İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Mehmet Fatih Akın ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7035)

1. Başvuru, Türkiye İmar Bankası T.A.Ş.nin

Başvuru No2013/7035Tarih30 Mart 2016Okuma32 dk · 6.363 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Mehmet Fatih Akın Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
30 Mart 2016
Başvuru Numarası
2013/7035
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.363 kelime·32 dk okuma·18 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, Türkiye İmar Bankası T.A.Ş.nin

yetkisiz olarak Devlet İç Borçlanma Senedi satışında devletin sorumluluğunun

bulunması ve zararın tazmini için açılan davanın dava devam ederken çıkarılan

kanuna dayanılarak reddedilmesi ile ilgili davanın makul sürede sonuçlanmaması

nedeniyle adil yargılanma, mülkiyet ve etkili başvuru hakları ile hukuki

güvenlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarıyla ilgilidir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 11/9/2013 tarihinde Mersin 2. İdare Mahkemesi vasıtasıylayapılmıştır.Başvuru

formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun

Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit

edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 20/11/2013 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 19/12/2013 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 24/2/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş,

5/3/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 19/3/2014 tarihinde sunmuşlardır.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucular 30/1/2003 tarihinde Türkiye İmar Bankası’nın

Mersin Şubesinde kendileri adına münferit-müşterek Hesap Numarası: 15014523,

Seri: 0122, Cüzdan No: 0039860 olan 500.000 TL’lik hesap açtırmışlar ve daha

sonra verdikleri bir talimatla bu hesap üzerinden Menkul Kıymet Satış İşlem

Formu ve 499.999,99 TL bedelli 3/12/2003 vadeli nominal değeri 739.295 TL olan

Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) satın almışlardır.

9. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türkiye İmar

Bankası T.A.Ş.nin Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)

tarafından 21/11/1990 tarihinde aracılık faaliyetlerinin durdurulmasına ve

borsa üyelik belgesi iptal edilmiş olmasına rağmen çeşitli gazete ve

televizyonlarda ilan ve reklamlar vererek bono ve tahvil piyasası işlemleri

yapmaya devam ettiğini, çifte kayıt tuttuğunu ya da DİBS işlemlerini

kayıtlarına yansıtmadığını, özellikle 2002 yılından sonra yoğun olarak müşterilere

satılan DİBS’lerin neredeyse tamamının karşılıksız

çıktığını ve açığa satılmış olduğunu tespit ederek, 3/7/2003 tarihli ve 1085

sayılı kararı ile 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 14. maddesinin 3 numaralı

fıkrası uyarınca adı geçen Banka’nın, bankacılık işlemleri yapma ve mevduat

kabul etme izinlerini kaldırmış, Banka’nın yönetim ve denetimini de TMSF’ye intikal ettirmiş, 5/12/2003 tarihli ve 5021 sayılı

Kanun ile de TMSF tarafından yapılacak ödemenin koşulları belirlenmiş ve söz

konusu bankadan tahvil alanlar yasa kapsamı dışında tutulmuştur.

10. Başvurucular, müflis Banka’nın SPK’nın herhangi bir önleyici

faaliyeti olmaksızın uzun süre DİBS alım satımı ile ilgili çeşitli yayın

organlarında ilan ve reklamlar vermesi neticesinde kendilerinde oluşan güvene

istinaden satın aldıkları tahvillerin ödenmemesi sonucu meydana gelen

zararlarının SPK ve BDDK’nın hizmet kusurundan kaynaklandığını ileri sürerek

söz konusu zararlarının vade tarihinden itibaren ödeme tarihine kadar işleyecek

reeskont faiziyle birlikte ödenmesi talebi ile 24/12/2003 tarihinde Danıştay’da

tam yargı davası açmışlar, Danıştay Onuncu Dairesi 28/1/2004 tarihli ve

E.2004/138, K.2004/1151 sayılı kararı ile görevsizlik kararı vermiş ve dosyayı

Ankara 5. İdare Mahkemesi’ne göndermiş, Ankara 5. İdare Mahkemesi 10/8/2004

tarihli ve E.2004/1887, K.2004/1364 sayılı kararı ile dava dilekçesindeki

eksiklikler nedeniyle dilekçenin reddine karar vermiş ve başvurucular

tarafından eksiklikler giderilerek 2/11/2004 tarihinde 2004/3124 sayılı esas

numarası ile dava tekrar açılmıştır.

11. Ankara 5. İdare Mahkemesi 14.6.2006 tarihli ve E.2004/3124,

K.2006/1725 sayılı kararıyla BDDK ve SPK’nın, kanunla kendilerine verilen

görevleri ihmal ederek İmar Bankası’nın yetkisi olmadığı hâlde yatırımcılara

DİBS satışı yapılmasını engellemediği gerekçesiyle zararın oluşmasında kusurlu

davranışlarının bulunduğuna hükmetmiş, başvurucuların tazminat istemini DİBS

işlem tutarı olan 500.000 TL üzerinden kısmen kabul ederek bu tutarın SPK ve

BDDK tarafından yarı yarıya olmak üzere dava tarihi olan 24/12/2003 tarihinden

itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar vermiştir.

12. Dava devam ederken çıkarılan 24/5/2007 tarihli ve 5667

sayılı Bankacılık İşlemleri Yapma

ve Mevduat Kabul Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim

Şirketince Devlet İç Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan Tutarların

Ödenmesi Hakkında Kanun ve bu Kanun’a istinaden çıkarılan 13/7/2007 tarihli ve

2007/12398 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile bu kapsamda yapılacak ödemelerde

anapara olarak işlem tutarının esas alınacağı belirtildikten sonra, anapara

olarak ödenecek işlem tutarına tahakkuk ettirilecek faiz oranının hesaplanma

şekli belirlenmiş ve daha önce kapsam dışında tutulan başvurucuların alacakları

hakkında başvuru hâlinde bu Kanun’da belirlenen esaslar çerçevesinde TMSF

aracılığıyla ödeme yapılacağı kararlaştırılmıştır. Ayrıca Banka’ya yatırılan

tutarlar nedeniyle idari yargıda açılan davalar hakkında da bu Kanun

hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmış, başvurucular tarafından ise Kanunla

öngörülen bu yola başvuru yapılmamıştır.

13. Davalı idareler Ankara 5. İdare Mahkemesinin 14.6.2006

tarihli kararını temyiz etmiş ve Danıştay Onüçüncü

Dairesi 19/11/2007 tarihli ve E.2007/9141, K.2007/7574 sayılı kararı ile 5667

sayılı Kanun’a göre yeniden yargılama yapılması gerektiği gerekçesiyle idare

mahkemesinin kararını bozmuş, başvurucular tarafından yapılan karar düzeltme

talebini de 11/3/2009 tarihli ve E.2008/4639, K.2009/2940 sayılı kararı ile

reddetmiştir.

14. Ankara 5. İdare Mahkemesi bozma kararına uyarak 9/10/2009

tarihli ve E.2009/1319, K.2009/1313 sayılı kararı ile 5667 sayılı Kanun’a göre

yeniden hüküm tesis etmiş ve davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle karar

verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir.

15. Başvurucular kararı temyiz etmiş, Danıştay Onüçüncü Dairesi, 5/12/2011 tarihli ve E.2010/1245,

K.2011/5596 sayılı kararı ile temyiz istemini reddederek kararı onamıştır.

16. Başvurucular tarafından yapılan karar düzeltme talebine de

aynı Dairenin 4/7/2013 tarihli ve E.2012/1642,K.2013/2061

sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

17. Karar düzeltme talebinin reddine ilişkin ilam başvuruculara

13/8/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

18. Başvurucular 11/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

B. İlgili Hukuk

19. 18/6/1999 tarih ve 4389 sayılı mülga Bankalar Kanunu’nun 10.

ve 16. Maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

“Madde 10

...

2. ...

b) Tasarruf mevduatı, gerçek kişiler tarafından bu nam altında

açtırılan ve ticari işlemlere konu olmayan mevduattır. ...

…

3. 17.2.1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin rehinlere ve

22.4.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanununun

alacağın devir ve temlikine ilişkin hükümleri ile diğer kanunların verdiği

yetkiler ve koyduğu yükümlülükler saklı kalmak şartıyla, mevduat sahiplerinin

mevduatlarını geri alma hakları hiçbir suretle sınırlandırılamaz. Mevduat

sahibi ile banka arasında vade ve ihbar süresi hakkında kararlaştırılan şartlar

saklıdır.”

“Madde 16

...

3. Fon, yönetim ve denetimi kendisine intikal eden bankada mevduat

sahipleri ile diğer alacaklıların haklarını korumaya yönelik tedbirleri alır.

Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan bankanın 17 nci maddede sayılan

ilgililerinin mal, hak ve alacaklarına Fonun talebi üzerine mahkeme tarafından

teminat şartı aranmaksızın ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz konulabilir. Bu

şekilde alınan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karar tarihinden itibaren

altı ay içinde dava ve icra-iflas takibine konu olmaz ise kendiliğinden ortadan

kalkar. Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izninin kaldırıldığı

tarihten itibaren bankanın alacaklıları, alacaklarını temlik edemez veya bu

sonucu doğurabilecek işlemleri yapamazlar. Fon, yönetim ve denetimi kendisine

intikal eden bankadaki sigortalı mevduatı doğrudan veya ilan edeceği başka bir

banka aracılığı ile ödeyerek, mevduat sahipleri yerine bankanın doğrudan

doğruya iflasını ister. Bu görev ve yetki münhasıran Fona aittir. ...”

20. 5667 sayılı Kanun'un 1. maddesi şöyledir:

“(1) Mülga 18/6/1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 14 üncü

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme

Kurulunun 3/7/2003 tarihli ve 1085 sayılı Kararı ile bankacılık işlemleri yapma

ve mevduat kabul etme izni kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketi

tarafından, Banka bünyesinde karşılığında Devlet iç borçlanma senedi

bulunmamasına rağmen ikincil piyasada Devlet iç borçlanma senedi satışı adı

altında toplanan tutarlar, başvuru halinde bu Kanunda belirlenen esaslar

çerçevesinde Hazine Müsteşarlığınca ihraç edilecek özel tertip Devlet iç

borçlanma senetleri kullanılmak suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu

aracılığıyla ödenir.

(2) Bu Kanun uyarınca yapılacak ödemelerde; hak sahipliğinin tespitinde

Müflis Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketinin kayıtları esas alınır. Hak

sahiplerinden talep toplanması, talep toplamanın şekli ve süresi, hak

sahipliğinin ispatında aranacak belgeler, ödemeye aracı olacak bankanın

tespiti, nakden ve defaten yapılacak ödemenin şekli ve süresi ile kesinleşmiş

idarî yargı kararlarına veya bu nitelikteki kararlara dayalı icra takiplerine

ilişkin her türlü ödemeler, uygulanacak faiz oranı ile faizin başlangıç tarihi,

hak sahiplerine yapılacak ödeme nedeniyle istenebilecek ibraname ve diğer

belgelerin içeriği ile ödemelere ilişkin diğer usûl

ve esaslar Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.

(3) Bu Kanun kapsamında yapılacak ödemelerde, Türkiye İmar Bankası Türk

Anonim Şirketine Devlet iç borçlanma senedi alımı amacıyla yatırılan tutarları

ifade eden işlem tutarları esas alınır.”

21. 5667 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“(1) Devlet iç borçlanma senedi alımı amacıyla Türkiye İmar Bankası

Türk Anonim Şirketine yatırılan tutarlar nedeniyle idarî yargı mercilerinde

açılan davalar hakkında bu Kanun hükümleri uygulanır.”

22. 5667 sayılı Kanun'un 1. maddesine göre Bakanlar Kurulu

tarafından çıkarılan 13/7/2007 tarihli ve 2007/12398 sayılı Bankacılık

İşlemleri Yapma ve Mevduat Kabul Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk

Anonim Şirketince Devlet İç Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan

Tutarların Ödenmesine İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Karar'ın (BKK) 1., 3. ve

4. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

"MADDE 1-

(1) Bu

Kararın amacı; bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan

Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet iç borçlanma senedi satışı

adı altında toplanan tutarların ödenmesine ilişkin esas ve usullerin

düzenlenmesidir.”

“MADDE 3-

1) Banka tarafından toplanan işlem tutarları

ve bu Kararın 4 üncü maddesinin altıncı fıkrası

uyarınca işleyecek faizleri, bu Karar hükümlerine göre başvuran hak

sahiplerine, ekte yer alan taahhütname ve ibraname ödeme sırasında Ödeme

Bankası tarafından alınmak kaydıyla, Fon aracılığıyla ödenir. Fon tarafından,

bu fıkra kapsamında aktarılan tutarlara ilişkin bilgiler yazılı ve elektronik ortamda

BDDK, SPK ve Müsteşarlığa bildirilir.

(2) Bu Karar kapsamında kesinleşmiş idari

yargı kararlarına dayanan her türlü ödemeler; hak sahiplerinin kesinleşme

şerhli ilam ve aşağıdaki belgelerle birlikte BDDK ve SPK'ya ayrı ayrı

yapacakları yazılı başvuru üzerine, anılan idarelerin Fona yapacakları ortak

bildirimini müteakip, Fon tarafından ödeme tarihine kadar hesaplanacak faizleri

ile birlikte Ödeme Bankasına altmış gün içinde aktarılır.

...”

"MADDE 4-

(1) 3 üncü maddenin

birinci fıkrası kapsamında ödeme talep edenkişiler

tarafından, bu Kararın yayımı tarihinden itibaren yirmi gün içinde, iadeli taahhütlüposta yolu ile veya özel şirketler aracılığıyla

imza karşılığı teslim suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu adına başvuru

merkezi olarak belirlenen “Büyükdere Caddesi Bentekİşhanı

No:47 K:1Mecidiyeköy 34387 Şişli – İstanbul” adresine başvurulur.

...

(6) Bu madde kapsamındaki ödemelerde anapara

olarak işlem tutarı esas alınır. Söz konusu tutara, 19/1/2004 tarihinden bu

maddenin birinci fıkrasında belirtilen başvuru süresinin son gününe kadar,

Türkiye İstatistik Kurumunca bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen başvuru

süresinin son günü itibarıyla açıklanmış olan en son Tüketici Fiyat Endeks

sayısının, tahakkuk dönemi başlangıç tarihinde açıklanmış en son Tüketici Fiyat

Endeks sayısına bölünmesi ile bulunan oran üzerinden faiz tahakkuk ettirilir.

...

(10) Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan

yirmi günlük sürenin bitiminden sonra yapılacak başvurular ile süresi

içerisinde yapılmış olmakla birlikte bu maddenin dördüncü fıkrası hükmü saklı

kalmak kaydı ile evrakı eksik olan başvurulara ilişkin ödemeler, gecikmeli

talebin Fona ulaştığı veya eksik bilgi ve belgelerin tamamlanarak Fona

ulaştırıldığı tarihten itibaren altmış gün içinde Fon tarafından, altıncı fıkra

çerçevesinde hak sahiplerine ödenmek üzere Ödeme Bankasına aktarılır."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

23. Mahkemenin 30/3/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

24. Başvurucular; ilgili idarelerin görevlerini ihmal etmeleri

sebebiyle müflis Banka’dan satın aldıkları tahvillerden kaynaklanan

zararlarının giderilmesi için İlk Derece Mahkemesinde açtıkları davanın

lehlerine sonuçlandığını ancak dava sürecinde çıkarılan kanuni düzenleme neticesinde

temyizde bozulan karara ilişkin İlk Derece Mahkemesinin karar verilmesine yer

olmadığı şeklinde tesis ettiği hükmün maddi hak kaybına sebep olduğunu ve

hukuka aykırılık teşkil ettiğini, 5667 sayılı Kanun ile yargılamaya müdahale

edilerek mevcut mevzuat ve yargı içtihatlarına göre alabileceği tazminatın

önemli kısmından mahrum bırakıldığını, ayrıca söz konusu kanuni düzenleme ile

yargıya başvurma haklarının engellendiğini ve yargılama sürecinin de gereksiz

ve makul olmayan bir şekilde uzadığını belirterek adil yargılanma, mülkiyet ve

etkili başvuru hakları ile hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri

sürmüşler; tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir.

B. Değerlendirme

25. Başvurucular Bankanın yetkisiz DİBS satışı nedeniyle

uğranılan zarardan dolayı pozitif yükümlülükler kapsamında devletin

sorumluluğunun bulunduğunu, bu sorumluluğun başvuru konusu DİBS'lerin

işlem tutarı değerinin kanuni faizle ödenerek giderilmesi gerektiğini,

yargılama devam ederken 5667 sayılı Kanunla davaya yapılan müdahale ile

kapsamın daraltıldığını belirterek adil yargılanma, mülkiyet ve etkili başvuru

yapma hakları ile hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

26. Bakanlık görüş yazısında başvurucunun, 5667 sayılı Kanuna

göre başvurabileceği bir komisyon bulunduğunu, bahsedilen komisyonun ilgili

Kanun gereği yetkisiz DİBS satışından kaynaklanan zararların giderilmesiyle

görevlendirildiğini, öncelikle başvurucunun iç hukuk yollarının tüketip

tüketmediğinin incelenmesi gerektiği belirtilmiştir.

27. Başvurucular; Bakanlık görüşüne karşı beyanlarında, 5667

sayılı Kanun'la öngörülen yola başvurmadıklarını çünkü bu yolun tüketilmesi

gereken etkili bir iç hukuk yolu olmadığını, bu yola başvurulması hâlinde

taahhütname ve ibraname imzalayarak zararının önemli bir kısmından feragat

edilmesi gerektiğini,yargılama devam ederken

çıkarılan 5667 sayılı Kanun'un önemli ölçüde başarı şansı olan davalarını

etkilediğini, 5667 sayılı Kanun'la yapılan müdahalenin öngörülebilir olmadığını

belirterek haklarının ihlal edildiğini ifade etmişlerdir.

28. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

29. Somut başvurunun mülkiyet hakkı yönünden çözüme

kavuşturulabilmesi için başvuru yolarının tüketilip tüketilmediği sorununun

5667 sayılı Kanun'la öngörülen başvuru yolunun etkililiğiyle bağlantılı olarak

incelenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte başvurucuların, yargılama devam

ederken çıkarılan 5667 sayılı Kanun ile yapılan müdahalenin hukuki güvenlik

ilkesini ihlal ettiği iddiasının silahların eşitliği ilkesi kapsamında ayrıca

incelenmesi ile makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ihlal iddialarının

ayrıca incelenmesi uygun görülmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a. Mülkiyet Hakkı ve Etkili Başvuru Hakkıyla

Bağlantılı Olarak Başvuru Yollarının Tüketilmesi Sorunu

30. Başvurucular 5667 sayılı Kanun'la öngörülen başvuru yolunun zararlarının

önemli bir kısmını telafi etmeyeceği, ibraname ve taahhütname imzalamak zorunda

kalacak olmaları nedenleriyle bu yola başvurmadıklarını ve bu yolun mülkiyet

hakkını korumada etkili bir yol olmadığını iddia etmişlerdir.

31. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak

ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek

ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği

gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle

olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu ilke uyarınca başvurucunun

Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini öncelikle ve süresinde yetkili

idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip

olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması ve aynı zamanda bu

süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş olması

gerekir (Ayşe Zıraman

ve Cennet Yeşilyurt, B. No:2012/403, 26/3/2013, § 17).

32. Ancak tüketilmesi gereken başvuru yollarının ulaşılabilir

olmaları yanında, telafi kabiliyetini haiz olmaları ve tüketildiklerinde

başvurucunun şikâyetlerini gidermede makul başarı şansı tanımaları gerekir.

Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek başına yeterli olmayıp

uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en azından etkili

olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir (Hamit

Kaya, B. No:2012/338, 2/7/2013, § 29).

33. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf etme olanağı veren bir

haktır. Anayasa’ya göre bu hak mutlak bir hak olmayıp ancak kamu yararı amacıyla

ve kanunla sınırlama getirilebilir. (Mehmet

Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 28, 32).

34. Anayasa’nın 35. maddesi ve 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi

benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenleme de üç

kural ihtiva etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ilk

cümlesi herkese mülkünden barışçıl yararlanma hakkı verirken Anayasa daha geniş

manada mülkiyet hakkını tanımaktadır. Düzenlemelerin ikinci cümleleri ise

kişilerin hangi koşullarda mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere

ait mülkiyetin hangi koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına

almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B.

No: 2013/1301, 30/12/2014, § 46).

35. Her iki düzenlemenin üçüncü cümlelerinde ise mülkiyetin kullanımının

kontrolü ya da düzenlenmesine ilişkindir. Anayasa’nın 35. maddesinin son

fıkrası mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı

şeklinde hakkın kullanımına ilişkin genel bir ilkeye yer verirken, Sözleşme'ye Ek 1 No.lu protokolün birinci maddesinin ikinci

fıkrası devletlerin mülkiyeti kamu yararına düzenleme, vergiler ve diğer

katkılar ile cezaların tahsili konusunda gerekli gördükleri yasaları uygulama

konusundaki haklarını saklı tutarak taraf devletlerin genel yarara uygun olarak “mülkiyetin kullanımını kontrol”

yetkisine sahip olduklarını düzenlemektedir. Bununla beraber Anayasa’nın birçok

maddesi ilgili olduğu hususta devlete mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da

mülkiyeti düzenleme yetkisi vermektedir (Necmiye

Çiftçi ve diğerleri, § 47).

36. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ikinci ve

üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesi şeklinde ifade edilen

birinci kuralın özel görünüm şekilleridir ve bu nedenle genel nitelikli birinci

kuralın ışığı altında anlaşılmaları gerekmektedir (James ve Diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79,

21/2/1986, § 37).

37. Bireysel başvuru devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirlerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

38. Mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde

kullanılabilmesi, yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı olmayıp

özellikle başvurucuların kamu makamlarından meşru beklentilerinin olduğu

tedbirler ile mülkünden etkili bir biçimde yararlanabilmeleri arasında doğrudan

bir bağ bulunduğu durumlarda ayrıca pozitif koruma önlemlerinin de alınması

gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §

134).

39. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan engelleri

kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsetmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 38).

40. Bireylerin Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında

bulunan temel haklara özel hukuk kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu

haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin mülkiyet

hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan

müdahalelere karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep

edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan

hakları arasında tercih yaparken mahkemelerce Anayasa'ya uygun yorumla temel

hakların korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu

ihdas ederek adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturarak üzerine

düşen görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye

Emekliler Derneği, § 39).

41. Somut başvuruya konu davada başvuruculara elinde DİBS

olmadan ve ikincil piyasada bunları satma yetkisi bulunmayan Banka tarafından

karşılığında bedeli alınarak DİBS satışı gerçekleştirilmiştir. Satışı yapan ve

başvurucuların zararına neden olan Banka bir özel hukuk tüzel kişisidir.

Başvurucuyu mülkünden mahrum bırakan işlemin kamu gücü kullanılmasından

kaynaklanmadığında bir şüphe bulunmamaktadır (Turgay

Şen, B. No: 2013/6941, 6/1/2016, § 40).

42. Bununla birlikte Anayasa’nın 167. maddesinin ilk fıkrasında:

“Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet

piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici

tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve

kartelleşmeyi önler.” denilmektedir. 4389 sayılı mülga kanun ve

19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanun'unda bahsedilen Anayasa

hükmü ile devlete verilen finansal piyasaların güven içinde çalışması ve

tasarruf sahiplerinin haklarının korunması amacıyla çıkarılmışlardır. Nitekim

5411 sayılı Kanun’un 1. maddesinde bu amaç

“Bu Kanunun amacı, finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasına, kredi

sisteminin etkin bir şekilde çalışmasına, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin

korunmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.” şeklinde

ifade edilmiştir. Bahsedilen Kanunlar ile birçok kanun bu amacı gerçekleştirmek

için kamu kurumları (BDDK, TMSF ve SPK gibi) ihdas ederek finans piyasalarının

güven ve istikrarını sağlama ve tasarruf sahiplerinin haklarını koruma görevini

bu kurumlar vasıtasıyla devlete yüklemiş ve bu amaçla mevduat sigortası gibi

sistemler kabul etmiştir (Turgay Şen, §

41).

43. Mali piyasalarda faaliyet gösteren kurumların düzenlenmesi

ve denetlenmesi devletin görevleri arasında yer almakta olup bu görevin yerine

getirilmemesinde başta ilgili kamu kurumları olmak üzere kamu sorumluluğu

bulunduğu açıktır. Bu çerçevede karşılığı olmayan DİBS satışı nedeniyle

devletin mülkiyetin kullanımını kontrol kapsamında pozitif yükümlülüklerinin

Mahkemece de tespit edildiği şekilde gereği gibi yerine getirilmediği

anlaşılmaktadır.

44. Mülkiyeti sınırlamaya göre daha geniş takdir yetkisi veren

düzenleme yetkisinin kullanımında da yasallık, meşruluk ve ölçülülük ilkelerinin

gereklerinin karşılanması kural olarak aranmaktadır. Bunun yanında ölçülülük

ilkesi gereği mülkiyetten yoksun bırakmada aranan tazminat ödeme yükümlülüğü,

somut olayın koşullarına bağlı olarak düzenleme/kontrol yetkisinin kullanıldığı

durumlarda gerekmeyebilmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010,

§§ 83, 84, 91).

45. BDDK’nın 3/7/2003 tarihli kararıyla Bankanın yönetim ve

denetimi TMSF’ye devredildikten sonra Bankanın sahip

olmadığı DİBS'leri mudilere sattığı belirlenmiş,

bunun üzerine idari yargıda binlerce dava açılmıştır. Bu davalarda Mahkemelerin

davacılar lehine verdiği kararların birinin Danıştay tarafından temyiz

incelemesi Bankaya DİBS almak amacıyla yatırılan anaparanın dava tarihinden

itibaren kanuni faizle ödenmesi sağlanacak şekilde sonuçlandırılmıştır (Turgay Şen, § 44).

46. Bankanın elinde DİBS olmadığı hâlde yaptığı satışların ciddi

miktarlarda olduğunun tespit edilmesi ve bu durum binlerce dava açılmasına

sebep olduktan sonra Kanun koyucu bu davaların yargı yoluna gidilmeden veya

yargı süreçlerin tamamlanması beklenmeden çözüme kavuşturulması ve ödenecek

tazminatların finansmanını sağlamak amacıyla 5667 sayılı Kanun'la düzenleme

yapmıştır.

47. 5667 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle 28/3/2002 tarihli ve 4749

sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanuna geçici

14. madde eklenerek TMSF tarafından yapılacak her türlü ödemenin

gerçekleştirilebilmesi amacıyla Hazine Müsteşarlığınca TMSF’ye

özel tertip devlet iç borçlanma senetleri ihraç yetkisi verilmiştir.

48. 5667 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle ödemelerin TMSF

tarafından yapılacağı, ödemelerde Bankaya yatırılan tutarların esas alınacağı

ve ödemelere ilişkin usul ve esasların BKK ile belirleneceği hüküm altına

alınmış 13/7/2007 tarihli BKK’nın 4. maddesiyle yürürlülük tarihinden itibaren ilgili belgelerle birlikte

yirmi gün içinde başvurulması hâlinde hak sahiplerine ödeneceği, ödemelerde anaparaolarak işlem tutarının esas alınacağı, bu tutara

tüketici fiyat endeksi oranında faiz uygulanacağı belirtilmiştir. Düzenlemenin

3. maddesinde ise başvuranhak sahiplerinden ödeme

sırasında ödeme bankası tarafından taahhütname ve ibraname alınacağı ifade

edilmiştir.

49. Ayrıca yetkisiz olarak DİBS satışı işlemleri ile ilişkili

olarak görevi ihmal suçlamasıyla SPK yöneticileri hakkında açılan davada Ankara

24. Asliye Ceza Mahkemesi 18/10/2007 tarihli ve E.2004/624, K.2007/787 sayılı

kararı ile davayı kabul ederek sanıklar hakkında verilen ceza hükmünün

ertelenmesine karar vermiştir. Yine aynı konuyla ilgili olarak BDDK

yöneticileri aleyhine aynı suçlamayla açılan davada ise Ankara 24. Asliye Ceza

Mahkemesi 19/10/2006 tarihli ve E.2004/297, K.2006/840 sayılı kararı ile davayı

kabul ederek sanıklar hakkında verilen ceza hükmünün ertelenmesine karar

vermiştir.

50. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce incelenerek 6/1/2016

tarihinde karara bağlanan ve incelenmekte olan başvuru ile aynı şikâyetlerin

ileri sürüldüğü Turgay Şen Başvurusu

kapsamında konu ile ilgili TMSF'den bilgi istenmiş

cevaben sunulan 20/11/2015 tarihli yazıda 5667 sayılı Kanun kapsamında Bankanın

karşılığı olmayan DİBS satışı nedeniyle Kanun'un yayım tarihinden 19/10/2015

tarihine kadar toplam 54 etapta 22.095 hesapta 26.140 adet işlem karşılığı

725.044.483,41 TL anapara olmak üzere 965.324.216,36TL ödeme yapıldığı,

2007/12398 sayılı BKK’nın 4. maddesinin onuncu

fıkrasında geçen sürenin hak düşürücü süre olarak uygulanmadığı ve ilgili

belgeler tamamlanarak başvurulması hâlinde 60 gün içinde ilgilisine ödeme

yapıldığı hâlen bu kapsamda kendilerine başvurmayan 97 hak sahibinin bulunduğu

belirtilmiştir (Turgay Şen, §

49).

51. Somut başvuruya konu davada, başvuruculara karşılığı

bulunmayan DİBS satışı nedeniyle DİBS'lerin 3/12/2003

günü vade tarihinde nominal bedelleri (vade tarihine kadar nemalanmış)

karşılığı olan 739.295 TL'nin reeskont faiziyle birlikte ödenmesi talebinde bulundukları,Mahkeme 14/6/2006 tarihli kararı ile DİBS'lerin işlem bedeli olan toplam 500.000 TL'nin satış

gösterilen DİBS'lerin dava tarihi olan 24/12/2003

tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte BDDK ve SPK’dan yarı

yarıya tahsil edilerek başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Karar temyiz

aşamasında iken yürürlüğe giren 5667 sayılı Kanun'la TMSF’ye

başvurulması hâlinde Bankaya DİBS almak amacıyla yatırılan bedelin işlem

tarihinden ödeme tarihine kadar tüketici fiyatları endeksi uygulanarak

ödeneceği hükmü getirildiğinden Danıştay 13. Dairesi karar verilmesine yer

olmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararını bozmuş ve Mahkeme bozma

kararına uymuş, bu karar da temyiz ve karar düzeltme aşamalarından geçerek

kesinleşmiştir. Başvurucu ise yeni getirilen başvuru yolunun tüm zararlarını

gidermediği gerekçesiyle bu yola başvurmayarak dava kesinleştikten sonra

bireysel başvuruda bulunmuştur.

52. Başvurucular, kendilerine satıldığını kabul ettikleri DİBS’lerin 3/12/2003 günü vade tarihinde nemalanmış

karşılığının kanuni faizle kendisine ödenmesini talep etmektedir. Başvurucular,

5667 sayılı Kanun yürürlüğe girmese bu talebinin lehine sonuçlanacağını iddia

etmektedir. Ancak ne başvurucular lehine verilen kararda ve ne de diğer

davacılar lehine verilen kararlarda bahsedilen talebi kabul eden bir karar

sunmamaktadır. Danıştayın aynı konuyla açılan

davalarda davacılar lehine verdiği kararla Bankaya yatırılan bedelin dava

tarihinden itibaren kanuni faizle ödenmesine hüküm kurulmuştur. Dolayısıyla

başvurucuların olmayan DİBS’lerinin vade tarihinde

nemalanmış bedelinin ödenmesini destekleyen açık Kanun hükmü bulunmadığı gibi

bu iddiayı destekleyen yerleşik yargı içtihadı da bulunmamaktadır.

53. Nitekim Danıştay 13. Dairesi Bankanın yetkisiz DİBS satışı

nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemli bir davada 2/12/2005 tarihli ve E.

2005/2625, K.2005/5753 sayılı kararıyla

“…davacının tazminat isteminin kabulü ile hizmet kusurları saptanan BDDK ve SPK

tarafından yarı yarıya dava tarihi olan … gününden itibaren işletilecek yasal

faizi ile birlikte davacıya ödenmesine…” karar vermiştir.

54. Başvurucu lehine verilen Mahkeme kararında öngörülen dava tarihindenitibaren kanuni faizle ödeme, Danıştay kararında

geçen dava tarihinden itibaren kanuni faizle ödeme ile 5667 sayılı Kanun ve

13/7/2007 tarihli BKK ile öngörülen Bankaya bedelin yatırıldığı tarihten ödeme

tarihine kadar geçen sürede TÜFE oranında enflasyon farkı ödenmesi arasında hak

sahiplerinin mağduriyetlerinin giderilmesi yönünden ciddi bir farklılık

bulunmadığı da Anayasa Mahkemesince 6/1/2016 tarihinde karara bağlanan Turgay Şen Başvurusunda ortaya konulmuştur

(Turgay Şen, § 53).

55. Mali piyasalarda faaliyet gösteren kurumların düzenlenmesi

ve denetlenmesi devletin görevleri arasında yer aldığı açık olmakla birlikte,

özel kişiler arasında bir sözleşme kaynaklı zararın, Bankanın kötü niyetli

yönetiminden kaynaklandığı, devletin sorumluluğunun pozitif yükümlülükler

kapsamında bulunduğu, özel kişiler arasında yapılan sözleşmede tarafların

sözleşmenin yerine getirilmemesi nedeniyle oluşabilecek zarar riskinin taraflar

üzerinde olduğu, daha düşük getirili ve daha düşük riskli sözleşme yerine daha

yüksek getiri sağlayan daha yüksek riskli sözleşmeyi tercih edenlerin

sorumluluğunu da göz önünde bulundurularak bir dengeleme yapılması mülkiyet

hakkının ihlali anlamına gelmeyecektir (Turgay

Şen, § 54).

56. Bu kapsamda daha önce karşılaşılmamış bir yolsuzluk tipi

olarak ikincil piyasalarda satış yetkisi bulunmadan ve/veya elinde DİBS olmadan

bireylere satış yapan Banka sahip ve yönetiminin sebep olduğu Bankaya el

konmasını gerektirecek boyutta ciddi zararı ve Bankaya mevduat veya diğer

finansman enstrümanları almak için yatırdıkları tasarrufları hileli işlemlerle

ellerinden alınmış binlerce mudinin zararını

gidererek bankacılık sisteminin tekrar istikrar ve güvene kavuşturulması ile

devam eden binlerce davanın yargısal yollar tüketilmeden gerek yargıya iş yükü

olmasının ve gerekse zarara uğrayan mudilerin yargı külfetlerine katlanmasının

önüne geçmeyi amaçlayan 5667 sayılı Kanun'la getirilen düzenlemenin öngörülen

kamu yararı ile mudilerin mülkiyet hakları arasında sağlanması gereken adil

dengeyi koruduğu sonucuna ulaşılmıştır (Turgay

Şen, § 55).

57. 13/7/2007 tarihli BKK’nın 3.

maddesiyle hak sahiplerine ödeme yapılabilmesi için bu kişilerden taahhütname

ve ibranamenin ödeme sırasında alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucular

bu durumun Mahkeme kararında belirtilen tutarın ancak %70'ini alabilmeleri

sonucunu doğuracağını, bu anlamda kalan kısımdan feragat etmiş olacaklarını ve

kalan kısmın talep edilmesinin imkansız hâle

geleceğini, bu nedenle bu yola başvurmadıklarını ifade etmişlerdir.

58. AİHM, yetkisiz DİBS satışı nedeniyle 5667 sayılı Kanun

yoluna başvurduktan sonra taahhütname ve ibraname imzalatılması ile

zararlarının tam karşılanmamasından şikâyet eden başvuranların iddialarını

başvuranların ödemeleri kabul etme konusunda devlet makamlarının baskısına

maruz kalmadıklarını, temel amacı bankacılık sistemi ve mali sistemi

desteklemek ve bankacılığın etkinliğini güvence altına almak, bankacılık

sisteminin devamlılığı ile bu bankalarda hesapları olan kişilere yapılacak

ödemeler arasında bir denge sağlamak olan müdahalenin meşru amacının

bulunduğunu, 5667 sayılı Kanun'a ilişkin hükümler gereğince alacaklılar

arasında adil yönetim sağlandığını ve ulusal ekonominin gerektirdiği genel

yararın gerekleri ile kişilerin mülkiyet hakkının korunması arasında adil

dengenin garanti altına alındığını ve müdahalenin başvuranlar üzerinde aşırı ve

ağır bir yük oluşturmadığını değerlendirerek bu şikâyetler yönünden başvuruyu

kabul edilemez bulmuştur (Erdem ve Egin-Erdem/Türkiye, B. No. 28431/06, 5559/07, 2642/08,

38143/68 ve 58227/08, 17/11/2009).

59. Öncelikle taahhütname ve ibranamenin imzalanması kişilerin

iradesine bırakılmış olup başvurucu imza etmediğinden 5667 sayılı Kanun'la

öngörülen yola başvurmamıştır. Bankanın yetkisiz DİBS satışı nedeniyle mağdur

olan 22.095 hesap sahibinden başvurucuyla birlikte 97 hesap sahibi ibraname ve

taahhütname imzalamayarak bu yolu kullanmamıştır (bkz.§ 50).

60. Bununla birlikte 5667 sayılı kanunla öngörülen başvuru yolu,

diğer amaçları yanında daha önce karşılaşılmamış bir yolsuzluk olan mudilere

yetkisiz DİBS satışı nedeniyle meydana gelen zararların telafisinin yargıya

başvurmadan sağlanmasını, böylece yargının ciddi bir iş yükünden

kurtarılmasını, idarelerin ve mudilerin de dava yükünden kurtarılarak yargı

külfetlerine katlanmasının önüne geçilmesini hedeflediğinden bu yol

tüketildikten sonra tekrar yargı yolunun kullanılmaması için taahhütname ve

ibranamenin imzalanmasını öngörmüştür.

61. Ödemeler yapıldıktan sonra tekrar ciddi bir dava yükü

altında kalınması hâlinde bu amaç gerçekleşmeyeceğinden taahhütname ve

ibranamenin imzalatılarak ödeme yapılamasında kamu yararı amacı bulunduğu gibi

binlerce davayı konu olan devlete ciddi ekonomik yük getiren sorunun daha

pratik, daha hızlı ve yargı külfetine katlanmadan çözümünü öngören başvuru

yolunun doğası gereği uygulanması gerektiği açıktır (Turgay Şen, § 60).

62. Bu durumda 5667 sayılı Kanun'la öngörülen başvuru yolunun

mülkiyet hakkını sorumluluğu büyük oranda devlette kabul ederek koruyan bir

mekanizma olduğu, sorumluluklar arasında adil denge sağladığı, ekonominin

gerektirdiği kamu yararı ile kişilerin mülkiyet hakkının korunması arasında

adil dengeyi garanti altına aldığı, öngörülen çözüm yolunun başvurucu üzerinde

aşırı ve ağır bir yük oluşturmadığı, başvurucunun iddia ettiği gibi davası

görülmeye devam etse dahi Danıştay içtihadının işlem bedelini kanuni faizle

ödenmesi yönünde olduğu ve 5667 sayılı Kanun yoluyla yapılacak ödemeden çok

farklı olmayacağı anlaşıldığından tüketilmesi gereken etkili bir yol olduğu

sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca TMSF’den alınan yazıya

göre başvurucunun hâlen bu yola başvurarak Bankaya yatırdığı bedeli enflasyon

farkıyla birlikte alma imkânı bulunduğu anlaşılmaktadır(Turgay Şen, § 61).

63. Açıklanan nedenlerle başvurucuların mülkiyet hakkıyla ilgili

şikâyetleri hakkında diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden

incelenmeksizin başvuru yollarının

tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Silahların Eşitliği İlkesinin İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

64. Adil yargılanma hakkının unsurlarından biri silahların

eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usuli haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve

taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia

ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip

olması anlamına gelmektedir (Yaşasın Aslan,

B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32). Kural olarak başvurucular, davanın karşı

tarafına tanınan bir avantajın kendisine zarar vermiş olduğunu veya bu durumdan

olumsuz etkilendiğini ispat etmek zorunda değildirler. Taraflardan birine

tanınan, diğerine tanınmayan avantajın, fiilen olumsuz bir sonuç doğurduğuna

dair delil bulunmasa da silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiş sayılabilir (Hüseyin Sezen, B. No: 2013/1793,

18/9/2014, § 37).

65. Devletin, kendisi taraf olsun ya da olmasın, davanın

taraflarından birini diğerine nazaran önemli ölçüde avantajlı hâle getiren

kanuni düzenlemeler yapması, silahların eşitliği ilkesi ve dolayısıyla yargılamanın

hakkaniyete uygun yürütülmesi kuralına aykırılık oluşturur. Bir başka ifadeyle

yasama organının, yargılamadaki taraflardan birinin lehine sonuç doğuracak

şekilde kanun çıkarttığı durumlarda, davanın taraflarının eşit konumda olduğu

söylenemez. Bunun için yargısal süreci etkilediği iddia edilen düzenlemenin

taraflardan birinin davadaki başarı şansını önemli ölçüde azaltması, ortaya

çıkan bu sonuç ile kanuni düzenleme arasında bir illiyet bağı bulunması ve bu

illiyet bağını kesen veya zayıflatan başka etken ortaya çıkmamış olması gerekir

(Zekiye Şanlı, B. No: 2012/931,

26/6/2014, § 72).

66. Somut başvuruya konu davada 5667 sayılı Kanun'un yürürlüğe

girmesiyle başvurucunun davası ve bezer davalar hakkında karar verilmesine yer

olmadığına karar verilmiştir. Bu yönde kararın verilmesinin nedeni 5667 sayılı

Kanun'un yeni bir idari başvuru yolu sunması ve devam eden davaların bu yolla

çözümünü öngörmesidir.

67. Yukarıda anlatıldığı gibi 5667 sayılı Kanun'la öngörülen

yeni başvuru yolu, yargı yoluna gerek kalmadan mudilerin haklarını korumayı

amaçlamakta olup başvurucunun davası İlk Derece Mahkemesinde çıkan karar veya Danıştayın verdiği hükümle kesinleşmiş olsa elde edeceği

bedele yakın bir bedeli yargı masrafları ve süreçlerine katlanmadan elde

etmesini temin etmeyi amaçlamaktadır. Öngörülen bu yol başvurucuyu ve diğer

mudileri dezavantajlı duruma düşürme veya davanın esasını oluşturan tazminatı

devlet lehine kaldırmayı amaçlayan bir düzenleme olmayıp dava konusu edilmiş

bedeli (başvurucuların DİBS alımı işlemine konu ettikleri anapara miktarını)

enflasyon farkı ilave ederek yargısal yollara gerek kalmaksızın pratik ve hızlı

bir biçimde ödemeyi sağlamaktadır. Bu düzenlemenin kamu yararını sağlamanın

yanında uzun yargısal süreçler ve talep fazlası için aleyhe hükmedilen vekâlet

ücreti ve harçlar gibi yargı masraflarına katlanmadan sonuç almaya imkân

verdiğinden başvurucu dâhil benzer durumda olan mudilerin de yararını sağlamaya

yönelik olduğu açıktır. Nitekim 22.095 hesap sahibinin tamamına yakını bu yola

başvurarak Bankaya yatırdığı bedeli enflasyon farkıyla birilikte

tahsil etmiştir. Bu yola başvurmayan mudi sayısı ise oldukça sınırlıdır.

68. Açıklanan nedenlerle başvurucuların silahların eşitliği

ilkesinin ihlal edildiği iddialarının diğer kabul edilebilirlik koşulları

yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

c. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali

İddiası

69. Başvurucuların makul sürede yargılanma hakkı hakkının ihlal

edildiği yönündeki şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet

için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu

nedenle başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı

verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

70. Başvurucular, Bankadan aldıkları DİBS’lerinin

karşılıksız olduğunun anlaşılması sonrasında 24/12/2003 tarihinde idari yargıda

açtığı tam yargı davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil

yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

71. Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanı dışında kalan bir

hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma

hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36.

maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa

Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok

kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında

yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lâfzî içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın

36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan

makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil

yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve

mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde gözönünde

bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

72. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde

bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher

Ergun ve diğerleri, §§ 41–45).

73. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca

medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara

bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer alan mevzuat hükümleri gereğince “kamu hukuku” alanına dâhil olan, ancak

sonucu itibarıyla özel nitelikteki haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici

olan uyuşmazlıkları konu alan davalar da Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesinin koruması kapsamına girmektedir. Bu anlamda

belirtilen düzenlemelerde yer verilen güvenceler, başvurucunun haklarına zarar

verdiği iddia edilen idari bir kararın iptali talebiyle açılan davalara da

uygulanacaktır (Selahattin Akyıl,

B. No: 2012/1198, 7/11/2013, § 44). Başvurucunun idareyi sorumlu tutarak açtığı

tam yargı davasının medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğu

anlaşılmıştır.

74. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı

karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle

davanın ikame edildiği tarih olup (Güher

Ergun ve diğerleri, § 50),bu tarih somut

başvuru açısından, 24/12/2003'tür.

75. Sürenin bitiş tarihi ise, çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda, somut

yargılama faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucunun karar

düzeltme talebinin Danıştay Onüçüncü Dairesince

reddedildiği 4/7/2013 olduğu anlaşılmaktadır.

76. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesindebaşvurucuların

idari yargıda 24/12/2003 tarihinde açtığı tam yargı davası, İlk Derece

Mahkemesi tarafından 14/6/2006 tarihinde kısmen kabul edilmiş, Danıştayın bozma kararı sonrasında ise 9/10/2009 tarihinde

karar verilmesine yer olmadığına şeklinde karara bağlanmış, başvurucunun bu

karar karşı temyiz talebi 5/12/2011 tarihinde, karar düzeltme talebi ise

4/7/2013 tarihinde reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Yargılama süreci

toplamda yaklaşık on yıllık bir sürede tamamlanmıştır.

77. İlgili yargılama evrakının incelenmesinden, başvuruya konu

yargılama süreçlerinin idari yargı makamları nezdinde sürdüğü görülmekle

18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve

6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda yer alan usul

hükümlerine tabi yargılama faaliyetlerinin söz konusu olduğu ve bu yargılama

alanlarına dâhil uyuşmazlıkları konu alan yargılama faaliyetleri için geçerli

genel usule ilişkin hükümler içeren Kanunların muhtelif maddelerinin,

uyuşmazlıkların makul sürede çözümlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğu

anlaşılmaktadır.

78. Hukuk sistemimizde idari yargı alanında yer alan

uyuşmazlıklara ilişkin dava sürelerinin makul yargılama süresini aştığı

yönündeki tespitlere, AİHM tarafından verilen birçok ihlal kararında yer

verilmiş olup özellikle idari yargı alanındaki yapısal sorunlar ve Danıştay

nezdinde temyiz ve karar düzeltme incelemelerinde geçirilen uzun yargılama

sürelerinin ihlal kararlarına temel oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda

idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı

yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa

Mahkemesi tarafından özellikle 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümleri de gözönünde bulundurularak makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Selahattin

Akyıl, § 54-60).

79. Başvuruya konu davalarda yer alan kişi sayısı ve davaların

mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği başvuruya konu

yargılama süreçlerinin karmaşık olduğunu ortaya koymakla birlikte, davalara

bütün olarak bakıldığında, mülga 1086 sayılı ve 2577 sayılı Kanunlarda yer alan

usul hükümlerine tabi yargılama süreçlerine ilişkin somut başvuru açısından

farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu

yaklaşık on yıllık yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu

sonucuna varılmıştır.

80. Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma haklarının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanunun

50. Maddesi Yönünden

81. Başvurucular, hak ihlalleri dikkate alınmak sureti ile işlem

tutarı 500.000 TL olan DİBS'lerin, satın alınma

tarihlerinden bireysel başvuruda bulundukları tarihe kadar geçen sürede işleyen

yasal faizleri ile birlikte ulaşılan tutar olan 1.405.111,11 TL'nin tazminat

olarak ödenmesine hükmedilmesini talep etmişlerdir.

82. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem

niteliğinde karar verilemez.

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

83. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasında,

esas inceleme sonunda ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği belirtilmiş ancak

yerindelik denetimi yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar

verilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.

84. Başvuru konusu olayda, başvurucuların makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte,

başvuruya konu olan yargılama sürecinin kesinleşerek sona erdiği dikkate

alındığında, başvurucuların da manevi tazminat talebi bulunmaması nedeniyle

ihlalin tespiti dışında sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gereken bir husus bulunmadığı anlaşılmaktadır.

85. Başvurucular tarafından maddi tazminat talebinde bulunulmuş

olmakla beraber, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında

illiyet bağı bulunmadığı ve başvurucuların makul sürede yargılanma hakkı

hakkının ihlali dışındaki şikâyetleri hakkında kabul edilemezlik kararı

verildiği anlaşıldığından, başvurucuların maddi tazminat taleplerinin reddine

karar verilmesi gerekir.

84. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harçtan ve

1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlaline

ilişkin iddianın başvuru yollarının

tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Silahların eşitliği ilkesinin ihlaline ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuların maddi tazminat

taleplerinin REDDİNE,

D. 198,35 TL harç ve 1.800 TL

vekalet ücretinden oluşan toplam 1.998,35 TL yargılama giderlerinin

BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini

takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay

içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği

tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet

Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

30/3/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz

PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ Alparslan ALTAN Raportör Yrd. : İsmail Emrah PERDECİOĞLU Basvurucular : 1. Mehmet Fatih AKIN 2. Betül KILIÇ 3. Seçkin AKIN 4. Hamza Murat AKIN Vekilleri : Av. Musa GÖKMEN - Av. Ertan UZUNOĞLU

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/7035, 30 Mart 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. "Madde 1-
  9. “Madde 3-
  10. "Madde 4-
  11. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  12. A. Başvurucuların
  13. B. Değerlendirme
  14. A. 1. Mülkiyet hakkının ihlaline
  15. B. Anayasa’nın 36. maddesinde
  16. C. Başvurucuların maddi tazminat
  17. D. 198,35 TL harç ve 1.800 TL
  18. E. Ödemenin, kararın tebliğini
  19. F. Kararın bir örneğinin Adalet
  20. Paksüt
  21. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/7035
Tarih
30 Mart 2016

İlgili Kararlar

  • AYM Bireysel Başvuru B. No: 2013/2453
  • Murat Kaymaz Başvurusu (B. No: 2013/9689)
  • Tevfik Baltacı Başvurusu (B. No: 2013/8074)
  • Nesrin Keleşler ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6943)
  • Fadıl Çetinkaya Başvurusu (B. No: 2013/5736)
  • Ahmet Temiz Başvurusu (B. No: 2013/8696)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.