İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Mesude Yaşar Başvurusu (B. No: 2013/2738)

1. Başvurucu 5233 sayılı Terör

Başvuru No2013/2738Tarih16 Temmuz 2014Okuma38 dk · 7.627 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Mesude Yaşar Başvurusu

Karar tarihi
16 Temmuz 2014
Başvuru Numarası
2013/2738
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.627 kelime·38 dk okuma·15 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu 5233 sayılı Terör

ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında

yaptığı talebin reddedildiğini, bu işleme karşı açmış olduğu davaya ilişkin

yargılama işlemlerinin adil olmadığını, işlemlerin makul sürede

sonuçlandırılmadığını ve mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığını belirterek,

Anayasa’nın 2., 7., 10., 35., 36., 87., 125. ve 141.

maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin

tespitiyle uğradığı maddi zararın tazminine karar verilmesini talep etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 29/4/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön

incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı

tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Birinci

Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere

dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 17/9/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas

incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve

olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.

Adalet Bakanlığının 25/11/2013 tarihli yazısı

2/12/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş, başvurucu vekili

tarafından 6/12/2013 tarihinde Adalet Bakanlığı görüşüne karşı beyan dilekçesi

ibraz edilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile

başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar

özetle şöyledir:

7. Başvurucu 3/1/2006

tarihinde 5233 sayılı Kanun kapsamına giren zararlarının karşılanması talebiyle

Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna başvurmuştur.

8. Başvuru kapsamında temin

edilen 15/7/2010 tarihli inşaat bilirkişisi raporunda

başvurucunun 15.781,22 TL, 20/7/2010 tarihli ziraat bilirkişisi raporunda ise 22.364,00

TL zararı olduğu tespit edilmiştir.

9. 27/8/2010 tarih ve 2010/1-45 sayılı Zarar

Tespit Komisyonu Kararında, dosyada yer alan bilgi ve belgeler uyarınca Sason

ilçesi Erdemli köyünün boşalmadığı, kişiye yönelik tehdit ve saldırı olmadığı,

köyün Sason ilçe merkezine bağlı bir mahalle olduğu ve köyde korucu aileleri

dışında ailelerin ikamet ettiği belirtilerek talebin reddine karar verilmiştir.

10. Başvurucu tarafından

belirtilen işlem aleyhine 24/3/2011 tarihinde

Diyarbakır 3. İdare Mahkemesinde açılan dava, yetkisizlik kararıyla Batman

İdare Mahkemesine devredilmiştir.

11. Batman İdare Mahkemesinin

25/11/2011 tarih ve E.2011/45, K.2011/1331 sayılı kararı ile,

başvurucunun ikamet ettiği köyün tamamen boşalmadığı, anılan yerleşim yerinde

nesnel güvenlik kaygısının yaşanmamış olduğu ve başvurucuya yönelik bir terör

tehdidi ya da saldırısının bulunmadığından bahisle davanın reddine karar

verilmiştir.

12. Kararın temyiz edilmesi

üzerine, Danıştay 15. Dairesinin 13/6/2012 tarih ve

E.2012/1779, K.2012/4575 sayılı kararı ile temyiz isteminin reddine karar

verilmiştir.

13. Karar düzeltme istemi

Danıştay 15. Dairesinin 25/12/2012 tarih ve

E.2012/10867, K.2012/14757 sayılı kararı ile reddedilmiştir.

14. Ret kararının 2/4/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edildiği ve

29/4/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulduğu anlaşılmaktadır.

B. İlgili

Hukuk

15. 5233 sayılı Kanun’un “Amaç” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun amacı,

terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına

ilişkin esas ve usulleri belirlemektir.”

16. Aynı Kanun’un “Kapsam” kenar başlıklı 2. maddesi

şöyledir:

“Aşağıda belirtilen

zararlar bu Kanunun kapsamı dışındadır:

…

d) Terör dışındaki

ekonomik ve sosyal sebeplerle uğranılan zararlar ile güvenlik kaygıları dışında

kendi istekleriyle bulundukları yerleri terk edenlerin bu sebeple uğradıkları

zararlar.”

17. Aynı Kanun’un “Zarar tespit komisyonları” kenar başlıklı

4. maddesi şöyledir:

“Zarar

tespit komisyonları illerde; bu Kanun kapsamında yapılacak başvurular üzerine

on gün içinde kurulur. Komisyon, bir başkan ve altı üyeden oluşur. Valinin

görevlendireceği vali yardımcısı komisyonun başkanı; maliye, bayındırlık ve

iskân, tarım ve köyişleri, sağlık, sanayi ve ticaret

konularında uzman ve o ilde görev yapan kamu görevlilerinden vali tarafından

belirlenecek birer kişi ile baro yönetim kurulunca baroya kayıtlı olanlar

arasından görevlendirilecek bir avukat komisyonun üyesidir. Komisyonun başkan

ve üyeleri her yıl ocak ayının ilk haftasında yeniden belirlenir. Eski üyeler

yeniden görevlendirilebilirler. İş yoğunluğuna göre aynı ilde birden fazla

komisyon kurulabilir.”

18. Aynı Kanun’un “Başvurunun süresi, şekli, incelenmesi ve

sonuçlandırılması” kenar başlıklı 6. maddesi şöyledir:

“(Değişik: 28/12/2005

- 5442/3 md.) Zarar gören veya mirasçılarının veya

yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün

içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın

gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine

başvurmaları hâlinde gerekli işlemlere başlanır. Bu sürelerden sonra yapılacak

başvurular kabul edilmez.

…”

19. Aynı Kanun’un “Karşılanacak Zararlar” kenar başlıklı 7.

maddesi şöyledir:

“Bu Kanun hükümlerine

göre sulh yoluyla karşılanabilecek zararlar şunlardır:

a) Hayvanlara, ağaçlara,

ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar.

b) Yaralanma, engelli

hâle gelme ve ölüm hâllerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze

giderleri.

c) Terörle mücadele

kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına

ulaşamamalarından

kaynaklanan

maddî zararlar.”

20. Aynı Kanun’un “Zararın Tespiti” kenar başlıklı 8. maddesi

şöyledir:

“7 nci maddede belirtilen zararlar, zarar görenin beyanı,

adlî, idarî ve askerî mercilerdeki bilgi ve belgeler göz önünde tutularak

olayın oluş şekli ve zarar görenin aldığı tedbirlere göre, zarar görenin varsa

kusur veya ihmalinin de göz önünde bulundurulması suretiyle, hakkaniyete ve

günün ekonomik koşullarına uygun biçimde komisyon tarafından doğrudan doğruya

veya bilirkişi aracılığı ile belirlenir.”

21. Aynı Kanun’un geçici 1.

maddesi şöyledir:

“Bu

Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgili valilik ve

kaymakamlıklara başvurmaları hâlinde, 19.7.1987 tarihi ile bu Kanunun yürürlüğe

girdiği tarih arasında işlenen 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3

üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına giren eylemler veya anılan tarihler arasında

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek

kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararları hakkında da bu Kanun

hükümleri uygulanır.

Bu maddeye göre

yapılan başvurular, başvuru tarihinden itibaren iki yıl içinde

sonuçlandırılır.”

22. Aynı Kanun’un geçici 3.

maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun geçici 1

inci maddesi ve bu Kanuna 28/12/2005 tarihli ve 5442

sayılı Kanunla eklenen geçici 1 inci madde gereğince yapılan başvuruların

sonuçlandırılma süresi, maddelerde öngörülen sonuçlandırılma süresinin

bitiminden itibaren bir yıl uzatılmıştır. Bu sürenin de bitmesi ve başvuruların

sonuçlandırılamamış olması halinde, Bakanlar Kurulu bu süreyi her defasında bir

yılı aşmamak üzere uzatabilir.”

23. Aynı Kanun’un geçici 4.

maddesi şöyledir:

“(Ek: 24/5/2007-5666/1

md.) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren

bir yıl içinde ilgili valilik ve kaymakamlıklara başvurmaları halinde,

19/7/1987 tarihi ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih arasında işlenen 3713

sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci, 3 üncü ve 4 üncü maddeleri kapsamına

giren eylemler veya anılan tarihler arasında terörle mücadele kapsamında

yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel

kişilerinin maddî zararları hakkında da bu Kanun hükümleri uygulanır.

Bu maddeye göre yapılan başvurular, başvuru

tarihinden itibaren iki yıl içinde sonuçlandırılır. Bu sürenin de bitmesi ve

başvuruların sonuçlandırılamamış olması halinde, Bakanlar Kurulu bu süreyi her

defasında bir yılı aşmamak üzere uzatabilir.”

24. 5233 sayılı Kanun’un geçici

4. maddesi gereğince yapılan başvuruların sonuçlandırılma süresi, son olarak 20/7/2013 tarih ve 28713 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanan 24/6/2013 tarih ve 2013/5034 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Eki

Kararın 1. maddesiyle, 2/4/2012 tarih ve 2012/2996 sayılı Bakanlar Kurulu

Kararı ile uzatılan sürenin bitiminden itibaren bir yıl uzatılmıştır.

25. Danıştay 10. Dairesinin

30.12.2008 tarih ve E.2008/4141, K.2008/9584 sayılı kararı şöyledir:

“…Öte yandan; kişilerin malvarlıklarına ulaşamamaları nedeniyle uğradıkları zararların

5233 sayılı Yasa uyarınca tazmini; köyün, idarece veya köy halkı tarafından

tamamen boşaltılması halinde mümkün olabileceğinden; Mahkemece bozma

kararı üzerine davacının ikamet ettiği köyün boşaltılıp boşaltılmadığının

araştırılmasından sonra bir karar verilmesi gerektiği tabiidir.

…”

26. Danıştay 10. Dairesinin 31/12/2008 tarih ve E.2008/5548, K.2008/9733sayılı kararı

şöyledir:

“…5233 sayılı Yasanın yukarıda aktarılan maddelerinin değerlendirilmesinden;

kişilerin malvarlıklarına ulaşamaması nedeniyle uğradıkları zararın 5233 sayılı

Yasa uyarınca tazmininin, terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler

sonucu meydana gelmesi şartına bağlı bulunduğu; başka bir ifadeyle, köyün, idarece veya köy halkı tarafından tamamen

boşaltılması halinde söz konusu zararların tazmini yoluna gidilebileceği;

güvenlik kaygısına dayansa dahi, terör olayları sonucu köyü terk edenlerin

malvarlıklarına ulaşamaması nedeniyle uğradıkları zararın, sadece köyün idarece

veya köy halkı tarafından tamamen boşaltılması halinde ve köyün

boşaltılmasından köye dönüşün başladığı tarihe kadar geçen süreçle sınırlı

olarak tazmininin mümkün olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Zira,

boşaltılan bir köye dönüşün başlaması, o köyde güvenli bir şekilde yaşayabilme

olanaklarına kavuşulduğu anlamına gelmektedir. Köye dönüş için sağlanması

zorunlu olan asgari güvenlik düzeyi ölçütünün ise objektif olması gerektiği;

başka bir anlatımla, köye geri dönen ve dönmeyen kişilere göre değişmemesi gerektiği

de tabiidir.

Bu kabule göre,

uyuşmazlığa konu olayda, davacının terör olayları sonucu terk ettiği Yoncalıbayır Köyü'nde bulunan malvarlığına ulaşamamasından

kaynaklanan zararının; sadece köyün boşaltılmasından, köye dönüşün başladığı

tarihe kadar geçen süreçle sınırlı kalmak kaydıyla tazmini olanaklı

bulunduğundan, davalı idarece yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu 1 yıllık

süre üzerinden hesaplanan miktarın ödenmesi yolundaki dava konusu işlemde

hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

…”

27. Danıştay 10. Dairesinin

20.2.2009 tarih ve E.2008/6679, K. 2009/1227 sayılı kararı şöyledir:

“…Dava konusu olayda;

komisyonca düzenlenen tutanaklarda da belirtildiği üzere, Alluç

Köyü'nde herhangi bir terör olayının meydana gelmediği; bununla birlikte, 1993

yılında bölgede yaşanan terör olayları nedeniyle köye geçici köy koruculuğu

sisteminin getirildiği, koruculuğu kabul edenlerin köyde ikamet etmeye devam

ettiği, diğerlerinin ise koruculuğu kabul etmedikleri için ve yaşanan terör

olayları sonucu duydukları güvenlik kaygısı nedeniyle köyden göç ettikleri

hususlarında çekişme bulunmamaktadır.

Buna göre, sadece geçici köy korucularının yaşadığı köyün,

güvenli bir yerleşim yeri olduğundan bahsedilemeyeceği açık olup; güvenlik

kaygısı nedeniyle köyü terk eden davacının 5233 sayılı Yasa

kapsamında uğradığı bir zararı olup olmadığının tespiti ve saptanan zararının

tazmini gerekirken, başvurusunun reddedilmesine ilişkin dava konusu işlemde

hukuka uyarlık bulunmamakta ise de; bu husus, temyize konu kararın bozulmasını

gerektirecek nitelikte görülmemektedir.

…”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

28. Mahkemenin 16/7/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

29/4/2013 tarih ve 2013/2738 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

29. Başvurucu, 5233 Kanun

kapsamında yaptığı talebin ve akabinde açtığı davanın reddedildiğini, dosyadaki

zarar tespitine ilişkin raporlar ve güvenlik nedeniyle köyün boşaltılmış

olduğunu belirten belgeler nazara alınmaksızın ve oğlunun terör örgütü

mensuplarınca öldürülmesine dair öznel durumu göz önünde bulundurulmadan köyün

tamamen boşalmamış olduğu soyut gerekçesine dayanılarak, tarafından sunulan

belgeler değerlendirilmeksizin idare tarafından sunulan belgeler nazara

alınarak ve sunulan bu belgeler kendisine tebliğ edilmek suretiyle savunma

yapma imkanı tanınmadan verilen kararın adil olmadığını, kararların yeterli

gerekçe ihtiva etmediğini, sunduğu belgeler dikkate alınmaksızın idarece

sunulan belgelere dayalı olarak karar veren mahkemenin tarafsız olmadığını,

benzer başvurularda tazminata hükmedilmesine rağmen başvurusu reddedilmek

suretiyle eşitlik ilkesine aykırı davranıldığını, idarenin can ve mal

güvenliğini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu mülkiyet hakkından

yoksun kaldığını ve derece mahkemelerinin yaptığı hatalı değerlendirme

nedeniyle zararının tazmin edilmediğini, ayrıca yaptığı başvuru hakkında

yürütülen işlemlerin makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek, Anayasa’nın

2., 7., 10., 35., 36., 87., 125. ve 141. maddelerinde

tanımlanan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

30. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlı olmayıp, başvurucunun

iddialarının incelenmesi neticesinde, iddialarının özünün adil yargılanma ve

mülkiyet hakları ile eşitlik ilkesinin ihlaline ilişkin olduğu anlaşılmakla,

söz konusu iddiaların belirtilen kapsamda değerlendirmeye tabi tutulması uygun

görülmüştür.

B. Değerlendirme

1. Adli Yardım Talebi

Yönünden

31. Başvurucu adli yardım

talebinde bulunmuş olup, Anayasa Mahkemesinin daha önce aldığı kararlar

doğrultusunda, adli yardım talebinin kabul edilebilmesi için başvurucunun

kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken

yargılama giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olmasının yanı

sıra, bireysel başvuru kapsamında ileri sürdüğü taleplerinin dayanaksız

olmaması gerekmektedir (B. No: 2012/1181, 7/11/2013, §

23).

32. Adli yardıma konu talebin

dayanaksız olmaması, bireysel başvurulara ilişkin olarak 6216 sayılı Kanun’un

48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında belirtilen “Mahkemenin açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine

karar verebileceği” şeklindeki kuralda belirtilen “açıkça dayanaktan yoksunluktan” farklı bir

anlam ifade etmekte olup, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun

dayanaksız olması bu kapsamda yapılacak incelemeyle sınırlı bir anlam taşımakta

ve zorunlu olarak adli yardıma konu başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması

sonucunu doğurmamaktadır. Öte yandan adli yardım talep edilen başvuru konusunun dayanaksız

olmamasının, bireysel başvurunun kabul edilebilirliği hususunda belirleyici

olmayacağı açıktır (B. No: 2012/1181, 7/11/2013, §

24).

33. Adli yardım talebiyle

yapılan başvurularda, öncelikle başvurucunun adli yardım kapsamında bireysel

başvuru harcından geçici olarak muafiyetine karar verilmesi, bundan sonra

başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin incelemenin yapılması gerekmektedir.

Bu aşamada adli yardım talebinin dayanaksız olup olmadığı, kabul edilebilirlik

incelemesinden önce ve bağımsız olarak incelenmelidir (B. No: 2012/1181, 7/11/2013, § 26).

34. Başvurucu 29/4/2013

tarihli başvuru dilekçesinde adli yardım talebinde bulunmuş ve yargılama

giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğuna dair fakirlik kağıdı kapsamında

Diyarbakır 3. İdare Mahkemesince verilen adli yardım talebinin kabulüne dair

28/3/2011 tarihli ara karar başvuru formu ekinde ibraz edilmiştir. Bu belge ve

karar kapsamında geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin yargılama

giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun, adli yardım

talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.

2. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkı ve Makul

Sürede Yargılanma Hakkının İhlali İddiası

35. Başvuru formu ile eklerinin

incelenmesi sonucunda, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b.

Tarafsız Mahkemede Yargılanma Hakkının İhlali İddiası

36. Başvurucu, idare tarafından

sunulan ve kendisine tebliğ edilmeyen belgelere göre karar veren Mahkemenin

tarafsız olmadığını iddia etmiştir.

37. Adalet Bakanlığı görüşünde,

başvurucunun tarafsız mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası

hakkında görüş bildirilmemiştir.

38. Sözleşmenin 6. maddesinde

açıkça, adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak, davanın tarafsız bir

mahkemede görülmesini isteme hakkından söz edilmiştir. Anayasa’nın 36.

maddesinde mahkemelerin tarafsızlığından açıkça bahsedilmemekle beraber,

Anayasa Mahkemesi içtihadı uyarınca, bu hak da adil yargılanma hakkının zımni

bir unsurudur (AYM, E. 2002/170, K. 2004/54, K.T. 5/5/2004).

Ayrıca, mahkemelerin tarafsızlığı ve bağımsızlığının birbirini tamamlayan iki

unsur olduğu nazara alındığında, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği,

Anayasanın 138., 139. ve 140. maddelerinin de tarafsız

bir mahkemede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde

bulundurulması gerektiği açıktır (AYM, E. 2005/55, K. 2006/4, K.T. 5/1/2006; E.

1992/39, K. 1993/19, K.T. 29/4/1993).

39. Genel olarak tarafsızlık,

davanın çözümünü etkileyecek bir önyargı, tarafgirlik ve menfaate sahip

olunmaması ve davanın tarafları karşısında ve onların leh ve aleyhlerinde bir

düşünce veya menfaate sahip olunmamasını ifade eder.

40. Tarafsızlığın öznel ve

nesnel olmak üzere iki boyutu olup, bu kapsamda hâkimin birey olarak, mevcut

davadaki kişisel tarafsızlığının yanı sıra, kurum olarak mahkemenin kişide

bıraktığı izlenimin de dikkate alınması gerekmektedir (AYM, E. 2005/55, K.

2006/4, K.T.5/1/2006).Yargılamayı yürüten mahkeme

üyelerinin taraflardan biriyle veya anlaşmazlık konusu ile maddi veya manevi

yakın bir bağının bulunması veya yargılama sürecinde sarf ettiği ifadeleri ile

tarafsız olamayacağı yönünde meşru bir kanaat uyandırması, bunun yanı sıra

davadan önce dava ile doğrudan bağlantılı bir konumda bulunması da tarafsızlığı

ihlal edebilir. Ancak, belirli bir uyuşmazlıkta yargılamayı yürüten hâkimin

taraflardan birine yönelik önyargılı ve taraflı bir tutumunun, kişisel bir

kanaatinin veya menfaatinin, bu bağlamda kişisel bir taraflılığının söz konusu

olduğunu ortaya koyan bir delil bulunmadığı ve bu husus kanıtlanmadığı

müddetçe, tarafsız olduğunun bir karine olarak varsayılması zorunludur. Bunun

yanı sıra, yargılama makamının tarafsızlığına ilişkin herhangi bir meşru kaygı

veya korkuyu bertaraf edecek yeterli güvenceleri sunması da gerekmekte olup, bu

husus tarafsızlığın nesnel boyutuna işaret etmektedir (Benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. Gregory/Birleşik Krallık, B. No. 22299/93, 25/02/1997, §§ 43–49; Fey/Avusturya,

B. No. 14396/88, 24/2/1993, §§ 28–36; Hauschildt/Danimarka, B. No. 10486/83, 24/5/1989, §§

46–48; McGonnell/Birleşik Krallık, B. No.28488/95,

08/2/2000, §§ 55–57).

41. Başvuruya konu yargılamada,

başvurucunun talebinin 5233 sayılı Kanun kapsamında kabul edilip edilmeyeceği

noktasında derece mahkemelerinin Danıştay tarafından ihdas edilen nesnel

güvenlik kaygısı ölçütünden hareket ettikleri ve bu hususun saptanması için

idare ile başvurucu tarafından sunulan belgeleri değerlendirmek suretiyle söz

konusu yerleşim yerinde nesnel güvenlik kaygısının oluşmadığından hareketle

başvurucunun talebinin reddine karar verildiği, bu kapsamda başvuruya konu

yargılama faaliyeti açısından, ilgili usul hükümleri uyarınca yargılama

faaliyetini devam ettiren yargılama makamlarının tarafların adil yargılanmaya

ilişkin meşru beklentileri üzerinde menfi etkide bulunacak bir izlenime sahip

olmadığı gibi, hâkimin tarafsızlığına ilişkin karineyi ortadan kaldıracak

şekilde, yargılamayı yürüten hâkimin taraflardan birine yönelik önyargılı ve

taraflı bir tutumunun, kişisel bir kanaatinin veya menfaatinin, bu bağlamda

kişisel bir taraflılığının söz konusu olduğunu ortaya koyan bir bulgu da

saptanmadığı anlaşılmakla, başvurunun bu kısmının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Eşitlik İlkesinin İhlali İddiası

42. Başvurucu, 5233 sayılı Kanun

kapsamında yaptığı giderim talebinin, mukim olduğu köyün tamamen boşaltılmamış

olması gerekçesiyle reddedildiğini ancak, belirtilen köyde yaşayan bir kısım

müracaat sahibine bahse konu Kanun kapsamında ödemede bulunulduğunu belirterek,

Anayasa’nın 10. maddesinde tanımlanan hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

43. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası

hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen

hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin

kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı

dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013,

§ 18) Bu nedenle, bireysel başvuru kapsamındaki hakların içeriğinin tespit

edilmesinde Anayasa ve Sözleşme hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi ve

ortak koruma alanının tespit edilmesi gerekir.

44. Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” kenar başlıklı 10.

maddesinin birinci ve beşinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, dil, ırk, renk,

cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle

ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

…

Devlet organları ve idare makamları bütün

işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek

zorundadırlar.”

45. Sözleşme’nin “Ayrımcılık yasağı” kenar başlıklı 14.

maddesi şöyledir:

“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma,

cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya

toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere

herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”

46. Yukarıda yer verilen

hükümler göz önünde bulundurulduğunda, başvurucunun ayrımcılık yasağı

kapsamında incelenmesi gereken iddiasının, soyut olarak değerlendirilmesi

mümkün olmayıp, Anayasa ve AİHS kapsamında yer alan diğer temel hak ve özgürlüklerle

bağlantılı olarak ele alınması gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013,

§ 33).

47. Bununla birlikte, bireysel

başvuru incelemesinde ayrımcılık yasağının bağımsız bir koruma işlevinin

olmaması, bu yasağın genişletici bir yoruma tabi tutulmasına engel teşkil

etmemektedir. Anayasal bir hakkın ihlal edildiği iddiası tek başına

incelendiğinde o hakkın ihlal edilmediği kanaatine varılabilirse de bu durum, o

hakka ilişkin ayrımcı bir uygulamanın incelenmesine engel değildir. Bu

çerçevede, ilgili temel hak ve özgürlük ihlal edilmemiş olsa da o hakla ilgili

bir konuda sergilenen ayrımcı tutumun, Anayasa’nın 10. maddesini ihlal ettiği

sonucuna ulaşılabilir (B. No: 2012/606, 20/2/2014, §

48).

48. Ayrımcılık yasağının ihlal

edilip edilmediğinin tartışılabilmesi için, kural olarak kişinin hangi temel

hak ve özgürlüğü konusunda, ayrıca hangi temele dayalı olarak ayrımcılığa maruz

kaldığının tespiti gerekir. Ayırımcılık iddiasının ciddiye alınabilmesi için

başvurucunun, kendisiyle benzer durumdaki başka kişilere yapılan muamele ile

kendisine yapılan muamele arasında bir farklılığın bulunduğunu ifade etmesi

yeterli olmayıp, ayrıca bu farklılığın meşru bir temeli olmaksızın ırk, renk,

cinsiyet, din, dil vb. bir ayrımcılık temeline dayandığını makul delillerle ortaya

koyması gerekir. Somut olayda başvurucu tarafından, 5233

sayılı Kanun kapsamında yapılmış olan benzer bazı müracaatlarda tazminat

ödenmesine hükmedildiğinden bahisle kendisinin ayırımcılığa maruz kaldığı

belirtilmiş olmakla beraber, kendisine hangi temele dayalı olarak ayırımcılık

yapıldığına ilişkin herhangi bir beyanda bulunmadığı gibi, belirtilen iddiasını

temellendirecek herhangi bir somut bulgu ve kanıt da sunmamış olduğu

anlaşılmakla, başvurunun bu kısmının “açıkça

dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

3. Esas Yönünden

49. Başvurucunun, başvuruya konu

köyün tamamen boşalmış olup olmadığı hususunda tespitler içeren ve idarece

sunulan belgelerin kendisine tebliğ edilmeksizin yargılamada kullanıldığı, Mahkeme

kararlarının yeterli gerekçe ihtiva etmediği, başvurusuna ilişkin idari süreç

ile yargılama prosedürünün makul sürede

sonuçlandırılmadığı ve 5233 sayılı Kanun kapsamında yaptığı başvurunun, oğlunun

terör örgütü mensuplarınca öldürüldüğü olgusu göz ardı edilerek, Mahkemece

mukim olduğu köyün tamamen boşaltılmamış olduğu şeklindeki hatalı kabulden

hareketle reddedildiği yönündeki iddiaları nazara alınarak, başvurucunun adil

yargılanma hakkı kapsamındaki iddialarının, makul sürede yargılanma hakkı ve yargılamanın

hakkaniyete uygunluğu açısından değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

a. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali

İddiası

50. Başvurucu, 5233 sayılı Kanun

kapsamında ileri sürdüğü giderim talebinin değerlendirilmesi hususundaki idari

süreç ve yargılama prosedürünün makul sürede

sonuçlandırılmaması nedeniyle, Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

51. Adalet Bakanlığı görüşünde,

AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihadında yer alan makul sürede yargılanma hakkına

ilişkin kriterlere atıfta bulunularak, somut başvuru

sürecinin yaklaşık dört yıl yedi aylık kısmının komisyon nezdinde, bir yıl

dokuz aylık bölümünün ise yargılama makamları önünde geçtiğinin ve özellikle

5233 sayılı Kanun kapsamında ilgili Komisyonlara yapılan başvuru yoğunluğunun

nazara alınması gerektiği bildirilmiştir.

52. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası

hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen

hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin

kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı

dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013,

§ 18).

53. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta

ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı

olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

54. Anayasa’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması”

kenar başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Davaların en az

giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.”

55. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve

yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen

suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız

bir mahkeme tarafından davasının makul bir

süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme

hakkına sahiptir.”

56. Sözleşme metni ile AİHM

kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan

alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil

yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36.

maddesi uyarınca inceleme yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin

6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, gerek Sözleşme’nin

lafzi içeriğinde yer alan gerek AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının

kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer

vermektedir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 38).

57. Somut başvurunun dayanağını

oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle

ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten

Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul

sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması

gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 39).

58. Makul sürede yargılanma

hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz

kalacakları maddi ve manevi baskı ile sıkıntılardan korunması ile adaletin

gerektiği şekilde temini ve hukuka olan inancın muhafazası olup, hukuki

uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi gereği de yargılama

faaliyetinde göz ardı edilemeyeceğinden, yargılama süresinin makul olup

olmadığının her bir başvuru açısından münferiden değerlendirilmesi gerekir (B.

No: 2012/13, 2/7/2013, § 40).

59. Davanın karmaşıklığı,

yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup

olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No:

2012/13, 2/7/2013, §§ 41–45).

60. Ancak, belirtilen kriterlerden hiçbiri makul süre değerlendirmesinde tek

başına belirleyici değildir. Yargılama sürecindeki tüm gecikme periyotlarının

ayrı ayrı tespiti ile bu kriterlerin toplam etkisi değerlendirilmek suretiyle,

hangi unsurun yargılamanın gecikmesi açısından daha etkili olduğu saptanmalıdır

(B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 46).

61. Yargılama faaliyetinin makul

sürede gerçekleşip gerçekleşmediğinin saptanması için, öncelikle uyuşmazlığın

türüne göre değişebilen, başlangıç ve bitiş tarihlerinin belirlenmesi

gereklidir.

62. Anayasa’nın 36. maddesi ve

Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin

uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer

alan mevzuat hükümleri gereğince “kamu

hukuku” alanına dâhil olan, ancak sonucu itibarıyla özel nitelikteki

haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici olan uyuşmazlıkları konu alan

davalar da, Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesinin koruması

kapsamına girmektedir. Bu anlamda, belirtilen düzenlemelerde yer verilen

güvenceler, başvurucunun haklarına zarar verdiği iddia edilen idari bir karar

aleyhine açılan davalara da uygulanacaktır. Başvuruya konu sürecin, 5233 sayılı

Kanun kapsamında ileri sürülen bir tazmin talebine ilişkin olduğu görülmekle,

medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılamanın söz konusu olduğunda

kuşku yoktur (B. No: 2012/1198, 7/11/2013, § 44).

63. Medeni hak ve

yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde,

sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama

sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği

tarih olmakla beraber, bazı özel durumlarda girişimin niteliği göz önünde

tutularak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha önceki bir tarih başlangıç tarihi

olarak kabul edilebilmektedir Somut başvuru açısından benzer bir durum söz

konusu olup, makul süre değerlendirmesinde nazara alınacak zaman diliminin

başlangıç tarihi, başvurucu tarafından 5233 sayılı Kanun kapsamında tazminat

talebinin Komisyona iletildiği 3/1/2006 tarihidir (B.

No: 2012/1198, 7/11/2013, § 45). Sürenin bitiş tarihi ise, çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihi olup, somut

başvuru açısından bu tarih, Komisyon kararı aleyhine başlatılan yargısal

süreçte verilen nihai karar olan, başvurucunun karar düzeltme talebinin reddine

dair Danıştay 15. Dairesinin E.2012/10867, K.2012/14757 sayılı karar tarihi

olan 25/12/2012 tarihidir.

64. 5233 sayılı Kanun’un geçici

1. maddesinde komisyonlara yapılan başvuruların başvuru tarihinden itibaren iki

yıl içinde sonuçlandırılacağı, anılan Kanun’un geçici 4. maddesinde belirtilen

sürenin bitmesi ve başvuruların sonuçlandırılamamış olması halinde, Bakanlar

Kurulunun bu süreyi her defasında bir yılı aşmamak üzere uzatabileceği kurala

bağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan başvuruların sonuçlandırılma süresi, son

olarak 20/7/2013 tarih ve 28713 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24/6/2013 tarih ve 2013/5034 sayılı

Bakanlar Kurulu Kararı Eki Kararın 1. maddesiyle, 2/4/2012 tarih ve 2012/2996

sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile uzatılan sürenin bitiminden itibaren bir yıl

uzatılmıştır. Ancak söz konusu süreler hak düşürücü nitelikte olmayıp,

düzenleyici niteliktedir (B. No:2013/3007, 6/2/2014, §

61-62).

65. İdari karar alma ve

yargılama sürecinin uzamasında yetkili makamlara atfedilebilecek gecikmeler,

işlemlerin süratle sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin

gösterilmemesinden kaynaklanabileceği gibi, yapısal sorunlar ve organizasyon

eksikliğinden de ileri gelebilir. Zira Anayasa’nın 36. maddesi devlete, hukuk

sisteminin, idari başvuruları ve davaları makul bir süre içinde karara bağlama

yükümlülüğü de dâhil olmak üzere adil yargılama koşullarını yerine

getirebilecek biçimde düzenlenmesi sorumluluğunu yüklemektedir (B. No: 2012/13,

2/7/2013, § 44). Bu kapsamda, personel ve yargıç

sayısındaki yetersizlik ve iş yükü yoğunluğu nedeniyle yargılamada makul

sürenin aşılması durumunda da yetkili makamların sorumluluğu gündeme

gelebilmektedir (B. No:2012/1198, 7/11/2013, § 55).

66. Bununla birlikte, idari veya

yargısal bir karar organına yapılan başvuru sayısında öngörülemeyecek düzeyde

geçici ve olağanüstü bir artış olması nedeniyle, başvuruların birikmesine bağlı

olarak meydana gelen gecikmelerin, zamanında ve yeterli tedbirlerin alınması

koşuluyla, makul sürede yargılanma hakkı açısından devletin sorumluluğunu

doğurduğu söylenemez (B. No:2013/3007, 6/2/2014, §

61-62).

67. Yukarıda belirtilen ilkeler

(§ 53, 59-60) çerçevesinde, 5233 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan mekanizmada

yaşanan gecikmelerin makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yol açıp

açmadığı konusunda bir karara varabilmek için, 5233 sayılı Kanun ile kurulan bu

mekanizmanın etkili bir şekilde işlemesi noktasında kamu makamlarının yeterli

çabayı gösterip göstermediklerinin ve gerekli önlemleri alıp almadıklarının

ortaya konulması gerekir.

68. 5233 sayılı Kanun kapsamında

ileri sürülen tazminat taleplerinin makul süre içerisinde karşılanmadığı

hususundaki başvurular daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme konusu

yapılmış ve belirtilen Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra Ekim 2012 tarihine

kadar tüm komisyonlara toplam 361.279 başvuru yapıldığı, bu başvurulardan

307.789’unun karara bağlandığı, yine bu tarih itibarıyla, ülke genelinde

kurulan toplam 105 komisyondan 66’sının çalışmasını tamamladığı ve 39

komisyonun çalışmaya devam ettiği, 5233 sayılı Kanun’un 2. maddesi uyarınca,

tazminat komisyonlarının 12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele

Kanunu’nun 1., 3. ve 4. maddeleri kapsamına giren

eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar

gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddî zararlarının sulhen karşılanması amacıyla kurulduğu ancak, komisyonlara

gelen başvuruların büyük çoğunluğunu 5233 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesine

dayalı olarak 1987-2004 yılları arasında gerçekleşen aynı kapsamdaki eylem ve

faaliyetler nedeniyle oluşan zararların tazmini amacıyla yapılan başvuruların

oluşturduğu, belirtilen Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte belirtilen

döneme ilişkin olarak çok sayıda başvurunun yapıldığı, 5233 sayılı Kanun’un

geçici 1. maddesi ile bu döneme ilişkin başvuruların anılan Kanun’un yürürlüğe

girmesinden itibaren 1 yıl içinde yapılabileceğinin belirtilmesine rağmen bu

sürenin son olarak 5233 sayılı Kanun’a 5666 sayılı Kanun ile eklenen geçici 4.

madde ile 30/5/2008 tarihine kadar uzatıldığı, dolayısıyla komisyonlara belirli

bir dönem çok sayıda başvuru yapılmakla beraber, söz konusu başvuru

yoğunluğunun devam etmesinin mümkün olmadığı tespitlerine yer verilmiştir.

Ayrıca, 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılan başvurularda ilgili komisyonların

anılan Kanun’un 7. ve 8. maddeleri uyarınca karşılanacak zararları tespit

ettiği, bu kapsamda her bir başvuruda yapılan talebe bağlı olarak, uğranılan

zararların tespiti amacıyla keşifler yaptığı, ayrı ayrı ziraat, kadastro,

inşaat vb. teknik bilirkişi raporları alındığı, başvurucuların taşınmazlarının

değerini ve bu taşınmazlardan tarım arazisi niteliğinde olanların özelliklerine

bağlı olarak gelirlerinin hesapladığı, bu nedenle toplamda 360.000’in üzerinde

başvuru için çok değişken ve ayrıntılı hesaplamalar yapılmak suretiyle her bir

başvurucunun zararlarının tespiti amacıyla yürütülen bu işlemlerin komisyonlar

açısından oldukça karmaşık ve zaman alıcı olduğuna işaret edilmiştir (B.

No:2013/3007, 6/2/2014, § 66-69).

69. Bu kapsamda, 5233 sayılı

Kanun uygulamasıyla ilgili olarak ve somut başvuruya benzer mahiyette Batman

ili itibarıyla yapılan başvurular hakkında yapılan bireysel başvurular

kapsamında, Batman ilinde anılan Kanun’un 4. maddesi uyarınca bir komisyon

kurulduğu, başvuru sayısının çokluğu nedeniyle 3/2/2006

tarihinde komisyon sayısının 4’e kadar çıkarıldığı, 17/8/2010 tarihine kadar 4

komisyon halinde çalışıldığı, kurulan komisyonlara toplam 18.450 başvuru

yapıldığı, 5233 sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 27/7/2004 tarihinden

29/9/2005 tarihine kadar yaklaşık 8.000 başvuru yapıldığı, Komisyona 2004 yılı

öncesi olaylara ilişkin 30/5/2008 tarihine kadar başvuru yapılabildiği, bu

tarihten sonra 5233 sayılı Kanun kapsamında sadece yeni ortaya çıkan olaylara

ilişkin başvuru yapılabileceği, dolayısıyla toplam başvuru sayısındaki artışın

çok sınırlı olduğu, 10/1/2014 tarihi itibarıyla yapılan toplam 18.450

başvurudan 18.410’unun karara bağlandığı, bu nedenle Komisyon sayısının bire

düşürüldüğü ve sadece 39 başvurunun komisyon önünde derdest olduğu

belirlenmiştir. Sonuç olarak Komisyonlara belirli bir dönem çok yoğun başvuru

yapıldığı ancak 30/5/2008 tarihinden sonra başvuru

sayısında çok sınırlı bir artış gerçekleştiği ve Komisyonların bu tarihten

sonra mevcut başvuruların karara bağlanması için çalışmakta olduğu, başvuru

sayısının çok yüksek olduğu dönemlerde Batman örneğinde görüldüğü üzere illerde

kurulan komisyonların sayısının arttırıldığı, iş yükünün erimesi sonrasında bu

sayının düşürüldüğü ve işi biten komisyonların kapatıldığı, bu kapsamda hem

ülke genelinde hem de Batman Zarar Tespit Komisyonu nezdinde az sayıda karara

bağlanmamış başvurunun bulunduğu tespit edilmiştir (B. No:2013/3007, 6/2/2014,

§ 70-72).

70. Somut başvuru açısından,

başvurucu tarafından 3/1/2006 tarihinde Komisyona

yapılan müracaat sonrasında, 5233 sayılı Kanun’un öngördüğü usul uyarınca keşif

ve bilirkişi incelemelerini de içeren bir kısım işlemin yapılması sonrasında,

27/8/2010 tarihinde başvurucunun talebinin reddedildiği, belirtilen ret kararı

aleyhine 24/3/2011 tarihinde başlatılan yargılama sürecinin ise başvurucunun

karar düzeltme talebinin reddine dair Danıştay 15. Dairesinin 25/12/2012 tarih

ve E.2012/10867, K.2012/14757 sayılı kararı ile tamamlandığı, bu kapsamda makul

sürede yargılanma hakkı kapsamında nazara alınması gereken toplam sürenin

yaklaşık yedi yıllık bir zaman dilimi olduğu anlaşılmaktadır.

71. Başvurucunun 5233 sayılı

Kanun kapsamında ileri sürdüğü tazmin talebinin değerlendirilmesinin yaklaşık

yedi yıllık bir süreci kapsadığı görülmekle birlikte, yukarıda yer verilen

tespitler çerçevesinde (§ 62-63), karara bağlanan başvuru sayısı, her bir

başvuru kapsamında ayrı ayrı yürütülmesi gereken işlemler, Komisyonların

yürüttüğü işlemlerin yerine getirilebilmesi için sadece belirli niteliklere

sahip kişilerin komisyon üyesi olabilmesi ve bu komisyon üyelerinin yarı zamanlı

görev alan kamu görevlileri olmaları dikkate alındığında bir il içinde kurulan

komisyon sayısının belirli bir sayının üzerinde arttırılmasının mümkün

olmadığı, somut olay açısından da başvurucunun öznel durumunun

değerlendirilmesi için keşif ve bilirkişi incelemesi de dâhil olmak üzere bir

dizi idari tahkikatın yapılmış olduğu, idari başvuru sonrasındaki yargısal

sürecin ise iki dereceli bir yargılama prosedüründe

bir yıl dokuz aylık bir süreçte tamamlandığı ve başvurunun karara bağlanmasında

yaşanan gecikmenin esasen Komisyona daha önce yapılmış diğer başvuruların

incelenmesi nedeniyle ortaya çıktığı, bu çerçevede geçici olarak ortaya çıkan

iş yükü artışının yapısal bir soruna dönüştüğü ancak, kamu makamlarının ilgili

prosedürün işletilmesi noktasında gerekli tedbirlere başvurduğu dikkate

alındığında, başvuruya konu talebin karara bağlanması hususunda geçen yaklaşık

yedi yıllık süreçte, uyuşmazlığın karara bağlanması konusunda kamu

otoritelerine ve özellikle yargılama organlarına atfedilebilecek bir gecikmenin

olduğu tespit edilmediğinden, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan

makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

b. Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkının İhlali

İddiası

72. Başvurucu idare tarafından

sunulan belgeler kendisine tebliğ edilmeksizin, ilk derece mahkemesi tarafından

hükme esas alındığını belirterek, çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

73. Adalet Bakanlığı görüşünde,

başvurucunun davaya katılma hakkına riayet edildiği, haklarını savunabilmek

için kendi görüşlerini sunmasına imkân tanındığı ve bu çerçevede konuya ilişkin

iddialarının Mahkeme tarafından dinlenerek incelendiği belirtilmiştir.

74. Adil yargılanma hakkının

unsurlarından olan çelişmeli yargılama ilkesi, taraflara dava malzemesi

hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle

tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir (B.

No: 2013/4424, 6/3/2013,§ 21). Bu ilke ve bu ilkeyle

bağlantılı olan yargılamaya etkin katılım hakkı, adil yargılanma hakkının somut

görünümleridir. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme

yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü Sözleşmenin 6. maddesi ve AİHM içtihadı

ışığında yorumlamak suretiyle, gerek Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan

gerek AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen bu ilke

ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir (B. No: 2012/13,

2/7/2013,§ 38).

75. Çelişmeli yargılama hakkı

kapsamında, mahkemece tarafların dinlenilmemesi, iddialarını sunma ve delillere

karşı çıkma imkânı verilmemesi, yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hale

gelmesine neden olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Ruiz-Mateos/Spain, B. No:

12952/87, 23/06/1993, § 63; Feldbrugge/Netherlands, B.

No: 8562/79, 29/05/1986, § 44). Çelişmeli yargılama ilkesi, silahların eşitliği

ilkesi ile de yakından ilişkili olup, bu iki ilke birbirini tamamlar

niteliktedir. Zira çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edilmesi durumunda,

davasını savunabilmesi açısından taraflar arasındaki denge bozulacaktır.

Çelişmeli yargılamanın medeni haklara ilişkin davalarda da kabul ediliyor

olması, medeni bir hakka ilişkin yargılamada da tarafların duruşmada hazır bulunmasını,

daha genel bir ifade ile, yargılamanın bütününe aktif

olarak katılmalarını ve bu kapsamda yargılama evrakına ulaşma ve bunlar

hakkında yorum yapma imkânının da kendilerine tanınmasını ifade etmektedir (B.

No: 2013/4424, 6/3/2013,§ 21).

76. Somut başvuru açısından,

başvuruya konu tazminat talebinin 5233 sayılı Kanun kapsamında karşılanıp

karşılanmayacağı noktasında Danıştay tarafından ihdas edilen içtihaî kriter olan “yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olması”

ölçütünden yararlanıldığı, bu hususun tespiti için de bir kısım idari

birimlerden gelen tahkikat sonuçlarına dayanıldığı, bu belgelerin Batman İl

Jandarma Komutanlığının 25/3/2011 tarihli boşalan ve boşaltılan köylere ilişkin

yazısı, aynı birimin 1/10/2009 tarihli yazısı ve ekli 17/11/2009 tarihli

tutanağı ile Sason ilçe Seçim Kurulu Başkanlığının 4/9/2009 tarihli yazıları

olduğu anlaşılmaktadır. Batman İdare Mahkemesinin 20/1/2014

tarihli yazısında, söz konusu yerleşim yerine dair Mahkeme nezdindeki dosya

sayısının fazlalığı nedeniyle pilot dava uygulamasının yapıldığının

belirtildiği görülmektedir. Başvurucu tarafından, belirtilen belgeler kendisine

tebliğ edilmeksizin ve bu belgelere karşı savunma yapma imkanı

tanınmaksızın hükme esas alındığı iddia edilmekle birlikte, belirtilen belge

içeriklerinin ilk derece mahkemesi kararına aktarıldığı ve bu kapsamda söz

konusu yerleşim yerinin tamamen boşalmasının ya da boşaltılmasının söz konusu

olmadığı, bu nedenle köy halkının yerleşim yerini terk etmelerine neden

olabilecek nesnel bir güvenlik kaygısının yaşanmadığı sonucuna varıldığı, bu

suretle ilgili belgeler ve içeriklerine en geç ilk derece mahkemesi kararıyla

vakıf olduğu anlaşılan başvurucunun, gerek temyiz gerek karar düzeltme talep

dilekçelerinde bu belgeler ışığında yapılan tespitlere karşı itiraz ve

savunmalarını ileri sürme imkânının bulunduğu, başvurucu tarafından biraz

edilen delil ve beyan dilekçeleri kapsamında mahkemece, idare ve başvurucu

tarafından sunulan belgeler değerlendirilerek, başvurucuya dava malzemesine ilişkin

olarak tetkik ve beyanda bulunma olanağının tanındığı, bu çerçevede başvuru

dosyası kapsamından, başvurucunun yargılamanın sonucunu etkileyecek usuli bir imkandan mahrum bırakılmadığı anlaşılmaktadır.

77. Başvurucu ayrıca, mahkeme

kararlarında talep sonucuna etki eden hususlara dair yeterli gerekçeye yer

verilmediğini iddia etmiştir.

78. Adalet Bakanlığı görüşünde,

mahkeme kararlarında tarafların tüm iddialarına cevap verme zorunluluğu

bulunmadığı ve somut yargılama açısından, ilk derece mahkemesinin üç sayfalık

gerekçeli kararında davayı neden reddettiğini ve delilleri ne şekilde takdir

ettiğini dayanaklarıyla ortaya koyduğu, kanun yolu mercii tarafından da, usul

ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına karar verildiği belirtilmiştir.

79. Gerekçeli karar hakkı adil

yargılanma hakkının somut görünümlerinden biridir (B.No.

2013/1213, 4/12/2013, § 25).

80. Mahkeme kararlarının

gerekçeli olması, kanun yoluna başvurma olanağını etkili kullanabilmek ve

mahkemelere güveni sağlamak açısından, hem tarafların hem kamunun menfaatini

ilgilendirmekte olup, kararın gerekçesi hakkında bilgi sahibi olunmaması, kanun

yoluna müracaat imkânını da işlevsiz hale getirecektir. Bu nedenle mahkeme

kararlarının dayanaklarının yeteri kadar açık bir biçimde gösterilmesi

zorunludur (B.No. 2013/1780, 20/3/2014,

§ 67).

81. Mahkeme kararlarının

gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından birisi olmakla beraber,

bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde

yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle, gerekçe gösterme

zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte

başvurucunun ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair

iddialarının cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır. Bunun

yanı sıra, kanun yolu mahkemelerince verilen karar gerekçelerinin ayrıntılı

olmaması da bu hakkın ihlal edildiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Kanun yolu

mahkemelerince verilen bu tür kararların, ilk derece mahkemesi kararlarında yer

verilen gerekçelerin kabul edilmiş olduğu şeklinde yorumlanması uygun olup, bu

durumda, üst dereceli mahkeme tarafından önceki mahkeme kararının gerekçesinin

benimsendiği kabul edilmelidir (B.No. 2013/1213, 4/12/2013, § 26)

82. Başvuru konusu olayda,

başvurucunun talebinin 5233 sayılı Kanun kapsamında kabul edilip edilmeyeceği

noktasında derece mahkemelerinin Danıştay tarafından ihdas edilen nesnel

güvenlik kaygısı ölçütünden hareket ettikleri, bu hususun saptanması noktasında

ise söz konusu yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olup olmadığının

çeşitli idari kurumlar tarafından tanzim edilen tutanak ve belgeler kapsamında

değerlendirildiği, başvurucunun söz konusu yerleşim yerinin boşalan/boşaltılan

yerlerden olduğu iddiasını dayandırdığı belgelerin ve özellikle söz konusu

yerleşim yerinin tamamen boşaldığı noktasında bir kısım köy muhtarlarının,

azalarının, köy halkının ve jandarma görevlilerinin imzalarını taşıyan 20/9/2010 tarihli tutanağa neden itibar edilmediği belirtilerek

derece mahkemelerince değerlendirildiği, nesnel güvenlik kaygısı ölçütünden

hareket edilmekle başvurucunun öznel durumunun ayrıca değerlendirmeye tabi

tutulmadığı, bu suretle başvurucu tarafından ileri sürülen ve hüküm sonucunu

etkilediği iddia edilen talebinin ilk derece mahkemesi kararında denetlenerek

reddedildiği, ilk derece mahkemesince oluşturulan karar ve gerekçesi hukuka

uygun bulunmak suretiyle kanun yolu mahkemelerinin denetiminden geçerek

kesinleştiği, bu kapsamda yerel mahkeme gerekçesini benimsediği anlaşılan kanun

yolu merciince kararlarda ayrıntılı gerekçeye yer verilmediği anlaşılmaktadır.

83. Başvurucu yargılamanın

hakkaniyete uygun olmadığı iddiası kapsamında ayrıca, 5233 sayılı Kanun

kapsamında yaptığı başvurunun oğlunun terör örgütü mensuplarınca öldürülmesi

noktasındaki öznel durumu nazara alınmaksızın, Mahkemece mukim olduğu köyün

tamamen boşaltılmamış olduğu şeklindeki nesnel ölçütten hareketle

reddedildiğini, bu yorum tarzının açıkça Kanun’un amacına ve getirdiği düzenlemelere

aykırı olduğunu ve verilen ret kararı neticesinde idarenin can ve mal

güvenliğini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu maruz kaldığı

mülkiyet hakkından yoksun kalma durumu karşısında bir giderim sağlanması

imkânın da tanınmadığını belirterek, Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan

hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ve buna bağlı olarak Anayasa’nın 35.

maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

84. Adalet Bakanlığı görüşünde,

başvurucunun özellikle başvuruya konu köyün boşalıp boşalmadığı ve mahkemenin

bu kapsamdaki işlem ve tespitlerine yönelik iddiaları yargılamanın sonucuna

dair şikâyetler olarak nitelendirilmiş, mülkiyet hakkının ihlali açısından ise,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mülkiyet hakkı konusunda benimsediği ilkelere

değinilmiş, mülkiyetin korunması hakkının mutlak bir hak olmayıp devlete, özel

ve tüzel kişilere ait olan mülkleri yasalarda belirtilen koşullar altında

kullanma ve hatta bu kişileri bunlardan mahrum etme yetkisi de tanınabileceği,

bu kapsamda Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde 1985 yılından itibaren güvenlik

sorunları nedeniyle bazı köy ve kasabaların boşaltıldığı ve AİHM’nin ilgili

şahısların köylerine girişlerinin reddedilmesinin başvuranların mülkiyet

haklarına bir müdahale teşkil ettiği sonucuna vardığı, belirtilen kararlardan

sonra bu kişilerin zararlarının karşılanması amacıyla 5233 sayılı Kanun’un

kabul edildiği, AİHM tarafından özellikle silahlı çatışmalar, genel şiddet,

insan hakları ihlalleri göz önüne alındığında, yetkili makamların olağanüstü

hal bölgesinde güvenliği sağlamak için istisnai tedbirler almalarını mecbur

tutan bu müdahalenin dayanaktan yoksun olmadığına ve bu müdahale nedeniyle

meydana gelen zararları gidermek için oluşturulan iç hukuk yolunun ulaşılabilir

ve etkin olduğuna, ayrıca temel olayların tespit edilmesi veya maddi tazminat

hesaplaması gibi konulardaki değerlendirmelerin iç hukuk yolu olarak ilgili

Komisyonlar tarafından yapılacağı sonucuna varıldığına işaret edilmiş ve

belirtilen tespitler çerçevesinde somut başvuru açısından, başvurucunun köyünü

terör eylemleri veya terörle mücadele faaliyetleri kapsamında terk etmediği

olgusunun Komisyon kararıyla tespit edilerek, bu tespitin yargısal makamlar

tarafından da onaylanmış olduğunun nazara alınması gerektiği bildirilmiştir.

85. Anayasa’nın 148. maddesinin

dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (6) numaralı

fıkrasında, bireysel başvurulara ilişkin incelemelerde kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususların incelemeye tabi tutulamayacağı, 6216 sayılı

Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği

belirtilmiştir.

86. Bir anayasal hakkın ihlali

iddiasını içermeyen, yalnızca derece mahkemelerinin kararlarının yeniden

incelenmesi talep edilen başvuruların açıkça dayanaktan yoksun ve Anayasa ve

Kanun tarafından Mahkemenin yetkisi kapsamı dışında bırakılan hususlara ilişkin

olduğu açıktır. Bu kapsamda, bireysel başvuruya konu davadaki olayların kanıtlanması,

hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması, yargılama sırasında delillerin

kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile kişisel bir uyuşmazlığa derece

mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas yönünden adil olup olmaması,

bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabi tutulamaz. Anayasada yer

alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ve bariz takdir hatası

içermedikçe derece mahkemelerinin kararlarındaki maddi ve hukuki hatalar

bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Bu çerçevede, derece

mahkemelerinin delilleri takdirinde bariz bir takdir hatası bulunmadıkça

Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz (B. No. 2012/1027,

12/2/2013, §§ 25-26).

87. 5233 sayılı Kanun, terör

eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle

zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddi zararlarının

yargı yoluna gidilmesine gerek kalmaksızın, idarece en kısa süre içerisinde ve

tam olarak tespit edilerek, sulh yoluyla karşılanmasını amaçlamakta olup,

belirtilen amaç doğrultusunda ilke ve prosedürler

öngörmektedir.

88. Belirtilen Kanun uyarınca

müracaat sahiplerinin taleplerinin karşılanabilmesi için, öncelikle iddia

edilen zararın terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler nedeniyle oluştuğunun tespiti gerekmekte olup, Kanun’un 2.

maddesinde açıkça terör dışındaki ekonomik ve sosyal sebeplerle uğranılan

zararlar ile güvenlik kaygıları dışında kendi istekleriyle bulundukları yerleri

terk edenlerin bu sebeple uğradıkları zararların kapsam dışında olduğu

belirtilmiştir.

89. Özellikle tazminata ilişkin

belirtilen usulün ihdasına temel olan ve AİHM’ne sunulan başvuruların yapıldığı

bölge itibarıyla, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen

faaliyetler dışındaki ekonomik ve sosyal nedenlerle yaşanan göç olayları ve bu

olgudan kaynaklanan zararların varlığını nazara alan yargılama makamları, 5233

sayılı Kanun kapsamında yapılan başvuruların belirtilen Kanun kapsamında kabul

edilebilmesi için, objektif bir ölçüt belirleme yoluna gitmiş ve bu ölçütün

sağlanmasını “köyün ya da mezranın tamamen

boşalmış/boşaltılmış olması veya anılan yerleşim yerlerinde sadece geçici köy

korucularının kalması” şartına bağlamıştır. Belirtilen kabul uyarınca,''terör eylemleri'' veya ''terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler''

sonucunda bir yerleşim yerinin tamamen boşalmış/boşaltılmış olması nedeniyle

mal varlığına/mülküne ulaşamayan kişilerce uğranılan maddi zararın, sözü edilen

Kanun hükümlerine göre idarece sulh yoluyla ödenmesi gerekmektedir. Yerleşim

yerinin ''kısmen'' boşalmış

olması ise, o yerleşim yerinde güvenli bir şekilde yaşayabilme olanağını

sağlayan asgari güvenlik şartlarının idarece sağlanmış olduğunun nesnel bir

göstergesidir.

90. Esasen taleplerin yapıldığı

bölge itibarıyla özellikle ekonomik ve sosyal nedenlerle yaşanan göç olayları

ve bundan kaynaklanan zararların yoğunluğu karşısında, 5233 sayılı Kanun

kapsamında tazmin edilebilecek zararların tespitinde temel alınacak objektif bir

ölçütün ihdas edilmesi zorunlu gözükmektedir. Bu kapsamda,

güvenlik kaygısının yerleşim yerinde sürekli yaşayan kişilere ve sözü edilen

kaygı nedeniyle aynı yerleşim yerini terk eden kişilere göre değişmemesi

gereğinden ve terör olayları nedeniyle toplumda oluşan korku ve endişe

karşısında her bireyin farklı tepki göstermesinin mümkün olduğu gerçeğinden

hareket eden yargısal makamlar, kişiden kişiye değişebilen bir duygu olan

güvenlik kaygısının yukarıda belirtildiği şekilde nesnel bir ölçüte dayandırılmasını

zorunlu görerek, güvenlik kaygısına dayanılarak bir yerleşim yerinin kısmen

boşalmış olması halinde, 5233 sayılı Kanun kapsamında maddi zararların idarece

ödenmesine yasal olanak bulunmadığı ilkesini benimsemiştir.

91. 5233 sayılı Kanun uyarınca

ileri sürülen taleplerin, belirtilen Kanun kapsamında değerlendirilip

değerlendirilmeyeceği hususu ve Kanun’un kapsamının belirlenmesi noktasındaki

mevzuat hükümlerinin yorumu ile bu hususta içtihadî

bir ölçütün belirlenmesi ve somut olayın bu ölçüt uyarınca değerlendirilmesi

noktasındaki takdir, esasen derece mahkemelerine ait olup, 5233 sayılı Kanun’un

uygulanması bağlamında daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış olan

taleplere ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmeler

neticesinde de, belirtilen hususlara ilişkin iddiaların maddi olayın ve hukuk

kurallarının yorumlanması ve uygulanması bağlamında kanun yolu mahkemelerince

değerlendirilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu belirtilerek, açıkça

dayanaktan yoksun bulunduğu anlaşılmaktadır (B. No: 2013/3007, 6/2/2014, §§ 45-50; Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Akbayır/Türkiye, B. No: 30415/08, 28/06/2011, §

88).

92. Bununla birlikte, başvurucunun oğlunun terör örgütü

mensuplarınca kaçırılarak söz konusu yerleşim yeri yakınında öldürülmesinden

mütevellit güvenlik kaygısıyla köyünü terk ettiğini ve bu çerçevede oluşan

zararının 5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ileri

sürdüğü ve belirtilen vakıaya ilişkin tutanaklar ile soruşturma evrakını derece

mahkemelerine ibraz ederek, yerleşim yerini terör olaylarından kaynaklanan

güvenlik kaygısı nedeni ile terk ettiği noktasındaki öznel durumunun nazara

alınmasını talep ettiği anlaşılmaktadır.

93. Söz konusu Kanun hükümlerinin yorumu, maddi vakıaların belirlenen

ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi ve 5233 sayılı Kanun kapsamında kabul

edilebilecek bir başvuru açısından yapılan mal varlığı ve zarar tespitine

ilişkin tahkikatlar sonucunda bir giderim sağlamanın gerekliliği noktasındaki

takdir esasen derece Mahkemelerine ait olmakla beraber, derece mahkemesi

kararlarının bariz bir takdir hatası içermesi durumunda, Anayasal bir temel hak

veya özgürlüğün ihlal edilip edilmediğinin tespiti noktasında, farklı bir

değerlendirme yapılması gerekebilecektir.

94. Bu çerçevede, yargılama

dosyasında yer alan tespit tutanaklarından başvurucunun söz konusu yerleşim

yerinden oğlunun terör örgütü mensuplarınca kaçırılarak öldürülmesinden sonra

ayrıldığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen başvurucunun talebinin 5233 sayılı Kanun

kapsamında değerlendirilebilmesi için yerleşim yerini terör eylemleri veya

terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle terk edip

etmediğinin belirlenmesi amacıyla köyün tamamen boşaltılıp boşaltılmadığı

yönünde bir inceleme yapılarak sonuca ulaşılmasının, söz konusu Kanun’un

amacına uygun olmadığı anlaşılmaktadır. Oğlu terör örgütü mensuplarınca

öldürülen başvurucunun yerleşim yerini terör olaylarından kaynaklanan güvenlik

kaygısıyla terk ettiği dosya kapsamındaki belgelerden açıkça anlaşılmasına

rağmen aksi yönde karar verilmiş olması nedeniyle yargılamaya bir bütün olarak

bakıldığında, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan

hakkaniyete uygun (adil) yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

95. Başvurucunun Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmış olmakla, mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönündeki

iddianın esasının ayrıca değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.

4. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

96. Başvurucu, Komisyon karar

tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 38.145,00 TL maddi

tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

97. Adalet Bakanlığı görüşünde,

başvurucunun tazminat talebine ilişkin görüş bildirilmemiştir.

98. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin

(2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

99. Mevcut başvuruda Anayasa’nın

36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının

ihlal edildiği tespit edilmiş olmakla, ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili Mahkemesine

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

100. Başvurucu tarafından maddi

tazminat talebinde bulunulmuş olmakla beraber, yeniden yargılama yapılmak üzere

dosyanın ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesinin başvurucunun

ihlal iddiası açısından yeterli bir tazmin oluşturduğu anlaşıldığından,

başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

101. Başvurucu tarafından yapılan

ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 1.500,00 TL vekâlet ücretinden

oluşan yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucunun adli yardım talebinin KABULÜNE,

B. Başvurucunun,

1.

Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ve makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği yönündeki iddialarının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2.

Tarafsız mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3.

Eşitlik ilkesinin ihlal edildiği yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

C. Başvurucunun,

1.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

2.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

SONUÇ / HÜKÜM

D. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden

yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili Mahkemesine gönderilmesine,

E. Başvurucunun tazminata ilişkin taleplerinin REDDİNE,

F. Başvurucu tarafından yapılan 1.500,00 TL vekâlet ücretinden

oluşan yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE, adli yardım talebi kabul edilen başvurucunun harçtan

muafiyetine,

G. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

16/7/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Alparslan ALTAN Üyeler : Serdar ÖZGÜLDÜR Osman Alifeyyaz PAKSÜT Recep KÖMÜRCÜ Engin YILDIRIM Raportör : Şebnem NEBİOĞLU ÖNER Başvurucu : Mesude YAŞAR Vekili : Av. Saim Bozkurt

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/2738, 16 Temmuz 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. V. Hüküm
  16. F. Başvurucu tarafından yapılan 1.500,00 TL vekâlet ücretinden
  17. G. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  18. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/2738
Tarih
16 Temmuz 2014

İlgili Kararlar

  • Fatma Kalkan Başvurusu (B. No: 2013/9785)
  • Aziz Yıldırım Başvurusu (B. No: 2014/1957)
  • Münis Düşenkalkar Başvurusu (B. No: 2013/1244)
  • Meryem Alkurt Başvurusu (B. No: 2013/9786)
  • Emrullah Neşeli Başvurusu (B. No: 2013/7658)
  • Şehap Korkmaz Başvurusu (B. No: 2013/8975)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.