İçeriğe geç
AC
İkinci Bölüm Başvuru No: 2014/4038 Tarih:

İsak Tepe Başvurusu (B. No: 2014/4038)

Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ

BÖLÜM

KARAR

İSAK

TEPE BAŞVURUSU

(Başvuru

Numarası: 2014/4038)

Karar

Tarihi: 16/6/2016

R.G.

Tarih ve Sayı: 14/7/2016-29770

İKİNCİ

BÖLÜM

KARAR

Başkan : Engin

YILDIRIM

Üyeler : Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Celal

Mümtaz AKINCI

Muammer

TOPAL

Raportör : Cüneyt

DURMAZ

Başvurucu : İsak

TEPE

Vekili :

Av. Hakan BAKIRCIOĞLU

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, başvurucunun oğlunun

kaybolduktan sonra yaşamını yitirmesi ile sonuçlanan olaya ilişkin olarak

etkili bir soruşturma yürütülmemesi, fail veya faillerin tespiti yönünde hiçbir

çaba sarf edilmemesi ve soruşturma hakkında zamanaşımından düşme kararı

verilmesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 20/3/2014 tarihinde

İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruda süre aşımı

bulunduğu gerekçesi ile 15/5/2014 tarihinde idari yönden ret kararı verilmiş,

anılan karar 29/5/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

3. Başvurucu 5/6/2014 tarihinde

başvurunun idari yönden reddine ilişkin karara itiraz etmiştir.

4. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca

31/12/2014 tarihinde, başvurucunun idari ret kararına karşı yaptığı itirazın

kabulüyle dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından

13/1/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin

birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6.Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi

için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 10/3/2016

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

7. Bakanlık tarafından Anayasa

Mahkemesine sunulan görüş 11/3/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade

ediliş şekli, Bakanlık görüşü ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP)

aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle

şöyledir:

9. Başvurucu İsak Tepe, oğlu Ferhat

Tepe'nin (F.T.) kaçırıldığını veya güvenlik güçleri tarafından götürüldüğünü

ileri sürerek 29/7/1993 tarihinde Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda

bulunmuş ve telefonunun dinlemeye alınmasını talep etmiştir.

10. Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı

derhâl harekete geçerek kayıp F.T.nin herhangi bir suçtan ötürü gözaltına

alınıp alınmadığı hususunun tespiti için Bitlis Emniyet Müdürlüğüne ve Jandarma

Komutanlığına müzekkereler yazmıştır.

11. Bitlis Emniyet Müdürlüğü kayıp şahsın

bulunabilmesi amacıyla 30/7/1993 tarihinde müşteki İsak Tepe ve tanık F.O.nun

3/8/1993 tarihinde de tanık polis memuru O.P.nin ifadesine başvurmuştur.

12. 4/8/1993 tarihinde, Elazığ ili

Sivrice ilçesi sınırları içinde bulunan Hazar Gölü kenarında bir ceset

bulunduğu ihbarı üzerine Cumhuriyet savcısı derhâl olay yerine gitmiş, olay

yerinde pratisyen bir doktorun katılımıyla ölü muayene ve tespit işlemleri

yapmıştır.

13. Göl kenarında bulunan cesede ait

fotoğrafların 9/8/1993 tarihinde teşhis ettirilmesi üzerine Talat Tepe, kimliği

belirsiz şahsın amcasının oğlu Ferhat Tepe olduğunu ifade etmiştir.

14. Başvurucu, Bitlis Cumhuriyet

Başsavcılığına müracaatta bulunmuş ve oğlunun söz konusu bölgeye kaçırıldığı ve

tasarlanarak öldürüldüğü yönünde şikâyetçi olmuştur.

15. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı

(Cumhuriyet Başsavcılığı) kolluk marifetiyle söz konusu ölüm olayının

faillerinin araştırılması kapsamında çeşitli tarihlerde tanık ifadelerine

başvurmuştur.

16. Diyarbakır E Tipi Kapalı

Cezaevinde (Cezaevi) bulunan M.K., T.Ş. ve E.D. 16/8/1993 tarihinde yazdıkları

"Kamuoyuna Duyuru" başlıklı mektupta başvurucunun oğlu Ferhat Tepe'yi

askerî şubede gördüklerini ve işkence ile öldürüldüğünü iddia etmişlerdir.

Anılan kişiler 26/2/1996 tarihinde Cumhuriyet savcısı huzurunda verdikleri

ifadede ise "... bu mektubu kendilerinin yazmadığını, koğuş sorumlusu olan

adını İrfan olarak bildikleri kişinin yazdığını ve kendilerinin başlarını bir

şey gelmesin diye can güvenliği gerekçesiyle imzaladıklarını, Ferhat Tepe diye

bir kişiyi tanımadıkları ve nasıl öldürüldüğünü bilmediklerini..." belirtmişlerdir.

17. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı

25/8/1993 tarihinde, tanık ifadesinde geçen 21 AK … plakalı aracın ruhsat

bilgilerine ulaşmak amacıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere

yazmıştır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bilgiler Elazığ Cumhuriyet

Başsavcılığına bildirilmiştir.

18. 15/11/1994 tarihinde,

soruşturmanın başladığı 4/8/1993 tarihinden itibaren yapılan tüm araştırmalara

rağmen olayın faillerine yönelik olarak kesin ve somut delil elde edilememesi

üzerine zamanaşımı süresine kadar sürekli olarak aranmaları ve

yakalandıklarında mevcutlu olarak Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına

getirilmeleri hususunda daimî arama kararı verilmiştir. Bu tarihten itibaren

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı üçer aylık periyotlarda dosyanın akıbeti

hakkında Elazığ Emniyet Müdürlüğüne (Emniyet Müdürlüğü)ve Elazığ Jandarma

Komutanlığına (Jandarma Komutanlığı) çeşitli müzekkereler yazarak soruşturmanın

akıbetiyle ilgili bilgi almıştır.

19. Bakanlık görüşünde de belirtildiği

üzere başvurucu 4/5/1995 tarihinde somut başvurudaki şikâyetlerle Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuş, AİHM 9/5/2003 tarihinde başvuru hakkında

karar vermiştir (Tepe/Türkiye, B. No: 27244/95, 9/5/2003).

20. AİHM anılan kararında ulusal

makamların, başvuranın oğlunun ölümüyle ilgili olarak etkili ve yeterli bir

soruşturma yürütmedikleri gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin

(Sözleşme/AİHS) 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vermiş, başvuran

lehine 14.500 avro manevi tazminat ve 14.500 avro yargılama giderine

hükmetmiştir.

21. Anılan AİHM kararında yaşam

hakkının esası hakkında yapılan incelemede, AİHS’in 2. maddesi kapsamında

yapılacak incelemelerde, ihlal sonucuna ulaşılabilmesi için “makul şüphenin

ötesinde” kanıtlamanın gerekli olduğu; devletin maddi bir yükümlülük olan

öldürmeme yükümlülüğünün ihlalinden sorumlu tutulmasının mümkün olabilmesi için

kayıp olan ve sonrasında öldüğü anlaşılan bir kişinin devlet görevlileri

tarafından gözaltına alınmış olduğunun makul kuşkuya yer bırakmayacak şekilde

kanıtlanmış olması ve kişinin öldüğüne dair somut unsurlara dayanan yeterli

emarelerin bulunması gerektiği,kararın önceki bölümlerinde başvuranın ve

Hükûmetin olayın gelişimine ilişkin iddiaları hakkında Mahkemenin kendi yaptığı

değerlendirmelere dayalı olarak somut olay hakkında Mahkemenin elde ettiği

bulgular dikkate alındığında başvuranın iddialarının yeterince kanıtlanamadığı,

bu çerçevede başvuranın yakınının kaçırıldığına ve öldürüldüğüne dair görgü

tanığının bulunmadığı, kendisinin Diyarbakır Cezaevinde tutuklu bulunduğunun da

kesin olarak tespit edilemediği, eldeki verilerin -somut olayda başvuranın

yakınının- makul şüphenin ötesinde bir devlet görevlisi ya da devlet adına

hareket eden kişiler tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü sonucuna

ulaşılmasını sağlayacak yeterlilikte olmadığı ve AİHS’in 2. maddesinin ihlal

edilmediği ifade edilmiştir.

22. Anılan kararda, yaşam hakkının

usul yükümlülüğü açısından yapılan incelemede soruşturmanın yürütülmesinde

dikkat çekici eksiklikler bulunduğu; bu çerçevede kolluk görevlileri ile

soruşturmada görev alan savcılar arasında koordinasyon eksikliği bulunduğu,

savcıların başvuranın ileri sürdüğü hususlarda soruşturmanın genişletilmesi

konusunda adım atmadığı, olası tanıkları belirleme konusunda resen harekete

geçmedikleri, bu hususa örnek olarak polis yetkililerinden veya diğer güvenlik

güçlerinden ifade alınması yoluna başvurulmadığı, kaçırılma olayında kamu

gücünü kullanan kişilerin rol almış olabileceği ihtimalinin dikkate alınmadığı,

ölümde bölgedeki gazetecileri hedef alan kişilerin rollerinin olup olmadığı

açısından da soruşturmanın genişletilmediği, başvuranın F.T.yi Diyarbakır

Cezaevinde gördüğünü beyan ettiklerini ileri sürdüğü M.K., T.Ş. ve E.D.nin

ifadelerinin (başvurunun Hükûmete bildirilmesinden sonra) ancak 26/2/1996

tarihinde alındığı, benzer şekilde beyanları olduğu ileri sürülen Ö.A., B.E. ve

M.Y. isimli kişilerin beyanlarının ise hiç alınmadığı, son olarak da ölenin

cesedi üzerinde adli tıp uzmanının katılımıyla ayrıntılı bir otopsi işlemi

yapılmaksızın sadece pratisyen bir doktorun katılımı ile ölü muayenesi işlemi

gerçekleştirildiği tespitleri yapılmıştır.

23. AİHM kararı sonrasında, Adalet

Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün 4/10/2004

tarihli yazısı ile Cumhuriyet Başsavcılığından“(Dışişleri Bakanlığının

28/9/2004 tarihli yazısı ile)… başvuru konusu olayla ilgili soruşturmada

kararda belirtilen soruşturma eksikliklerinin giderilip giderilmediği ve AİHM

kararının 179. ve 180. paragraflarında adı geçen tanıkların dinlenip

dinlenmediğinin ele alınacağı ifade edilerek belirtilen hususlarda bilgi

istenil(diği), … verilecek cevaba esas olmak üzere, adı geçen tanıkların

beyanlarının alınıp alınmadığının bildirilmesi” talep edilmiştir.

24. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına

sunulan Cumhuriyet savcısının imzaladığı 21/10/2004 tarihli ve Hazırlık No:

1993/3117 yazıda:

“İlgi sayılı yazınız ile gönderilen

Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'nün

04.10.2004 tarih ve 067789 sayılı yazısında sorulan Elazığ Cumhuriyet

Başsavcılığımızın 1993/3117 hazırlık sırasında kayıtlı hazırlık evrakının

incelenmesinde, Özgür Gündem gazetesi muhabirlerinden Ferhat Tepe'nin Elazığ

Hazar gölünde ölü olarak bulunmasına ilişkin soruşturma dosyasında Ferhat

Tepe'nin Diyarbakır ilinde güvenlik güçleri tarafından sorguya alındığı işkence

yapılarak sorgulandığı “Kamuoyuna” başlıklı (Ö.A.) imzalı tarihi bulunmayan,

“Kamuoyuna” başlıklı 16.08.1993 tarihli M.K., T.Ş., E.D. imzalı, “Kamuoyuna”

başlıklı 10.08.1993 tarihli (B. E., M.Y.) imzalı yazılarla iddia edilmiş ise

de, yazılı bildirilerde ismi geçen (T.Ş., M.K ve E.D.’n)in olaya ilişkin alınan

beyanlarında altında kendi imzaları olan belge içeriğinin doğru olmadığı,

belirtilen tarihlerde sorguya alındıklarını ve tutuklandıklarını sorguda Ferhat

Tepe'yi gördüklerini belirtilen yazı içeriğinin doğru olmadığını yazıda

belgenin cezaevinde hazırlanmış olarak kendilerine getirildiğini içeriğini

bilmeden imzaladıklarını beyan ettikleri, ayrıca Ferhat Tepe'yi sorguda

görmediklerini beyan ettikleri, tanıkların bu anlatımı otopsi tutanağı ile de

uyumlu olduğu otopsi tutanağında şahıs üzerinde işkenceye ilişkin herhangi bir

darp cebir izinin bulunmadığı belirtildiği, bunun cesedin fotoğrafını çekmek

suretiyle de tespit edildiğinden, “Kamuoyuna” başlıklı 10.08.1993 tarihli

yazıyı imzalayan tanıklar (B.E., M.Y.)'nin beyanları propaganda amaçlı yukarıda

belirtilen belge gibi şahıslara cezaevine imzalatılan belge olduğu düşünüldüğünde

ifadelerine başvurulmamıştır. Bu nedenle bu tanıkların dosyada beyanı

bulunmamaktadır. Ayrıca (Ö.A.)’nın Diyarbakır Hazro ilçesinde meydana gelen

olaylara ilişkin ifadeleri alınan tanıklar (T.Ş., M.K ve E.D.nin)

yargılandıkları dosyaya ilişkin gözaltına alınmadığından bu tanığın da

ifadesine başvurulmamıştır.

Olay tarihinde Tatvan 6. Tugay

Komutanı General (K.T.nin) ölen şahsı kaçırdığı iddia edilmiş ise de, dosyanın

incelenmesinde ölen Ferhat Tepe'nin güvenlik güçleri tarafından gözaltına

alındığına ya da kaçırıldığına dair, ayrıca ölenin işkence sonucu öldüğüne dair

hiçbir somut delil bulunmadığından General (K.T.nin) ifadesinin alınmasına

gerek duyulmamıştır.”

25. Yukarıda yer verilen yazışma

dışında soruşturma kapsamında verilen daimî arama kararı gereği, Jandarma

Komutanlığı ve Emniyet Müdürlüğü belirli aralıklarla düzenledikleri araştırma

tutanaklarını Cumhuriyet Başsavcılığına sunmuşlardır. Anılan tutanaklarda genel

olarak olayla ilgili bilgi ve görgü sahibi bulunmadığı, olay hakkında herhangi

bir ihbar gelmediği, fail veya faillerin tespitine yönelik araştırmaların devam

ettiği ifade edilmekte olup soruşturma açısından kayda değer bir gelişme

bulunmamaktadır.

26. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı

24/9/2013 tarihinde, başvurucunun oğlunun kaçırılarak öldürüldüğü yönündeki

şikâyeti sonucunda başlayan soruşturma kapsamında yapılan tüm araştırmalar

neticesinde herhangi bir faile ulaşılamadığı, söz konusu soruşturmaya konu

tasarlayarak adam öldürme suçunun suç tarihi itibarıyla 1/3/1926 tarihli ve 765

sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 450. maddesi kapsamında olduğu ve bu suçun

zamanaşımının aynı Kanun’un 102/1 maddesi uyarınca yirmi yıl olduğu ve bu

sürenin de 4/8/2013 tarihinde dolduğu gerekçesiyle zamanaşımı sebebiyle

kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

27. Başvurucu, vekili aracılığıyla söz

konusu kovuşturmaya yer olmadığı kararına 11/10/2013 tarihinde itiraz etmiştir.

Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi 19/11/2013 tarihinde verdiği kararda “…kararın,

dosya kapsamına, toplanan delillere uygun olduğu, kararda usul ve yasaya aykırı

bir durum olmadığı…” gerekçesiyle söz konusu itirazı reddetmiştir.

28. Başvurucu anılan kararı 18/3/2014

tarihinde öğrendiğini belirtmekte olup 20/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

29. 765 sayılı Kanun’un 102.

maddesinin ilgili bölümü şöyledir:

“Kanunda başka türlü yazılmış olan

ahvalin maadasında hukuku amme davası:

1 - Ağırlaştırılmış müebbet ağır

hapis ve müebbed ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene,

… geçmesiyle ortadan kalkar.

Bu kanunun ikinci kitabının birinci

babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbed yahud muvakkat

ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurd dışında işlenmesi halinde dava

müruru zamanı yoktur.”

30. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk

Ceza Kanunu’nun “Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi” kenar

başlıklı 67. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:

“(2) Bir suçla ilgili olarak;

a) Şüpheli veya sanıklardan

birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,

b) Şüpheli

veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,

c) Suçla ilgili olarak iddianame

düzenlenmesi,

d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,

Halinde, dava zamanaşımı kesilir.

(3) Dava zamanaşımı

kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını

kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme

nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.

(4) Kesilme halinde,

zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en

fazla yarısına kadar uzar.”

31. Hâkimler ve Savcılar Yüksek

Kurulunun soruşturma usul ve esaslarına ilişkin 18/10/2011 tarihli

Genelge'sinin ilgili bölümü şöyledir:

“…

50. Faili meçhul olay ve cinayetlerin

soruşturulmasında,

...

g) Soruşturma evraklarının ilgili

Cumhuriyet savcısı tarafından sık sık gözden geçirilmesi, ancak sadece

soruşturma evrakının en üstündeki müzekkereye cevap verilmiş olup olmadığı ile

yetinilmeyerek içeriği itibarıyla başkaca eksik kalmış bir husus varsa onun da

tamamlanması için gerekli yazının yazılması, sonucunun uygun aralıklarla takip

edilmesi,”

32. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar”

kenar başlıklı 172. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Cumhuriyet savcısı,

soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe

oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması

hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar suçtan zarar gören

ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir.

Kararda, itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.”

33. 5271 sayılı Kanun’un “Cumhuriyet

savcısının kararına itiraz” kenar başlıklı 173. maddesinin 18/6/2014

tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 71. maddesi ile değişiklik yapılmadan önceki

(1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Suçtan zarar gören,

kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten

itibaren on beş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı

çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesine

itiraz edebilir.”

34. 5271 sayılı Kanun’un “İtirazın

Cumhuriyet savcısına ve karşı tarafa tebliği ile inceleme ve araştırma

yapılması” kenar başlıklı 270. maddesi şöyledir:

“(1) İtirazı inceleyen merci, yazı

ile cevap verebilmesi için itirazı, Cumhuriyet savcısı ve karşı tarafa

bildirebilir. Merci, inceleme ve araştırma yapabileceği gibi gerekli gördüğünde

bunların yapılmasını da emredebilir.

(2) 101 ve 105 inci maddeler uyarınca

yapılan itiraz üzerine Cumhuriyet savcısından görüş alınması durumunda, bu

görüş şüpheli, sanık veya müdafiine bildirilir. Şüpheli, sanık veya müdafii üç

gün içinde görüşünü bildirebilir.”

35. 5271 sayılı Kanun’un “Karar”

kenar başlıklı 271. maddesi şöyledir:

“(1) Kanunda yazılı haller

saklı kalmak üzere, itiraz hakkında duruşma yapmaksızın karar verilir. Ancak,

gerekli görüldüğünde Cumhuriyet savcısı ve sonra müdafi veya vekil dinlenir.

(2) İtiraz yerinde görülürse merci,

aynı zamanda itiraz konusu hakkında da karar verir.

(3) Karar mümkün olan en kısa sürede

verilir.

(4) Merciin, itiraz üzerine

verdiği kararları kesindir; ancak ilk defa merci tarafından verilen tutuklama

kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

36. Mahkemenin 16/6/2016 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

37. Başvurucu, oğlunun "Özgür

Gündem" adlı gazetenin muhabirliğini yaparken Bitlis ilinden Elazığ iline

kaçırılıp burada suda boğularak öldürüldüğünü, bu olay öncesinde de oğlu gibi

Kürt kökenli olduğunu bildiği çok sayıda kişiye yönelik faili meçhul cinayet

işlendiğini, Cumhuriyet Başsavcılığınca eyleme ilişkin olarak etkili bir

soruşturma yapılmadığını, yaşam hakkına ilişkin soruşturmalarda dava zamanaşımı

nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmemesi gerekirken ve kamuoyuna

yansımış benzeri pek çok olayda böyle bir tutum sergilenmemişken somut olayda

dava zamanaşımının gerçekleştiği gerekçe gösterilerek kovuşturmaya yer olmadığına

karar verildiğini, bu şekilde oğlunu öldüren fail veya faillere ulaşılamadığını

belirterek Anayasa’nın 10. maddesinde tanımlanan ayrımcılık yasağı, 36. ve 40.

maddelerinde tanımlanan adil yargılanma, etkili başvuru ve17. maddesinde

güvence altına alınan yaşam haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve

kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılması ile tazminata karar

verilmesi talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

38. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucular tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve

olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No:

2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu tarafından Anayasa’da güvence altına

alınan diğer haklar ile bağlantı kurularak ileri sürülen iddiaların Anayasa’nın

17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı kapsamında olduğu

değerlendirilmiş ve inceleme bu kapsamda yapılmıştır.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

39. Bakanlık görüşünde, “mağdur”

statüsü hakkında Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihadına yer verilerek somut

başvuruda başvurucu İsak Tepe'nin 4/5/1995 tarihinde aynı şikâyetlerle AİHM'e

başvurduğu ve bu başvurusu sonucunda 9/5/2003 tarihinde AİHM'in ulusal

makamların, başvuranın oğlunun ölümüyle ilgili olarak etkili ve yeterli bir

soruşturma yürütmedikleri gerekçesiyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal

edildiğine, başvuranın oğlunun öldürülmesine neden olan olayların Sözleşme’nin

13. maddesinin gerektirdiği şekilde etkili şekilde soruşturulmaması nedeniyle

de Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiği; başvuran lehine

14.500 avro manevi tazminat ve 14.500 avro yargılama giderine hükmettiği,

bununla birlikte karar sonrası soruşturma sürecinin devam ettiği, bu itibarla

başvurucunun şikâyetinin kabul edilebilirliğinin incelenmesinde mağdur sıfatının

bulunup bulunmadığına dair özellikle yukarıda belirtilen AİHM kararı ve diğer

hususların da inceleme sırasında gözönünde bulundurulması konusunda takdirin

Anayasa Mahkemesine ait olduğu ifade edilmiştir.

40. AİHM yukarıda yer verilen

kararında Ferhat Tepe’nin ölümünden sorumlu olabilecek kişilerin tespitine

yönelik etkili bir soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle yaşam hakkının usul

boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu kararın gereğini yerine getirmek

Sözleşme'ye göre taraf devletin ödevidir. AİHS’in “Kararların bağlayıcılığı

ve infazı” başlıklı 46. maddesi uyarınca taraf devletlerin AİHM’in

kesinleşmiş kararlarına uyma yükümlülüğü bulunduğu, Mahkemenin kesinleşen

kararlarının infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesine gönderildiği,

Bakanlar Komitesinin bir yüksek Sözleşmeci tarafın, taraf olduğu bir davada

verilen kesin karara uygun davranmayı reddettiği görüşünde olması hâlinde

ilgili tarafa ihtarda bulunduktan sonra bu devletin aynı maddenin 1. fıkrasında

öngörülen yükümlülüğünü yerine getirmediği meselesini mahkemeye intikal ettirme

yetkisine sahip olduğu ve mahkemenin 1. fıkranın ihlal edildiğini tespit etmesi

durumunda alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesine

gönderebileceği dikkate alındığında (Rahil Dink ve diğerleri, B. No:

2012/848, 17/7/2014, § 115) Ferhat Tepe ile ilgili verilmiş olan karara uygun

davranılıp davranılmadığının Bakanlar Komitesince denetlenmesi gerektiği

açıktır.

41. Somut olayda yaşam hakkının usul

boyutuna ilişkin AİHM tarafından verilmiş bir ihlal kararı olmasına rağmen

Anayasa Mahkemesinin aynı konuda yeni bir inceleme yapabilmesi için

başvurucunun mağduriyetinin AİHM kararıyla giderilmemiş olması gerekir (Rahil

Dink ve diğerleri, § 116). Ferhat Tepe’nin ölümüne ilişkin soruşturma

dosyasının baştan itibaren açık olduğu, sorumluların tespitine yönelik

incelemenin AİHM kararı sonrasında da devam ettiği görülmektedir. Bu durumda

AİHM’in ihlal kararı ve buna istinaden ödenen tazminat ile başvurucuların

mağdur sıfatının sona erdiği söylenemez. Anayasa Mahkemesinin, özellikle

AİHM’in kararı üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ferhat Tepe’nin

ölümünden sorumlu olan kişileri belirleme ve bu eylemleri yaptırım altına alma

amacıyla etkili bir soruşturma yürütülüp yürütülmediğini incelemesi gerekir.

42. Anılan AİHM kararında yaşam

hakkının esası hakkında bir ihlal kararı verilmediği için başvurucunun bu

konudaki mağdur statüsü hakkında bu kararın esas alınarak bir inceleme

yapılması gerekmediği açıktır. Bununla birlikte yaşam hakkının esası hakkında

Anayasa Mahkemesinin, AİHM’in yaşam hakkının esası hakkında verdiği karar ile

etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlal edildiği yönündeki kararı sonrasında

yürütülen soruşturma işlemleri sonucunda-varsa- elde edilen yeni bilgileri

dikkate alarak yaşam hakkının esasının ihlal edilip edilmediğini yeniden

değerlendirmesi mümkündür.

43. Kabul edilebilirlik incelemesi

açısından son olarak ifade edilmesi gerekir ki 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 46.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen

işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan

etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır.

Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka

yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin mağdur olan

yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 41). Başvuru konusu olayda başvurucu, öldürüldüğü

ileri sürülen kişinin babasıdır. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir

eksiklik bulunmamaktadır.

44. Açıklanan nedenlerle başvurucunun

Anayasa'nın 17. maddesinin ihlal edildiğine dair iddialarının 6216 sayılı

Kanun'un 48. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığı tespit edilmiş

olup başka bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığından başvurunun kabul

edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Yaşamı Koruma ve Öldürmeme

Yükümlüğü Hakkında İnceleme

i. Bakanlık Görüşü

45. Bakanlık görüşünde, başvurucunun

iddialarına ilişkin olarak öncelikle Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatlarına

göndermelerde bulunularak yetkililerin sorumluluğu altında bulunduğu sırada

yaşamı kendi eylemlerinden dolayı risk altında olan bireyi korumak amacıyla

gerekli tüm önleyici tedbirleri almaları hususunda devletlerin pozitif

yükümlülülüğü bulunduğu ancak Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yetkililerin

pozitif yükümlülüklerinin mutlak/koşulsuz olmadığı, yaşam hakkına yönelik

varsayılan her tehdidin yetkilileri riski önlemek için özel önlemler almaya

zorlamayacağı, özel önlemler alma yönünde bir görevin sadece yetkililerin

yaşama yönelik gerçek ve yakın bir riskin bulunduğunu bildikleri ya da

bilmeleri gerektiği ve yetkililerin durum üzerinde belirli derecede

hâkimiyetlerinin bulunduğu hâllerde ortaya çıkacağı, devletin Sözleşme’den

kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğine inanılması için yeterli

esaslı unsurların ortaya konup konmadığının Mahkemenin kendisine sunulan

belgelerin ve gerektiği takdirde kendisinin elde ettiği belgelerin ışığı

altında incelemek suretiyle tespit etmesi gerektiği,Mahkemenin öncelikle

şikâyet edilen olaylar sırasında mevcut olan duruma atıfta bulunması gerektiği

hâlde devamında ortaya çıkan bilgileri dikkate almasının engellenmediği, AİHM'e

göre yeterli derecede güçlü, açık ve tutarlı çıkarımların veya aksi iddia

edilmemiş tahminlerin mevcudiyeti, gerekli delil standardına ulaşmada yardımcı

dahi olsa bunların kanıtsal değerinin eldeki davanın şartları ve Sözleşmeci

devlete yapılan suçlamanın ciddiyeti ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği

öncelikle ifade edilmiştir.

46. Görüşün devamında somut başvuru

açısından başvurucunun 4/5/1995 tarihinde aynı şikâyetlerle AİHM'e yapmış

olduğu başvuru sonucunda 9/5/2003 tarihinde AİHM'in, başvurucunun iddia ettiği

gibi yalnızca devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda dava

koşullarını dikkate alarak yaşam hakkından mahrum etme fiilini en titiz bir

biçimde incelediği ve Sözleşme'nin benimsediği delil standardının “makul

şüphenin ötesinde” olması ve bu tür bir kanıtın yeterince güçlü, açık ve uyumlu

çıkarımlara veya olaylara ilişkin çürütülmemiş varsayımlara dayanması

gerektiğini belirterek başvuranın iddialarını yeterince kanıtlayamadığı

gerekçesiyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesinin söz konusu olmadığına

karar verdiği bilgisine yer verilmiştir.

ii. Genel İlkeler

47. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve

manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan devredilmez

ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif

yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak yetki

alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son

vermeme,bunun yanı sıra pozitif bir yükümlülük olarak yine yetki alanında

bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların ve diğer

bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§§ 50, 51).

48. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı

kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği

temel yaklaşıma göre devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında

gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa'nın 17. maddesi, devlete elindeki tüm

imkânları kullanarak yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için yeterli yasal

ve idari bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu çerçevenin gereği gibi

uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını

sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu

yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın yaşam hakkının tehlikeye girebileceği

her türlü faaliyet bakımından geçerlidir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri,

§ 52).

49. Kamu görevlilerinin güç kullanması

sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölüm olaylarının da şüphesiz devletin sahip

olduğu "hiçbir bireyin yaşamına son vermeme" negatif yükümlülüğü

kapsamında incelenmesi gerekmektedir. Bu yükümlülük hem kasıtlı bir biçimde

öldürmeyi hem de kasıt olmaksızın ölümle sonuçlanan güç kullanımını

içermektedir (Birsen Gülünay, B. No: 2013/2640, 21/4/2016, § 60; Cemil

Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, 44).

50. Bu çerçevede bir kişinin güvenlik

güçleri tarafından gözaltına alındığının, tutuklandığının veya bu güçlerin

kontrolü altında bulunan bir yerde bulunduğunun tereddütsüz olarak kabul

edilmesi gereken koşullarda devlet, bu kişilerin yaşamlarının ve vücut

bütünlüklerinin korunmasından sorumlu olduğu gibi bu arada meydana geldiği

ileri sürülen ölüm veya kaybolma olaylarının nasıl gerçekleştiği hususunda

makul bir açıklama getirme yükümlülüğü altındadır (Birsen Gülünay, §

64).

51. Bu konulardaki iddialar, uygun

delillerle desteklenmelidir. İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek

için her türlü şüpheden uzak, makul kanıtların varlığı gerekir. Bu nitelikteki

bir kanıt, yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat

edilemeyen birtakım karinelerden de oluşabilir. Ancak bu uygun koşulların tespiti

hâlinde yaşam hakkı ihlalinden veya bir kötü muamelenin varlığından

bahsedilebilir (Hamdiye Aslan, B. No: 2013/2015, 4/11/2015, 92, C.D.,

B. No: 2013/394, 6/3/2014, § 28).

iii. İlkelerin Somut Olaya

Uygulanması

52. AİHM 2005 yılında verdiği kararında,

somut olay hakkında hâlihazırdaki bulguları dikkate alarak başvuranın

iddialarının yeterince kanıtlanamadığı; bu çerçevede başvurucunun yakının

kaçırıldığına ve öldürüldüğüne dair görgü tanığının bulunmadığı, kendisinin

Diyarbakır Cezaevinde tutuklu bulunduğunun da kesin olarak tespit edilemediği,

eldeki verilerin, somut olayda başvuranın yakınının makul şüphenin ötesinde bir

devlet görevlisi ya da devlet adına hareket eden kişiler tarafından kaçırıldığı

ve öldürüldüğü sonucuna ulaşılmasını sağlayacak yeterlilikte olmadığı ve

AİHS’in 2. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır.

53. Bu durumda Anayasa Mahkemesinin

AİHM’in verdiği karar sonrasında yürütülen soruşturma işlemleri sonucunda varsa

elde edilen bulgulara göre bu konuda yeniden bir inceleme yaparak bir sonuca

ulaşması gerekmektedir. AİHM kararı sonrası yürütülen ve aşağıda değerlendirme

konusu yapılan soruşturma işlemlerine bakıldığında AİHM’in inceleme konusu

yaptığı bilgi ve belgelerin ötesinde yeni bir veriye ulaşılamadığı, başvurucunun

da başvuru dilekçesinde yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edildiğine yönelik

yeni bir iddiada bulunmadığı anlaşılmaktadır.

54. Olay hakkında yürütülen

soruşturmanın etkililiği ile de bağlantılı olmak üzere somut olayda Anayasa

Mahkemesi açısından başvurucunun yakınının kamu görevlileri tarafından ya da

kamu görevlilerinin suç ortaklığı yapması sonucu gözaltına alındığı ve

öldürüldüğü yönünde bir inceleme yapılmasını gerektirecek (makul şüphenin

ötesinde) bir tespitte bulunulması mümkün görünmemektedir.

55. Açıklanan nedenlerle yaşam

hakkının esasının ihlal edilmediğine hükmedilmesi, somut olay açısından

incelemenin doğrudan olay hakkında yürütülen soruşturmanın etkili olup olmadığı

hususunda yapılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

b. Yaşam Hakkının Usul Boyutu

Hakkında İnceleme

i. Bakanlığın Görüşü

56. Bakanlık görüşünde, başvurucuların

iddialarına ilişkin olarak öncelikle Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatları

uyarınca yaşam hakkı kapsamında yürütülecek ceza soruşturmasının etkili

olabilmesi için yetkililerin resen harekete geçmesi, soruşturmakla görevli olan

ve soruşturmayı yürüten kişilerin olaylara karışmış olabilecek kişilerden bağımsız

olmaları, ölenin ailesinin meşru çıkarlarının korunması için soruşturmanın

yeterli ölçüde açık olması, makul bir hızlılık içinde yürütülmesi, sorumluların

belirlenmesine ve gerekirse cezalandırılmasına imkân verecek nitelikte olması

gerektiği ifade edilmiştir.

57. Bakanlık görüşünde, yine Mahkeme

kararlarına dayanılarak somut olayda varılan sonuçla ilgili değil bu sonucu

doğuran araçlarla ilgili bir yükümlülüğün söz konusu olduğu, yetkililerin somut

olaya ilişkin delillerin toplanabilmesi için kendilerinden beklenen bütün makul

önlemleri almaları gerektiği, soruşturmada sorumlu kişi ya da kişilerin tespit

edilmesini engelleyebilecek nitelikteki her eksikliğin onun etkinliğine zarar

verebileceği belirtilmiştir.

58. Bakanlık görüşünde, somut olayla

ilgili AİHM kararı öncesi yürütülen soruşturma işlemlerine ve AİHM’in

başvurucunun oğlunun ölümüyle ilgili olarak etkili ve yeterli bir soruşturma

yürütülmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin

kararına yer verildikten sonra AİHM’in ihlal kararı sonrasında da sorumluların

tespit edilemediği, zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle kovuşturmaya yer

olmadığına karar verildiği, bu itibarla başvurucunun soruşturmanın etkili

yapılmadığına dair şikâyetlerinin incelenmesi sırasında bu hususların da

Anayasa Mahkemesinin dikkatine sunulduğu ifade edilmiştir.

ii. Genel İlkeler

59. Anayasa'nın 17. maddesinde

düzenlenen yaşam hakkı kapsamında devletin yerine getirmek zorunda olduğu

pozitif yükümlülüklerin usule ilişkin boyutu,yaşanan ölüm olayının tüm

yönlerinin ortaya konmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkân tanıyan

etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Sadık Koçak ve

diğerleri, B. No: 2013/841, 23/1/2014, § 94). Bu yükümlülük sadece bir kamu

görevlisinin eylemi veya ihmali sonucu meydana gelen ölüm olayları açısından

geçerli değildir. Devletin -doğal olmayan her ölüm olayında kendisi, öldürmeme

ya da yaşamı koruma yükümlülüklerini ihlal etmemiş olsa da- gerçekleşen ölümün

sebebini ve varsa sorumlularını ortaya çıkarmaya yönelik etkili bir soruşturma

yapmamış olması, soruşturma yükümlülüğünün ihlalini doğurabilir. Zira bu tür

olaylarda etkili bir soruşturma yürütülmesi, yaşam hakkını korumak için ihdas

edilen yasal ve idari çerçevenin etkili bir şekilde uygulanmasının güvencesini

oluşturmaktadır (Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, §§ 25, 26).

60. Yürütülen ceza soruşturmalarının

amacı yaşam hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde

uygulanmasını ve sorumluların ölüm olayına ilişkin hesap vermelerini

sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması

yükümlülüğüdür. Diğer yandan burada yer verilen değerlendirmeler hiçbir şekilde

Anayasa'nın 17. maddesinin başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç

nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargılamaları

mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi yüklediği

anlamına gelmemektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 56).

61. Soruşturmanın etkililik ve

yeterliliğini temin adına soruşturma makamlarının resen harekete geçmesi ve

ölüm olayını aydınlatabilecek, sorumluların tespitine yarayabilecek bütün

delillerin toplanması gerekmektedir. Soruşturmada ölüm olayının nedenini veya

sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkânını zayıflatan bir eksiklik, etkili

soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır (Serpil Kerimoğlu ve

diğerleri, § 57). Bu kapsamda yetkililerce tanıklarının ifadelerinin

alınması, bilirkişi incelemeleri ve gerektiğinde eksiksiz ve detaylı bir rapor

hazırlanmasına imkân verecek otopsinin yapılması gibi söz konusu olaylarla

ilgili kanıtların elde edilmesi için soruşturma konusu olayın gerektirdiği

mümkün olan tüm tedbirlerin alınması, ölümün gerçekleşme sebebinin objektif

analizinin yapılması, soruşturma sonucunda alınan kararın soruşturmada elde

edilen tüm bulguların kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizine dayalı olması

ve soruşturma sonucunda verilen kararın, yaşam hakkına yönelik bir müdahale

varsa bu müdahalenin Anayasa’nın aradığı zorunlu bir durumdan kaynaklanan

ölçülü bir müdahale olup olmadığına yönelik bir değerlendirme içermesi

gerekmektedir (Cemil Danışman, § 99; Turan Uytun ve Kevzer Uytun,

B. No: 2013/9461, 15/12/2015, § 73).

62. Yürütülecek ceza soruşturmalarının

etkililiğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap

verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine

açık olmasıdır. Buna ek olarak her olayda ölen kişinin yakınlarının meşru

menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmaları

sağlanmalıdır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 58).

63. Kamu otoritelerinin güç kullanımı

sonucu ortaya çıktığı ileri sürülen ölüm olaylarına ilişkin soruşturmaların bu

konuda gerçekleşebilecek suistimallerin önüne geçilmesini sağlayacak şekilde

kapsamlı, dikkatli ve tarafsız şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu tür

olaylara ilişkin soruşturmalarda aranılan bağımsızlık, sadece hiyerarşik ve

kurumsal bağımsızlığı ifade etmemekte olup soruşturmanın fiilen de bağımsız

olarak yürütülmesini gerektirmektedir (Cemil Danışman, 96).

64. Yürütülecek soruşturmalarda, makul

bir hızda gerçekleştirilme ve özen gösterilme zorunluluğu da zımnen mevcuttur.

Bazı özel durumlarda soruşturmanın veya kovuşturmanın ilerlemesine engel olan

unsurlar ya da güçlükler bulunabilir. Ancak bir soruşturmada ve soruşturmanın

devamında yapılan kovuşturmada yetkililerin hızlı hareket etmeleri yaşanan

olayların daha sağlıklı bir şekilde aydınlatılabilmesi, kişilerin hukukun

üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü

gösterildiği ya da kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin engellenmesi

açısından kritik bir öneme sahiptir (Deniz Yazıcı, B. No: 2013/6359,

10/12/2014, § 96; Filiz Aka, § 29).

65. Soruşturmanın etkililiğini sağlayan

en alt seviyedeki inceleme, başvuruya konu soruşturmanın kendine özgü

koşullarına göre değişir. Bu koşullar, ilgili bütün olay ve olgular temelinde

ve soruşturmanın pratik gerçekleri dikkate alınarak değerlendirilir. Bu nedenle

soruşturmanın etkililiği bakımından her olayda geçerli olmak üzere bir asgari

soruşturma işlemler listesi veya benzeri bir asgari ölçüt belirlemek mümkün

değildir (Fahriye Erkek ve diğerleri, B. No: 2013/4668, 16/9/2015, §

68).

66. Gerçekleşen bir ölüm olayına

ilişkin delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir.

Ancak Anayasa Mahkemesinin, başvuru konusu olayın gelişim şeklini anlayabilmek

ve başvurucuların yakınlarının ölümünün tüm yönlerinin aydınlatılması

noktasında soruşturma makamları ve derece mahkemeleri tarafından atılması

gereken adımları nesnel bir şekilde değerlendirmek için olayın oluşum şeklini

incelemesi gerekebilmektedir (Rıfat Bakır ve diğerleri, B. No:

2013/2782, 11/3/2015, § 68).

73. Yine bu kapsamda

değerlendirilebilecek şekilde Cumhuriyet Başsavcılığının Bakanlığa sunulan 2004

tarihli yazısında, sadece K.T.nin ifadesinin alınmama gerekçesi olarak “Ferhat

Tepe'nin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındığına ya da kaçırıldığına …

dair hiçbir somut delil bulunmadığı” gerekçesine yer verildiği

görülmektedir. AİHM tarafından olayın kamu görevlileri ile ilgisi olup olmadığı

açısından kritik öneme sahip olduğu değerlendirilen bir kişinin beyanının yine

olayın kamu görevlileri ile bir ilgisinin bulunmadığı kabulü ile

reddedilmesinin yeterli bir gerekçe olarak değerlendirilebilmesi mümkün

değildir.

74. Başvuru konusu olaydaki gibi bir

olayın nasıl gerçekleştiğine ve faillerinin kimler olduğuna dair çok fazla

somut bilginin bulunmadığı durumlarda şüpheli herhangi bir şey görmesi ya da

duyması olası kişilerin, yine bu çerçevede olaylara karışmış olduğu ileri

sürülen kişilerin hiç sorgulanmaması ya da çok geç sorgulanması yürütülen

soruşturmanın ölüm olayının nedenini veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması

imkânını zayıflatan önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır (Yavuz

Durmuş ve diğerleri,§ 61).

75. Soruşturma sürecinde 2004 yılı

itibarıyla olayın kamu görevlileri ile bir ilgisi bulunmadığı yönünde bir

kabulün bulunduğu ancak olayın başka bir şekilde gerçekleşmiş olabileceğini

ortaya koyabilecek şekilde soruşturmanın herhangi bir şekilde genişletilmemiş

olduğu da görülmektedir.

76. Yukarıda değinilen hususların yanı

sıra kolluk birimleri veya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olayı

aydınlatmaya yönelik bir işlem yapıldığına dair -soruşturma dosyasında yer

verilen/nihai kararda değerlendirilen- bir bilgi veya belgenin de bulunmadığı

görülmektedir.

77. Anayasa Mahkemesi tarafından

incelenen bir soruşturma sürecinde çok uzun süre önce daimî arama kararı

verilmesi ve buna bağlı olarak kolluk birimleri ile rutin yazışmaların

yapılması, inceleme konusu yapılan olayın koşullarına bağlı olarak tek başına

soruşturmanın gerekli özen ve hızda yapılmadığının tespit edilebilmesi

açısından yeterli değildir (İsmail Yıldırım ve diğerleri, B. No: 2013/9332,

20/4/2016, § 74). Ancak somut olayda Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı

tarafından yapılan bildirimlerde somut bir işleme yer verilmeksizin sadece

soruşturma işlemlerine devam edildiğinin bildirildiği, Cumhuriyet

Başsavcılığının soruşturmanın genişletilmesi konusunda herhangi somut bir

talimat vermemiş olduğu görülmektedir. Bu durumda AİHM tarafından tespit edilen

ve başvurucu tarafından ileri sürülen hususlarda Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından bir soruşturma işlemi yürütülmediği gibi Cumhuriyet Başsavcılığının

resen takdir edeceği bir yönde olayın aydınlatılması için herhangi bir

soruşturma işlemi de yürütülmediği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Somut

soruşturmanın koşullarında Cumhuriyet Başsavcılığının rutin yazışmalar dışında

hareketsiz kalması, olayın gerçekleşme şekli ve elde edilen delillere bağlı

olarak kaçınılmaz bir durum olduğu değerlendirmesi yapılmasını mümkün

kılmamaktadır.

78. Diğer yandan AİHM kararında yer

verilen tespitler açısından bir işlem yürütülmemesi, başvurucunun da soruşturmaya

ilişkin bu yöndeki taleplerinin soruşturma makamlarınca karşılanmamış olması,

niçin bu yönde bir işlem yürütülmediğinin açıklanmaması ve yine başvurucuların

bu yönde itirazları bulunmasına rağmen itiraz merciinin kararında bu iddiaların

ayrıca karşılanmamış olması birlikte dikkate alındığında fiilen soruşturmanın

ve sonuçlarının kamu denetimine açıklığının, bu kapsamda ölen kişinin

yakınının, meşru menfaatini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde

katılması gerekliliğinin temin edildiğinden söz edebilmek de mümkün değildir.

79. Faili meçhul ölümlere ilişkin

yapılan başvurularda etkili soruşturma

yükümlülüğü kapsamında ölenin, başvurucuların iddia ettiği

gibi kamu görevlileri veya belirli bir üçüncü kişi tarafından öldürüldüğü

sonucuna -her koşulda ve yapılması gereken her şeyin yapılmış olmasına rağmen-

mutlaka ulaşılması gerektiği elbette söylenemeyecektir. Böyle bir gerekliliğin

devletin ölüm olaylarına ilişkin usul yükümlülüğü kapsamında olduğu ileri

sürülemez (Yavuz Durmuş ve diğerleri, § 65, Fahriye Erkek ve

diğerleri, § 66).

80. Fakat başvuru konusu olay

açısından yukarıda yer verilen tespitler birlikte değerlendirildiğinde

soruşturma kapsamında ölüm olayının nedenini aydınlatmak için gerekli adımların

zamanında atıldığının söylenemeyeceği, AİHM kararında da bu yönde tespitler bulunmasına

rağmen sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delillerin toplanması

konusunda gerekli özenin gösterilmediği, soruşturmanın çok uzun bir süre sonuca

götürecek hiçbir işlem yürütülmeksizin rutin yazışmalarla sürüncemede

bırakıldığı, bu durumun daha da ötesinde herhangi bir kesin sonuca ulaşılmasını

ortadan kaldıracak bir şekilde zamanaşımı nedeniyle dosya hakkında kovuşturmaya

yer olmadığı (KYO) kararı verilmesi ile soruşturma sürecinin Anayasa’nın 17.

maddesinin gerektirdiği yeterlilik ve hızda bir inceleme içermediği sonucuna

ulaşılmıştır.

81. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın

17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının gerektirdiği etkili

soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi

Yönünden

82. 6216 sayılı Kanun'un 50.

maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şu şekildedir:

"(1) Esas inceleme sonunda,

başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal

kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari

eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir."

83. Başvurucu, ihlalin tespit

edilerek soruşturmanın yeniden açılmasını ve 100.000 TL manevi tazminat

ödenmesini talep etmiştir.

84. Başvuruda, yaşam hakkının

gerektirdiği etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar

verilmiştir.Bu durumda kararın bir örneğinin 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesi

uyarınca ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma

yapılmak üzere Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmesi

gerekmektedir. Bununla birlikte başvuruya konu olaya ilişkin olarak zamanaşımı

süresinin dolması nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kovuşturmaya yer

olmadığı kararı verilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının anılan kararı (bkz. §

24) ile Anayasa Mahkemesinin olayın gerçekleşme koşullarına ilişkin elinde

bulunan bilgiler dikkate alındığında zamanaşımına uğradığı anlaşılan başvuru

konusu olay hakkında yeniden soruşturma açılması için kararın bir örneğinin

ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi imkânı bulunmadığı sonucuna

ulaşılmıştır.

85. Somut olayda yeniden soruşturma

açılması imkânı olmadığı da dikkate alınarak

başvurucunun yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek

ölçüdeki manevi zararları karşılığında başvurucuya net 25.000 TL manevi

tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

86. Başvurucu, yargılama giderleri ve

avukatlık ücretinin tarafına ödenmesini talep etmiştir. Dosyadaki belgelerden

tespit edilen harç ve vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama

giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Yaşam hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Yaşam hakkının esasının İHLAL

EDİLMEDİĞİNE,

2. Yaşam hakkı kapsamında etkili

soruşturma yürütme yükümlülüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 25.000 TL manevi

tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet

ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini

takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay

içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği

tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Elazığ Cumhuriyet

Başsavcılığına GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet

Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE,

16/6/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar

verildi.

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/4038, 16 Haziran 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası