İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm
İkinci BölümBaşvuru No: 2014/1836Tarih: 28 Eylül 2016

Mustafa Doğan Başvurusu (B. No: 2014/1836)

Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİBÖLÜM

KARAR

MUSTAFA DOĞAN BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/1836)

Karar Tarihi: 28/9/2016

İKİNCİBÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, inançlı temlik nedeniyle açılan tapu iptali ve

tescil davasında, mahkeme ve Yargıtay kararlarında davanın sonucunu etkileyecek

esaslı iddiaların karşılanmaması, duruşmasız temyiz incelemesi yapılması,

Yargıtay onama ilamına karşı karar düzeltme yolu açık olduğu hâlde ilamda kanun

yolunun gösterilmemesi, karar düzeltme incelemesi sonucu farklı gerekçe ile

verilen yeni bozma kararına karşı karar düzeltme hakkının tanınmaması, mevzuat

ve hakkaniyete aykırı değerlendirme yapılarak karar verilmesi nedenleriyle adil

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 12/2/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 27/2/2015 tarihinde kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için 25/3/2016

tarihinde Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Projesi Bilişim Sistemi (UYAP)aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

6. Başvurucu ile A.V.ye vekaleten B.D. isimli şahıs arasında

22/6/1998 tarihli "Protokol" başlıklı bir belge imzalanmıştır. H.V.

ve A.T. isimli şahıslar da belgeyi şahit sıfatıyla imzalamışlardır. Belgenin

içeriği şöyledir:

"İş bu protokol 22/6/1998 tarihinde

Mustafa Doğan ileA.V. (vekili) B.D. ile aralarında

köy önündeki tarlanın tapusu Mustafa Doğan'a verilecektir. Konuya mevzu olan

borç ödendiği zaman tapu Mustafa Doğan tarafından A.V.ye iade edilecektir. Tapu

iade edilmediği takdirde Ankara mahkemeleri yetkilidir.

Konu olan 2 milyarlık (2.000 TL) borca

karşılık 3 milyarlık (3.000 TL) senet verilmiştir."

7. A.V. protokole göre borç olarak aldığı bedelden başvurucunun

kendisinden borç aldığı ve ödemediği 1.250 TL'yi mahsup ettikten sonra kalan

750 TL ve 2.000 TL alacak ve faizini, başvurucuya otomobil vermek suretiyle

ödediğini, protokolden doğan borcu ödemesine rağmen başvurucunun taşınmazı

tapuda iade etmediğini belirterek Kazan Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme)

tapu iptali ve tescil davası açmıştır.

8. Yargılama sırasında yapılan keşif sonucunda bilirkişilerce

113.750 TL olarak belirlenen taşınmazın değeri üzerinden hesaplanan harcın

eksik kalan kısmı 8/4/2010 tarihinde davacı tarafça Mahkeme veznesine

yatırılmıştır.

9. Mahkeme 11/6/2010 tarihli ve E.2006/314, K.2010/164 sayılı

kararı ile davayı reddetmiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:

"...

DELİLLER :

1- Kazan Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/207

esas sayılı dava dosyası,

2- Tapu kaydı,

3- Tapu satış senedi,

4- Protokol örneği,

5- Keşif tutanağı,

6- Bilirkişi raporu,

7- Kazan

Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/489 hazırlık ve 2009/434 karar numaralı

soruşturma dosyası

8- Taraf vekillerinin beyanları

GEREKÇE : Dava; Borçlar Kanunu'nun 81.

maddesine göre inanç sözleşmesine dayalı olarak tapu iptal ve tescil istemine

ilişkindir.

İnanç sözleşmesi bir yandan mülkiyetin nakil

borcu doğması bakımından tarafları bağlayıcı diğer yandan mülkiyetin naklinin

sebebini teşkil etmesi bakımından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran

sözleşmedir. İnançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği

kabul edilen iddiaların ispatı herhangi bir şekle bağlı olmayan yazılı bir

delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bir belgenin sözleşmeye taraf

olanlarca imzalanması ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş

olması gerekli ve yeterlidir.

Davacının davasına dayanak olarak gösterdiği

protokol davalı tarafından bizzat ve davalı adına da vekil olarak B.D.

tarafından imzalanmıştır. Protokolde "İş bu protokol 22/6/1998 tarihinde

Mustafa Doğan ve A.V. vekili B.D. aralarında köy önündeki tarlanın tapusu

Mustafa Doğan'a verilecektir. Konuya mevzuu olan borcun ödendiği zaman tapu

Mustafa Doğan tarafından tekrar A.V.'ye iade

edilecektir......" belirtilmiştir. Protokoldeki imzanın davalı Mustafa

Doğan'a ait olduğu bilirkişi raporunda da tespit edilmiştir. Davacı A.V.de bu

protokolün doğru olduğunu ve protokol gereğince dava konusu taşınmazı

devrettiğini beyan etmiştir. Bu durumda protokolün Borçlar Kanunu'nun 81.

maddesine göre inanç sözleşmesi olarak değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

İnanç sözleşmesi karşılıklı borçlanmayı içeren

bir sözleşme olduğundan bu sözleşmenin yerine getirilmesini isteyen tarafın

kendi borcunu ödemiş veya ödemeyi önermiş olması gerekir. Davacı taraf

protokolde belirtilen borcunu ödediğine dair yazılı bir belge sunamamıştır. Mahkememizce

yapılan keşif sonucu mahkememize verilen bilirkişi raporuna göre dava konusu

taşınmazın dava tarihi itibariyle değerinin 113.750 TL. olduğu tespit

edilmiştir. Bilirkişi raporu mahkememizce oluş, usul ve yasaya uygun

bulunmuştur. Davacı taraf protokoldeki borcunu ödediğini ispatlayamadığı için

dava tarihi itibariyle protokoldeki borcun protokolde belirtilen dava konusu

taşınmazın değeri olan 113.750 TL.sının depo edilmesi

için davacı tarafa kesin süre ve kesin süre verilmiştir. Ancak davacı taraf kendisine

verilen sürelere rağmen ara kararlarının gereğini yerine getirmemiştir. Buna

göre davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanısına varılmıştır."

10. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin

21/9/2011 tarihli ve E.2011/9608, K.2011/10169 sayılı ilamı ile bozulmuştur.

İlam gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"...

1-Davada “protokol” başlıklı 22/6/1998 tarihli

sözleşmeye dayanılmıştır. Bu sözleşmede, davacının köy mevkiindeki (633 sayılı

parsel) tarlanın tapusunu davalıya vereceği, davacıya verilen borcun ödenmesi

halinde tapunun tekrar davacıya iade edileceği yazılıdır.

Türk Medeni Kanunu'nun 873. madde hükmü “Borç

ödenmezse alacaklı, alacağını rehinli taşınmazın satış bedelinden elde etmek

hakkına sahiptir. Borcun ödenmemesi halinde rehinli taşınmazın mülkiyetinin

alacaklıya geçeceğine ilişkin sözleşme hükmü geçersizdir. Aynı alacak için

birden çok taşınmazın rehnedilmiş olması halinde, rehnin paraya çevrilmesi istemi, taşınmazların tamamı

hakkında yapılır. Bununla birlikte, icra dairesi onlardan ancak gerektiği

kadarını paraya çevirir” şeklindedir. Görülüyor ki, yasanın ikinci fıkrasındaki

hükmün amacı, alacaklının, borçlunun ödemezlik

durumundan yararlanarak, taşınmazı elde etmesini önlemek, kısaca borçluyu

korumaktır. Buna Roma Hukukundan gelen bir deyimle “Lex

Comissoria Yasağı” denilmektedir.

Somut uyuşmazlıkta, çekişme konusu taşınmaz

mülkiyeti alacağın teminatı olmak üzere davalıya geçirildiğine (rehin

edildiğine), mülkiyet nakline ilişkin sözleşmenin anılan yasa kuralı uyarınca

geçersiz olması nedeniyle davacı rehin konusu taşınmaz mülkiyetinin iadesini

isteyebilir.

Mahkemece yapılan bu saptamaya göre, davanın

kabulü gerekirken, bazı nedenlerle reddi doğru olmamıştır.

..."

11. Başvurucunun karar düzeltme talebi üzerine Daire, 12/1/2012

tarihli ve E.2011/15113, K.2012/143 sayılı ilamı ile 21/9/2011 tarihli bozma

ilamını kaldırarak farklı bir gerekçe ile mahkeme kararını bozmuştur. İlamın

gerekçesi şöyledir:

"...

Davadaki istemin dayanağı, 22/6/1998 tarihli

“protokol” başlıklı belgedir. Burada, davacının köy önü mevkiindeki (633 sayılı

parsel) mülkiyetini davalıya aldığı 2.000 TL borca karşılık devrettiği, borcun

ödenmesi halinde tapunun tekrar davacıya iade edileceği yazılıdır.

Bir taşınmaz mülkiyetini devreden malikin

devralanın bu taşınmazı belli bir amaç için kullandıktan sonra tekrar kendisine

veya onun belirleyeceği üçüncü bir şahsa geri temlik edeceği inancıyla taşınmaz

mülkiyetini devretmesine “inançlı temlik” denilmektedir. İnançlı temlikte,

taşınmaz mülkiyetini devralan yeni malik belli koşulların gerçekleşmesi

halinde, taşınmaz mülkiyetini tekrar geri temlik etmeye taahhüt etmektedir.

Burada her iki tarafın başlangıçtaki amacı da mülkiyeti nakletmek olduğundan,

mülkiyetin alıcıya geçişi muteberdir. İnançlı temlikler daha çok kredi temin

amacıyla yapılmaktadır. İnançlı temlikte rehin verilecek yere işlemin başında

taşınmaz mülkiyeti alacaklıya geçirilmekte, sözleşmede kararlaştırılan borcun

ödenmesi halinde ise borçlu alacaklıdan mülkiyetin iadesini talep yetkisi

kazanmaktadır.

Yapılan bu açıklamalara göre, taraflar

arasındaki 22/6/1998 tarihli sözleşmenin nitelendirilmesinde Dairemizce

yanılgıya düşüldüğü anlaşıldığından mahkemece yapılması gereken iş, bilirkişi

incelemesi yaptırılarak 22/6/1998 tarihli sözleşmeyle davacı tarafından

davalıya karz olarak verilen 2.000 TL’nin dava

tarihindeki güncelleştirilmiş değerini saptamak, bulunacak miktarı davalıya

ödenmek üzere davacıya depo ettirmek, bedelin depo edilmesi halinde birlikte

ifa kuralları doğrultusunda davayı kabul etmek, aksi takdirde reddetmek

olmalıdır.

Bu açıklamalar doğrultusunda, davalının

yerinde olan karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin bozma ilamının

kaldırılarak hükmün belirtilen gerekçe ile bozulmasına karar vermek

gerekmiştir.

..."

12. Başvurucu yeniden karar düzeltme talebinde bulunmuş, Daire

17/5/2012 tarihli ve E.2012/6021, K.2012/7087 sayılı ilamı ile mülga 18/6/1927

tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlükte olan 442.

maddesi gereğince aynı ilam hakkında bir defadan fazla karar düzeltme yoluna

başvurma imkanının bulunmadığını belirterek dilekçenin reddine karar vermiştir.

13. Bozma üzerine dosya Mahkemenin E.2012/267 sırasına kaydedilmiş,

bozma ilamına uyularak yargılamaya devam edilmiştir.

14. Mahkeme, 25/6/2013 tarihli ve K.2013/209 sayılı kararı ile

davayı kabul etmiştir. Karar gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"...

Davadaki istemin dayanağı, 22/6/1998 tarihli

“protokol” başlıklı belgedir. Burada, davacının köy önü mevkiindeki (633 sayılı

parsel) mülkiyetini davalıya aldığı 2.000 TL borca karşılık devrettiği, borcun

ödenmesi halinde tapunun tekrar davacıya iade edileceği yazılıdır.

Bir taşınmaz mülkiyetini devreden malikin devralanın

bu taşınmazı belli bir amaç için kullandıktan sonra tekrar kendisine veya onun

belirleyeceği üçüncü bir şahsa geri temlik edeceği inancıyla taşınmaz

mülkiyetini devretmesine “inançlı temlik” denilmektedir. İnançlı temlikte,

taşınmaz mülkiyetini devralan yeni malik belli koşulların gerçekleşmesi

halinde, taşınmaz mülkiyetini tekrar geri temlik etmeye taahhüt etmektedir.

Burada her iki tarafın başlangıçtaki amacı da mülkiyeti nakletmek olduğundan,

mülkiyetin alıcıya geçişi muteberdir. İnançlı temlikler daha çok kredi temin

amacıyla yapılmaktadır. İnançlı temlikte rehin verilecek yere işlemin başında

taşınmaz mülkiyeti alacaklıya geçirilmekte, sözleşmede kararlaştırılan borcun

ödenmesi halinde ise borçlu alacaklıdan mülkiyetin iadesini talep yetkisi kazanmaktadır.

Mahkememizce bilirkişi incelemesi yaptırılarak

22/6/1998 tarihli sözleşmeyle davacı tarafından davalıya karz

olarak verilen 2.000 TL’nin dava tarihindeki güncelleştirilmiş değeri

belirlenmiştir. Hesap uzmanı bilirkişi Şerife Bayar davalıya karz olarak verilen 2000 TL'nin dava tarihindeki değerini

9471,73 TL olarak tespit etmiştir. Bilirkişi raporunda belirtilen ilmi ve

teknik veriler ile ulaşılan netice mahkememizce de benimsenmiştir. Bilirkişi

tarafından belirlenen 9471,73 TL davacı tarafça mahkememiz veznesine depo

edilmiştir. Bu itibarla davanın kabulüne karar vermek gerekmiştir."

15. Temyiz üzerine karar, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin

2/12/2013 tarihli ve E.2013/13235, K.2013/14949 sayılı ilamı ile onanmıştır.

İlamın ilgili kısmı şöyledir:

"...

Mahkemece, Dairemizin bozma ilamı

doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılarak verilmiş olan karar usul ve

yasaya uygun bulunduğundan yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle

hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine,

2/12/2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi."

16. Onama ilamı 14/1/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş

12/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

17.Başvuruya konu davadan önce başvurucu Kazan Asliye Hukuk

Mahkemesinin E.2004/586 sayılı dosyasında dava konusu yere ilişkin el atmanın

önlenmesi ve ecrimisil davası açmış, yargılama

sırasında alınan protokole ilişkin 12/7/2006 tarihli kriminal

raporda belgedeki imzanın başvurucuya ait olduğu, belge üzerindeki "Konu olan 2 milyarlık (2.000 TL) borca karşılık 3

milyarlık (3.000 TL) senet verilmiştir." yazısının farklı bir

mürekkepli kalemle söz konusu bölüme yazıldığı belirtilmiştir.

18.Bu arada başvurucu, yargılama sırasında protokolün sahte

olduğunu iddia ederek Kazan Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda

bulunmuştur. Başvurucunun soruşturma sırasında düzenlenen 6/4/2009 tarihli

ifade tutanağındaki beyanı şöyledir:

"Ben halen belirttiğim adreste ikamet

ederim. İşçi emeklisiyim. Şuan için herhangi bir işle uğraşmam. Şikâyet dilekçemde

belirttiğim hususlar doğrudur tekrar ederim. Şüpheli A.V.den

tam tarihini hatırlayamıyorum ancak 9 yıl önce Dağyaka

Köyü/Kazan da bulunan bir tarla aldım. Kendisi

ile bu satış işlemi üzerine şikayet dilekçem ekinde bulunan bir protokol

imzaladık. Daha sonra benim haberim olmadan bu protokolün altına kendisinin

bana borcu olduğunu bu borcu ödeyince de tarlayı kendisine vereceğime dair

kendi yazısı ile haberim olmadan eklemiştir. Bu protokolde şüpheli A.V.nin vekili sıfatı ile B.D.nin

imzası vardır. B.D.nin de bu suça iştirak ettiğini

düşünmekteyim. Halbuki böyle bir borç söz konusu değildir. Ben tarlayı 30,000

TL karşılığında şüpheli A.V.den aldım. Tapusu

bendedir. Ben evrak üzerinde yanlış beyan bulunarak sahtecilik yapan

şüphelilerden şikâyetçiyim."

19. Başvurucunun soruşturma kapsamında alınan 21/5/2009 tarihli

beyanı ise şöyledir:

"Ben

daha önce vermiş olduğum dilekçemde A.V.nin benim

imzamı taşına boş bir belge ele geçirerek benim bilgim ve muvafakatım

dışında doldurduğunu belirtmiş isem de bu doğru değildir. Boş

belgenin imzalı olarak ele geçirilip geçirilmediğini hatırlamıyorum. Protokolün

sonradan eklenen iki satırı dışında üstteki kısımlarını düzenleyip

düzenlemediğimizi de hatırlamıyorum.

Soru: 06/04/2009 tarihli ifadenizde şüpheli A.V.den dokuz yıl önce tarla satın aldığınızı ve şikayet

dilekçesi ekindeki protokolü imzaladığınızı belirttiğiniz halde bu protokolün

nasıl düzenlendiğini hatırlamadığınızı beyan ediyorsunuz. Bu çelişkiyi açıklayınız.

Cevap: Ben

savcılıkta 6/4/2009 tarihinde verdiğim ifadede bu protokolü imzaladığımızı

söylemiş isem de yanlış söylemişim. Doğrusu ben A.V. ile böyle bir protokol imzalamadım. Buna karşılık kriminal incelemede protokolün altındaki imza bana ait

çıktı. Bu imzayı ne zaman ve nasıl attığımı hatırlamıyorum. Benim önceki

dilekçemde ve beyanımda şikayet ettiğim husus bu protokolün altına sonradan

eklenen "konu olan 2 milyarlık borca karşılık 3 milyarlık senet

verilmiştir" şeklindeki ilave yazıdır. Bu yazıyı sonradan protokole yazmışlar.

Benim başkaca söyleyeceğim bir husus yoktur dedi"

20. Kazan Cumhuriyet Başsavcılığı 22/6/2009 tarihli ve

E.2009/489, K.2009/434 sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar

vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"...

Müşteki tarafından şüphelilerden A.V.den 9 yıl önce Dağyaka

köyünde bir tarla aldığı ve şikayet dilekçesi ekinde sunduğu protokolü

imzaladığını, bu protokolün sonuna kendisinden habersiz şüpheliler tarafından

“konu olan 2 milyarlık borca karşılık üç milyarlık senet verilmiştir” şeklinde

ilave yapıldığı iddiasıyla şikayette bulunulduğu, müştekinin şikayet dilekçesi

ile Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği ifadeler arasında protokolün

verilmesiyle ilgili olarak esaslı çelişkiler bulunduğu, yeniden alınan

ifadesinde protokolü imzaladığını kabul etmediği, oysa Asliye Hukuk

Mahkemesinde yürütülen davada alınan bilirkişi raporuna göre imzanın müştekiye

ait olduğunun anlaşıldığı, protokolde imzası olan bütün kişilerin alınan

ifadelerinde eklemenin sonradan yapıldığını doğrulamakla birlikte teminat

olarak tapuda devri yapılacak taşınmazın devrinin verilmesinden önce yapılan

ilavenin müşteki de dahil imzası bulunanların huzurunda yapıldığını beyan

ettikleri, müştekinin sonradan eklenen kısım ile ilgili olarak, taşınmazın

teminat olarak verildiği ve borcun ödenmesinden sonra iade edileceği hususları

gösterilmiş ise de bu hususların ihtilaflı olmayan ve müşteki tarafından da ilk

ifadesinde kabul edilen protokol metnine dahil olduğu, itiraz edilen ilavenin

ise borcun miktarı ve verilen senede ilişkin olduğu, bununda onun bilgisi

dışında sonradan ilave edilmeyip protokolde imzası bulunanlar huzurunda

yapıldığı anlaşıldığından,

CMK'nın 172. maddesi gereğince kamu adına KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA,

..."

21. Başvurucunun kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yaptığı

itiraz, Sincan Ağır Ceza Mahkemesinin 16/11/2009 tarihli ve E.2009/1950 Değişik

iş sayılı kararı reddedilmiş ve aynı tarihte kesinleşmiştir.

B. İlgili Hukuk

22. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin

belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek

amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve

ortak iradeleri esas alınır."

23. 6098 sayılı Kanun'un 97. maddesi şöyledir:

"Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin

ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre

daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını

önermiş olması gerekir."

24. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 81.

maddesi şöyledir:

“Mütekabil taahhütleri muhtevi olan bir akdin

ifasını talep eden kimse, akdin şartlarına ve mahiyetine nazaran bir ecelden

istifade hakkını haiz olmadıkça kendi borcunu ifa etmiş veya ifasını teklif

eylemiş olmak lazımdır.”

25. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu’nun 199. maddesi şöyledir:

“Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli

yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü

veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer

bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.”

26. 6100 sayılı Kanun'un 200. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri,

değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan

hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat

olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan

kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk

Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz."

27. 6100 sayılı Kanun'un 201. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Senede bağlı her çeşit

iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak

veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz

Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz."

28. 6100 sayılı Kanun'un 207. maddesi şöyledir:

“Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti

ayrıca onanmamışsa, inkâr hâlinde göz önünde tutulmaz. Bu tür çıkıntı, kazıntı

veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak

nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir."

29. 6100 sayılı Kanun'un 208. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Taraflardan biri, kendisi tarafından

düzenlendiği iddia edilen bir belgedeki yazı veya imzayı inkâr etmek isterse,

sahtelik iddiasında bulunmalıdır; aksi hâlde belge, aleyhine delil olarak

kullanılır."

30. 6100 sayılı Kanun'un 209. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Resmî senetlerdeki yazı veya imza inkâr

edildiğinde, senetteki yazı veya imzanın sahteliği, ancak mahkeme kararıyla

sabit olursa, bu senet herhangi bir işleme esas alınamaz.”

31. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 5/2/1947

tarihli ve E.1945/20, K.1947/6 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

“Gerek menkule gerekse gayrimenkule taalluk

etsin namı müstear hadiselerinde mesele bir istihkak ve mülkiyet davası

mahiyetini geçemeyeceğinden ne resmi senet ne de şekil meselesi bahis mevzuu

olamaz .Nitekim; öteden beri mahkemeler vaki olan bu kabil ikrarlara müsteniden

hüküm vermekte ve meselede bir şekil meselesi görmemektedirler. Bundan başka

meseleyi zatı akitte ve isimlerde muvazaayı dahi şumulüne

alan ve netice itibariyle namı müsteara müncer olan on sekizinci madde hükmü

çerçevesi içinde mütalaa kanunun ruh ve maksadına muvafık olur.

Bu esasların müzakere ve münakaşasından sonra

bir senede karşı dermeyan olunan iddiaların aynı kuvvette senetle ispatı

gerekli olup olmaması meselesine de temas edilmiş ve Medeni Kanunun yedi ve

yirmi dokuz ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 290. maddeleri sarahatından açıkça anlaşıldığı üzere kanunlarımız daha

ziyade nazari olan bu düşünceyi kabul etmediğinden bunun üzerinde daha fazla

durulmaya da lüzum görülmemiştir.

Sonuçta oylara başvurularak yukarıdaki

sebeplere binaen namı müstear davalarının mesmu ve

yazılı delil ile ispatı caiz olduğuna üçte ikiyi geçen çoklukla 5/2/1947

tarihinde karar verilmiştir.”

32. 2/7/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü

Muhakemeleri Kanunu'nun 14/7/2004 tarihli ve 5219 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle

değiştirilen 427. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"... Alacağın tamamının dava edilmiş olması halinde, hükümde, asıl

isteminin kabul edilmeyen bölümü birmilyar lirayı

geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur; şu kadar ki karşı tarafça temyiz yoluna

başvurulması halinde, düzenleyeceği cevap dilekçesinde temyize ilişkin

itirazlarını ileri sürmesi mümkündür.

438 inci maddenin birinci fıkrasındaki onmilyar liralık duruşma sınırı ile 440 ıncı

maddenin üçüncü fıkrasının birinci bendindeki altımilyar

liralık karar düzeltme sınırının belirlenmesinde yukarıdaki fıkra hükmü kıyasen

uygulanır.

..."

33. 1086 sayılı mülga Kanun'un 438. maddesinin birinci ve

dördüncü fıkrası şöyledir:

"Yargıtay temyiz incelemesini dosya

üzerinde yapar. Ancak tüzelkişiliğin feshine veya genel kurul kararlarının

iptaline, evlenmenin butlanına veya feshine, boşanma veya ayrılığa, velayete,

nesebe ve kısıtlamaya ilişkin davalarla miktar veya değeri onmilyar

lirayı aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri temyiz dilekçesi veya

cevap dilekçesinden duruşma yapılmasını istemiş ise, Yargıtayca

bir gün belli edilerek taraflara usulen tebligat yapılır. Tebliğ tarihi ile

duruşma günü arasında en az onbeş gün bulunması

gerekir; taraflar gelmişlerse bu süreye bakılmaz. Tebligat gideri verilmemişse

duruşma isteği dikkate alınmaz."

"Duruşma günü belli edilen hallerde

Yargıtay, tarafları veya gelen tarafı dinledikten sonra ve taraflardan hiç biri

gelmemiş ise dosya üzerinde inceleme yaparak kararını o gün tefhim eder."

34. 1086 sayılı mülga Kanun'un 440. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"...

Yargıtayın aşağıdaki kararları hakkında karar düzeltmesi yoluna gidilemez

1– Miktar veya değeri altımilyar

liradan az olan davalara ait hükümlerin onanması veya bozulmasına ilişkin

kararlar

..."

35. 1086 sayılı mülga Kanun'un 442. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

"Aynı ilam aleyhine bir defadan ziyade

tashihi karar talebi mesmu olmadığı gibi tashihi

karar arzuhalinin reddine veya kabuliyle kararı

sabıkın tadiline dair sudur eden hükümlere karşı dahi tashihi karar caiz

değildir."

36. 1086 sayılı mülga Kanun'un ek 2. maddesi şöyledir:

"Görev, kesin hüküm, Yargıtayda

duruşma, karar düzeltme ve senetle ispata ilişkin maddelerdeki parasal

sınırlar, 1 Ocak 1990 tarihinden itibaren dört katı olarak uygulanır. Bu

uygulama nedeniyle görevsizlik kararı verilemez."

37. 1086 sayılı mülga Kanun'un ek 3. maddesi şöyledir:

"Görev, kesin hüküm, Yargıtayda duruşma,

karar düzeltme, senetle ispata ve sulh mahkemelerindeki taksim davalarında

muhakeme usulünün belirlenmesine ilişkin maddelerdeki parasal sınırlar,

1/1/1998 tarihinden itibaren iki, 1/1/2000 tarihinden itibaren dört katı olarak

uygulanır. Bu uygulama nedeniyle mahkemelerce görevsizlik kararı

verilemez."

38. 1086 sayılı mülga Kanun'un ek 4. maddesi şöyledir:

"Görev, kesin hüküm, istinaf, temyiz, Yargıtayda duruşma, senetle ispata ve sulh mahkemelerindeki

taksim davalarında muhakeme usulünün belirlenmesine ilişkin maddelerdeki

parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan

parasal sınırların; o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298

inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilân

edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde

belirlenen sınırların onmilyon lirayı

aşmayan kısımları dikkate alınmaz. Bu uygulama nedeniyle mahkemelerce

görevsizlik kararı verilemez.

Yukarıdaki fıkra uyarınca her takvim yılı başından geçerli olmak üzere

uygulanan parasal sınırların artışı, artışın yürürlüğe girdiği tarihten önce

ilk derece mahkemelerince nihaî olarak karara bağlanmış davalar ile bölge

adliye mahkemesi kararı üzerine yeniden bakılan davalarda ve Yargıtayın bozma kararı üzerine kararı bozulan mahkemece

yeniden bakılan davalarda uygulanmaz."

39. 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun

mükerrer 298. maddesi şöyledir:

"...B) Yeniden değerleme oranı, yeniden değerleme yapılacak yılın

Ekim ayında (Ekim ayı dahil) bir önceki yılın aynı dönemine göre Devlet

İstatistik Enstitüsünün Toptan Eşya Fiyatları Genel Endeksinde meydana gelen

ortalama fiyat artış oranıdır. Bu oran Maliye Bakanlığınca Resmî Gazete ile

ilân edilir. ..."

40. 1086 sayılı mülga Kanun'un geçici 2. maddesi şöyledir:

"Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı

Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş,

Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci

maddesi uyarınca Resmî Gazetede ilân edilecek göreve başlama tarihinden önce

aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla

yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına

devam olunur."

41. 6100 sayılı Kanun'un geçici 3. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkrası şöyledir:

"Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004

tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye

Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de

ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize

ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama

tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye

kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan

değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam

olunur."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

42. Mahkemenin 28/9/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

43. Başvurucu;

i. Aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasında, davacının

dosyaya sunduğu "Protokol" başlıklı belgede geçen "konu olan 2 milyarlık borca karşılık üç milyarlık

senet verilmiştir" ibaresinin farklı bir mürekkepli kalemle

yazıldığının tespit edildiğini, sonradan eklenen bu kısımda kendi imza veya

parafının bulunmadığını, Kazan Cumhuriyet Başsavcılığının E.2009/489 sayılı

hazırlık dosyasında belgeyi düzenleyenlerin ve tanıkların bu ibarenin belgeye

sonradan eklendiğini kabul ettiklerini, bilgisi dışında eklenen kısmın yok

hükmünde olduğunu, Mahkemece ilk kararda taşınmazın güncel değeri üzerinden

değerlendirme yapılarak depo kararı verildiğini, para yatırılmadığı için de

davanın reddedildiğini, gerekçeli kararda eklenen kısmın yok sayıldığı

hususunun açıkça belirtilmediğini, Mahkemenin bozma ilamına uyarak belgeye

sonradan ilave edilen imza ve paraf da atılmayan kısmı, Kanuna aykırı bir

şekilde dikkate aldığını ve taşınmazın değerini buna göre belirlediğini, bu

açıdan delillerin yanlış değerlendirildiğini, hukuk kurallarının hatalı

yorumlandığını, savcılık soruşturma dosyası ve bilirkişi raporunun yeterli

ölçüde incelenmediğini,

ii. Hakkaniyete uygun olarak verilen ilk kararın Yargıtay

tarafından dava konusu taşınmazın rehin olarak verildiği belirtilerek

bozulduğunu, karar düzeltme talebi üzerine Yargıtayın

bozma ilamını kaldırarak olayda inançlı temlik olduğunu belirtmek suretiyle

yeniden bozma kararı verdiğini, Yargıtayın farklı bir

gerekçeyle bozma kararı vermesi üzerine bu karara karşı yeniden karar düzeltme

başvurusu yapma hakkının doğduğunu ancak bu talebinin reddedildiğini,

iii. Mahkeme ve Yargıtayın davanın

esasını etkileyecek nitelikteki itirazlarına cevap vermediğini, kararların bu

yönden gerekçesiz olduğunu,

iv. Bozma sonrası verilen karara karşı duruşmalı temyiz

talebinde bulunduğunu, gerekli giderleri yatırdığını, buna rağmen Yargıtay

tarafından bu talebiyle ilgili karar verilmeksizin incelemenin duruşmasız

yapıldığını,

v. Nihai karar olan 2/12/2013 tarihli onama ilamına karşı karar

düzeltme yolunun açık olup olmadığının kararda gösterilmemesi nedeniyle bu yola

da başvuramadığını, karar nedeniyle taşınmazının düşük bedelle elinden

çıktığını,

belirterek Anayasa’nın 35. ve 36. maddelerinde güvence altına

alınan mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve

yargılamanın yenilenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

44. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamında

korunmaya değer bir menfaatinin var olup olmadığı, varsa kamunun müdahalesinin

bulunup bulunmadığına yönelik iddiaları yargılamanın sonucuna bağlı olduğundan

başvurucunun bu yöndeki şikâyetleri adil yargılanma hakkı kapsamında

incelenmiş, mülkiyet hakkı yönünden ayrıca bir inceleme yapılmamıştır.

45. Başvurucunun, ilk derece mahkemesi ve Yargıtay kararlarında

davanın esasını etkileyecek nitelikteki itirazlarına cevap verilmediğine

yönelik şikâyetinin ise gerekçeli karar hakkının ihlali iddiası kapsamında;

yargılamada dava konusu "Protokol" başlıklı belgeye sonradan ilave

edilen, imza ve paraf da atılmayan kısmın dikkate alındığı, taşınmazın

değerinin buna göre belirlendiği, bu açıdan delillerin yanlış

değerlendirildiği, hukuk kurallarının hatalı yorumlandığı, savcılık soruşturma

dosyası ve bilirkişi raporunun yeterli ölçüde incelenmediği ve dikkate

alınmadığı yönündeki şikâyetlerinin yargılamanın sonucunun adil olmadığı

iddiası kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

46. Bunun yanında temyiz aşamasında duruşma talebi olmasına

rağmen bu talebine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmadan temyiz incelemesinin

yapılması, onama ilamında karar düzeltme yolunun gösterilmemesi nedeniyle kanun

yoluna başvurma hakkından yoksun bırakılması ve 12/1/2012 tarihli bozma ilamına

karşı karar düzeltme incelemesinin yapılmamasına ilişkin şikâyetleri ayrı

başlıklar altında değerlendirilmiştir.

1. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

47. Başvurucu, "Protokol" başlıklı belgenin son

kısmına bilgisi olmadan yapılan ilavede imza ya da parafının bulunmadığını, bu

durumun bilirkişi raporu ile tespit edildiğini ve davacı tarafından ikrar edildiğini,

buna rağmen belgeye ilave edilen kısmın hangi nedenle davada esas alındığı

hususuna yönelik itirazlarının Mahkeme ve Yargıtay ilamında cevaplandırılmadığını

belirterek gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

48. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması, kanun yoluna başvurma

olanağını etkili kullanabilmek ve mahkemelere güveni sağlamak açısından hem

tarafların hem kamunun menfaatini ilgilendirmekte olup kararın gerekçesi

hakkında bilgi sahibi olunmaması, kanun yoluna müracaat imkânını da işlevsiz

hâle getirecektir. Bu nedenle mahkeme kararlarının dayanaklarının yeteri kadar

açık bir biçimde gösterilmesi zorunludur (Tahir

Gökatalay, B. No. 2013/1780, 20/3/2014, §

66).

49. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma

hakkının unsurlarından biri olmakla beraber, bu hak yargılamada ileri sürülen

her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz.

Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre

değişebilir. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir yanıt verilmesini

gerektiren usul veya esasa dair iddialarının cevapsız bırakılmış olması bir hak

ihlaline neden olacaktır. Bunun yanı sıra kanun yolu mahkemelerince verilen

karar gerekçelerinin ayrıntılı olmaması da her zaman bu hakkın ihlal edildiği

şeklinde yorumlanmamalıdır. Kanun yolu mahkemelerince verilen bu tür

kararların, ilk derece mahkemesi kararlarında yer verilen gerekçelerin kabul

edilmiş olduğu şeklinde yorumlanması uygun olup bu durumda, üst dereceli

mahkeme tarafından önceki mahkeme kararının gerekçesinin benimsendiği kabul

edilmelidir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya

İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.,

B. No. 2013/1213, 4/12/2013, § 26).

50. Somut başvuru açısından; Savcılık soruşturma dosyası ve kriminal raporun dava dosyasına celp edildiği, Mahkemenin

soruşturma kapsamında yer alan başvurucunun şikâyet dilekçesi, 6/4/2009 ve

21/5/2009 tarihli beyanları ve tüm delilleri gözönüne

alarak belgeye sonradan eklendiği belirtilen ibareyi davada esas alarak hüküm

kurduğu, bu açıdan belgeye eklendiği iddia edilen kısmın davada esas

alınamayacağına ilişkin iddialarının esasa yönelik yapılan değerlendirme

çerçevesinde zımnen reddedildiği, başka bir ifadeyle kararın ve bu karara atıf

yapan Yargıtay ilamının gerekçesi ile belgeye sonradan eklendiği iddia edilen

ibarenin taşınmazın değer tespitinde esas alınması olgusu arasında neden sonuç

ilişkisinin kurulabildiği, dolayısıyla bu hususta Mahkemenin ayrı bir

açıklamada bulunmamasının, kararın gerekçeden yoksun olduğu sonucunu

doğurmayacağı anlaşılmıştır. Yine Mahkemenin gerekçesi ve dosya kapsamındaki

delillere açıkça atıf yapan Yargıtay onama ilamının gerekçesiz olduğundan da

bahsedilemeyeceği açıktır. Bu açıdan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine

yönelik iddianın yerinde olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

51. Başvurucuların gerekçeli karar hakkına yönelik bir ihlalin

olmadığının açık olduğu anlaşılmakla birlikte başvurunun bu kısmının diğer

kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Temyiz Aşamasında Duruşma Yapılmamasına İlişkin

İddia

52. Başvurucu temyiz aşamasında duruşma talebi olmasına rağmen

bu talebine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmadan duruşmasız inceleme

yapıldığını ileri sürmüştür.

53. Başvurucunun söz konusu iddiası, yargılama sürecinde temyiz

aşamasında sözlü beyanda bulunmasına imkân tanınmamış olmasına yönelik

olduğundan ilgili iddianın aleni yargılanma hakkı kapsamında incelenmesi uygun

görülmüştür.

54. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Mahkeme, ... açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul

edilemezliğine karar verebilir."

55. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasına

göre Anayasa Mahkemesince açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemez

olduğuna karar verilebilir. Başvurucunun ihlal iddialarını kanıtlayamadığı,

iddialarının salt kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu,

temel haklara yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin meşru olduğu

açık olan başvurular ile karmaşık veya zorlama şikâyetlerden ibaret başvurular

açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir.

56. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil

yargılanma hakkının temel unsurlarından biri de Anayasa'nın 141. maddesinde

düzenlenen yargılamanın açık ve duruşmalı yapılması ilkesidir. Ancak “duruşmalı

yargılama hakkı”, her türlü yargılamanın mutlaka duruşmalı yapılması

zorunluluğu anlamına gelmez. Adil yargılama ilkelerine uyulmak şartıyla usul

ekonomisi ve iş yükünün azaltılması gibi amaçlarla bazı yargılamaların

duruşmadan istisna tutulması ve duruşma yapılmaksızın karara bağlanması

anayasal hakların ihlalini oluşturmaz. Özellikle ilk derece mahkemeleri önünde

duruşmalı yargılama yapılıp karar verildikten sonra kanun yolu incelemesinin,

tarafların iddia veya savunmaları yazılı olarak alındıktan sonra dosya

üzerinden yapılması hâlinde adil yargılanma hakkının ihlalinden söz edilemez

(Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17/9/2013, § 32).

57. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin

(1) numaralı fıkrasında “aleni yargılama” hakkının

tanınması, zorunlu olarak “sözlü yargılama” hakkını

da içerir. Bununla birlikte Sözleşme’nin bu maddesinde yer alan söz konusu

yükümlülük mutlak değildir (Adnan Altın,

B. No: 2013/9748, 7/1/2016, § 44).

58. Yargılamada, tarafların şüpheye yer vermeyecek şekilde bu

haklarından vazgeçmesi ve kamu yararının sözlü yargılama yapılmasını gerekli

kıldığı bir durumun bulunmaması hâlinde duruşma yapılmayabilir. Vazgeçmenin,

açıkça veya zımnen yapılması mümkündür. Duruşma yapılmasına ilişkin talebin

sürdürülmemesi ya da hiç ileri sürülmemesi, zımnen vazgeçmeye örnek

gösterilebilir. Bunun yanında dava dosyası ve tarafların yazılı görüşleri

temelinde yeterince çözülemeyen hukuki ve olgusal herhangi bir sorunla

karşılaşılmaması örneğinde olduğu gibi yargılamanın istisnai koşulları da

duruşma yapılmasını gerektirmeyebilir (Adnan

Altın, § 46).

59. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), özellikle

inandırıcılık sorunu taşımayan, karmaşık olmayan veya olaylarla ilgili hiçbir

tartışmanın bulunmadığı, oldukça teknik davalar ile mahkemelerin tarafların

sunduğu görüşlere ve diğer belgelere dayanarak adil ve makul bir biçimde karar

verebilecekleri davalar için duruşma yapılmasının gerekli olmayabileceğini

belirtmiştir (Jussila/Finlandiya, B. No:73053/01, 23/11/2006 §

41, Döry/İsveç, B. No:28394/95, 12/11/2002, § 37, Mehmet Emin Şimşek/Türkiye, B. No:

5488/05, 28/2/2012, § 30).

60. Yargılamaya taraf olan kişilerin hakkaniyetli yargılama

temelinde beyanlarını sözlü vermesinin gerektiği durumlarda sözlü yargılama

yapılmaması yargılamanın bir bütün olarak adil olmasını engelleyebilir.

Dolayısıyla sadece dosyaya dayanılarak tatmin edici bir çözümün sağlanamayacağı

olaylarda sözlü yargılamanın yapılması gerekebilir. Sözlü yargılamaya karar

vermede davaya konu meselelerin çokluğu değil niteliği önem kazanacaktır (Adnan Altın, § 48).

61. 1086 sayılı mülga Kanun'un hâlen yürürlükte olan ve 5219

sayılı Kanun'un 2. maddesiyle değiştirilen 438. maddesinde, temyiz

incelemesinin kural olarak dosya üzerinden yapılacağı hüküm altına alınmakla

birlikte sınırlı olarak sayılan bazı istisnai durumlarda temyiz incelemesi için

duruşma açılacağı belirtilmiştir. Yine aynı maddede bu istisnalardan biri

olarak uyuşmazlık miktarı on milyar lirayı aşan alacak davalarına ilişkin

temyiz incelemesinin, taraflardan birinin talebi üzerine duruşmalı olarak

yapılması düzenlenmiştir.

62. Anılan Kanun maddesinde yer verilen on milyar liralık sınır

1086 sayılı Kanun'un ek 4. maddesi uyarınca her yıl güncellenmektedir. Bu

bağlamda başvurucunun duruşmalı olarak temyiz talebinde bulunduğu 2013

senesinde duruşma sınırının güncellenmiş değeri 18.560 TL'dir.

63. Bireysel başvuruya konu edilen tapu iptali ve tescil

davasının yargılaması sırasında Mahkeme, taşınmazın keşifte tespit edilen

113.750 TL'lik değer üzerinden eksik kalan harcın yatırılması için ara karar

tesis etmiş, belirlenen harç 8/4/2010 tarihinde davacı tarafça Mahkeme

veznesine yatırılmıştır. Mahkeme davayı tümden kabul etmiştir. Bu doğrultuda

temyizde duruşma talep edebilme sınırının hesaplanmasına yönelik uyuşmazlık

miktarının yasal sınırın üzerinde olduğu ve ilk derece mahkemesi kararına

yönelik temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması gerektiği söylenebilir.

Başvurucu temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasını istemiş ise de

Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin dosya üzerinden değerlendirme yaptığı

anlaşılmıştır.

64. Temyiz yolu ilk derece mahkemesi kararlarına karşı

başvurulabilen, ilk derece mahkemeleri önüne taşınmış vakaların, bu

mahkemelerce usulüne uygun olarak incelenip incelenmediğinin ve özellikle

ilgili vakalara kanunların doğru uygulanıp uygulanmadığının kontrol edildiği

olağan kanun yoludur. 1086 sayılı Kanun'un ilgili hükümleri de temyiz yoluna

müracaatlarda kural olarak incelemenin dosya üzerinden yapılacağını, istisnai

durumlarda ise duruşmalı olarak incelemenin zorunlu bir usul olduğunu kurala

bağlamıştır (Cengiz Topel Çelikoğlu,

B. No: 2013/8049, 18/2/2016, § 88).

65. 1086 sayılı mülga Kanun'un temyiz ile ilgili hükümlerinde,

taraflarca sınırlı durumlarda temyiz incelemesinin duruşmalı olarak

yapılmasının talep edebileceği, duruşma için belirlenen günde Yargıtayın gelenleri dinleyeceği, taraflardan hiçbiri

gelmemiş ise dosya üzerinden inceleme yaparak karar vereceği düzenlenmiştir (Cengiz Topel Çelikoğlu, § 89)

66. Somut olayda, temyize konu edilen uyuşmazlık miktarının

duruşmalı inceleme yapılabilmesi için Kanun'da öngörülen sınırın üzerinde

olduğu ve başvurucunun da duruşma yapılması talebine karşın incelemenin dosya

üzerinden yapıldığı anlaşılmış ise de yazılı yargılama usulünün uygulandığı

başvuru konusu davanın niteliği dikkate alındığında başvurucunun kişisel

özellikleri, davranışları gibi sözlü yargılamayı zorunlu kılan olguların Yargıtayın kararını doğrudan etkileme potansiyeline sahip

olmadığı, Yargıtayın dava dosyasının içeriği, yazılı

belgeler ve beyanlara istinaden uyuşmazlığı hakkaniyete uygun bir şekilde

sonlandırma imkânına sahip olduğu, başka bir ifadeyle şikâyet konusu temyiz

incelemesinin yazılı sunumlar temelinde hüküm vermeye elverişli bir yapıda

olduğu, nitekim Kanun'da tarafların duruşmaya gelmemeleri hâlinde incelemenin

dosya üzerinden yapılmasına imkân tanındığı anlaşılmıştır.

67. Bunların yanında, Kanun'da tanınmış usule ilişkin bir hakkın

mahkeme tarafından resen kullandırılmamasının, yargılamayı her durumda adil

olmaktan uzaklaştırmayacağı hususu ile birlikte başvurucunun da Anayasa

Mahkemesine, sözlü yargılama yapılması hâlinde daha önce sunduğu belge ve

delillerin dışında yargılamanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte, esasa

yönelik hangi beyan veya delilleri sunacağına ilişkin bir açıklamada

bulunmadığı anlaşılmıştır.

68. Açıklanan nedenlerle yargılamanın bütünü gözönüne

alındığında aleni yargılanma hakkına yönelik açık ve görünür bir ihlal

bulunmadığından başvurunun bu kısmının açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

3. Yargıtay Onama İlamında Karar Düzeltme Yolunun

Gösterilmemesi ve 12/1/2012 Tarihli İlama Karşı Karar Düzeltme İncelemesinin

Yapılmamasına İlişkin İddia

69. Başvurucu, uyuşmazlık konusu miktar itibarıyla karar

düzeltme yolunun açık olduğu derece mahkemesi kararıyla ilgili olarak, Yargıtay

onama ilamında kanun yolunun gösterilmediğini, karar düzeltme yoluna gidilmesi

hâlinde Anayasa Mahkemesine yapılacak bireysel başvuruda süre aşımı sonucunun

doğmaması için bu yola başvurulmadığını, yine Yargıtayın

12/1/2012 tarihli ilamında, bozma ilamını kaldırarak olayda inançlı temlik

olduğunu belirtmek suretiyle yeniden bozma kararı verdiğini, Yargıtayın farklı bir gerekçeyle bozma kararı vermesi

üzerine bu karara karşı karar düzeltme başvurusu yapma hakkının doğduğunu;

ancak, bu talebinin de reddedildiğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

70. Başvurucunun iddiaları, Yargıtay ilamında karar düzeltme

kanun yolunun usulünce gösterilmemesi ve karar düzeltme incelemesinde farklı

gerekçeyle verilen yeni bozma kararına karşı karar düzeltme hakkının

kullandırılmamasına yönelik olması nedeniyle iddialar mahkemeye erişim hakkı

kapsamında değerlendirilmiştir.

71. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

72. Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:

" Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin

hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek

zorundadır.

73. Sözleşme'nin6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile

ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar

konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

74. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu

olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel

hak niteliği taşımasının ötesinde Anayasa’nın 40. maddesi uyarınca diğer temel

hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını

sağlayan en etkili güvencelerden biridir (AYM, E.2013/64, K.2013/142,

28/11/2013). Bu bağlamda Anayasa’nın, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin

hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi

gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de adil yargılanma hakkının kapsamının

belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır. Bunun yanında Anayasa’da adil

yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin Sözleşme'nin

6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).

75. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan

mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve

uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına

gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını

anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde

etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, §

52).

76. Anılan hak, kural olarak mutlak bir hak olmayıp

sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlamaların;

hakkın özünü zedeleyecek şekilde hakkı kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi,

açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir

(Serkan Acar, B. No: 2013/1613,

2/10/2013, § 38).

77. AİHM, mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel

unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının,

mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak

isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip

olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya

da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği

durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa (k.k.), B. No: 51307/99,

23/1/2003).

78. Bir mahkemeye başvuru hakkının yasal birtakım şartlara tabi

tutulması kabul edilebilir olsa da mahkemeler usul kurallarını uygularken bir

yandan âdil yargılanma hakkını ihlâl edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer

yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması

sonucunu doğurabilecek aşırı esneklikten kaçınmalıdırlar (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007, § 29).

79. Mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsız

hâle getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bununla

birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin

öngörülmesi bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça

hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık

oluşturmaz. Ne var ki, öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak

yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da

kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal

edildiğini kabul etmek gerekir (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Osu/İtalya, B. No: 36534/97, 11/7/2002, §§

36-40).

80. Usul kurallarının, hukuki güvenliğin sağlanması ve

yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi sonucu adaletin tecelli etmesine

hizmet etmek yerine kişilerin davalarının yetkili bir mahkeme tarafından

görülmesi bakımından bir çeşit engel hâline gelmeleri durumunda mahkemeye

erişim hakkı ihlal edilmiş olacaktır (Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, B. No: 36998/02,

27/7/2006, § 24).

81. Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasında Devletin

işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yollarına ve mercilere başvuracağını

ve sürelerini belirtmek zorunda olduğu ifade edilmiştir. Kanun koyucu, devlet

organlarının tesis ettiği işlemlere karşı hangi kanun yollarına ve mercilere

başvurulacağı hususu ile başvuru süresi bakımından tarafların doğru bilgi

sahibi olmalarını sağlayarak, dağınık mevzuat karşısında hangi yola müracaat

edeceğini bilmeyen yahut tereddüt eden bireylerin hak arama özgürlüğünü etkin

ve sağlıklı bir şekilde kullanmalarını amaçlamıştır (Kommersan Kombassan Mermer Maden İşletmeleri Sanayi ve

Ticaret A.Ş. ve diğerleri, B. No: 2013/7114, 20/1/2016, § 50).

82. 1086 sayılı mülga Kanun'un hâlen yürürlükte olan ve

14/7/2004 tarihli ve 5219 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle değiştirilen 440.

maddesinde miktar veya değeri altı milyar liradan az olan davalara ait

hükümlerin onanması veya bozulmasına ilişkin kararlara karşı karar düzeltme

yoluna gidilmeyeceği hususu düzenlenmiştir.

83. Anılan Kanun maddesinde yer verilen altı milyar liralık

sınır her yıl güncellenmektedir. Bu bağlamda karar düzeltme talebine konu onama

ilamının verildiği2013 senesinde karar düzeltme sınırının güncellenmiş değeri

11.100 TL'dir.

84.Bireysel başvuruya konu edilen tapu iptali ve tescil

davasında karar düzeltme sınırının hesaplanmasına yönelik uyuşmazlık konusu

miktarın (113.750 TL) yasal sınırın üzerinde olduğu ve ilk derece mahkemesi

kararına yönelik Yargıtay onama ilamına karşı karar düzeltme yolunun açık

olduğu, Yargıtay onama ilamında karar düzeltme yolunun açık olduğu hususunun

belirtilmediği anlaşılmaktadır.

85. Hukuk yargılamasında karar düzeltme, Yargıtayın

temyiz incelemesi sonucunda vermiş olduğu kararlara karşı tanınmış olan bir

kanun yoludur. Karar düzeltme yolunda, ilgililerin bu yöndeki talebi kararı

vermiş olan Yargıtay dairesince değerlendirilir. Bu açıdan karar düzeltme yolu

temyiz incelemesi sırasındaki hatalardan dönülmesi imkânını veren bir yoldur.

Karar düzeltme yolu ancak Yargıtayın temyiz incelemesinde

verdiği karara karşı tanınır. Dolayısıyla karar düzeltme incelemesi Yargıtay

ilamı çerçevesinde kanunda sayılan belirli hususlarda yapılır.

86. Davacı A.V., Mahkemenin 11/6/2010 tarihli kararına karşı

temyiz talebinde bulunmuş, karar Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 21/9/2011

tarihli ilamı ile bozulmuştur. Bozma ilamında karar düzeltme yolunun açık

olduğu hususu belirtilmemiş; ancak, başvurucu ilama karşı karar düzeltme

talebinde bulunmuş ve Daire 12/1/2012 tarihli ilamıyla söz konusu bozma ilamını

kaldırarak farklı bir gerekçeyle hükmü yeniden bozmuştur.

87. Başvurucu verilen bozma kararının yeni bir temyiz incelemesi

niteliğinde olduğunu belirterek bu ilama karşı yeniden karar düzeltme talebinde

bulunmuş, Daire 17/5/2012 tarihli ilamı ile aynı ilama karşı bir defadan fazla

karar düzeltme yoluna başvurulamayacağı gerekçesiyle dilekçenin reddine karar

vermiştir.

88. Başvuru konusu yargılama safahatının bütününe bakıldığında,

ilk derece mahkemesince yargılama sırasında dava değeri 113.750 TL olarak

belirlenerek eksik harcın davacıya tamamlattırıldığı, Mahkemece davanın tamamen

kabulüne karar verildiği, davada uyuşmazlık konusu miktar ve karar düzeltme

sınırının bu değer üzerinden tespitinin belirlenebilir olduğu, Mahkemenin bozma

öncesi ve sonrası karara karşı kanun yolunun açık olduğunu belirterek hüküm

kurduğu, başvurucunun 21/9/2011 tarihli bozma ilamına karşı karar düzeltme

hakkını kullandığı ve Yargıtayın da bu aşamada onama

ilamını kaldırarak farklı gerekçeden hükmü bozduğu, dolayısıyla başvurucu

açısından 2/12/2013 tarihli karara karşı karar düzeltme yolunun açık ve etkili

bir şekilde kullanılabilir olduğu hususunun öngörülebilir olduğu, somut olay

açısından, 2/12/2013 tarihli onama ilamında karar düzeltme yolunun

gösterilmemesinin başvurucunun bu yolu kullanmasını engelleyecek nitelikte bir

hukuki belirsizliğe yol açmadığı, kaldı ki başvurucunun anılan ilama karşı bu

yola başvurmadığı, başvurucunun, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru süresinin

dolması ihtimaline karşı karar düzeltme yoluna gitmediğine yönelik subjektif değerlendirmesinin bu yolu fiilen kullanmasını

engelleyen bir neden olarak görülemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.

89. Buna göre karar düzeltme yolunun açık olduğu ve bu durumun

başvurucu tarafından öngörülebilir olduğu anlaşılan Yargıtay ilamına karşı,

onama ilamında karar düzeltme yolunun açık olduğunun belirtilmemesinin

başvurucunun mahkemeye erişim hakkı bağlamında adil yargılanma hakkının ihlali

sonucunu doğurmayacağı anlaşılmıştır.

90. Bunun yanında başvurucu, Yargıtayın

12/1/2012 tarihli ilamında, bozma ilamını kaldırarak olayda inançlı temlik

olduğunu belirtmek suretiyle yeniden bozma kararı verdiğini, Yargıtayın farklı bir gerekçeyle bozma kararı vermesi

üzerine bu karara karşı yeniden karar düzeltme başvurusu yapma hakkının

doğduğunu ancak bu talebinin de reddedildiğini belirterek adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

91. Başvurucu 21/9/2011 tarihli bozma ilamına karşı karar

düzeltme talebinde bulunmuş, Yargıtay 12/1/2012 tarihli kararı ile bozma

ilamını kaldırarak farklı gerekçeden yeniden bozma kararı vermiştir.

92. Başvurucu 12/1/2012 tarihli ilamın yeni bir bozma kararı

olduğunu ve bu karara karşı yeniden karar düzeltme talebinde bulunma hakkının

olduğunu bu hakkın Yargıtay tarafından kullandırılmadığını iddia etmiştir.

93. 1086 sayılı mülga Kanun'un yürürlükte olan 442. maddesinde

aynı ilam aleyhine bir defadan fazla karar düzeltme talebinde bulunulamayacağı

gibi karar düzeltme talebinin ret veya kabulüne yönelik kararlara karşı da

yeniden karar düzeltme talebinde bulunulamayacağı belirtilmiştir.

94. Mahkemelerin, usul ekonomisi gereği bireylerin hak arama

özgürlüğünü güvence altına almak için verimli ve etkin çalışarak uyuşmazlıkları

kısa sürede çözümlemesi gerektiği, bu nedenle yargı organlarının gereksiz yere

meşgul edilmesini önlemek, hukuki istikrar ve belirlilik adına kararların

etkinliğinin sağlanması amacıyla bazı kuralların benimsenebileceği, bu

çerçevede yargı kararlarına karşı yapılacak başvuruların belli şartlara

bağlanmasında yasama organının takdir yetkisinin bulunduğu, mahkemelerin anılan

kuralları somut olaya uygularken öngörülebilirlik sınırları içerisinde hareket

etmesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır.

95. Buna göre başvurucunun 12/1/2012 tarihli ilama karşı yeniden

karar düzeltme talebi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 17/5/2012 tarihli

ilamında, 1086 sayılı mülga Kanun'un 442. maddesi gereği dilekçenin reddine

karar vermesi nedeniyle ileri sürülen ihlal iddiasına konu müdahalenin yasal

dayanağının bulunduğu ve meşru amaca yönelik olduğu, Mahkemece mevzuat

çerçevesinde yapılan değerlendirmenin hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri

bağlamında öngörülebilirlik sınırları içerisinde ve ölçülü olduğu, bu yönüyle

mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsız hâle getiren

niteliğinin olmadığı anlaşılmış, bu açıdan karar düzeltme talebinin

reddedilmesi nedeniyle başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmediği

sonucuna ulaşılmıştır.

96. Açıklanan nedenlerle mahkemeye erişim hakkına yönelik bir

ihlalin olmadığının açık olduğu anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

4. Yargılamanın Sonucunun Adil Olmadığına

İlişkin İddia

97. Başvurucu, yargılamada hükme esas alınan belgeye sonradan

ilave edilen "konu olan 2 milyarlık

borca karşılık üç milyarlık senet verilmiştir" ibaresine imza

ya da paraf atmadığını, bu açıdan bu kısmın taşınmazın değerinin tespitinde

dikkate alınmasının mümkün olmadığını, Mahkemenin yok hükmünde olan bu kısmı

geçerli kabul ederek değerlendirme yaptığını, bu açıdan delillerin yanlış

değerlendirildiğini, hukuk kurallarının somut olayda hatalı yorumlandığını,

davada savcılık soruşturma dosyası ve bilirkişi raporunun yeterli ölçüde

incelenmediğini ve dikkate alınmadığını belirterek adil yargılanma hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

98.Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi

gereken hususlarda inceleme yapılamaz”

99.6216 sayılı Kanun’un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken

hususlarda inceleme yapılamaz.”

100. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Mahkeme, ... açıkça dayanaktan yoksun

başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

101. Anılan Anayasa ve Kanun hükümleri ile kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususların bireysel başvuruda incelenemeyeceği ve bu

çerçevede Anayasa Mahkemesince açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul

edilemezliğine karar verilebileceği hükme bağlanmıştır. Bir anayasal hakkın

ihlali iddiasını içermeyen yalnızca derece mahkemelerinin kararlarının yeniden

incelenmesi talep edilen başvuruların açıkça dayanaktan yoksun ve Anayasa ve

Kanun tarafından Anayasa Mahkemesinin yetkisi dışında bırakılan hususlara

ilişkin olduğu açıktır (Miraş Mümessillik İnş. Taah.

Reklam. Paz. Bas. Yay. San. Tic. A.Ş., B. No: 2012/1056, 16/4/2013,

§ 34).

102. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular için benimsediği

temel yaklaşım doğrultusunda kural olarak bireysel başvuruya konu davadaki

olayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması,

yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile

kişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esas

yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabi

tutulamaz. Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece ve

açıkça keyfilik içermedikçe derece mahkemelerinin kararlarındaki maddi ve

hukuki hatalar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Bu çerçevede,

derece mahkemelerinin delilleri değerlendirmesinde ve hukuk kuralını

yorumlamasında bariz bir takdir hatası bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu

takdire müdahalesi söz konusu olamaz (Kenan Özteriş, B. No: 2012/989, 19/12/2013, § 48).

103. Başvurucuya karşı Kazan Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan

tapu iptali ve tescil davasında, Mahkemenin, E.2007/207 sayılı dava dosyası,

tapu kaydı, satış senedi, protokol örneği, keşif tutanağı, bilirkişi raporu, Kazan Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/489 hazırlık ve

2009/434 karar numaralı soruşturma dosyası, taraf beyanları ve

toplanan tüm delilleri gözönüne alarak davanın inanç

sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil davası olduğunu, davacının

protokoldeki borcunu ödediğini ispatlayamadığını; bu nedenle dava tarihi

itibarıyla protokoldeki borcun, dava konusu taşınmazın değeri olan 113.750

TL'nin depo edilmesi için davacı tarafa kesin süre verildiğini, davacının

verilen süreye rağmen ara kararlarının gereğini yerine getirmediğini belirterek

davayı reddettiği, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 21/9/2011 tarihli ilamda,

uyuşmazlığın rehin sözleşmesinden kaynaklandığını, çekişme konusu taşınmazın

mülkiyetinin alacağın teminatı olmak üzere davalıya geçirildiğinde mülkiyet

nakline ilişkin sözleşmenin geçersiz olacağını, bu açıdan davacının rehin

konusu taşınmazın mülkiyetinin iadesini isteyebileceğini belirterek davanın

kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmü bozduğu, karar düzeltme

talebi üzerine Dairenin 12/1/2011 tarihli ilamda uyuşmazlığın inançlı temlikten

kaynaklandığını, davacının taşınmazın iadesini isteme hakkını haiz olduğunu,

protokolde geçen 2.000 TL'nin dava tarihindeki güncelleştirilmiş değerinin

belirlenerek davalıya ödenmek üzere depo ettirilmesi ve sonucuna göre karar

verilmesi gerektiği gerekçesiyle 21/9/2011 tarihli bozma ilamını kaldırarak

farklı gerekçeyle hükmün bozulmasına karar verdiği, başvurucunun yeniden karar

düzeltme talebinde bulunması üzerine Dairenin 17/5/2012 tarihli ilamla aynı

ilam hakkında birden fazla karar düzeltme yoluna başvurulamayacağı gerekçesiyle

talebi reddettiği, Mahkemenin bozma ilamına uyarak yeniden bilirkişi raporu

aldırdığı ve protokolde geçen 2.000 TL'nin dava tarihi itibarıyla belirlenen

9.471,73 TL'nin davacı tarafından mahkeme veznesine yatırılması nedeniyle

davanın kabulüne karar verdiği, kararın Yargıtay tarafından onandığı

anlaşılmıştır.

104. Mahkeme ve Yargıtayın tarafların

iddia ve savunmalarını, özellikle Kazan Cumhuriyet Başsavcılığının E.2009/489 hazırlık

sayılı soruşturma dosyasında başvurucunun şikâyet dilekçesini, 6/4/2009 ve

21/5/2009 tarihli beyanlarını gözönüne alarak verdiği

karardaki gerekçeler ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların

özünün Mahkeme tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının

yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna

ilişkin olduğu, Anayasa Mahkemesinin derece mahkemelerinin hukuk kurallarının

olay ve olgulara uygulanması sırasındaki takdirine müdahale etmesinin ve

kendisini onların yerine koyarak değerlendirme yapmasının mümkün olmadığı, bu

açıdan başvurucunun ileri sürdüğü iddiaların Anayasa Mahkemesinin değerlendirme

yetkisi dışında kalan hususlara ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

105.Başvurucunun davaya esas protokole sonradan yapılan

eklemenin dava konusu taşınmazın değerinin tespitinde esas alınamayacağına

ilişkin iddiasının, başvuru konusu yargılama sürecinde Kazan Cumhuriyet

Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturma kapsamında alınan beyanlar

çerçevesinde söz konusu ibarenin davada esas alınıp alınmayacağı hususundaki

değerlendirme yetkisinin derece mahkemesine ait olduğu, bu açıdan iddianın

yargılamanın sonucuna yönelik olduğu anlaşılmıştır.

106. Başvurucu, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller

ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve iddialarını sunma

olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkili bir

şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözüme

kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından

dinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmamıştır.

107. Açıklanan nedenlerle başvurucunun belirtilen iddiasının

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, derece mahkemesi

kararlarının açıkça keyfilik veya bariz bir takdir hatası da içermediği

anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları

yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın

açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Temyiz aşamasında duruşma yapılmaması nedeniyle aleni

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Yargıtay onama ilamında karar düzeltme yolunun gösterilmemesi

ve 12/1/2012 tarihli ilama karşı karar düzeltme incelemesinin yapılmamasına

ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

4. Yargılamanın sonucunun adil olmadığına ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA

28/9/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Raportör

:

Yakup MACİT

Başvurucu

:

Mustafa

DOĞAN

Vekili

:

Av. Özcan

OLCAY

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/1836, 28 Eylül 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

Karar Bilgileri

  • Mercii: Anayasa Mahkemesi
  • Bölüm: İkinci Bölüm
  • Başvuru No: 2014/1836
  • Tarih: 28 Eylül 2016

İlgili Kararlar

  • Murat Cihangiroğlu Başvurusu (B. No: 2014/952)
  • Ö. Ç. Başvurusu (B. No: 2014/8203)
  • Yasin Aksoy Başvurusu (B. No: 2014/7373)
  • Bedrettin Dalan Başvurusu (B. No: 2014/5369)
  • Ergin Aktaş Başvurusu (B. No: 2014/14810)
  • Fikret Şalvan Başvurusu (B. No: 2014/3539)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.