İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk Başvurusu (B. No: 2013/6587)

1. Başvuru, konut yakınında bulunan baz istasyonunun sağlığı

Başvuru No2013/6587Tarih24 Mart 2016Okuma40 dk · 8.077 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Hüseyin Tunç Karlık Ve Zahide Şadan Karluk Başvurusu

Karar tarihi
24 Mart 2016
Başvuru Numarası
2013/6587
R.G. Tarih ve Sayı
6/5/2016-29704
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.077 kelime·40 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, konut yakınında bulunan baz istasyonunun sağlığı

olumsuz etkilediği iddiasıyla açılan davanın reddedilmesi nedeniyle maddi ve

manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı ile aile yaşamına saygı

hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/8/2013 tarihinde İstanbul Anadolu 25.Asliye Hukuk

Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil

edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca başvcurunun

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 9/4/2015 tarihinde başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvurunun bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 1/6/2015 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

18/6/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular,

Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir.

8. Başvurucular, İstanbul ili Kadıköy ilçesi Erenköy

Mahallesi'nde bulunan iki apartman dairesinde ikamet etmektedir.

9. Söz konusu dairelerin bulunduğu bina yakınına T. İletişim

A.Ş.ye ait baz istasyonunun ilgili idarenin izni ile kurulması üzerine

başvuruculardan Hüseyin Tunç Karlık; Türk Telekomünikasyon Kurumu Genel

Müdürlüğüne hitaben gönderdiği Kadıköy 4. Noterliğinin 2/8/2007 tarihli ve

16806 yevmiye sayılı ihtarnamesi ile baz istasyonunun, ikametgahına 5 metre

mesafede bulunan balkonunun karşısında olduğunu, bu nedenle sağlığından endişe

duyduğunu bildirmiş ve bahse konu baz istasyonunun kaldırılmasını talep

etmiştir.

10. Ulaştırma Bakanlığı Bilgi Teknolojileri Başkanlığının

14/8/2007 tarihli yazısı ile söz konusu istasyonun ilgili mevzuatta öngörülen

koşullara uygun olduğu ve kurulum ile çalışmasına yasal engel bulunmadığı

bildirilmiştir.

11. Başvurucu Hüseyin Tunç Karlık tarafından, eşinin kanser

hastalığına yakalandığının anlaşıldığını belirttiği 14/1/2010 tarihinden sonra,

Türk Telekomünikasyon Kurumu Genel Müdürlüğüne ve T. İletişim A. Ş. Genel

Müdürlüğüne hitaben gönderilen, Kadıköy 9. Noterliğinin 16/2/2010 tarihli ve

5068 ve 5069 yevmiye sayılı ihtarnameleri ile, daha önce baz istasyonunun

kaldırılması yönünde talepte bulunduğu, eşinin bu süreçte kanser hastalığına

yakalandığı, tedavisinin bir kısmının evde sürdürüleceği, baz istasyonun

belirtilen yerde kalmasının tedaviyi menfi etkileyeceğinin tartışmasız olduğu,

ayrıca aynı apartmanda yaşayan bir başka kişinin de benzer bir rahatsızlıktan

hayatını yitirdiği bildirilmiş ve bahse konu baz istasyonunun kaldırılması

talep edilmiştir.

12. Başvurucular tarafından ilgili idare ve şirketçe söz konusu

ihbarnamelere bir cevap verilmediği belirtilmiştir.

13. Başvurucular 10/6/2011 tarihinde kayda alınan dava

dilekçeleriyle Kadıköy ilçesi Erenköy Mahallesi Çobanyıldızı Sokak ile Çelebi

Sokak'ın kesiştiği noktada evlerine 5 metre mesafede bulunan elektrik direği

üzerine davalıların ortak işlemleriyle baz istasyonu inşa edildiğini, baz

istasyonun zararlarıyla ilgili olarak davalı Bilgi Teknolojileri ve İletişim

Kurumuna ihtarname çekilmesi üzerine istasyonun güvenlik sertifikalı ve limit değerlerin

altında radyasyon yaydığının bildirildiğini oysa başvurucu Hüseyin Tunç'un

eşinin sağlıklı biriyken kan kanseri rahatsızlığına yakalanıp 13/5/2011

tarihinde vefat ettiğini, başvurucu Zahide'nin de cilt kanseri hastalığına

yakalanıp tedavi gördüğünü, ayrıca kendileriyle aynı apartmanda oturan bir çok

kişinin benzer rahatsızlıklara maruz kaldıklarını, kanser rahatsızlıklarıyla

belirtilen baz istasyonu arasında uygun illiyet bağı olduğunu belirterek, baz

istasyonunun faaliyetinin durdurularak kaldırılmasını ve başvurucu Hüseyin Tunç

Karlık için 18.103,93 TL maddi tazminat ile 200.000,00 TL manevi tazminatın

başvurucu Zahide Şadan Karluk için ise 50.000,00 TL

manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen

tahsiline karar verilmesini talep etmişlerdir.

14. Davaya konu baz istasyonunun bulunduğu mahalde yapılan keşif

ve ölçümler neticesinde dört kişilik bilirkişi heyeti tarafından tanzim edilen

raporda; baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik dalgaların sürekli

yayıldığı ve yakın mesafelerde yaşayan insanları sürekli maruziyet

altında bıraktığı, GSM ve baz istasyonlarının kanser yapıcı etkisini gösteren

herhangi bir çalışma olmamasına karşın bu olasılığın tümüyle dışlanabilmesinin

de bilimsel yaklaşım açısından olası olmadığı, uluslararası kimi rapor ve

yayınlarda da risk kaynakları konusunda yeterince ve uygun biçimde

bilgilendirilmemenin oluşturacağı sağlık ile ilgili kaygılar taşımanın stres

etkeni olabileceği ve bireylerin yaşam kalitelerinin olumsuz yönde

etkilenebileceği gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerektiğinin belirtildiği,

elektromanyetik radyasyon konusunda her ülkenin kendi standartlarına göre limit

değerler belirlediği; elektromanyetik alan oluşturan sabit telekomünikasyon

cihazlarının kuruluş yeri, montajı ve denetlenmesine ait hususların,

elektromanyetik alanda istem dışı ve sürekli maruz kalma durumunda, çevre ve

insan sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri gidermek amacıyla kabul

edilen elektromanyetik alan şiddet sınır değerlerinin, ölçün yöntemleri veya

ölçüm yapmaya yetkili kuruluşların ve ölçüm sonuçları elektromanyetik alan

şiddeti sınır değerlerine uygun olmayan sabit telekomünikasyon cihazlarının

sınır değerlere uygun hâle getirilmesine ilişkin usul ve esaslar ile bunlara

uyulmaması hâlinde işletmelere uygulanacak müeyyidelerin, 16/5/2009 tarihli ve

27230 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Elektronik

Haberleşme Cihazlarına Güvenlik Sertifikası Düzenlenmesine İlişkin Yönetmelik

çerçevesinde düzenlendiği belirtilmiştir. Raporda, ilgili firmanın söz konusu

baz istasyonu için güvenlik sertifikası aldığı, baz istasyonu antenlerinin

apartmanın birinci katına 6.4 metre mesafede bulunduğu, keşif mahallinde iki

defa ölçüm yapıldığı, baz istasyonundaki antenlerin ışıma yönlerinin apartmanın

sadece birinci katını 30 derece ile etki altında bıraktığı, bu nedenle daha

yukarı katlarda bulunan dairelerin ikinci ölçüm gününde ölçülmediği, zira

başvurucu Zahide Karluk’un üçüncü kattaki dairesinde yapılan birinci ölçüm 0.62

V/m değerinde bulunmuş olup bu değerin normal ortam şartlarında beklenen bir

sonuç olarak yorumlandığı, ölçüm sonuçlarının kaydedilen maksimum değerler

olduğu ve ortalama ölçüm değerlerinin bunların daha altında olduğu, şimdiye

kadar yapılan araştırmalarda baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik

radyasyonların spesifik soğurma hızı değerlerinin, güvenlik mesafesi dışında

kalındığı takdirde yüksek olduğu ve bu nedenle insan sağlığını zararlı yönde

etkilediği ile ilgili bilimsel yayına rastlanılmadığı, baz istasyonlarının

insan sağlığına zararlı etkileri ile ilgili olarak Avrupa Birliği ülkelerinin

tespitlerini içeren ve şimdiye kadar bu alanda yapılan tüm araştırmaları

derleyen raporda, baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonların

kesin kanser yapıcı etkilerini içeren bilimsel yayına rastlanmadığı ifade

edilmiştir. Raporda ayrıca, keşif sırasında başvurucular ve söz konusu

apartmanda bulunan diğer bazı şahıslar ile yapılan görüşmelerde, baz

istasyonunun yaşamlarına karşı bir tehdit oluşturduğu düşüncesi ve kaygısını

derinden taşıdıklarının sözel ve sözel olmayan ifadeleri ile anlaşıldığı,

özellikle kanser sebebi ile eşini kaybeden başvurucu Hüseyin Karlık ile yapılan

özel görüşmede hastalık, kayıp ve yaşam kaygısına bağlı olarak Travma Sonrası Stress Bozukluğu tespit edildiği, başvurucular tarafından

yaşadıkları olayların baz istasyonuna dayandırıldığı ve başvurucuların ölüm

korkusunu şiddetlendirdiği tespitlerine yer verilmiştir.

15. Söz konusu raporun sonuç bölümünde teknik yönden yapılan

değerlendirme kapsamında, yapılan inceleme ve ölçümler sonucunda baz

istasyonunun yaydığı elektromanyetik radyasyon seviyeleri açısından

yürürlükteki yasal düzenlemelerin öngördüğü şekilde tesis edildiğinin

belirlendiği ancak istasyonun normal güç değerlerinden daha düşük güçte

çalıştığının tespit edildiği, bu hâliyle ölçüm sonuçlarının tamamının sınır

değerlerin altında olduğu, psikolojik yönden yapılan değerlendirme kapsamında,

gerek bilimsel çalışmalar gerekse somut olguda elde edilen teknik ölçüm

sonuçları ve açıklanan tüm hususlar gözönüne

alındığında ölçüm yapılan bölgelerdeki elektromanyetik radyasyon seviyesinin

sağlık açısından bir risk oluşturmayacağının tespit edilmesine ve aynı zamanda

baz istasyonunun psiko-sosyal sağlık üzerinde

doğrudan bir etkisinden söz edilebilmesinin tüm yaşamsal değişkenler bazında

incelenmesinin olanaksızlığına rağmen başvurucuların baz istasyonunun

kaldırılması istemlerinin temelinde, psikolojik olarak kendilerinin ve

yakınlarının sağlığını ve hayatını,sosyal ve aile

zeminlerini kaybetme korkusunun yer aldığı, başvurucular ve yakınlarının sık

olarak baş ağrısı, uykusuzluk, bellek sorunları yaşadıkları, verilen bu

bilginin ise bireylerin yaşına bağlı ve/veya biyolojik kökenli olabileceği, bu

hususunun ise söz konusu raporda değerlendirilemeyeceği, ancak hastalanma

duygusuna, ölüme ve geleceğe yönelik duyulan korkunun yaşam deneyimleri ve

bilgilere dayalı psikolojik bir etkileşim sonucu olduğu, dolayısıyla hastalık

ve ölüm kaygısının kişinin psikolojisiyle açıklanabileceği, bu duygu ile

yapılan tüm psikolojik ve sosyal etkileşimlerinin de yaşam kalitesine etkisi

olduğunun düşünüldüğü belirtilmiş, sağlık yönünden yapılan değerlendirme

kapsamında ise ikinci ölçümde alınan elektrik alan şiddeti değerlerinin kan

kanseri de dahil herhangi bir kansere sebep olabileceği ile ilgili kesin bir

bilimsel kanıta rastlanmadığı belirtilmiştir.

16. Kadıköy 4. Asliye Hukuk Mahkemesi 13/9/2012 tarihli ve

E.2011/306, K.2012/444 sayılı kararıyla davanın reddine karar vermiştir.

Kararın gerekçesi şöyledir:

"...Davacı Zahide yönünden kendinin kanser hastası olması ve

gelinin de kanser hastalığından ölmesi sebebiyle manevi tazminat istenmişse de,

bilirkişi raporuna atfen bu kişinin oturduğu dairenin 3. kat 9 numara olup

direkteki antene uzaklığının da 6.8 metre bulunduğu, 1. ölçümde sınır değerin 6

olmasına karşın radyasyon değerinin 0,62 olarak ölçüldüğü, baz istasyonu

antenlerinin yayın yönlerinin apartmanın 1. katından daha yukarıdaki katları da

kapsamadığı, 1. kattan daha yukarıda bulunan katların 2. olarak verilen görev

sırasında da ayrıca ölçülmediği ve davacının aletten herhangi bir etkilenim olasılığının bulunmadığı sebebiyle davalıların

kurdukları aletlerin tanziminde bir kusur ve davacıdameydana

gelen sonuç ile de bir illiyetbağının kurulamadığı

kabul edilerek bu isteğin reddi gerektiği anlaşılmıştır.

Davacı Hüseyin Tunç Karlık'ın dairesinin aynı apartmanda 1. kat 5 nolu daire olduğu ve keşfen

yapılan 1. ölçümün salondan gerçekleştirildiği, antene uzaklık mesafesinin 6,4

metre olduğu, sınır değerinin % 7 olup, keşif günü ölçümlemenin 0,72 bulunduğu,

bu nedenle bilirkişilerin talebi üzerine davalıların itiraz ettiği serbest 2.

ölçümün yaptırıldığı, antene 2 metre mesafeden yapılan ölçümde ise 2,71

oranının elde edildiği, sınır değerin ise 26.4 olduğu, bu hali ile 2. ölçüm

sonucunda dahi bu davacı ve eşi Nalan' nın direkte

dikili T. şebekesinden etkilenim olasılığının düşük

bulunduğu, dolayısıyla davalı idarelerin kaldırımdaki direğe, davalıların ortak

iradesi ile kurulmuş bulunan baz istasyonunun kurulumunda bir kusur ve davacı

nezdinde oluşan zarar iddiası ile de bir illiyetinin

olamayacağı anlaşılmıştır.

Davacılar vekili psikolog bilirkişinin değerlendirmelerine dayanarak

kişilerde meydana gelen hastalık ve ölüm kaygısının teknolojik ürünlerle yakın

mesafede yaşanmak istenmemesinin doğal olduğu sonucundan hareketle illiyet

bağının kurulabileceğinde ısrar etmiş ise de, GSM şebekesinin bizatihi kanser

yapıcı olduğuna ilişkin herhangi bir bağın teknik ve bilimsel olarak ortaya

konmaması karşısında kişilerin tek yanlı duygu ve düşüncelerinin esas alınarak

hüküm kurulamayacağı anlaşılmış olup davanın tümden reddine..."

17. Anılan karar, başvurucuların temyizi üzerine Yargıtay 14.

Hukuk Dairesinin 8/3/2013 tarihli ve E.2013/1244, K.2013/3462 sayılı ilamıyla

davalılardan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu yönünden, yargı yolu

bakımından Mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar

verilmesi gerektiği ancak hüküm sonucu bakımından usul ve kanuna uygun olduğu

belirtilerek hükmün gerekçesinin değiştirilerek onanmasına karar verilmiştir.

18. Karar düzeltme talebi, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin

1/7/2013 tarihli ve E.2013/6942, K.2013/100012 sayılı ilamıyla reddedilmiştir.

19. Ret kararı başvuruculara 22/7/2013 tarihinde tebliğ edilmiş

olup 21/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

20. 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin birinci

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“ Bu

Kanunda geçen terimlerden;

Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve

karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal,

ekonomik ve kültürel ortamı,

…

İfade eder.”

21. 5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme

Kanunu'nun “Telsiz kurma ve kullanma izni,

telsiz ruhsatnamesi ve kullanıma ilişkin esaslar” başlıklı 37.

maddesi şöyledir:

“(1) Radyo ve televizyon yayınlarına ilişkin

ilgili kanununda belirtilen hükümler saklı kalmak kaydıyla, Kurum düzenlemelerinde

belirtilen ve işletilmesi için frekans tahsisine ihtiyaç gösteren telsiz cihaz

veya sistemi kullanıcıları, telsiz kurma ile kullanma izni ve telsiz

ruhsatnamesi almak zorundadır. Bu kapsamdaki kullanıcılar telsiz cihaz veya

sistemlerini Kurum düzenlemeleri ve telsiz ruhsatnamesinde belirtilen esaslara

uygun olarak kurmak ve kullanmak mecburiyetindedirler.

(2) Telsiz kurma ve kullanma izni ve telsiz ruhsatnamesi verilmesi,

izin ve telsiz ruhsatnamesinin süresi, yenilenmesi, değişikliği ve iptali ile

ilgili usul ve esaslar ile bu çerçevede öngörülen telsiz cihaz veya

sistemlerinin kurulması, kullanılması, nakli, işletme tipinin değiştirilmesi,

devri ve hizmet dışı bırakılmasında kullanıcıların tabi olacağı hususlar Kurum

tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yetkilendirmeye tabi bulunmayan

telsiz kurma ve kullanma izinleri en fazla beş yıl için verilir. Süresi

içerisinde yenilenmeyen telsiz kurma ve kullanma izni ve telsiz

ruhsatnamelerinde belirtilen cihaz ve sistemler için tahsis edilen frekanslar

iptal edilir. Kurum tarafından yetkilendirilmiş olmak suretiyle telsiz hizmeti

sunan işletmecilerin sistemlerine dahil telsiz cihazı kullanıcıları, telsiz

kullanma izni ve telsiz ruhsatnamesinden bu Kanunun 46 ncı maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde

muaftırlar.

(3) Kurum düzenlemelerinde belirlenen ve işletilmesi için frekans

tahsisine ihtiyaç duyulmayan özel amaçlar için tahsis edilmiş frekans

bantlarında ve çıkış gücünde çalışan Kurumca onaylı telsiz cihaz ve sistemleri,

herhangi bir telsiz kurma ve kullanma iznine ve telsiz ruhsatnamesine ihtiyaç

göstermeksizin kullanılabilir.

(4) Ulusal ve uluslararası kuruluşların belirlediği standart değerleri

dikkate almak suretiyle telsiz cihaz ve sistemlerinin kullanımında uyulacak elektromanyetik

alan şiddeti limit değerlerinin belirlenmesi, kontrol ve denetimleri münhasıran

Kurum tarafından yapılır veya yaptırılır. Bu işlemler ile ilgili usul ve

esaslar, Sağlık Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığının görüşleri de dikkate

alınmak suretiyle Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelik ile belirlenir.

Yönetmelik ile belirlenen limit değerlere ve güvenlik mesafesine uygun bulunan

ilgili tesisler başkaca bir işleme gerek kalmaksızın Kurum tarafından güvenlik

sertifikası düzenlenmesini müteakip kurulur ve faaliyete geçirilir.”

22. 16/5/2009 tarihli ve 27230 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanan Elektronik Haberleşme Cihazlarına Güvenlik Sertifikası

Düzenlenmesine İlişkin Yönetmelik’in “Amaç”

başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Yönetmeliğin amacı;

a) Elektromanyetik alan oluşturan sabit elektronik haberleşme

cihazlarının kuruluş yeri, montajı, denetlenmesi ve Güvenlik Sertifikası

düzenlenmesine ilişkin hususları,

b) Elektromanyetik alanda istem dışı ve sürekli maruz kalma durumunda;

çevre ve insan sağlığı üzerinde oluşabilecek muhtemel olumsuz etkileri

giderebilmek amacıyla uluslararası standartlara uygun olan elektromanyetik alan

şiddeti limit değerlerini,

c) Ölçüm yöntemlerini ve ölçüm yapacak kuruluşları,

ç)

Ölçüm sonuçlarına göre elektromanyetik alan şiddeti limit değerlerine uygun

olmayan sabit elektronik haberleşme cihazlarının limit değerlere uygun hale

getirilmesine ve bunlara uyulmaması halinde işleticiler/işletmecilere

uygulanacak Kanunda belirtilen müeyyidelere ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”

23. Belirtilen Yönetmelik’in “Güvenlik

sertifikası” başlıklı 7. maddesi şöyledir:

“(1) İşletici/İşletmeci bu Yönetmelik hükümlerine göre sabit elektronik

haberleşme cihazı için Güvenlik Sertifikası (Ek-3) almakla yükümlüdür.

(2) Güvenlik Sertifikası alınmaksızın sabit elektronik haberleşme

cihazının kurulması halinde 23 üncü maddenin birinci

ve üçüncü fıkrası hükümleri uygulanır.”

24. Belirtilen Yönetmelik’in “Montaj

esasları” başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Bu Yönetmelik kapsamındaki sabit elektronik haberleşme

cihazlarının meskun mahal içinde montajının

yapılmasında, asgarî olarak 6 ncı maddeye göre

hesaplanan güvenlik mesafesi dikkate alınacaktır. Ancak yönlü antenlerin arka

yüzeyi için güvenlik mesafesi hesabı yapılmaz.

(2) Güvenlik Sertifikası alınmadan, sabit elektronik haberleşme

cihazının kuruluş yeri ile ilgili olarak direk, kule, kulübe, konteynır, anten

ve dalga kılavuzu gibi altyapı montajına başlanamaz.

(3) Bina yüzeylerine kurulacak olan antenlerin, arka yüzlerine gelen

duvara, en az anten boyutlarında yansıtıcı levhalar monte edilecektir.

(4) Paratoner, Topraklama tesisatı ve Sivil Havacılık Kurallarına göre

gerekli ışıklandırmanın bu konuda yayımlanan standartlara ve ilgili

mevzuatlarındaki kurallara göre tesis edilmesi gereklidir.

(5) Cihazların montajını müteakip; Yönetmelikte belirtilen özellikteki

ölçüm cihazları ile test ve ölçümler yapılacak ve kurulan cihazın elektromanyetik

alan şiddet değerinin 16 ncı

maddede belirtilen limit değerlerini aşmaması sağlanacaktır.

(6) Bu maddede belirtilen montaj esaslarına uyulmadığının tespiti

halinde gerekli düzeltmelerin yapılması için tebliğ tarihinden başlamak üzere

10 iş günü süre verilir. Bu sürenin bitiminde yapılacak denetimde uygunsuzluğun

devam ettiğinin tespit edilmesi halinde montaj esaslarına uygun hale

getirilinceye kadar 23 üncü maddenin birinci fıkrası

hükümleri uygulanır. Aynı cihaz ve yer için ikinci kez ihlal edilmesi halinde 23 üncü maddenin ikinci fıkrası hükümleri uygulanır.

(7) Kamu Güvenliği, acil durum ve afet durumlarında kurulanlar hariç

olmak üzere; Güvenlik Sertifikası alan Mobil İstasyonlar, sistemin faaliyete geçmesini

müteakip aynı yerde en fazla 3 ay hizmet verebilir. İşletmeci tarafından aynı

yer için süre uzatımının talep edilmesi halinde 3 ay ilave süre verilebilir.”

25. Belirtilen Yönetmelik’in “Limitlerin

aşılması halinde uygulanacak işlem” başlıklı 19.maddesi şöyledir:

“(1) Kurum veya Kurumca yetkilendirilmiş kuruluşlarca yapılan

ölçümlerde; sabit elektronik haberleşme cihazının elektromanyetik alan

şiddetinin, 16 ncı maddede

yer alan;

(a) Tek bir cihaz için izin verilen limit değerin üzerinde olduğunun

tespit edilmesi halinde İşletici/İşletmeciye söz konusu limit değerleri

sağlaması için tebliğ tarihinden başlamak üzere 10 iş günü süre verilir. Bu

sürenin bitiminde yapılacak denetim ve ölçümlerde uygunsuzluğun devam ettiğinin

tespit edilmesi halinde ise 23 üncü maddenin birinci

ve ikinci fıkrası hükümleri uygulanır.

(b) Ortamın toplam limit değerini tek bir cihazın aşması halinde,

düzeltme için herhangi bir süre verilmeksizin limit aşımına neden olan sabit

elektronik haberleşme cihazı için 23 üncü maddenin

birinci ve ikinci fıkrası hükümleri uygulanır. Talep edilmesi halinde söz

konusu sabit elektronik haberleşme cihazı ile bağlantılı hizmetlerden

faydalananların mağdur edilmemesi için, İşletici/İşletmecinin aynı mahalde 16 ncı maddede belirtilen limit

değerleri aşmayan yeni bir cihaz kurmasına izin verilebilir.

(c) Tek bir cihaz için izin verilen limit değerlerine uygun olduğunun

tespit edilmesine rağmen ortamın limit değerinin aşılması halinde, Kurum

koordinasyonunda İşletici/İşletmeciler tarafından aynı mahalde kurulu tüm

cihazlar için ortam normal değerlere gelinceye kadar gerekli teknik düzenleme

yapılır. Aksi takdirde en son kurulan cihazdan başlamak üzere, 23 üncü madde birinci fıkrası hükümleri uygulanır.”

26. Belirtilen Yönetmelik’in “İdari

yaptırımlar” başlıklı 23.maddesi şöyledir:

“(1) 5 inci maddenin üçüncü fıkrası, 7 nci maddenin ikinci fıkrası, 8 inci maddenin ikinci

ve altıncı fıkrası, 9 uncu maddenin üçüncü fıkrası ve 19 uncu maddede

belirtilen hükümlerin ihlali halinde sabit elektronik haberleşme cihazının

faaliyeti uygun şartlar sağlanıncaya kadar Kanunun 9 uncu maddesi gereğince

Kurum tarafından veya Kurumca yapılan bildirim üzerine mülkî amirler eliyle

durdurulur.

(2) Bu Yönetmelikle belirlenen hükümlerin, gerekli uyarıların ve

kapatmaların yapılmasına rağmen aynı cihaz ve yer için ikinci kez ihlal

edilmesi halinde Kanunun 60 ıncı maddesi gereğince

ilgili cihaz için Kanunun ekli telsiz ücret tarifesinde belirtilen ruhsatname

ücretinin elli katı oranında idarî para cezası uygulanır. Aynı takvim yılı

içinde aynı cihaz ve yer için sonraki her ihlalde bir önceki ceza miktarının

iki katı idari para cezası uygulanır.

(3) Güvenlik Sertifikası alınmadan sabit elektronik haberleşme

cihazının montajına başlanılması veya izinsiz revizyon yapılması halinde,

Kanunun 60 ıncı maddesi gereğince ilgili

İşletmeci/İşleticiye ruhsatname ücretinin elli katı idari para cezası her bir

cihaz için ayrı ayrı uygulanır.

(4) Gerçeğe uygun olmayan bilgi ve belgelerin gönderilmesi halinde söz

konusu İşletmeci/İşletici hakkında, 5/9/2004 tarihli ve 25574 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu

tarafından Uygulanacak İdarî Para Cezaları ile Diğer Müeyyide ve Tedbirler

Hakkında Yönetmelik hükümleri uygulanır.”

27. 1992 yılında Rio de Janeiro'da yapılan Birleşmiş Milletler

Çevre ve Kalkınma Konferansı sonucunda kabul edilen Çevre ve Kalkınma Üzerine

Rio Bildirisi’nin 10 numaralı prensibi şöyledir:

“Çevre sorunlarını ele almanın en iyi şekli ve uygun olan çözüm konuyla

ilgili her aşamada ilgili bütün vatandaşların kararlara katılımını sağlamaktır.

Ulusal düzeyde, her kişi, tehlikeli faaliyet ve maddeler ile ilgili bilgiler

dahil olmak üzere, kamu makamlarının sahip olduğu çevre ile ilgili tüm

bilgilere ulaşabilmeli ve karar alma sürecine katılma olanağına sahip

olmalıdır. Devletler, bu bilgilere halkın ulaşmasını sağlamalı ve ayrıca halkın

alınacak kararlara katılımını ve duyarlılığını kolaylaştırmalı ve

özendirmelidir. Devletler ayrıca ilgililerin bu konuda yapabilecekleri idari ve

yargısal başvuru haklarının kolaylaştırılmasını sağlamalıdır.”

28. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin, çevre ve insan

haklarına ilişkin 27/6/2003 tarihli ve 1614 sayılı Tavsiye Kararının ilgili

kısmı şöyledir:

“Parlamenterler Meclisi, üye Devletlerin hükümetlerine şu hususları

tavsiye eder:

i) Hükümetler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2., 3. ve 8.

maddelerinde ve Sözleşme’nin eki Protokol’ün 1.maddesinde güvence altına

alındığı gibi, kişinin yaşam hakkı, sağlık hakkı, özel yaşamı ve aile yaşamı

ile vücut ve mal bütünlüğünü, özellikle çevrenin korunması gerekliliğini de gözönüne alarak, etkili biçimde koruyucu tedbirler

almalıdır.

ii) Hükümetler, tercihen anayasal düzeyde ve fakat en azından yasal

düzenlemeler sonucunda çevre hakkının Devlet açısından mutlak olarak korunması

gereken nesnel bir insan hakkı olduğunu kabul etmelidirler.

iii) Hükümetler, Aarhus Anlaşmasında kabul edildiği üzere, çevre

alanında bireylerin bilgi edinme ve alınan kararlara katılım hakları ile

kişisel nitelikteki yargısal başvuru haklarını güvence altına almayı kabul

etmelidirler.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

29. Mahkemenin 24/3/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

30. Başvurucular, aynı açı ile günün yirmi dört saatinde,

özellikle yoğun telefon konuşması sırasında artan özellikteki ısı ve ışınım

salınımları yapan baz istasyonunun evlerinin salonuna ve yatak odasına altı

metre mesafede kurulduğunu, başvurucu Hüseyin Tunç'un eşinin sağlıklı bir

bireyken baz istasyonun kurulmasından birkaç yıl sonra kan kanserine yakalanıp

vefat ettiğini, başvurucu Zahide'nin ise cilt kanserine yakalanıp tedavi gördüğünü,

aynı apartmanda ikamet eden farklı aile bireylerinde de benzer hastalıkların

görüldüğünü, emekli kişiler olmaları nedeniyle günün önemli bir bölümünü

konutlarında geçirdiklerini, konutların yatak odalarına ve salonlarına sadece 6

metre uzaklıkta yer alan baz istasyonu nedeni ile önce psikolojilerinin

akabinde beden sağlıklarının bozularak yaşamlarının alt üst olduğunu, yaşam

alanlarına girildiğini, ailedeki tüm bireylerin ortak konusunun baz istasyonu

ve zararlı etkileri olduğunu, bahse konu istasyonun kaldırılması ve maddi ve

manevi tazminat talebiyle açtıkları davanın ise reddedildiğini belirterek

Anayasa'nın 17. ve 56. maddesinde düzenlenen haklarının ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

31. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucular tarafından Anayasa’nın 17. ve

56. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiği iddia edilmiş olmakla

beraber ihlal iddialarının mahiyeti gereği, başvurunun Anayasa’nın 17. ve 20. maddelerikapsamında incelenmesi uygun görülmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

32. Başvurunun incelenmesi neticesinde açıkça dayanaktan yoksun

olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden

de bulunmadığı anlaşıldığından başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

33. Başvurucular, konutlarının hemen yanına yerleştirilen baz

istasyonu nedeni ile kendilerinin ve aile bireylerinin sağlık ve yaşam

düzenlerinin bozulduğunu ve söz konusu istasyonun kaldırılması talebiyle açılan

davanın reddedildiğini belirterek, Anayasa’nın 17. ve 56. maddelerinde güvence

altına alınan haklarının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.

34. Bakanlığın görüş yazısında, Anayasa’nın sağlıklı bir çevrede

yaşama hakkına ilişkin hükümlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin

(Sözleşme) 8. maddesi ile bu maddeye ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

(AİHM) içtihadı ışığında yorumlanması gerektiği, çevre sorunları üzerinde

etkisi olan devlet tasarruflarını konu alan başvurularda, AİHM tarafından

yapılan değerlendirmelerin iki yönü olduğu, kararların maddi içeriğinin

denetiminin yanı sıra kişilerin menfaatlerinin gözönünde

bulundurulup bulundurulmadığının tespiti açısından karar alma sürecinin de

değerlendirildiği, başvuruya konu yargılamada ise başvurucular tarafından ileri

sürülen iddialar ve söz konusu çevresel rahatsızlık arasındaki ilişkin tespiti

amacıyla iki defa keşif yapıldığı belirtilmiş ve sağlıklı bir çevrede yaşama

hakkı bağlamında AİHM içtihadına yansıyan dava örneklerine yer verilmiştir.

35. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/11/2011

tarihli ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine

göre Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın

Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme'nin ve

Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına girmesi gerekir. Bir

başka ifadeyle Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak

ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18).

36. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını

koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

37. Anayasa’nın “Özel hayatın

gizliliği” kenar başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı

gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının

gizliliğine dokunulamaz.”

38. Anayasa’nın “Sağlık

hizmetleri ve çevrenin korunması” kenar başlıklı 56. maddesinin

birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak

ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

39. Anayasa’nın “Çalışma ve

sözleşme hürriyeti” kenar başlıklı 48. maddesinin ikinci fıkrası

şöyledir:

“Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin

gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde

çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.”

40. Sözleşme’nin “Özel ve

aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı

gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

41. Özel hayat alanına dâhil olan tüm hukuksal çıkarlar

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınmakla birlikte söz konusu

hukuksal çıkarların Anayasa’nın farklı maddelerinin koruma alanına girdiği

görülmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında,

herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve

geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı

kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı ile bireyin

kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına

karşılık gelmektedir. Bunun dışında özel hayat kavramına dâhil bir kısım

hukuksal değerlerin Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlendiği, özel yaşamın diğer

alt kategorileri olarak ele alınan haberleşmenin gizliliği ve konuta saygı

hakkının ise Anayasa’nın 21. ve 22. maddelerinde güvence altına alındığı

görülmektedir. Bu kapsamda Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan hakların, temel

olarak Anayasa’nın 17., 20., 21. ve 22. maddelerinde düzenlendiği

anlaşılmaktadır.

42. Özel yaşamın korunması kapsamında, kişiliğin serbestçe

geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu hakkın kapsamına dâhildir. Bu

bağlamda kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne ilişkin hukuksal çıkarı da özel

hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınmaktadır. Fiziksel ve ruhsal

bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan biri de

sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014).

43. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının Anayasal anlamda

normatif dayanağı 56. madde hükmünde yer verilen herkesin, sağlıklı ve dengeli

bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu yönündeki düzenlemedir. Ancak söz

konusu hüküm, Anayasa’nın sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer

almaktadır. Anayasa’nın bireysel başvuru hakkının düzenlendiği 148. maddesinin

üçüncü fıkrasında “Herkes, Anayasada güvence

altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla

Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” hükmüne yer verilmek suretiyle

Anayasa’da yer alan ikinci ve üçüncü kuşak hakların ihlal edildiği iddiasıyla

bireysel başvuruda bulunulamayacağı ifade edilmekle birlikte sağlıklı bir

çevrede yaşama hakkının; Anayasa’nın fiziksel ve ruhsal bütünlüğün korunması

ile ilgili hukuksal çıkarları ihtiva eden 17. maddesi, özel ve aile hayatına

saygıyı güvence altına alan 20. maddesi ve konut dokunulmazlığını düzenleyen

21. maddesi ile bağlantılı olarak ve söz konusu hükümlerde yer alan hukuksal

çıkarlar üzerindeki etkisi dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

44. Özel hayat kavramı eksiksiz tanımı bulunmayan geniş bir

kavram olup bu hak kapsamında devlet için söz konusu olan yükümlülük, sadece

belirtilen hakka keyfî surette müdahaleden kaçınmakla sınırlı olmayıp öncelikli

olan bu negatif yükümlülüğe ek olarak özel hayata etkili bir biçimde saygının

sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri de içermektedir. Söz konusu

pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da özel hayata

saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (Sevim Akat Eşki,

B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 26). Çevresel rahatsızlıklarla ilgili ihlal

iddiaları kapsamında da ağırlıklı olarak devletin pozitif yükümlülüklerinin

değerlendirilmesi gerekmektedir.

45. Çevre hakkı bağlamında özel yaşam, aile yaşamı ve konuta

saygı hakkı; sadece kamusal müdahalelere karşı korunmamakta, pozitif

yükümlülükler doktrini uyarınca bu koruma özel kişilerden kaynaklanan

müdahaleler kapsamında da gündeme gelmektedir.

46. Anayasa’da pozitif yükümlülüklere ve temel hakların yatay

ilişkilere uygulanmasına gönderme yapan çok sayıda düzenleme bulunmaktadır. Bu

kapsamda Anayasa’nın 176. maddesine göre metne dahil sayılan Başlangıç

Bölümünün 7. paragrafında, “Topluca Türk

vatandaşlarının (….) birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı (...)”

göstermesi hususundan bahsedilmekte Anayasa’nın Devletin temel amaç ve

görevlerini belirleyen5. maddesinde ise“(…),

kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak

ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak

surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın

maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak”

ifadelerine yer verilmektedir. Bunun yanı sıra Anayasa’nın bağlayıcılığı ve

üstünlüğüne ilişkin 11. madde gereğince Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve

yargı organları ile idare makamlarının yanı sıra diğer kuruluş ve kişileri de

bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa’da tanımlanan hak ve özgürlükler tüm

bireyler bakımından güvence altındadır. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

başlıklı 12. madde gereğince “(...) temel

hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve

sorumluluklarını da ihtiva eder”. Anayasa’nın “hakkın kötüye kullanılmasına” ilişkin 14.

maddesinin ikinci fıkrası ise Anayasa hükümlerinden hiçbirinin devlete veya

kişilere, Anayasa'yla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya

Anayasa’da belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir

faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacağını ifade ederek

hem bireylere hem de devlete hitap etmekte ve temel hakların etkin kullanımı

noktasında kamusal makamlara düşen pozitif yükümlülükler ile temel hakların

yatay ilişkilere uygulanmasının normatif dayanaklarından birini

oluşturmaktadır.

47. Belirtilen genel nitelikteki düzenlemelerin yanı sıra ve

özellikle çevresel meseleler bağlamında Anayasa’nın çevreyi geliştirme, çevre

sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ödevleri arasında

olduğunu belirten 56. maddesinin ikinci fıkrasının da kamusal makamların

çevresel meseleler bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin tespiti ve

değerlendirilmesi hususunda gözönünde bulundurulması

gerektiği açıktır. Anayasa’nın 56. maddesinin gerekçesinde de genel olarak

çevresel kirlenmeye yer verildiği, vatandaşın korunmuş çevre şartlarında beden

ve ruh sağlığı içinde yaşamını sürdürmesini sağlamanın devletin görevi

olduğunun, çevreyi koruyucu mevzuat kadar devlet denetiminin ve çevreyi

koruyucu fiili tedbir ve faaliyetlerin de gerekli olduğunun belirtildiği, bu

kapsamda devletin hem kirlenmenin önlenmesi hem de tabii çevrenin korunması ve

geliştirilmesi için gereken tedbirleri alması gerektiğinin vurgulandığı ve bu

suretle çevresel meselelerde devletin pozitif yükümlülüklerine işaret edildiği

görülmektedir.

48. Çevresel kirliliğe dayalı şikâyetlerin genellikle özel

teşebbüslerin faaliyetleri çerçevesinde gündeme geldiği dikkate alındığında

Anayasa’nın 48. maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen “Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin

gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde

çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” şeklindeki düzenlemenin de

kamusal makamların çevresel meseleler bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin

normatif dayanaklarından birini teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Söz konusu hüküm

aynı zamanda ilgili faaliyete ilişkin kamusal menfaat ile bireyin maddi ve manevi

varlığının korunması ve geliştirilmesine ilişkin menfaat arasında gözetilmesi

gereken dengeye de vurgu yapmaktadır.

49. Gerek yaşam hakkıyla gerekse sağlık hakkıyla olan yakın

ilişkisi, bugünkü nesil kadar hatta daha çok gelecek nesilleri ilgilendirmesi

çevre hakkını günümüzde çok daha önemli hâle getirmektedir. Çevrenin

kirlendikten ve bozulduktan sonra eski hâline getirilmesinin çok güç ve

külfetli olması hatta kimi zaman mümkün olmaması nedeniyle kalkınma ve ekonomik

gelişme için yapılacak yatırım ve faaliyetlerin, doğayı tahrip etmeden ve

çevreyi kirletmeden gerçekleştirilmesi; kirlenen çevrenin temizlenmesi veya

bozulan çevrenin onarılması yerine, kirliliği ve bozulmayı önleyici tedbirlere

ağırlık verilmesi gerekmektedir. (AYM, E.2013/89, K.2014/116, K.T.3/7/2014;

E.2006/99, K.2009/9, 15/1/2009). Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı;

getirilecek kuralın ekonomik, bürokratik ve fiili yükümlülüklere yol açacağı ve

üretim faaliyetlerinin etkileneceği gerekçeleriyle vazgeçilecek haklardan

değildir (AYM, E.2011/110, K.2012/79, 24/5/2012).

50. Çevre kavramının üzerinde uzlaşılmış bir tanımı bulunmamakla

birlikte genel olarak hava, su, toprak, flora ve fauna gibi doğal kaynakları ve

bunların karşılıklı etkileşimini kapsadığı ifade edilmekte, 2872 sayılı

Kanun’da ise çevre kavramının; canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini

sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik,

fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı ifade edecek şekilde ele alındığı

anlaşılmaktadır (bkz. § 20).

51. Söz konusu tanımlar kapsamında, çevrenin kendi başına bir

değer olarak korunduğu izlenimi ortaya çıkmakla birlikte çevre merkezli

yaklaşım olarak da adlandırılabilecek olan ve çevrenin kendi başına bir değer

olarak korunması gerekliliğine işaret eden ekolojik yaklaşımın yerini, insan

hakları ile çevrenin korunması arasında açık bir bağ olduğu düşüncesine

bıraktığı görülmektedir. Bu kapsamda çevreye insan merkezli bir anlayışla

yaklaşıldığı ve çevre ile nitelikli yaşam ve sağlık arasında bir bağ kurulduğu,

çevresel insan hakları bağlamında değerlendirilebilecek olan birçok

uluslararası metnin de çevrenin korunması ile insan sağlığı ve esenliği

arasında bir bağ kurulması ile oluştuğu anlaşılmaktadır (bkz. § 26). Avrupa

Konseyi düzleminde Parlamenterler Meclisinin, sağlıklı bir çevrede yaşama

hakkına ilişkin bir ek protokol hazırlanmasına yönelik Tavsiye Kararları da

çevresel insan hakları konusundaki dikkate değer metinler arasında yer

almaktadır (bkz. § 27).

52. Sözleşme’de de sağlıklı bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde belirli bir hak normatif olarak öngörülmemiştir (Bor/Macaristan, B. No: 50474/08,

18/6/2013, § 24). Bununla birlikte çervesel

meseleler, Sözleşme’nin 2., 3., 6. ve 8. maddeleri ile Sözleşme’ye

Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi çerçevesinde AİHM tarafından

değerlendirilmektedir (Brincat ve diğerleri/Malta, B. No: 60908/11,

24/7/2014, §§ 103-117).

53. Çevresel meselelerin sıklıkla çevresel kirlilik bağlamında

AİHM önüne taşındığı ve Mahkemece söz konusu çevresel rahatsızlığın devletin veya

özel kişilerin faaliyetleri sonucunda oluşması arasında bir ayırım

gözetilmeksizin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınan

hukuksal çıkarlarla bağlantı kurulmak suretiyle incelendiği anlaşılmaktadır (Bor/Macaristan, § 25). Belirtilen değerlendirmeler

kapsamında Mahkemenin; iddiaya konu çevresel kirliliğin, özel yaşamın veya aile

yaşamının nitelik ve kalitesini veya konutu keyif alarak kullanma şeklindeki

hukuksal çıkarı olumsuz etkilediğini tespit ederek özel yaşam kavramının alt

kategorileri olan özel yaşam, aile yaşamı ve konuta saygı hakkı ile sağlıklı

bir çevrede yaşama hakkı arasında bir bağ kurduğu görülmektedir (Powell ve Rayner/Birleşik Krallık,

B. No: 9310/81, 21/2/1990; Hatton ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No:

36022/97, 2/7/2003; Lopez Ostra/İspanya, B. No: 16798/90, 9/12/1994).

54. Özel yaşama saygı hakkı alt kategorisinde geçen “özel yaşam” kavramı AİHM tarafından

oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapmaktan

özellikle kaçınılmaktadır. Bununla birlikte Sözleşme’nin denetim organlarının

içtihatlarında “bireyin kişiliğini

geliştirmesi ve gerçekleştirmesi” kavramının, özel yaşama saygı

hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51).

55. Bunun yanı sıra konuta saygı hakkı, sadece fiziksel alanın

korunması olarak değerlendirilmemektedir. Aynı zamanda ikametten huzurlu

biçimde yararlanma hakkını da içerdiği ifade edilen bu hakka yönelen gürültü,

koku, emisyonlar gibi somut veya fiziksel olmayan ve söz konusu kullanım

biçimini etkileyen müdahaleler de konuta saygı hakkı bağlamında

değerlendirilmektedir. AİHM içtihadında ayrıca çevresel meselelerin, özel yaşam

kavramının alt kategorilerinden olan aile yaşamına saygı hakkı ile ilişkilendirildiği

dava örneklerine de sıklıkla rastlamak mümkündür (Powell ve Rayner/Birleşik Krallık, § 40;

Hatton ve diğerleri/Birleşik Krallık, § 118).

56. AİHM, ciddi boyuttaki çevresel kirliliğin, bireylerin

esenliğini etkileyebileceğini ve yaşamları bakımından ağır bir tehlikeye maruz

bırakmaksızın da özel ve aile yaşamlarını etkileyecek şekilde konutlarından

yararlanmalarını engelleyebileceğini belirtmektedir (Lopez Ostra/İspanya, § 51; Taşkın ve diğerleri/Türkiye, B. No:

46117/99, 10/11/2004, § 113).

57. Bununla birlikte, çevresel meselelerin Sözleşme’nin 8.

maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için belirli koşulların mevcudiyeti

aranmaktadır. Bu bağlamda söz konusu çevresel rahatsızlığın; başvurucunun özel

yaşama, aile yaşamına ya da konuta saygı hakkı üzerinde doğrudan bir etkide

bulunması ve söz konusu çevresel kirliliğin belirtilen değerler üzerindeki

etkisinin asgari bir şiddet derecesine ulaşması gerekmektedir. Bu kapsamda söz

konusu kirliliğin ciddi bir boyuta ulaşmış olması aranmaktadır. Belirtilen

bağlamda aranan asgari ağırlık eşiğinin, söz konusu hukuksal değerlerin ihlal

edilip edilmediğinin değil, bizatihi söz konusu alana ilişkin incelenebilir bir

sorun doğup doğmadığının tespiti amacıyla değerlendirildiği görülmektedir. Söz

konusu şiddet derecesinin değerlendirilmesi göreli olup her somut olayda

çevresel etkinin yoğunluğu, süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile çevrenin

genel bağlamı gibi kriterler çervevesinde ayrıca

değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır (Fadeyeva/Rusya, B. No: 55723/00, 9/6/2005, § 69). Yapılan

değerlendirmelerde, başvurucunun iddiaya konu çevresel kirlilik kaynağına

yakınlığı şüphesiz en önemli unsurdur. Bu kapsamda, her modern kent yaşamına

mündemiç çevresel tehlikeler ile kıyaslandığında önemsiz kalan çevresel

olumsuzluklar 8. madde çerçevesindeki güvenceleri harekete geçirmek için

yeterli görülmemektedir (Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, B. No:

43449/02, 25/11/2010, § 88).

58. Sözleşme’de temiz ve sessiz bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde bir hak güvence altına alınmadığı için özel hayat

çerçevesinde korunan hukuksal çıkarlar üzerinde doğrudan ve ciddi bir etkisi

bulunmayan manzara hakkı veya güzel bir çevrede yaşama hakkı gibi çevresel

hakların, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilmesi söz konusu değildir

(Krytatos/Yunanistan, B. No: 41666/98, 22/5/2003,

§§ 52, 53; Ali Rıza Aydın/Türkiye,

B. No: 40806/07, 15/5/2012, §§ 27-29 ). Zira 8.

maddenin aktif hâle gelmesini sağlayan etken; çevrenin genel olarak bozulması

değil, bireylerin özel veya aile yaşamı ile konutları için zararlı bir etkinin

söz konusu olmasıdır.

59. AİHM içtihadında sıklıkla devletin, bireylerin 8. maddenin

(1) numaralı fıkrasında yer alan haklarını güvence altına almak hususunda

gerekli ve uygun önlemler alma şeklindeki pozitif yükümlülüğünün söz konusu

olduğu davalar ile 8. maddenin (2) numaralı fıkrası bağlamında haklılığının

ortaya konulması gereken bir kamusal müdahale ile ilgili davalarda uygulanacak

prensiplerin, hemen hemen aynı olduğunun vurgulandığı görülmektedir. Her iki bağlamda

da dikkate alınması gereken hususun, bireyin ve kamunun yarışan menfaatleri

arasında adil bir dengenin tesisi olduğu ve her iki durumda da Sözleşme’ye uyumun sağlanabilmesi için alınması gereken

tedbirlerin belirlenmesinde, devletin geniş bir takdir yetkisini haiz olduğu

ifade edilmektedir (Bor/Macaristan,

§ 24).

60. Özellikle Anayasa’da yer alan ve pozitif yükümlülükler ile

temel hakların yatay ilişkilere uygulanabilirliğinin normatif dayanaklarını

oluşturan düzenlemeler gözönünde bulundurulduğunda

tüm ilgililerin erişimlerine sunulan veriler kapsamında söz konusu çevresel

mesele ile ilgili karar alma sürecine katılımı ile belirtilen süreçte hukuksal

çıkarlarının yeterince gözetilmediğini düşünmeleri durumunda ilgili idari ve

yargısal yollara başvuru imkânı tanınması da kamusal makamların çevresel

meseleler bağlamındaki yükümlülüklerinin kapsamına dâhildir.

61. Çevresel meseleler bağlamında kamusal makamların haiz olduğu

geniş takdir yetkisi nedeniyle birçok uluslararası sözleşmede de çevre hakkı bağlamında

ayrı ve açık usule ilişkin yükümlülüklere yer verildiği görülmektedir.

Özellikle kalkınma ve çevrenin korunması arasındaki ilişkinin vurgulanması

açısından dikkat çeken Rio Bildirisi’nin (10) numaralı ilkesinde, çevresel

meselelerin ancak bütün ilgililerin uygun düzeydeki katılımları ile en iyi

şekilde ele alınabileceği ifade edilmiş ve bu hususun temini noktasında, kamu

makamlarının elinde bulunan çevreye ilişkin bilgilere uygun şekilde erişme,

karar alma süreçlerine katılma ve yargısal ve idari işlemlere etkili şekilde

erişim sağlanması hakkına yer verilmiştir (bkz. § 26). Bunun yanı sıra

Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından 25/6/1998 tarihinde

kabul edilen ve çevresel usule ilişkin hakların tanındığı ikinci ulusalüstü belge olan Aarhus Sözleşmesi’nin 4. ve 5.

maddelerinde kamu makamlarının elinde bulunan çevresel bilgilere erişim hakkı,

6., 7. ve 8. maddelerinde çevresel karar alma süreçlerine katılım hakkı, 9.

maddesinde ise çevresel meselelerde yargısal yollara başvuru hakkı açıkça

tanınmıştır.

62. AİHM’in de çevresel meselelere

ilişkin başvuruları iki ayrı açıdan incelediği, söz konusu müdahalelerin esas

bakımından 8. maddeye uygunluğunun yanı sıra karar alma sürecinin de ayrıca

değerlendirildiği, çevresel meselelerin usule ilişkin boyutu bağlamında

çevresel bilgi edinme hakkı, çevresel karar alma süreçlerine katılım hakkı ve

çevresel konularda yargısal yollara başvurma hakkı şeklindeki usuli güvencelere vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır (Taşkın ve diğerleri/Türkiye, § 115 vd.).

63. Çevresel meseleler bağlamında değerlendirilmesi gereken

temel husus, yukarıda bahsedilen temel prensipler ışığında kamusal makamların,

başvurucunun kamu yararı için söz konusu yüke katlanmasının haklılığını ortaya

koyabilecek argümanlara sahip olup olmadığıdır. Devletin bu alandaki

yükümlülüğünün genel olarak pozitif içerikte olması ve söz konusu alana ilişkin

takdir yetkisinin genişliği karşısında, değerlendirme sürecine usule ilişkin

yükümlülüklerin de eklenmiş olması, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı açısından

daha güvenceli bir zemin oluşmasını sağlamıştır.

64. Söz konusu usule ilişkin haklar kapsamında, çevresel riskler

konusunda ilgili idarelerin kamuyu bilgilendirme pozitif yükümlülüğü

bulunmaktadır. Özellikle çevresel bilgi edinme hakkı bağlamında yalnızca

kamusal makamların uhdesinde bulunan bilgilerin değil, ilgili faaliyeti yürüten

özel kişilerin elinde bulunan bilgilerin de erişime açılması gerektiği

vurgulanmalıdır. Çevresel kirliliğin daha çok özel kişiler eliyle yürütülen

faaliyetler bağlamında gündeme gelmesi bu hususu zorunlu kılmaktadır. Zira

kamusal makamların çevresel kirlilik meselelerindeki sorumluluğu, genellikle

temel hakların yatay uygulamasından kaynaklanmaktadır.

65. Erişmeleri sağlanan bilgiler doğrultusunda çevresel karar

alma süreçlerine katılımlarının temin edilmesi gereken bireylerin, söz konusu

süreçte hukuksal çıkarlarının yeterince gözetilmediğini düşünmeleri durumunda

yargısal yollara başvuru imkânının tanınması da önemli bir usuli

yükümlülüktür.

66. Yukarıda yer verilen tespitler çerçevesinde somut başvuru

açısından değerlendirilmesi gereken ilk husus; başvuruya konu çevresel etkinin,

Anayasa’nın 17.ve 20. maddeleri kapsamındaki güvenceleri harekete geçirecek

asgari ağırlıkta olup olmadığıdır. Söz konusu ağırlık, olayın tüm koşulları

dikkate alınarak değerlendirilmeli ve değerlendirmede; bahsedilen etkinin

yoğunluğu, süresi, fiziksel ve ruhsal etkisi de dikkate alınarak normal bir

kent yaşamına mündemiç ve katlanılması mümkün ve muhtemel görülen etki ve

rahatsızlıklara nispetle nasıl bir ağırlık arz ettiği göz önünde

bulundurulmalıdır.

67. AİHM içtihadında da inceleme konusu çevresel etkinin 8.

maddede yer alan güvenceleri etkin hâle getirebilmesi için aranan ağırlık

eşiğinin tespitinde, genel olarak başvurucudan söz konusu etki derecesini

ortaya koyan somut veriler sunmasının beklenildiği, bu kapsamda söz konusu etki

derecesini ortaya koyan kamusal ölçümler veya uzman raporları gibi veriler ile

ilgili alanın örneğin gürültüye doygun/açık bölge olarak tespit edildiğini

gösteren kamusal kararların yapılan değerlendirmelerde dikkate alındığı

anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Mahkemenin, başvuru evrakı ile ilgili idari

ve yargısal prosedüre ilişkin evrak kapsamında tespit ettiği veriler ve hayatın

olağan akışına göre söz konusu çevresel rahatsızlığın asgari ağırlık eşiğini

geçtiğinin kabul edilmesi gerektiği yönünde tespitlerde bulunduğu başvuru

örneklerinin de mevcut olduğu görülmektedir (Moreno Gomez/İspanya, B. No: 4143/02,

16/11/2004, §§ 59-60; Ruano Morcuende/İspanya,

B. No: 75287/01, 6/9/2005; Fagerskiöld/İsviçre, B. No: 37664/04, 26/2/2008; Oluic/Hırvatistan,

B. No: 61260/08, 20/5/2010, §§ 52-62; Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, §§ 93–95).

68. Bu kapsamda ilgili tesis, işletme veya sair faaliyet sonucu

ortaya çıkan çevresel etkiler ile başvurucunun özel ve aile yaşamı veya

konutunu kullanım hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı yeterlidir.

69. Yargılama dosyasına sunulan bilirkişi raporunda, iddiaya

konu baz istasyonu antenlerinin apartmanın birinci katına 6.4 metre mesafede

bulunduğu ve baz istasyonundaki antenlerin ışıma yönlerinin apartmanın birinci

katını 30 derece ile etki altında bıraktığı belirtilmekte olup söz konusu

ölçümlere dayalı somut veriler kapsamında, iddiaya konu istasyonun başvurucuların

konutlarına olan mesafesi ve belirtilen cihazların oluşturduğu elektromanyetik

kirlenmenin başvurucuların özel yaşamı üzerindeki etkisi nazara alındığında,

ilgili çevresel rahatsızlığın başvurucuların Anayasa’nın 17. ve 20.

maddelerinde tanımlanan haklardan gerektiği şekilde istifade etmesini

engellediği sonucuna varılmakla, başvuruya konu çevresel rahatsızlığın

Anayasa’nın 17. ve 20.maddeleri bağlamında inceleme yapılmasını gerektirecek

ağırlıkta olduğu anlaşılmaktadır.

70. Çevresel meseleler bağlamında gündeme gelen müdahalelerin,

özel yaşama ve aile yaşamına saygı hakkını doğrudan ve ciddi şekilde

etkilediğinin tespiti sonrasında, üzerinde durulması gereken husus, kamu

makamlarının bu hakların etkili şekilde korunmasını güvence altına almak için

gerekli adımları atıp atmadığıdır. Bu bağlamda söz konusu çevresel etki

kapsamında karşı karşıya gelen menfaatler arasında adil bir dengenin tesis

edilip edilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.

71. Çevresel karar alma süreçlerinin karmaşık yapısı nedeniyle

kamusal makamların geniş bir takdir yetkisi olduğu açıktır. Bu bağlamda, söz

konusu alanda bir baz istasyonu inşası ve işletilmesi hususunda kamusal

makamlarca verilen kararın yerindeliğinin denetlenmesi Anayasa Mahkemesinin

görevi değildir. Bununla birlikte süreçte, bireyin temel hakları ile söz konusu

kamusal menfaat arasında gerekli dengenin tesisine hizmet edecek güvencelerin

yer alıp almadığının tespiti önemli olup belirtilen yükümlülüğünün yerine

getirilip getirilmediğinin tespitinde, çevresel meseleler bağlamında söz konusu

olan usul güvencelerinin gözetilip gözetilmediği de önemlidir.

72. Başvurucular tarafından ilgili çevresel sürece ilişkin

bilgilere erişiminin engellendiği ve karar alma sürecine katılımının

sağlanmadığı yönünde bir iddia ileri sürülmemiştir. Bahse konu baz istasyonunun

kendileri ve ailelerinin sağlık ve yaşam kaliteleri üzerindeki zararlı

etkilerinin, mahkeme tarafından gerektiği şekilde değerlendirilmediği iddia

edilmektedir.

73. Özel veya aile yaşamını ve konuta saygı hakkını etkileyen

çevresel bir meselede, söz konusu usul güvencelerinin en önemli bileşenlerinden

biri, başvurucunun, kamusal makamların eylem veya ihmallerini bağımsız yargısal

bir makam önüne taşıma ve gerektiği şekilde inceletebilme imkânıdır.

74. Bu alanda kamusal makamların sahip olduğu geniş takdir

yetkisi nazara alındığında, çevresel meseleler bağlamında Anayasa Mahkemesinin

görevi, söz konusu çevresel rahatsızlığın nasıl sonlandırılacağı veya

etkilerinin nasıl azaltılacağının bizzat belirlenmesi değildir. Bununla

birlikte Mahkeme, yargısal makamlar başta olmak üzere, kamusal makamların

konuya gereken özenle yaklaşıp yaklaşmadıkları ve ilgili tüm menfaatleri

gözetip gözetmediklerini değerlendirmek durumundadır (Benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, § 96).

75. Çetrefil nitelikteki çevresel sorunların ele alınıp

çözümlenmesi aşamasında karar süreci, çevreye ve kişi haklarına zarar

verebilecek faaliyetlerin etkilerini önceden değerlendirecek ve önleyecek şekilde

tesis edilmelidir. Böylece bireysel ve kamusal menfaatler arasında adil bir

denge tesis edilerek karşıt görüşlerin dile getirilmesine olanak tanıyacak

gerekli etüt ve değerlendirmelerin gerçekleştirilmesi sağlanacaktır. Bu

bağlamda, söz konusu sürece ilişkin bilgilere erişim ve karar alma sürecine

aktif katılımın yanı sıra karardan etkilenebilecek olan bireylerin, karar alma

sürecinde görüş ve menfaatlerinin yeterince dikkate alınmadığını dile

getirebilmek için konuyla ilgili her türlü tasarrufa karşı yargısal başvuru

hakkına sahip olmaları ve iddialarının yargısal makamlarca özenli bir şekilde

değerlendirilmesi son derece önemlidir.

76. Çevresel meseleler bağlamında, elektromanyetik kirlilik ve

bunun sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin iddiaların AİHM içtihadına da

yansıdığı, kararlarda sağlık üzerindeki olası etkileri bilimsel araştırmalarla

kesinlik kazanmayan radyoaktif kirlilikle ilgili çevresel meselelerde devletin

geniş bir takdir hakkı olduğu vurgulanarak özellikle bilimsel verilerle kesinlik

kazandırılmamış olan söz konusu değerlendirmeler bağlamında, Mahkemenin kendi

takdirini kamusal makamların değerlendirmeleri yerine ikame etmenin mümkün

olmadığının kabul edildiği görülmektedir (Gaida/Almanya, B. No: 32015/02, 3/7/2007; Luginbühl/İsviçre, B. No: 42756/02, 17/1/2006).

77. Çevresel rahatsızlıklarla ilgili başvurular açısından, söz

konusu kirlilik ister kamusal makamların eylemlerinden ister özel hukuk

kişilerinin iş ve eylemlerinden kaynaklansın, yapılacak değerlendirmelerde

geçerli olan prensipler benzer olup kamusal makamların, bireyin menfaatleri ile

söz konusu faaliyetin yürütülmesine ilişkin kamusal ve genellikle ekonomik

yarar arasında adil bir denge tesis edip etmediğinin belirlenmesi

gerekmektedir.

78. Başvuruya konu yargılama dosyasına sunulan bilirkişi

raporunda, elektromanyetik radyasyon konusunda her ülkenin kendi standartlarına

göre limit değerler belirlediği, elektromanyetik alan oluşturan sabit

telekomünikasyon cihazlarının kuruluş yeri, montajı ve denetlenmesine ait

hususların, elektromanyetik alanda istem dışı ve sürekli maruz kalma durumunda,

çevre ve insan sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri gidermek amacıyla

kabul edilen elektromanyetik alan şiddet sınır değerlerinin, ölçüm yöntemleri

veya ölçüm yapmaya yetkili kuruluşların ve ölçüm sonuçları elektromanyetik alan

şiddeti sınır değerlerine uygun olmayan sabit telekomünikasyon cihazlarının

sınır değerlere uygun hâle getirilmesine ilişkin usul ve esaslar ile bunlara

uyulmaması hâlinde işletmelere uygulanacak müeyyidelerin 16/5/2009 tarihli ve

27230 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Elektronik

Haberleşme Cihazlarına Güvenlik Sertifikası Düzenlenmesine İlişkin Yönetmelik

çerçevesinde düzenlendiği, ilgili firmanın söz konusu baz istasyonu için

güvenlik sertifikası aldığı, yapılan inceleme ve ölçümler sonucunda baz

istasyonunun yaydığı elektromanyetik radyasyon seviyeleri açısından

yürürlükteki yasal düzenlemelerin öngördüğü şekilde tesis edildiğinin

belirlendiği ancak istasyonun normal güç değerlerinden daha düşük güçte

çalıştığının tespit edildiği, bu hâliyle ölçüm sonuçlarının tamamının sınır

değerlerin altında olduğu hususunda bilirkişi raporunda yer alan tespitler

dikkate alındığında söz konusu istasyonun yasal çerçeveye uygun bir şekilde

tesis edilerek işletildiği anlaşılmaktadır.

79. Söz konusu istasyonun kurulumu ve işletilmesi için verilen

iznin özellikle haberleşme alanında mobil telefon teknolojisinin kullanılması

açısından kamu yararına hizmet ettiği açıktır.

80. Kamusal makamların söz konusu çevresel mesele bağlamında,

başvurucuların potansiyel olarak zararlı olan radyoaktif etkilerden korunmasına

ilişkin menfaati ile yukarıda belirtilen kamusal menfaatler arasında adil bir

denge gözetip gözetmediği noktasında özellikle dosyaya sunulan bilimsel

raporlarda yer alan verilerin gözönünde

bulundurulması zaruridir.

81. Başvurucular tarafından söz konusu elektromanyetik

kirliliğin kendileri ve yakınlarında görülen kanser rahatsızlığı ile doğrudan

ilgisi olduğu iddia edilmekle birlikte bu hususta kesin veriler içeren bir

delil ibraz edilmediği, bu bağlantının muhtemel görüldüğü bilimsel araştırma ve

değerlendirmelerden söz edildiği anlaşılmaktadır. Yargılama sırasında yapılan

keşif sonucu tanzim edilen bilirkişi raporunda ise baz istasyonlarından yayılan

elektromanyetik dalgaların sürekli yayıldığı ve yakın mesafelerde yaşayan

insanları sürekli maruziyet altında bıraktığı, GSM ve

baz istasyonlarının kanser yapıcı etkisini gösteren herhangi bir çalışma

olmamasına karşın bu olasılığın tümüyle dışlanabilmesinin de bilimsel yaklaşım

açısından olası olmadığı, uluslararası kimi rapor ve yayınlarda da risk

kaynakları konusunda yeterince ve uygun biçimde bilgilendirilmemenin

oluşturacağı sağlık ile ilgili kaygılar taşımanın stres etkeni olabileceği ve

bireylerin yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilenebileceği gerçeğinin göz

ardı edilmemesi gerektiği, şimdiye kadar yapılan araştırmalarda baz

istasyonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonların spesifik soğurma hızı

değerlerinin, güvenlik mesafesi dışında kalındığı takdirde yüksek olduğu ve bu

nedenle insan sağlığını zararlı yönde etkilediği ile ilgili bilimsel yayına

rastlanılmadığı, baz istasyonlarının insan sağlığına zararlı etkileri ile

ilgili olarak Avrupa Birliği ülkelerinin tespitlerini içeren ve şimdiye kadar

bu alanda yapılan tüm araştırmaları derleyen raporda, baz istasyonlarından

yayılan elektromanyetik radyasyonların kesin kanser yapıcı etkilerini içeren

bilimsel yayına rastlanmadığı ancak psikolojik yönden yapılan değerlendirme

kapsamında, gerek bilimsel çalışmalar gerekse somut olguda elde edilen teknik

ölçüm sonuçları ve açıklanan tüm hususlar gözönüne

alındığında, ölçüm yapılan bölgelerdeki elektromanyetik radyasyon seviyesinin

sağlık açısından bir risk oluşturmayacağının tespit edilmesine ve aynı zamanda

baz istasyonunun psiko-sosyal sağlık üzerinde

doğrudan bir etkisinden söz edilebilmesinin tüm yaşamsal değişkenler bazında

incelenmesinin olanaksızlığına rağmen başvurucuların baz istasyonunun

kaldırılması istemlerinin temelinde, psikolojik olarak kendilerinin ve

yakınlarının sağlığını ve hayatını,sosyal ve aile

zeminlerini kaybetme korkusunun yer aldığı, başvurucular ve yakınlarının sık

olarak baş ağrısı, uykusuzluk, bellek sorunları yaşadıkları, verilen bu

bilginin ise bireylerin yaşına bağlı ve/veya biyolojik kökenli olabileceği, bu

hususunun ise söz konusu raporda değerlendirilemeyeceği, ancak hastalanma

duygusuna, ölüme ve geleceğe yönelik duyulan korkunun yaşam deneyimleri ve

bilgilere dayalı psikolojik bir etkileşim sonucu olduğu, dolayısıyla hastalık

ve ölüm kaygısının kişinin psikolojisiyle açıklanabileceği, bu duygu ile

yapılan tüm psikolojik ve sosyal etkileşimlerinin de yaşam kalitesine etkisi

olduğunun düşünüldüğü, bunun yanı sıra ölçümde alınan elektrik alan şiddeti

değerlerinin kan kanseri de dâhil herhangi bir kansere sebep olabileceği ile

ilgili kesin bir bilimsel kanıta rastlanmadığı yönünde tespitlere yer verildiği

görülmektedir.

82. Söz konusu tespitler, baz istasyonlarından yayılan

radyoaktif kirliliğin zararlı etkileri noktasında bilimsel bir tartışmanın

sürdüğünü ortaya koymakla birlikte kanuni limitler dâhilinde olan salınımların

zararlı etkilerine ilişkin kesin bir bilimsel verinin de mevcut olmadığına

işaret etmektedir.

83. Özellikle çevresel sorunlara ilişkin karar alma

süreçlerinin, bireysel ve kamusal menfaatler arasında adil bir denge tesisine imkan verecek şekilde, gerekli etüt ve ayrıntılıdeğerlendirmeleri

içermesi zorunludur. Bununla birlikte bu kabul, ilgili kararların yalnızca söz

konusu meselenin her yönü ile ilgili kesin ve ölçülebilir verilerin ortaya

konulabildiği durumlarda alınabileceği şeklinde yorumlanamaz. Bu açıdan kamusal

makamların, ilgili alandaki araştırmaları desteklemek ve elde edilen veriler

ışığında mevzuat ve uygulamada gerekli revizyonları yapma yükümlülüğü bulunmaktadır

(Gaida/Almanya, B. No: 32015/02, 3/7/2007).

84. Başvurucuların söz konusu baz istasyonunun zararlı

etkilerine dair iddialarını yargısal makamlar önüne taşıma imkanı

buldukları, çelişmeli bir yargılama prosedüründe iddia ve delillerini sunma,

inceletme ve ilgili kamusal makam ve özel hukuk kişisinin iddia ve

savunmalarına yanıt verme imkanını elde ettikleri, iddialarının reddine dair

maddi ve hukuki değerlendirmelerin karar düzeltme aşaması da dahil iki dereceli

bir yargılama prosedürü neticesinde ortaya konulduğu anlaşılmaktadır.

85. Derece mahkemelerince başvurucuların iddialarının yapılan

keşif ve alınan bilirkişi raporları kapsamında ayrıntılı olarak

değerlendirildiği ve başvurucuların iddialarının yerinde görülmeme nedenlerinin

kapsamlı bir gerekçe ile ifade edildiği anlaşılmaktadır. İlgili yargısal

makamlarca radyoaktif kirliliğin insan sağlığı üzerindeki olası zararlı

etkilerinin bilimsel bir kesinliğe ulaşmayan karmaşık bir konu olduğu,

başvurucular tarafından psikolog bilirkişinin değerlendirmelerine dayanarak

kişilerde meydana gelen hastalık ve ölüm kaygısının teknolojik ürünlerle yakın

mesafede yaşanmak istenmemesinin doğal olduğu sonucundan hareketle illiyet

bağının kurulabileceği iddia edilmekte ise de GSM şebekesinin bizatihi kanser yapıcı

olduğuna ilişkin herhangi bir bağın teknik ve bilimsel olarak ortaya

konulamaması karşısında kişilerin tek yanlı duygu ve düşüncelerinin esas

alınarak hüküm kurulamayacağı ve bu açıdan başvurucuların zarar iddiası ile baz

istasyonunun etkileri arasında bir illiyetin

olamayacağı sonucuna ulaşıldığı anlaşılmaktadır.

86. Yukarıda yer verilen tespitler ve yapılan ölçümler

neticesinde mevzuattaki limit değerlerin altında olduğu ortaya konulan

radyoaktif etkinin, başvurucuların sağlığı üzerinde doğrudan zararlı bir

etkisinin olduğunu ortaya koyan kesin bilimsel verilerin mevcut olmadığı

dikkate alındığında, kamusal makamların başvurucuların ve kamunun somut başvuru

özelinde karşı karşıya gelen menfaatleri arasında adil bir denge tesis

etmeyerek takdir hakkının sınırlarını aştığı sonucuna ulaşmak mümkün değildir.

Bu noktada Anayasa Mahkemesinin kendi takdirini, bilimsel veriler ile bu teknik

ve karmaşık alana ilişkin olarak kamusal makamların takdiri yerine ikame etmesi

düşünülemez. Bunun yanı sıra başvurucuların söz konusu çevresel rahatsızlığa

ilişkin iddialarını, ilgili usule ilişkin güvenceleri haiz olarak yargısal

makamlara sunma ve inceletme imkânı bulduğu anlaşılmaktadır.

87. Yukarıda yer verilen tespitler ışığında kamusal makamların

olaya gereken özenle yaklaşmadıkları ve olayda söz konusu olan kamusal ve

bireysel menfaatleri gerektiği şekilde değerlendirmedikleri, başvurucuların

özel ve aile yaşamına saygı hakkının korunması bağlamında kamusal makamların

pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varılması mümkün değildir.

88. Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa’nın 17. ve 20.

maddelerinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve

geliştirilmesi hakkı ile aile hayatına saygı hakkının ihlal edilmediğine karar

verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı

ile aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. ve 20. maddelerinde güvence altına alınan

maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı ile aile hayatına

saygı hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA

24/3/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Raportör

:

Şebnem

NEBİOĞLU ÖNER

Başvurucular

:

Hüseyin Tunç

KARLIK

:

Zahide Şadan KARLUK

Vekili

:

Av. Cemal

KAYAOĞLU

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/6587, 24 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olaylar Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucuların
  10. B. Değerlendirme
  11. C. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA
  12. Yıldırım
  13. Özgüldür
  14. Kömürcü
  15. Altan
  16. Nebioğlu Öner
  17. Karlık
  18. Kayaoğlu
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/6587
Tarih
24 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • Necmettin Onuk Başvurusu (B. No: 2013/5737)
  • Asım Arı Başvurusu (B. No: 2013/9381)
  • Hakime Şengül ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/5139)
  • Hayrettin Öztekin Başvurusu (B. No: 2013/4535)
  • Sabahat Şanlı Başvurusu (B. No: 2013/3010)
  • T. İmar Bankası Memur ve Müstahdemleri Yardım ve Emekli Sandığı Vakfı Başvurusu (B. No: 2013/6108)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.