

belirtilmemiş olması, aynı Kanun'un 3., 22. ve 31. maddeleri hükümleriyle

öğretim üyeleri olan profesör, doçent, yardımcı doçent unvanlı personel ile

öğretim görevlilerinin ders verebileceğinin düzenlenmesi karşısındaidarenin

başvurucuya ders görevi verme yükümlülüğü bulunmadığı anlaşılmıştır.

c. Başvurucu, sağlık iznini il dışında geçirmesinin uygun

bulunmadığı nedeniyle hakkında açılan soruşturma sonucunda muhakkik tarafından

soruşturma açılmasına mahal olmadığı kararı verilmesine rağmen aynı konuda sık

sık yazı yazıldığını ileri sürmüştür. Bölüm Başkanlığı tarafından yazılan

7/4/2009 tarihli yazıda, başvurucunun 26/3/2009 tarihinden itibaren aldığı on

beş günlük sağlık raporunda "sağlık

iznini başka bir ilde geçirebilir" ifadesinin bulunmadığı,

rapor izninin il dışında geçirilmesinin Dekanlık Makamınca uygun görülmediği,

bu konuda açıklama yapması ve bundan sonra daha dikkatli davranması gerektiğinin

bildirildiği, belirtilen konunun araştırılması için 27/4/2009 tarihli yazıyla

soruşturmacı görevlendirildiği, soruşturmacı tarafından hazırlanan 5/8/2009

tarihli raporda, başvurucu hakkında soruşturma açılmasına mahal olmadığınınbildirildiği görülmüştür. Başvuru formu ve

ekleri ile UYAP üzerinden yapılan incelemelerde, söz konusu rapor sonrasında

aynı konuya ilişkin olarak başkaca yazı bulunmadığı görülmüştür.

d. Bölüm Başkanlığının 19/10/2009 tarihli yazısıyla başvurucunun

laboratuvarların genel temizlik ve düzeninin kontrolüyle görevlendirildiği,

Bölüm Başkanlığının tarihsiz ve 571 sayılı yazısında başvurucunun öğrenci

uygulamalarının yapıldığı laboratuvarların günlük kontrollerini yapmadığının

tespit edildiği belirtilerek 26/10/2009 tarihine kadar bu konuda açıklama

yapmasının istendiği görülmüştür. Bu husus hakkında başvurucu hakkında olumsuz

yönde etkiler doğurabilecek uyarı, disiplin yaptırımı gibi hiçbir işlem tesis

edilmediği anlaşılmıştır.

e. Başvurucu; Bölüm Başkanlığı tarafından yıllık izin ve sağlık

işlemleri için gerekli olan sevk belgelerinin verilmediğini, bu nedenle

Dekanlık ve Makine Mühendisliği Bölüm Sekreterliğinden sevk evrakı aldığını

ileri sürmüştür. Başvuru formu ve ekleri ile UYAP üzerinden dava dosyasında

yapılan incelemelerde, 2007 ile 2009 yılları arasında başvurucuya pek çok hastaneyesevk evrakı verildiği, bunların Bölüm Başkanı A.Y.

tarafından imzalanmış olduğu, 18/5/2009, 8/10/2009 ve 15/10/2009 tarihli sevk

evraklarının Dekan tarafından imzalandığı görülmüştür.

f. Başvurucunun Tarım ve Köyişleri

Bakanlığı Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunda geçici

görevlendirilmesi yönündeki 8/10/2008 tarihli talebinin, Dekanlığın 9/10/2008

tarihli yazısıyla reddedildiği anlaşılmıştır.

g. Başvurucunun, 16/10/2009 tarihli dilekçesiyle yıllık izin

talebinde bulunduğu ve bu talebin reddedildiği görülmüştür. 2547 sayılı

Kanun'un 64. maddesinin birinci fıkrasında, öğretim elemanlarının yıllık

izinlerini, öğrenime ara verilen zamanlarda kullanacakları düzenlenmiştir. Başvurucunun 2009-2010 eğitim öğretim yılı güz döneminde

yıllık izin talep ettiği, anılan Kanun hükmü karşısında idarenin, öğrenime ara

verme zamanı olmayan bir zamanda yıllık izin verme yükümlülüğü bulunmadığı

anlaşılmıştır.

Buna göre başvuru dosyasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden,

başvurucu hakkında 18/5/2009 ve 15/10/2009 tarihlerindegöreve

gelmediği hususuyla ilgili açıklama istenilmesi sonrasında başvurucunun sağlık

kurumuna gittiğini belirtmesi üzerine herhangi bir işlem yapılmadığı, aynı

şekilde 26/3/2009 tarihinden itibaren aldığı on beş günlük sağlık raporunda

"sağlık iznini başka bir ilde

geçirebilir" ifadesinin bulunmadığı hususuyla ilgili yapılan

inceleme sonucunda başvurucu hakkında soruşturma açılmasına mahal olmadığı

kararı verildiği, anılan incelemelerin somut isnatlara dayandığı ve ilgili

mevzuata aykırı olmadığı, başvurucunun açıklamalarını ve savunmasını sunması

için gerekli imkanların sunulduğu, sonuçta başvurucuya herhangi bir disiplin

cezası da verilmediği; başvurucunun ders görevi verilmemesi, görevlendirme ve

yıllık izin taleplerinin reddedildiği iddiaları bakımından, söz konusu

talepleri değerlendirmede 2547 sayılı Kanun uyarınca idarenin takdir yetkisinin

bulunduğu, başvurucunun benzeri taleplerinin büyük kısmına idare tarafından

olumlu cevap verildiği, dolayısıyla bu talepler bakımından idarenin takdir

yetkisini keyfî kullandığı yönünde somut tespitler bulunmadığı anlaşılmıştır.

Bunun yanı sıra 19/10/2009 tarihli yazıyla laboratuvarların genel temizlik ve

düzeninin kontrolü ve denetimi ile görevlendirilmesinin başvurucu tarafından

akademisyenlik kariyeriyle bağdaşmayan ve rencide edici bir görev olarak

algılandığı, gerçekten söz konusu görevlendirmenin araştırma görevlisi görevine

uygun olup olmadığının tartışılabileceği, dolayısıyla başvurucu üzerinde manevi

yönden etkilerinin olması mümkün olmakla birlikte başvurucunun anılan denetim

görevini yerine getirmediği yönünde idarenin tespitinin bulunduğu, naklen başka

kuruma atandığından Pamukkale Üniversitesi'nden 11/11/2009 tarihinde ayrıldığı,

dolayısıyla söz konusu görevlendirmenin uzun sürmediği dikkate alınarak somut

olayda kamu makamlarının sergiledikleri yaklaşımların kişinin maddi ve manevi

varlığına yönelik psikolojik tacizlerde bulunulduğunu kabul edecek objektif

ağırlıkta olmadığı, başvurucu hakkındaki işlemlerin yıldırma ve psikolojik

tacizde bulunma amacı taşıdığının kabulünü gerektirecek soyut iddialar dışında

bir bulgunun tespit edilmediği hususları gözönüne

alındığında kamusal makamların maddi ve manevi bütünlüğe yönelik keyfî

müdahalelerinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

97. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın

17.maddesininbirinci fıkrasında güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın

korunması ve geliştirilmesi hakkına yönelik açık ve görünür bir ihlal

saptanmadığından başvurunun açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Başvurunun açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

10/3/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Hicabi DURSUN

Erdal TERCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Şermin

BİRTANE

Basvurucu : Hüdayi ERCOŞKUN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/6235, 10 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. A. Başvurunun açıkça
  12. Birtane
  13. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/6235
Tarih
10 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • Yaman Turizm Servis Nakliye San. Tic. Ltd. Şti. ve Ali Maşacı Başvurusu (B. No: 2013/6150)
  • Salih Alkan Başvurusu (B. No: 2013/4747)
  • Sedat Demir Başvurusu (B. No: 2013/9646)
  • Feyziye Kılıç ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6645)
  • Metin Yamalak Başvurusu (B. No: 2013/7132)
  • Kamuran Reşit Bekir Başvurusu (B. No: 2013/8425)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.