İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hüseyin Dayan Başvurusu (B. No: 2013/5033)

1. Başvuru, terör olaylarından dolayı köyün terke mecbur

Başvuru No2013/5033Tarih13 Nisan 2016Okuma25 dk · 4.970 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Hüseyin Dayan Başvurusu

Karar tarihi
13 Nisan 2016
Başvuru Numarası
2013/5033
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

4.970 kelime·25 dk okuma·18 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, terör olaylarından dolayı köyün terke mecbur

kalınması nedeniyle idare hukukunun genel hükümleri kapsamında manevi

zararlarının tazmini için yapılan başvurunun ve akabinde açılan davanın

reddedilmesi sonucunda özel hayatın gizliliği ilkesi ile mülkiyet ve adil

yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 3/7/2013 tarihinde Van Bölge İdare Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 2/9/2015 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, tanınan ek süre sonunda görüşünü

16/10/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

26/10/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 4/11/2015 tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, Hakkari ili Çukurca

ilçesi Uzundere beldesinde ikamet etmekte iken terör ve terörle mücadele

kapsamında güvenlik güçleri tarafından köy halkının Van iline nakledildiğini,

bu nedenle köyünü terk etmek zorunda kaldığını iddia etmiştir.

9. Başvurucu 1/1/2005 tarihinde 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı

Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun

kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle Hakkari

Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) başvurmuştur.

10. Komisyon 21/5/2008 tarihli ve 2008/1-22264 sayılı kararında

mal varlığına ulaşamama nedeniyle başvurucuya ev, ahır ve ağaçları için toplam

45.536,89 TL tazminat ödenmesine karar vermiş; başvurucu ile sulhname imzalanmış ve belirlenen tazminat miktarı 6/3/2009

tarihinde başvurucu vekilinin hesabına aktarılmıştır.

11. Başvurucu 1/8/2009 tarihinde, yerleşim yerini terk etmeye

mecbur kalması nedeniyle uğramış olduğu manevi zararların giderilmesi talebini

içeren bir dilekçe ile İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğüne

(Genel Müdürlük) başvuruda bulunmuştur.

12. Genel Müdürlük 20/8/2009 tarihli ve 6626 sayılı kararında

5233 sayılı Kanun’da manevi tazminat ödenmesi hakkında hüküm olmadığından veya

bu konuda yargı kararı bulunmadığından işlem yapılmaksızın başvuru evrakının

iadesine karar vermiştir.

13. Başvurucu tarafından belirtilen ret işlemi aleyhine iptal

davası ve manevi tazminat istemli tam yargı davası açılmıştır.

14. Van 2. İdare Mahkemesinin 12/11/2010 tarihli ve E.2010/683,

K.2010/4037 sayılı kararı ile davanın reddine hükmedilmiştir. İlgili gerekçe

şöyledir:

“...İdare

kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları

tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare

hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri

gereği tazmin edilmektedir. Buna karşın bilimsel ve yargısal içtihatlarla

geliştirilen sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan

kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen

kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin

gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan

özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi

amaçlanmıştır.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olmakla

birlikte, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla 5233 sayılı Terör

ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun

27.07.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir...

İdarenin sorumluluğuna ilişkin genel idare

hukuku ilkeleri ile yukarıda yer alan açıklamaların birlikte değerlendirilmesinden

şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır: Türk İdare Hukukunda, idarenin sorumluluğu,

“hizmet kusuru nedeniyle sorumluk” ve “kusursuz sorumluluk” olmak üzere iki ana

gruba ayrılmaktadır. İdarenin kusursuz sorumluluğunun dayanağını oluşturan ilkeler

bakımından bir birlik bulunmamakla birlikte kusursuz sorumluluk ilkesi “risk

sorumluluğu” ve “kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi” olarak iki ana

kategoride incelenmekte olup, “Sosyal risk ilkesi” genel olarak “risk ilkesi”

başlığı altında irdelenmektedir. İşte, 5233 sayılı yasa, çeşitlerini de

saydığımız sorumluluk ilkelerinden “sosyal risk ilkesine” yönelik olarak

yapılan ayrıntılı bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, sosyal risk

ilkesinin kapsamı ile 5233 sayılı yasanın genel gerekçesinde öngörülen

amaçların birbiriyle örtüştüğü görülmektedir. Hatta, genel gerekçede, doğrudan

sosyal risk ilkesinden bahsedildiğinden, tasarının, bu ilkenin yasalaşmasına

yönelik olduğu daha da netlik kazanmaktadır. Bu cümleden bahisle, sosyal risk

ilkesi, yargı içtihatlarıyla ortaya çıkan bir ilke olarak karşımıza çıkmakta ve

sorumluluk hukukunun bir kısmına yönelik olan bir yasal boşluğu doldurmakta

iken, artık, o boşluk, sosyal risk ilkesiyle değil, 5233 sayılı Yasa ile

doldurulmuş bulunmaktadır.

Dosyanın incelenmesinden; davacının, söz

konusu köyde ikamet etmekte iken yaşanan terör olayları ve terörle mücadele

faaliyetleri nedeniyle 1995 yılında köyünü terk ettiğinden ve köyün güvenlik

nedeniyle halen yerleşime kapalı olduğundan bahisle uğradığını ileri sürdüğü manevi zararların karşılanması istemiyle genel

hükümlere göre İçişleri Bakanlığı’na yaptığı başvurunun reddi üzerine

bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Sosyal risk ilkesiyle; idarenin faaliyet

alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu

olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan zararların

topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmaktadır.

Dava konusu olaya, yani, davacının güvenlik

gerekçesiyle köyünden göç etmesi olayına baktığımızda, uyuşmazlığın sosyal risk

ilkesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinde şüphe bulunmamaktadır... Zira,

davacının köyünün güvenlik nedeniyle boşaltılmasına sebep olan husus yoğunlaşan

terör eylemlerinin varlığıdır. Bu eylemlere bakıldığında ise, eylemlerin

Devlete yönelik olduğu, Devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçladığı, bu tür

olayların zarar gören kişi ve kurumlara karşı kişisel husumetten ileri

gelmediği açıktır.

Bu hale göre, özünde sosyal risk ilkesi bulunan dava konusu uyuşmazlığa sebep olan

hususun yoğunlaşan terör eylemlerinin varlığı olması sebebiyle iş bu davanın

5233 sayılı yasa kapsamında irdelenerek karar verilmesi gerekmektedir. Zira,

5233 Sayılı yasa, sosyal risk ilkesinin yasalaşmış halidir. Bu

bakımdan, 5233 sayılı yasanın kapsamı ve bu yasaya göre karşılanacak zararların

neler olduğu hususu önem kazanmaktadır. Yasının kapsamına ilişkin maddeler ise

aşağıda tek tek sayılmıştır.

...

Yukarıda bahsi geçen maddelerden de açıkça

anlaşılacağı üzere, sosyal risk ilkesinin

yasalaşmış hali olan 5233 sayılı Kanun, terör eylemleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle sadece maddî zarara uğrayan

kişilerin bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek

amacıyla düzenlenmiş, dolayısıyla, sosyal risk ilkesinin kapsamı, 5233 sayılı

yasa ile daraltılarak maddi zararlara münhasır hale getirilmiş olup, manevi

zararlar bu Kanun kapsamında bulunmamaktadır.

Bu nedenle, davacının 1995 yılında köyünden

göç etmesi sebebiyle uğradığını ileri sürdüğü manevi zararlarının

karşılanmasına hukuken olanak bulunmamaktadır...”

15. Başvurucunun temyizi üzerine Danıştay Onbeşinci

Dairesinin 18/11/2011 tarihli ve E.2011/5817, K.2011/4037 sayılı ilamı ile

kararın usul ve hukuka uygun olduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz

nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği

belirtilerek kararın onanmasına hükmedilmiştir.

16. Başvurucunun karar düzeltme istemi Danıştay Onbeşinci Dairesinin 20/12/2012 tarihli ve E.2012/8401,

K.2012/14642 sayılı ilamı ile reddedilmiştir. Ret kararı başvurucuya 3/6/2013

tarihinde tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 3/7/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

18. 5233 sayılı Kanun’un 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı, terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının

karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”

19. 5233 sayılı Kanun’un 2. maddesi şöyledir:

“Bu Kanun,3713 sayılı Terörle

Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren

eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar

gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen

karşılanması hakkındaki esas ve usullere ilişkin hükümleri kapsar.”

20. 5233 sayılı Kanun’un 12. maddesi şöyledir:

“Komisyon, doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile yaptığı

tespitten sonra 8 inci maddeye göre belirlenen zararı, 9 uncu maddeye göre

hesaplanan yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerindeki nakdî ödeme

tutarını, 10 uncu maddeye göre ifa tarzını ve 11 inci maddeye göre mahsup

edilecek miktarları dikkate alarak, uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak

safi miktarı belirler. Komisyonca, bu esaslara göre hazırlanan sulhname tasarısının örneği davet yazısı ile birlikte hak

sahibine tebliğ edilir.

Davet yazısında hak sahibinin sulhname

tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde gelmesi veya yetkili bir

temsilcisini göndermesi gerektiği, aksi takdirde sulhname

tasarısını kabul etmemiş sayılacağı ve yargı yoluna başvurarak zararının tazmin

edilmesini talep etme hakkının saklı olduğu belirtilir.

Davet üzerine gelen hak sahibi veya yetkili temsilcisi sulhname tasarısını kabul ettiği takdirde, bu tasarı

kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanır.

Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci fıkraya göre kabul edilmemiş

sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenlenerek bir örneği ilgiliye

gönderilir.

Sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin

yargı yoluna başvurma hakları saklıdır.”

21. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir

“1. İdari dava türleri

şunlardır:

...

b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel

hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam

yargı davaları,

...”

22. 2577 sayılı Kanunu’nun 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş

olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya

başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl

ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak

haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen

veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden

itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu

sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.”

23. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 26/3/2014 tarihli ve

E.2013/1489, K.2014/1219 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:

“5233 sayılı Yasa, idarenin terör olaylarına dayalı

kusursuz sorumluluk alanını genişleten, oluşan zararların yargı yoluna

başvurmadan sulh yoluyla ödenmesine öngören, bu yönüyle uyuşmazlığın sadece

maddi zararlara ilişkin kısmının yargı dışı alternatif bir yöntemle giderilmesini

sağlayan, ancak manevi zararların karşılanmasını da engellemeyen nitelikte bir

yasadır.

Nitekim

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18888/02 nolu

başvuruya konu 12/01/2006 günlü Aydın İçyer - Türkiye kararının 81. paragrafında, 5233 sayılı Terör ve

Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla ilgili

olarak “Tazminat Kanun’unda yalnız maddi zararlar için tazminat talep etme

olanağının bulunduğu doğru olsa da Kanun’un 12. maddesinin idari mahkemelerde

manevi zarar için tazminat talep etme olanağı verdiği görülmektedir.” ifadesine

yer verilmiştir.

Bu

durumda, terör olayları nedeniyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi

kapsamında bulunup 5233 sayılı Yasa uyarınca karşılanmayan ilgililerin ileri

sürdükleri manevi zarara bağlı tazminat

taleplerine ilişkin uyuşmazlıklarda, idare hukukunun tazminata ilişkin ilke ve kuralları çerçevesinde 2577

sayılı Yasanın öngördüğü usullere tabi olarak manevi tazminat ödenip

ödenmeyeceğine ilişkin yargısal incelemesinin yapılması gerekmektedir.”

24. Danıştay Onbeşinci Dairesinin

11/12/2014 tarihli ve E.2011/9361, K.2014/9507 sayılı kararının gerekçesinin

ilgili kısmı şöyledir:

“... terör eylemeleri veya terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler sonucunda salt toplumun bir bireyi olmaları

nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının sosyal risk ilkesi

gereğince sulhen karşılanması amacıyla çıkarılan 5233 sayılı Kanun kapsamında bulunan maddi zararların sulhen

karşılanması için 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinden ayrı, özel bir usul

öngörmektedir... Ayrıca, 5233 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesiyle

Kanun’un uygulamasını geriye yürüterek, 19/7/1987 - 27/7/2004 tarihleri

arasında meydana gelen olaylar nedeniyle zarara uğrayanların, Kanun’ un

yürürlüğe girmesinden itibaren 1 yıl içinde ilgili mercilere başvurması

halinde, bu zararlarının tazmin olacağını getirmekte, böylece 2577 sayılı

Kanun’un 13. maddesinde öngörülen sürelerde dava açma hakkını kullanamayan

kişilerin zararlarının da sulhen karşılanmasını amaçlamaktadır...”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

25. Mahkemenin 13/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

26. Başvurucu, Hakkari ili Çukurca ilçesi Uzundere beldesinde

ikamet etmekte iken terör olayları nedeniyle can ve mal güvenliği

bulunmadığından yerleşim yerinin devlet görevlilerince boşaltıldığını, 5233

sayılı Kanun kapsamında yapmış olduğu müracaatın kabul edildiğini ve maddi

zararları için idare ile sulhname imzalandığını,

manevi zararlarının tazmini için idare hukuku genel hükümleri çerçevesinde

idareye yapmış olduğu başvurunun ve akabinde açtığı davanın reddedildiğini,

2577 sayılı Kanun kapsamında başlattığı prosedürde anılan Kanun uyarınca

değerlendirmede bulunması gerekirken idareye yaptığı başvuru ve sonrasında

açtığı davanın 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılmış bir başvuru gibi kabul

edilerek reddedildiğini, yerleşim yerini terk etmek zorunda kalması nedeniyle

uğramış olduğu manevi zararlarının tazmini imkânından mahrum bırakıldığını,

köyünden 1995 yılında göç etmekle beraber köye dönüş henüz mümkün olmadığından

ihlalin süregelen nitelik arz ettiğini, süre aşımı olmadıkça sosyal risk ilkesi

gereğince devletin sorumluluğunun bulunduğunu belirterek Anayasa’nın 2., 5.,

20., 35., 36., 90. ve 125. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini

iddia etmiş; manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

27. Başvuru formu ve ekleri incelendiğinde başvurucunun 2577

sayılı Kanun kapsamında idareye yapmış olduğu başvurunun ve açtığı davanın

reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 2., 5., 20., 35., 36., 90. ve 125.

maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini iddia ettiği anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi

ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

16). Başvurucu, Mahkemece hatalı değerlendirme yapılarak davasının reddi

yönünde karar verildiğini, bu nedenle manevi zararları hakkında idare hukuku

genel hükümleri kapsamında inceleme yapılarak bir giderim sağlanması imkânının

kendisine tanınmadığını belirterek Anayasa’nın 20., 35. ve 36. maddelerinde

tanımlanan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Anılan ihlal iddiaları

bakımından temel sorun başvurucunun mahkemeye etkili erişiminin engellenmesi

iddiası olduğundan başvurunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye

erişim hakkı yönünden incelenmesi uygun görülmüş; başvurucunun diğer ihlal

iddiaları yönünden ayrıca inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

28. Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda açıkça

dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

29. Başvurucu, 5233 sayılı Kanun kapsamında yaptığı başvuru

kabul edilerek idare ile sulhname imzalandığını,

belirlenen tazminat miktarının da ödendiğini, bu şekilde maddi zararlarının

tazmin edildiğini fakat manevi tazminat talebi ile 2577 sayılı Kanun’un genel

hükümleri kapsamında yaptığı başvuru hakkında hatalı değerlendirme yapılarak

5233 sayılı Kanun kapsamında manevi tazminat imkânının bulunmadığı gerekçesi

ile başvuru ve davasının reddedildiğini, bu nedenle manevi zararlarının

tazminini isteme imkânından mahrum bırakıldığını belirtmiştir.

30. Bakanlık görüş yazısında 5233 sayılı Kanun’un lafzı ve

yasalaşma süreci incelendiğinde bu Kanun kapsamında manevi zararların tazmin

edilmesi imkânının bulunmadığı, başvurucunun manevi tazminat talebinin idare

hukukunun genel hükümlerine göre değerlendirilmesinin uygun olacağı,

başvurucunun manevi tazminat istemi incelenirken başvurucunun bu talep ile idareye

yaptığı başvuru tarihinde köyüne dönme imkânının bulunup bulunmadığı husunun ilgili idari kurumlardan öğrenilerek başvurucunun

talep ve davasında süre aşımı bulunup bulunmadığı yönündeki değerlendirmede

dikkate alınması gerektiğini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları

incelendiğinde maddi tazminatın adil tazmin oluşturduğu yönünde kararların

bulunduğu ve bu nedenle ayrıca manevi tazminata hükmedilmesine gerek

görülmediği, başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası hakkında inceleme

yapılması hâlinde mülkiyet hakkına müdahalenin bulunup bulunmadığı; müdahalenin

varlığı kabul edilirse bu müdahalenin kanunilik ilkesi, meşru amacın bulunması

ve kamu yararı ile başvurucunun hakkına yapılan müdahale arasında adil dengenin

bulunup bulunmaması yönünden değerlendirmelerin yapılması gerektiğini

belirterek Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına da atıflar yapılmış;

başvurucunun şikâyeti incelenirken bu hususların da gözönünde

bulundurulması gerektiği yönünde beyanda bulunmuştur.

31. Bakanlık görüşüne karşı başvurucu, 5233 sayılı Kanun

kapsamında manevi tazminat istemlerinin karşılanması imkânı bulunmamakla

birlikte 5233 sayılı Kanun’un terör ve terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle uğranılan zararlar için manevi tazminat istenmesini

yasaklayıcı hüküm içermediğini, kaldı ki idare hukukunun genel hükümleri

kapsamında idareye başvuru yaptığını ve tam yargı davası açtığını, yerleşim

yerini 1995 yılında terk etmek zorunda kaldığını, bazı bölgeler için Köye Dönüş

ve Rehabilitasyon Projesi kapsamında köye dönüş imkânının sağlanmasına ve köye

dönüşlere izin verilmesine rağmen yerleşim yeri için anılan koşulların henüz

oluşmadığını, dolayısıyla süregelen ihlal durumu söz konusu olduğundan süre

aşımı bulunup bulunmadığı incelenirken zarara neden olan durumun sona erdiği

tarihin dikkate alınması gerektiğini, köyünün halen dönüşü yasak olan yerler

arasında olduğunu, sosyal risk ilesi gereği manevi tazminat isteminin kabul

edilmesi gerektiğini, terör ve terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle oluşan manevi zararların tazmini yönünde AİHM ve Danıştaykararları bulunduğunu beyan etmiştir.

32. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular için benimsediği

temel yaklaşım doğrultusunda kural olarak bireysel başvuruya konu davadaki

olayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması,

yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile

kişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas

yönünden adil olup olmaması, bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye

tabi tutulamaz. Anayasa’da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece

ve açıkça keyfilik içermedikçe, derece mahkemelerinin kararlarındaki maddi ve

hukuki hatalar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Bu çerçevede derece

mahkemelerinin delilleri değerlendirmesinde açık ve bariz takdir hatası

bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No:

2012/1027, 12/2/2013, § 26).

33. Somut başvuruda da Anayasa Mahkemesinin görevi; usul

kurallarının uygulanması konusunda derece mahkemelerinin takdir ve

değerlendirmelerini denetlemek olmayıp usule ilişkin uygulamanın, kişinin

mahkemeye erişim hakkını, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS)

aykırı olarak kısıtlayıp kısıtlamadığını denetlemektir (Neriman Polat, B. No: 2012/1223,

5/11/2014, § 33).

34. Somut olayda başvurucu tarafından idare hukuku genel

hükümleri kapsamında talep edilen manevi tazminat isteminin adil yargılanma

hakkı kapsamındaki “medeni hak ve yükümlülükler” kavramına dâhil olup

olmayacağının değerlendirilmesi gerekmektedir.

35. AİHM’in, AİHS’in

6. maddesine dair benimsediği dinamik yorum anlayışı Mahkeme’nin medeni hak ve

yükümlülüklerle ilgili soyut bir tanımlama yapmaktan kaçınmasına neden

olmaktadır. Medeni hak ve yükümlülük kavramı, ilke olarak, özel hukuk

davalarını AİHS’in 6. maddesinin koruması altına

almaktadır. Fakat AİHM, geliştirdiği içtihatla, özel kişiler arasındaki

uyuşmazlıklar yanında, kamu hukuku özellikleri ağır basan, devlet ile birey

arasındaki uyuşmazlıkları da medeni hak ve yükümlülük kavramına dâhil etmekte

ve 6. maddenin kapsamına girdiğini ortaya koymaktadır (İsmail Taşpınar, B. No:

2013/3912, 6/2/2014, § 23).

36. Adil yargılanma hakkının bir insan hakkı olarak

kavranmasının bir sonucu olarak AİHM’in geliştirdiği

içtihatlar ile “medeni hak ve yükümlülükler” deyiminin kapsamını

genişletmesinin en önemli sonucu adil yargılanma hakkının norm alanının

genişlemesi olmuştur. Adil yargılanma hakkının norm alanının genişlemesinin bir

sonucu olarak bireyler sahip olduklarını iddia ettikleri tüm yasal hak ve

yükümlülükleri talep edebilir, aynı zamanda devletin bu hak ve yükümlülüklere

yaptığı her türlü müdahaleye yargı önünde itiraz edebilirler (İsmail Taşpınar,

§ 24).

37. Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının

kapsamının belirlenmesinde de AİHM’in “medeni hak ve

yükümlülükler” deyiminin kapsamını genişletme eğilimi gözönüne

alınmalıdır. AİHM “medeni hak ve yükümlülükler” deyimini, hangi hukuk alanına

girdiğine ve devletin müdahale edip etmediğine bakmaksızın bir kişinin sahip

olduğu, savunulabilecek hak ve yükümlülükleri kapsayacak şekilde genişletme

eğilimindedir (İsmail Taşpınar, § 26).

38. Başvurucunun terör ve terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetlerden kaynaklandığını belirttiği zararlarının manevi tazminat ödenmesi

ile giderilmesine ilişkin talebinin incelenmesinde 5233 sayılı Kanun’da

başvurucunun anılan giderim imkânına ilişkin hüküm bulunmamakla birlikte idare

hukukunun genel hükümleri kapsamında başvurucunun anılan talep hakkına sahip

olduğu kanaatine varılmaktadır. Kamu hukuku özellikleri ağır basan, tazminata

ilişkin devlet ile birey arasındaki bu uyuşmazlık da “medeni hak ve

yükümlülükler” kapsamında kabul edilmeli; bu hak ve yükümlülüğe yönelik

müdahale iddiaları hakkında yargı yoluna başvurma ve etkili karar alma hakkına

sahip olduğu sonucuna varılmalıdır.

39. Mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde

düzenlenen adil yargılanma hakkının güvenceleri arasında yer almaktadır (Ahmet Yıldırım, B. No: 2012/144,

2/10/2013, § 28; Özkan Şen, B.

No: 2012/791, 7/11/2013, § 51; Ş.Ç.,

B. No: 2012/1061, 21/11/2013, § 28; Kenan

Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014, § 41).

40. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı ve uyuşmazlık

kapsamında bir talebi mahkeme önüne taşıyabilmek ve bunların etkili bir şekilde

karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye

başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını (Özkan

Şen, § 52) ya da kişinin bizatihi mahkemeye başvurmuş olmasını

anlamsız hale getiren sınırlamalar, mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (İbrahim Can Kişi, B. No: 2012/1052,

23/7/2014, § 31).

41. AİHM mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü”

ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili

erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını

ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili

fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki

belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye

erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar

verilmektedir (Şener Berçin, B.

No: 2013/5516, 22/1/2015, § 52).

42. Başvuru konusu olayda başvurucunun manevi tazminat talebine

yönelik olarak mahkemeye erişim hakkı, idari yargı alanında uygulanabilir bir

haktır. Bu bağlamda mahkemeye erişim hakkı, tazminat talebi bulunan bir

kimsenin, bu istemi hakkında bir mahkeme tarafından bu talebin yerinde olduğu

ya da olmadığı yönünde bir karar verilmesini isteme hakkıdır.

43. 5233 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde Kanun’un çıkarılış

amacı “... terör eylemleri veya terörle

mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi

zararlarının yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre

içinde ve sulh yoluyla karşılanması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ancak bu

yolla sonuç alamayanların başvurmaları, verilen tazminat miktarlarının haksız

zenginleşme aracı olarak kullanılmasının önlenmesi...” şeklinde

belirtilmiştir. Ayrıca 5233 sayılı Kanun’un 2. maddesinin madde gerekçesinde “Zararların sulhen

karşılanması yöntemi ile mağdurların yargı yoluna gitmelerine gerek kalmaksızın

kısa sürede zararlarının giderilmesi amaçlanmıştır.” ifadesine yer

verilmiştir.

44. 5233 sayılı Kanun’un 2. maddesinde, bu Kanun’un 12/4/1991

tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1., 3., ve 4. maddeleri

kapsamına giren eylem veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddi

zararlarının sulhen karşılanması hakkındaki esas ve

usullere ilişkin hükümleri kapsadığı ifade edilmiş; “Zararın karşılanmasına

ilişkin sulhname” başlıklı 12. maddesinde ise

komisyonun doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile yaptığı tespitten

sonra uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak safi miktarı belirleyeceği ve

belirtilen esaslara göre hazırlanan sulhname

tasarısının bir örneğini davet yazısı ile birlikte hak sahibine tebliğ edeceği,

davet üzerine gelen hak sahibinin veya yetkili temsilcisinin sulhname tasarısını kabul etmesi durumunda bu tasarının

kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanacağı, sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci fıkraya

göre kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenlenerek

bir örneğinin ilgiliye gönderileceği, sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda

ilgililerin yargı yoluna başvurma haklarının saklı olduğu; 13. maddesinin ilk

fıkrasında da sulhnamede belirlenen zararların sulhnamenin imzalanmasından sonra valilik onayı üzerine ifa

tarzına göre Bakanlık bütçesine bu amaçla konulan ödenekten üç ay içinde

ödeneceği hükme bağlanmıştır (Zübeyit Kaya,

B. No: 2013/7674, 21/5/2015, § 38). Terör ve terörle mücadeleden doğan maddi

zararların karşılanması konusunda 5233 sayılı Kanun'da, 2577 sayılı Kanun’un

13. maddesinden farklı olarak özel bir giderim usulü ön görülmektedir (bkz. §§

23, 24).

45. Somut başvuruda başvurucunun idare hukuku genel hükümleri

kapsamında Genel Müdürlüğe yaptığı başvuruda 5233 sayılı Kanun’da manevi

tazminat ödenmesi hakkında hüküm veya başvurucunun talebi konusunda yargı

kararı bulunmadığından işlem yapılmaksızın başvuru evrakının iadesine karar

verilmiştir. Başvurucu tarafından idare hukuku genel hükümleri kapsamında Genel

Müdürlük kararının iptali ile manevi tazminat istemli açılan davada

başvurucunun manevi zararlarının karşılanması istemiyle genel hükümlere göre

İçişleri Bakanlığına yaptığı başvurunun reddi üzerine başvurucu tarafından dava

açıldığı kabul edilmekle birlikte (bkz. § 14) başvurucunun talebi 5233 sayılı

Kanun kapsamında işletilmiş prosedür olarak değerlendirilerek sadece 5233

sayılı Kanun kapsamında bir inceleme yapılmıştır. Başvurucunun idare hukuku

genel hükümleri kapsamında yaptığı başvuru ve açtığı dava 5233 sayılı Kanun

kapsamında öngörülen ve özel bir giderim usulü olan başvuru yolu şeklinde

olduğu değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın 36. maddesi gereği mahkemeye

erişim hakkı kapsamındaki etkili karar hakkına yönelik müdahale Anayasa’nın 13.

maddesi bağlamında ölçülülük ilkesi yönünden incelenecektir.

46. Anayasa’nın 36.

maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş

olmakla birlikte bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak

bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da

hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir.

Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş

olsa da Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların

sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım

koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemenin hak arama özgürlüğünün doğasından

kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar

olduğu açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan

güvencelere aykırı olamaz (Özkan Şen,

§ 58; Tahir Gökatalay,

B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39; İbrahim

Can Kişi, § 33).

47. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar

başlıklı 13. maddesine göre temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın

yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabilir. Ayrıca bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve

ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyet'in gereklerine ve

ölçülülük ilkesine aykırı olamaz (İbrahim

Can Kişi, § 34; Neriman Polat,

§ 42).

48. AİHM de mahkemeye erişim hakkının dayanağı olan AİHS’in 6. maddesinde adil yargılanma hakkının

sınırlandırılması rejimi düzenlenmemiş olmasına rağmen bunun hiçbir surette

mahkemeye erişim hakkının sınırlandırılamayacağı anlamını taşımadığını, hakkın

niteliği gereği mahkemeye erişim konusunda devletin birtakım sınırlama ve

düzenlemeler yapmasının kaçınılmaz olduğunu ve bu nedenle sözleşmeci

devletlerin bu konuda bir takdir alanına sahip olduklarını kabul etmektedir.

Ancak bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte meşru bir amaca

dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu yararının

gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak

şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklenmemiş olması gerekir (Rıza Gençoğlu, B. No: 2013/3543, 7/5/2015,

§ 49).

49. Sonuç itibarıyla mutlak olmayan ve sınırlandırılabilen

mahkemeye erişim hakkına ilişkin sınırlandırmaların kanuni olması, hakkın özünü

zedeleyecek şekilde hakkı kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve

ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir (Serkan Acar, B. No: 2013/1613, 2/10/2013,

§ 38; İbrahim Can Kişi, § 36).

50. Bir tazminat veya tam yargı davasına konu olan alacağa

ilişkin mevzuat hükümleri kapsamında yürütülen yargılamada kişilerin

taleplerini başlattıkları usulde hataya düşülerek incelemenin yapılacağı

mevzuat kaynaklarının daraltılması, belirtilen anlamda dava açılması ile ilgili

bir kısıtlama olarak değerlendirilmekte ve bu müdahalenin mahkemeye erişim

hakkı kapsamında incelenmesi gerekmektedir.

51. Somut olayda başvurucunun idare hukuku genel hükümleri

kapsamında idareye yapmış olduğu başvuru ve akabinde açtığı dava 5233 sayılı

Kanun kapsamında incelemeye tabi tutularak anılan Kanun kapsamında başvurucunun

manevi tazminat talep etme imkânı bulunmadığı gerekçesi ile reddedilmiştir.

52. Manevi tazminat istemi ile 5233 sayılı Kanun kapsamında

yapılan bir başvuruda benzer iddialar daha önce bireysel başvuruya konu olmuş

ve Anayasa Mahkemesinin bu konuda verdiği kararında, başvurucunun 5233 sayılı

Kanun kapsamında yaptığı başvuru ve akabinde açtığı davada manevi tazminat

taleplerini Mahkeme önünde ileri sürmüş ise de kararın gerekçesinden

iddialarının tam olarak karşılanmadığı, 5233 sayılı Kanun’da manevi zararların

karşılanmasına ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği gerekçesiyle

talebin reddine karar verildiği anlaşıldığından başvurucunun adil yargılanma

hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır

(Abbas Emre, B. No: 2014/5005,

6/1/2016, §§ 67-85). Başvuru konusu olayda da başvurucu manevi tazminat

isteminin karşılanmamasından şikâyet etmekle birlikte somut başvuruda başvurucu

Abbas Emre kararından farklı

olarak 5233 sayılı Kanun kapsamında öngörülen prosedür ile manevi tazminat

talebinde bulunmamış; idare hukuku genel hükümleri kapsamında başlattığı süreç

ile manevi tazminat istemini dile getirmiştir. Bu bakımdan her iki başvuru

farklılık arz etmektedir.

53. AİHM; Aydın İçyer/Türkiye ((kk),

B. No: 18888/02, 12/1/2006, § 81) kararında 5233 sayılı Kanuna dayalı manevi

tazminat istemlerinde 5233 sayılı Kanun kapsamında yalnızca maddi zararlar için

tazminat talep etme olanağının bulunduğunu ancak Kanun’un 12. maddesinin idari

yargıda manevi zarar için tazminat talep etme imkânı sağladığını ifade

etmektedir (Abbas Emre, § 77).

54. 5233 sayılı Kanun’un 1. maddesinde yer alan “maddi” sözcüğünün itiraz yoluyla iptal

edilmesi amacıyla yapılan başvuruda Anayasa Mahkemesi 25/6/2009 tarihli ve

E.2006/79, K.2009/97 sayılı kararında anılan iptal istemini reddetmiştir.

İlgili gerekçe şöyledir:

“5233 sayılı Yasa, terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören

kişilerin maddi zararlarının özellikle yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan,

idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması amacıyla hazırlanmış

bir yasadır. Yasa bu yönüyle zarara uğrayan vatandaş ile devlet arasındaki

uyuşmazlıkta yargı yoluna gidilmeden alternatif bir çözüm yöntemi getirmiştir.

Yasa koyucu bu amaca uygun olarak yargılama hukuku kurallarından farklı

hükümler öngörerek buna ilişkin esasları Yasa'da ayrıntılı olarak kurala

bağlamıştır.

…

5233 sayılı Yasa, idarenin eylem ve işleminin

sonucu olmayan ve herhangi bir idari işlem veya eylemle doğrudan nedensellik

bağı da bulunmayan, ancak terör ve terörle mücadele sırasında meydana gelen

zararların da tazmini yolunu açan, bu anlamda idarenin kusursuz sorumluluk

alanını genişleten bir yasadır. Bu Yasa idarenin kusursuz sorumluluk alanını

genişletmekle birlikte, aynı zamanda terör ve terörle mücadele sırasında

meydana gelen zararlardan sadece 'maddi' olan kısmının sulh yoluyla tazminine

ilişkin esas ve usulleri belirlemektedir. Yasa'da

bu zararlardan 'manevi' olan kısmın idareden talep edilemeyeceğine ilişkin bir

hükme yer verilmediği gibi, 12. maddede 'sulh yoluyla çözülemeyen

uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır' denilerek

Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer

verilmiştir. Bu nedenle itiraz konusu ibare, idarenin sorumluluk

alanını daraltan veya idari işlem veya eylemlere karşı yargı yolunu kapatan bir

hüküm içermemektedir.”

55. 5233 sayılı Kanun maddi zararların özel bir giderim usulü

(bkz. §§ 23-24, 43-44, 54) olmakla birlikte manevi zararların karşılanmasına da

engel olmayan bir yasadır. 2577 sayılı Kanun’un 12. ve 13.maddelerinde,

idarenin işlem veya eyleminden kaynaklı olarak hakları ihlal edilenlere

tazminat talebinde bulunabilme imkânı tanınmaktadır. Bu yol, 5233 sayılı Kanun

dışında idari yargıda genel hükümlere başvurularak uğranılan zararın tazminine

imkân sağlamaktadır (Abbas Emre,

§ 81).

56. Somut başvuruda tazminat hukukunun genel prensiplerine göre

yapılan başvuru ve açılan davada 5233 sayılı Kanun’un 12. maddesinin son

fıkrasındaki (bkz. § 20), 2577 sayılı Kanun’un 1. ve 13. maddelerindeki (bkz.

§§ 21, 22) açık düzenlemeler ile Anayasa Mahkemesi (bkz. § 54), Danıştay (bkz.

§§ 23, 24) ve AİHM (bkz. § 53) içtihatları dikkate alındığında başvurucunun

manevi tazminat talebi hakkında idare hukukunun genel hükümleri kapsamında

inceleme yapılarak bir karar verilmesi yoluyla başvurucunun mahkemeye erişimine

olanak sağlanabilirdi. İdareye yaptığı başvurusunu ve açtığı davasını tazminat hukukunun

genel hükümlerine göre inceletme imkânından mahrum kalan başvurucunun mahkemeye

erişim hakkına müdahalede bulunulduğu kabul edilmiştir.

57. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna

ulaşılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun’un

50. Maddesi Yönünden

58. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

59. Başvurucu 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

60. Mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına

alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

61. Mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılamasında hukuki yarar bulunduğundan ihlal

kararının bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Van 2. İdare

Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

62. Anayasa Mahkemesinin manevi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği manevi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında

değerlendirme yapılarak mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinin tespit

edilmesi ile başvurucunun manevi tazminat istemi arasında illiyet bağı

bulunmaması nedeniyle tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

63. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Van 2.

İdare Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminata ilişkin taleplerinin REDDİNE,

E. 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına

başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması

hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için

yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin İçişleri Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

13/4/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Nuri

NECİPOĞLU

Erdal TERCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör Yrd.

:

Leyla Nur

ODUNCU

Başvurucu

:

Hüseyin

DAYAN

Vekili : Av. Mehmet Nuri YILDIZ

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/5033, 13 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. No: 2012/1061, 21/11/2013, § 28; Kenan
  12. B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39; İbrahim
  13. A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın
  14. B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
  15. C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin
  16. F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına
  17. H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  18. Necipoğlu
  19. Oduncu
  20. Dayan
  21. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/5033
Tarih
13 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Veysel Tekin Başvurusu (B. No: 2013/5091)
  • Hasan Gökalp ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/9058)
  • AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/5198
  • Mehmet Denk ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6264)
  • Ali Yanar Başvurusu (B. No: 2013/5216)
  • Ferdi Koç Başvurusu (B. No: 2013/3398)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.