İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Necla Gökçek Başvurusu (B. No: 2013/7125)

1. Başvuru, Türkiye İmar Bankası TAŞ'ın yetkisiz olarak devlet

Başvuru No2013/7125Tarih20 Nisan 2016Okuma29 dk · 5.779 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Necla Gökçek Başvurusu

Karar tarihi
20 Nisan 2016
Başvuru Numarası
2013/7125
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.779 kelime·29 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, Türkiye İmar Bankası TAŞ'ın yetkisiz olarak devlet

iç borçlanma senedi satışında devletin sorumluluğunun bulunması ve zararın

tazmini için açılan davanın dava devam ederken çıkarılan kanuna dayanılarak

reddedilmesi, bu kanunda öngörülen giderim yolunun zararları tam olarak

karşılamaması ve ilgili davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil

yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 12/9/2013 tarihinde Beykoz 2. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıylayapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari

yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel

teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 28/11/2013 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 9/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 28/2/2014 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

13/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu tarafından

Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunulmamıştır.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, Türkiye İmar Bankası TAŞ'tan (Banka) 4/6/2003

tarihinde 31.400 TL işlem bedelli 18/2/2004 vadeli nominal değeri 42.117,10 TL

olan devlet iç borçlanma senedi (DİBS) satın almıştır.

9. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Bankanın,

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 21/11/1990 tarihinde aracılık

faaliyetlerinin durdurulmasına ve borsa üyelik belgesi iptal edilmiş olmasına

rağmen çeşitli gazete ve televizyonlarda ilan ve reklamlar vererek bono ve

tahvil piyasası işlemleri yapmaya devam ettiğini, çifte kayıt tuttuğunu ya da

DİBS işlemlerini kayıtlarına yansıtmadığını, özellikle 2002 yılından sonra

yoğun olarak müşterilere satılan DİBS’lerin neredeyse

tamamının karşılıksız çıktığını ve açığa satılmış olduğunu tespit ederek

3/7/2003 tarihli ve 1085 sayılı karar ile 18/6/1999 tarihli ve 4389 sayılı

mülga Bankalar Kanunu’nun 14. maddesinin 3 numaralı fıkrası uyarınca adı geçen

Bankanın bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izinlerini kaldırmış;

Bankanın yönetim ve denetimini de TMSF’ye intikal

ettirmiştir.

10. Bu gelişmeler üzerine başvurucu, BDDK ve SPK'ya ayrı ayrı

başvurarak ödediği meblağın iadesini istemiştir.

11. BDDK başvuruyu zımnen reddetmiş, SPK Başkanlığı ise el

konulan söz konusu Bankanın devlet iç borçlanma senetlerini satış yetkisi

olmaması nedeniyle bu senetlerin karşılıklarının ödenemeyeceğini başvurucuya

17/10/2003 tarihli ve 013253 sayılı yazısı ile bildirmiştir.

12. Başvurucunun senet karşılılıklarının ödenmemesine ilişkin

işlemin iptali ve oluşan zararının tazmini amacıyla 22/12/2003 tarihinde Ankara

8. İdare Mahkemesinde açtığı davada 3/10/2006 tarihli ve E.2003/1920,

K.2006/1975 sayılı kararla dava konu işlemin iptaline ve hizmet kusuru saptanan

idarelerin işlem tutarı olan 31.399,98 TL’nin dava tarihinden itibaren

işleyecek yasal faizi ile birlikte başvurucuya ödemesine hükmedilmiştir.

13. Ankara 8. İdare Mahkemesinin bu kararına karşı iki taraf da

temyiz kanun yoluna başvurmuş, dosya temyiz aşamasında iken yürürlüğe giren

24/5/2007 tarihli ve 5667 sayılı Bankacılık İşlemleri Yapma ve Mevduat Kabul

Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet İç

Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan Tutarların Ödenmesi Hakkında Kanun

ve 13/7/2007 tarihli ve 2007/12398 sayılı Bankacılık İşlemleri Yapma ve Mevduat

Kabul Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet

İç Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan Tutarların Ödenmesine İlişkin

Esas ve Usuller Hakkında Karar uyarınca başvurucu tarafından ilgili idareye

müracaatta bulunularak ibraname imzalaması sonucunda başvurucuya iç borçlanma

senedi karşılığı olarak 23/11/2007 tarihinde 40.245,04 TL ödeme yapılmıştır.

14. Danıştay 13. Dairesi 12/4/2010 tarihli ve E.2008/13934, K.

2010/3171 sayılı kararında, uyuşmazlığın 5667 sayılı Kanun ile 13/7/2007

tarihli ve 2007/12398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca ortaya çıkan yeni

hukuki durum çerçevesinde sonuçlandırılması gerektiği gerekçesiyle yerel

Mahkeme kararını bozmuştur.

15. Bozma kararına uyan Ankara 8. İdare Mahkemesi 19/7/2010

tarihli ve E.2010/1353, K.2010/1417 sayılı kararıyla yasal düzenleme ile

giderilecek olan zararın tazmini istemiyle açılan davanın konusunun kalmadığı

gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir.

16. Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Danıştay 13.

Dairesinin 14/10/2011 tarihli ve E.2010/4981, K. 2011/4455 sayılı ilamı ile

onanmış; karar düzeltme talebi ise 4/7/2013 tarihli ve E.2012/1284, K.

2013/2051 sayılı ilamla reddedilmiştir.

17. Karar düzeltme talebinin reddine ilişkin ilam, başvurucuya

16/8/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

18. Başvurucu 12/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

19. 4389 sayılı mülga Kanun’un 10. ve 16. maddelerinin ilgili

kısımları şöyledir:

“Madde 10

...

2. ...

b) Tasarruf mevduatı, gerçek kişiler tarafından bu nam altında

açtırılan ve ticari işlemlere konu olmayan mevduattır. ...

…

3. 17.2.1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin rehinlere ve

22.4.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanununun

alacağın devir ve temlikine ilişkin hükümleri ile diğer kanunların verdiği

yetkiler ve koyduğu yükümlülükler saklı kalmak şartıyla, mevduat sahiplerinin

mevduatlarını geri alma hakları hiçbir suretle sınırlandırılamaz. Mevduat

sahibi ile banka arasında vade ve ihbar süresi hakkında kararlaştırılan şartlar

saklıdır.”

“Madde 16

...

3. Fon, yönetim ve denetimi kendisine intikal eden bankada mevduat

sahipleri ile diğer alacaklıların haklarını korumaya yönelik tedbirleri alır.

Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan bankanın 17 nci maddede sayılan

ilgililerinin mal, hak ve alacaklarına Fonun talebi üzerine mahkeme tarafından

teminat şartı aranmaksızın ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz konulabilir. Bu

şekilde alınan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karar tarihinden

itibaren altı ay içinde dava ve icra-iflas takibine konu olmaz ise kendiliğinden

ortadan kalkar. Bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izninin

kaldırıldığı tarihten itibaren bankanın alacaklıları, alacaklarını temlik

edemez veya bu sonucu doğurabilecek işlemleri yapamazlar. Fon, yönetim ve

denetimi kendisine intikal eden bankadaki sigortalı mevduatı doğrudan veya ilan

edeceği başka bir banka aracılığı ile ödeyerek, mevduat sahipleri yerine

bankanın doğrudan doğruya iflasını ister. Bu görev ve yetki münhasıran Fona

aittir. ...”

20. 5667 sayılı Kanun'un 1. maddesi şöyledir:

“(1) Mülga 18/6/1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 14 üncü

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme

Kurulunun 3/7/2003 tarihli ve 1085 sayılı Kararı ile bankacılık işlemleri yapma

ve mevduat kabul etme izni kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketi

tarafından, Banka bünyesinde karşılığında Devlet iç borçlanma senedi

bulunmamasına rağmen ikincil piyasada Devlet iç borçlanma senedi satışı adı

altında toplanan tutarlar, başvuru halinde bu Kanunda belirlenen esaslar

çerçevesinde Hazine Müsteşarlığınca ihraç edilecek özel tertip Devlet iç

borçlanma senetleri kullanılmak suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu

aracılığıyla ödenir.

(2) Bu Kanun uyarınca yapılacak ödemelerde; hak sahipliğinin tespitinde

Müflis Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketinin kayıtları esas alınır. Hak

sahiplerinden talep toplanması, talep toplamanın şekli ve süresi, hak

sahipliğinin ispatında aranacak belgeler, ödemeye aracı olacak bankanın

tespiti, nakden ve defaten yapılacak ödemenin şekli ve süresi ile kesinleşmiş

idarî yargı kararlarına veya bu nitelikteki kararlara dayalı icra takiplerine

ilişkin her türlü ödemeler, uygulanacak faiz oranı ile faizin başlangıç tarihi,

hak sahiplerine yapılacak ödeme nedeniyle istenebilecek ibraname ve diğer

belgelerin içeriği ile ödemelere ilişkin diğer usûl

ve esaslar Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.

(3) Bu Kanun kapsamında yapılacak ödemelerde, Türkiye İmar Bankası Türk

Anonim Şirketine Devlet iç borçlanma senedi alımı amacıyla yatırılan tutarları

ifade eden işlem tutarları esas alınır.”

21. 5667 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“(1) Devlet iç borçlanma senedi alımı amacıyla Türkiye İmar Bankası

Türk Anonim Şirketine yatırılan tutarlar nedeniyle idarî yargı mercilerinde

açılan davalar hakkında bu Kanun hükümleri uygulanır.”

22. 5667 sayılı Kanun'un 1. maddesine göre Bakanlar Kurulu

tarafından çıkarılan 13/7/2007 tarihli ve 2007/12398 sayılı Bankacılık

İşlemleri Yapma ve Mevduat Kabul Etme İzni Kaldırılan Türkiye İmar Bankası Türk

Anonim Şirketince Devlet İç Borçlanma Senedi Satışı Adı Altında Toplanan

Tutarların Ödenmesine İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Karar'ın (BKK) 1., 3. ve

4. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

"MADDE 1-

(1) Bu

Kararın amacı; bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izni kaldırılan

Türkiye İmar Bankası Türk Anonim Şirketince Devlet iç borçlanma senedi satışı

adı altında toplanan tutarların ödenmesine ilişkin esas ve usullerin

düzenlenmesidir.”

“MADDE 3-

1) Banka tarafından toplanan işlem tutarları

ve bu Kararın 4 üncü maddesinin altıncı fıkrası

uyarınca işleyecek faizleri, bu Karar hükümlerine göre başvuran hak

sahiplerine, ekte yer alan taahhütname ve ibraname ödeme sırasında Ödeme

Bankası tarafından alınmak kaydıyla, Fon aracılığıyla ödenir. Fon tarafından,

bu fıkra kapsamında aktarılan tutarlara ilişkin bilgiler yazılı ve elektronik

ortamda BDDK, SPK ve Müsteşarlığa bildirilir.

(2) Bu Karar kapsamında kesinleşmiş idari

yargı kararlarına dayanan her türlü ödemeler; hak sahiplerinin kesinleşme

şerhli ilam ve aşağıdaki belgelerle birlikte BDDK ve SPK'ya ayrı ayrı

yapacakları yazılı başvuru üzerine, anılan idarelerin Fona yapacakları ortak

bildirimini müteakip, Fon tarafından ödeme tarihine kadar hesaplanacak faizleri

ile birlikte Ödeme Bankasına altmış gün içinde aktarılır.

...”

"MADDE 4-

(1) 3 üncü maddenin

birinci fıkrası kapsamında ödeme talep edenkişiler

tarafından, bu Kararın yayımı tarihinden itibaren yirmi gün içinde, iadeli taahhütlüposta yolu ile veya özel şirketler aracılığıyla

imza karşılığı teslim suretiyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu adına başvuru

merkezi olarak belirlenen “Büyükdere Caddesi Bentekİşhanı

No:47 K:1Mecidiyeköy 34387 Şişli – İstanbul” adresine başvurulur.

...

(6) Bu madde kapsamındaki ödemelerde anapara

olarak işlem tutarı esas alınır. Söz konusu tutara, 19/1/2004 tarihinden bu

maddenin birinci fıkrasında belirtilen başvuru süresinin son gününe kadar, Türkiye

İstatistik Kurumunca bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen başvuru

süresinin son günü itibarıyla açıklanmış olan en son Tüketici Fiyat Endeks

sayısının, tahakkuk dönemi başlangıç tarihinde açıklanmış en son Tüketici Fiyat

Endeks sayısına bölünmesi ile bulunan oran üzerinden faiz tahakkuk ettirilir.

...

(10) Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan

yirmi günlük sürenin bitiminden sonra yapılacak başvurular ile süresi

içerisinde yapılmış olmakla birlikte bu maddenin dördüncü fıkrası hükmü saklı

kalmak kaydı ile evrakı eksik olan başvurulara ilişkin ödemeler, gecikmeli

talebin Fona ulaştığı veya eksik bilgi ve belgelerin tamamlanarak Fona

ulaştırıldığı tarihten itibaren altmış gün içinde Fon tarafından, altıncı fıkra

çerçevesinde hak sahiplerine ödenmek üzere Ödeme Bankasına aktarılır."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

23. Mahkemenin 20/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

24. Başvurucu; ilgili idarelerin hizmet kusurları nedeniyleBankadan DİBS alımı sonucu zarara uğradığını, bu

zararların giderilmesi için yapılan düzenlemeler olan 5667 sayılı Kanun ve

2007/12398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı'nın zararını gidermede yetersiz

kaldığını, idari yargıda açtığı hizmet kusuruna dayanan iptal davası devam

ederken 5667 sayılı Kanun ve ilgili Bakanlar Kurulu Kararı gerekçe gösterilerek

yargılama süreci sonlandırılarak yargılamaya müdahalede bulunulduğunu ve söz

konusu yargılama sürecinin makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil yargılanma

ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş; maddi ve manevi tazminata

hükmedilmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

25. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

26. Başvurucunun, Bankanın yetkisiz DİBS satışı nedeniyle

uğradığı zararın 5667 sayılı Kanun ve 13/7/2007 tarihli ve 2007/12398 sayılı

Bakanlar Kurulu Kararı ile öngörülen giderim yolunun zararını tamamen

karşılamadığı iddiasının mülkiyet hakkının ihlali iddiası kapsamında; anılan

düzenlemeler ile sürmekte olan yargılamaya müdahale edildiği iddiasının

silahların eşitliği ilkesinin ihlali iddiası kapsamında ve yargılamanın uzun

sürdüğü iddiasının makul sürede yargılanma hakkı kapsamında incelenmesi uygun

görülmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

a. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

27. Başvurucu, yetkisiz DİBS satışı nedeniyle uğradığı zararın

5667 sayılı Kanun ve 13/7/2007 tarihli ve 2007/12398 sayılı Bakanlar Kurulu

Kararında öngörülen giderim yolunda karşılanmaya çalışıldığını ancak bu yolun

zararının tamamını karşılamada yetersiz kaldığını, zararın Ankara 8. İdare

Mahkemesinin 3/10/2006 tarihli kararında (bkz. § 12) hükmedilen hesaplama ile

karşılanması gerektiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

28. Bakanlığın görüş yazısında 5667 sayılı Kanun ve ilgili

Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca başvurucuya anapara ile TEFE-TÜFE faizi

eklenmek sureti ile toplam 40.245,04 TL ödeme yapıldığını, ayrıca ödeme

karşılığında ibraname imzalatıldığını, bu bağlamda başvurucunun güncel ve

kişisel bir hakkının ihlal edilip edilmediği hususunun Anayasa Mahkemesince

yapılacak incelemede dikkate alınmasının uygun olacağını belirtmiştir.

29. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı herhangi bir beyanda

bulunmamıştır.

30. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden,

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü

tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. ...”

31. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı 45. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve

özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf

olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal

edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

32. 6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru hakkına sahip

olanlar” kenar başlıklı 46. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Bireysel

başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından

yapılabilir.”

33. 6216 sayılı Kanun’un “Bireysel

başvuru hakkına sahip olanlar” başlıklı 46. maddesinde kimlerin

bireysel başvuru yapabileceği sayılmış olup, anılan maddenin (1) numaralı

fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi

için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Bu ön koşullar

başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya

işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun “güncel bir hakkının ihlal edilmesi”, bu ihlalden dolayı

kişinin “kişisel olarak” ve “doğrudan” etkilenmiş olması ve bunların

sonucunda başvurucunun kendisinin “mağdur”

olduğunu ileri sürmesi gerekir (Onur

Doğanay, B. No: 2013/1977, 9/1/2014, § 42).

34. Bireysel başvuruda “mağdur”

kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti kuralları gibi kurallardan bağımsız

bir şekilde yorumlanmaktadır. Bu kavramın yorumu, günümüzde toplumun koşulları

ışığında değişime tabi olup bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde

uygulanmalıdır (Arman Mazman,

B. No: 2013/1752, 26/6/2014, § 40).

35. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bir hakkın ihlaline

karar verilebilmesi için mağdurluk statüsünün ve/veya başvuruya konu olan kamu

gücü kullanımına dayalı temel nedenlerin başvuru hakkında karar verileceği

zamana kadar devam etmesi gerekir. Mağdurluk statüsünün devamı konusunda

değerlendirme yapılırken başvurucunun şikâyet ettiği hususların hâlâ mevcut

olup olmadığı ve muhtemel hak ihlalinin etkilerinin giderilip giderilmediği

incelenmelidir (Arman Mazman,

§ 41).

36. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye -başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma ve tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı verir.

Anayasa’ya göre bu hak mutlak bir hak olmayıp ancak kamu yararı amacıyla ve

kanunla bu hakka sınırlama getirilebilir. (Mehmet

Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 28, 32).

37. Anayasa’nın 35. maddesi ve (1) No.lu Protokol’ün 1. maddesi

benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenleme de üç

kural ihtiva etmektedir. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin

(Sözleşme) ilk cümlesi herkese mülkünden barışçıl yararlanma hakkı verirken

Anayasa daha geniş manada mülkiyet hakkını tanımaktadır. Düzenlemelerin ikinci

cümleleri ise kişilerin hangi koşullarda mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya

da kişilere ait mülkiyetin hangi koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm

altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve

diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 46).

38. Her iki düzenlemenin üçüncü cümlelerinde ise mülkiyetin

kullanımının kontrolü ya da düzenlenmesine ilişkindir. Anayasa’nın 35.

maddesinin son fıkrası mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı

olamayacağı şeklinde hakkın kullanımına ilişkin genel bir ilkeye yer verirken Sözleşme'ye Ek (1)No.lu Protokol'ün birinci maddesinin

ikinci fıkrası devletlerin mülkiyeti kamu yararına düzenleme, vergiler ve diğer

katkılar ile cezaların tahsili konusunda gerekli gördükleri yasaları uygulama

konusundaki haklarını saklı tutarak taraf devletlerin genel yarara uygun olarak “mülkiyetin kullanımını kontrol”

yetkisine sahip olduklarını düzenlemektedir. Bununla beraber Anayasa’nın birçok

maddesi ilgili olduğu hususta devlete mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da

mülkiyeti düzenleme yetkisi vermektedir (Necmiye

Çiftçi ve diğerleri, § 47).

39. Mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde

kullanılabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı olmayıp

özellikle başvurucuların kamu makamlarından meşru beklentilerinin olduğu

tedbirler ile mülkünden etkili bir biçimde yararlanabilmeleri arasında doğrudan

bir bağ bulunduğu durumlarda ayrıca pozitif koruma önlemlerinin de alınması

gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §

134).

40. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan engelleri

kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsedilmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035,

17/7/2014 § 38).

41. Bireylerin Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında

bulunan temel haklara özel hukuk kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu

haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin mülkiyet

hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan

müdahalelere karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep

edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan

hakları arasında tercih yaparken mahkemelerce Anayasa'ya uygun yorumla temel

hakların korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu

ihdas ederek adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturarak

üzerine düşen görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye Emekliler Derneği, § 39).

42. Somut başvuruya konu davada başvurucuya elinde DİBS olmadan

ve ikincil piyasada bunları satma yetkisi bulunmayan Banka tarafından

karşılığında bedeli alınarak DİBS satışı gerçekleştirilmiştir. Satışı yapan ve

başvurucuların zararına neden olan Banka bir özel hukuk tüzel kişisidir.

Başvurucuyu mülkünden mahrum bırakan işlemin kamu gücü kullanılmasından

kaynaklanmadığında bir şüphe bulunmamaktadır (Turgay

Şen, B. No: 2013/6941, 6/1/2016, § 40).

43. Bununla birlikte Anayasa’nın 167. maddesinin ilk fıkrasında “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet

piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici

tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve

kartelleşmeyi önler.” denmektedir. 4389 sayılı mülga Kanun ve

19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu da bahsedilen Anayasa hükmü

ile devlete verilen finansal piyasaların güven içinde çalışması ve tasarruf

sahiplerinin haklarının korunması amacıyla çıkarılmıştır. Nitekim 5411 sayılı

Kanun’un 1. maddesinde bu amaç “Bu Kanunun

amacı, finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasına, kredi sisteminin

etkin bir şekilde çalışmasına, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin

korunmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.” şeklinde

ifade edilmiştir. Bahsedilen Kanunlar ile birçok kanun bu amacı gerçekleştirmek

için kamu kurumları (BDDK, TMSF ve SPK gibi) ihdas ederek finans piyasalarının

güven ve istikrarını sağlama, tasarruf sahiplerinin haklarını koruma görevini

bu kurumlar vasıtasıyla devlete yüklemiş ve bu amaçla mevduat sigortası gibi

sistemler kabul etmiştir (Turgay Şen, §

41).

44. Mali piyasalarda faaliyet gösteren kurumların düzenlenmesi

ve denetlenmesi devletin görevleri arasında yer almakta olup bu görevin yerine

getirilmemesinde başta ilgili kamu kurumları olmak üzere kamu sorumluluğu

bulunduğu açıktır. Bu çerçevede karşılığı olmayan DİBS satışı nedeniyle

devletin mülkiyetin kullanımını kontrol kapsamında pozitif yükümlülüklerinin

Mahkemece de tespit edildiği şekilde gereği gibi yerine getirilmediği

anlaşılmaktadır.

45. Mülkiyeti sınırlamaya göre daha geniş takdir yetkisi veren

düzenleme yetkisinin kullanımında da yasallık, meşruluk ve ölçülülük

ilkelerinin gereklerinin karşılanması kural olarak aranmaktadır. Bunun yanında

ölçülülük ilkesi gereği mülkiyetten yoksun bırakmada aranan tazminat ödeme

yükümlülüğü, somut olayın koşullarına bağlı olarak düzenleme/kontrol yetkisinin

kullanıldığı durumlarda gerekmeyebilmektedir ( Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010,

§§ 83, 84, 91).

46. BDDK’nın 3/7/2003 tarihli kararıyla Bankanın yönetim ve

denetimi TMSF’ye devredildikten sonra Bankanın sahip

olmadığı DİBS'leri mudilere sattığı belirlenmiş,

bunun üzerine idari yargıda binlerce dava açılmıştır. Bu davalarda Mahkemelerin

davacılar lehine verdiği kararların birinin Danıştay tarafından temyiz

incelemesi Bankaya DİBS almak amacıyla yatırılan anaparanın dava tarihinden

itibaren kanuni faizle ödenmesi sağlanacak şekilde sonuçlandırılmıştır (Turgay Şen, § 44).

47. Bankanın elinde DİBS olmadığı hâlde yaptığı satışların ciddi

miktarlarda olduğunun tespit edilmesi ve bu durum binlerce dava açılmasına

sebep olduktan sonra kanun koyucu bu davaların yargı yoluna gidilmeden veya

yargı süreçlerin tamamlanması beklenmeden çözüme kavuşturulması ve ödenecek

tazminatların finansmanını sağlamak amacıyla 5667 sayılı Kanun'la düzenleme

yapmıştır.

48. 5667 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle 28/3/2002 tarihli ve 4749

sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'a geçici

14. madde eklenerek TMSF tarafından yapılacak her türlü ödemenin

gerçekleştirilebilmesi amacıyla Hazine Müsteşarlığınca TMSF’ye

özel tertip devlet iç borçlanma senetleri ihraç yetkisi verilmiştir.

49. 5667 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle ödemelerin TMSF

tarafından yapılacağı, ödemelerde Bankaya yatırılan tutarların esas alınacağı,

ödemelere ilişkin usul ve esasların BKK ile belirleneceği hüküm altına alınmış;

13/7/2007 tarihli BKK’nın 4. maddesiyle yürürlülük tarihinden itibaren ilgili belgelerle birlikte

yirmi gün içinde başvurulması hâlinde hak sahiplerine ödeneceği, ödemelerde anaparaolarak işlem tutarının esas alınacağı, bu tutara

tüketici fiyat endeksi oranında faiz uygulanacağı belirtilmiştir. Düzenlemenin

3. maddesinde ise başvuranhak sahiplerinden ödeme

sırasında ödeme bankası tarafından taahhütname ve ibraname alınacağı ifade

edilmiştir.

50. Ayrıca yetkisiz olarak DİBS satışı işlemleri ile ilişkili

olarak görevi ihmal suçlamasıyla SPK yöneticileri hakkında açılan davada Ankara

24. Asliye Ceza Mahkemesi 18/10/2007 tarihli ve E.2004/624, K.2007/787 sayılı

kararı ile davayı kabul ederek sanıklar hakkında verilen ceza hükmünün

ertelenmesine karar vermiştir. Yine aynı konuyla ilgili olarak BDDK

yöneticileri aleyhine aynı suçlamayla açılan davada ise Ankara 24. Asliye Ceza

Mahkemesi 19/10/2006 tarihli ve E.2004/297, K.2006/840 sayılı kararı ile davayı

kabul ederek sanıklar hakkında verilen ceza hükmünün ertelenmesine karar

vermiştir.

51. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce incelenerek 6/1/2016

tarihinde karara bağlanan ve incelenmekte olan başvuru ile aynı şikâyetlerin

ileri sürüldüğü Turgay Şen başvurusu

kapsamında konu ile ilgili TMSF'den bilgi istenmiş

cevaben sunulan 20/11/2015 tarihli yazıda 5667 sayılı Kanun kapsamında Bankanın

karşılığı olmayan DİBS satışı nedeniyle Kanun'un yayım tarihinden 19/10/2015

tarihine kadar toplam 54 etapta 22.095 hesapta 26.140 işlem karşılığı 725.044.483,41

TL anapara olmak üzere 965.324.216,36TL ödeme yapıldığı, 2007/12398 sayılı BKK’nın 4. maddesinin onuncu fıkrasında geçen sürenin hak

düşürücü süre olarak uygulanmadığı ve ilgili belgeler tamamlanarak başvurulması

hâlinde altmış gün içinde ilgilisine ödeme yapıldığı hâlen bu kapsamda

kendilerine başvurmayan doksan yedi hak sahibinin bulunduğu belirtilmiştir (Turgay Şen, § 49).

51. Somut başvuruya konu davada, başvurucunun karşılığı

bulunmayan DİBS satışı nedeniyle DİBS'lerin 18/2/2004

günü vade tarihinde nominal bedelleri (vade tarihine kadar nemalanmış)

karşılığı olan 42.117,10 TL'nin işletilecek faizi ile birlikte ödenmesi

talebinde bulunduğu,Mahkemenin 3/10/2006 tarihli

kararı ile DİBS'lerin işlem bedeli olan toplam

31.399,98 TL'nin dava tarihinden (22/12/2003) itibaren işleyecek yasal faizi

ile birlikte BDDK ve SPK’dan yarı yarıya tahsil edilerek başvurucuya ödenmesine

karar vermiştir. Karar temyiz aşamasında iken yürürlüğe giren 5667 sayılı

Kanun'la TMSF’ye başvurulması hâlinde Bankaya DİBS

almak amacıyla yatırılan bedelin işlem tarihinden ödeme tarihine kadar tüketici

fiyatları endeksi uygulanarak ödeneceği hükmü getirildiğinden Danıştay 13.

Dairesi karar verilmesine yer olmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi

kararını bozmuş ve Mahkeme bozma kararına uymuş; bu karar da temyiz ve karar

düzeltme aşamalarından geçerek 4/7/2013 tarihinde kesinleşmiştir. Bu arada

başvurucu da 23/11/2007 tarihinde anılan Kanun kapsamında idareye başvurmuş ve

kendisine ibraname imzalaması sonucunda iç borçlanma senedi karşılığı olarak

23/11/2007 tarihinde 40.245,04 TL ödeme yapılmıştır. Başvurucu kendisine ödeme

yapılması ile birlikte Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak 5667

sayılı Kanun ile getirilen başvuru yolunun tüm zararlarını gidermediği gerekçesiyle

ilgili yargılama süreci kesinleştikten sonra bireysel başvuruda bulunmuştur.

52. Başvurucu kendisine satıldığını kabul ettiği DİBS’lerin 3/10/2006 tarihli İlk Derece Mahkemesi kararında

hükmedildiği gibi işlem tutarı olan 31.399,98 TL üzerinden dava tarihinden

itibaren işletilecek faizi ile birlikte ödenmesini talep etmekte, 5667 sayılı

Kanun ile getirilen giderim yolunun zararını karşılamada yetersiz kaldığını

iddia etmektedir.

53. Başvurucunun söz konusu iddiası daha önce bir başka bireysel

başvurunun konusu olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünün 6/1/2006 tarihli

kararında değerlendirilmiştir (Turgay Şen).

54. Anılan kararda başvurucunun takip ettiği yargılama sürecinin

sonunda elde etmek istediği sonuç ile 5667 sayılı Kanun'da belirtilen giderim

yoluna başvurması hâlinde elde edeceği sonuç arasında mağduriyetin giderilmesi

yönünden ciddi bir farklılık bulunmadığı tespit edilmekle birlikte mali

piyasalarda faaliyet gösteren kurumların düzenlenmesi ve denetlenmesinin

devletin görevleri arasında yer aldığı belirtilmiş; ayrıca özel kişiler

arasında sözleşmeden kaynaklanan başvuru konusu zararın Bankanın kötü niyetli

yönetilmesi sonucu ortaya çıktığı, burada devletin sorumluluğunun pozitif

yükümlülükler kapsamında bulunduğu ve özel kişiler arasında yapılan sözleşmede

tarafların sözleşmenin yerine getirilmemesi nedeniyle oluşabilecek zarar

riskinin taraflar üzerinde olduğu, daha düşük getirili ve daha düşük riskli

sözleşme yerine daha yüksek getiri sağlayan daha yüksek riskli sözleşmeyi

tercih edenlerin sorumluluğunun da gözönünde

bulundurularak bir dengeleme yapılmasının mülkiyet hakkının ihlali anlamına

gelmeyeceği ifade edilmiş; bu kapsamda daha önce karşılaşılmamış bir yolsuzluk

tipi olarak ikincil piyasalarda satış yetkisi bulunmadan ve/veya elinde DİBS

olmadan bireylere satış yapan Banka sahip ve yönetiminin sebep olduğu Bankaya

el konmasını gerektirecek boyutta ciddi zararının ve Bankaya mevduat veya diğer

finansman enstrümanları almak için yatırdıkları tasarrufları hileli işlemlerle

ellerinden alınmış binlerce mudinin zararını

gidererek, bankacılık sisteminin tekrar istikrar ve güvene kavuşturulması ile

devam eden binlerce davanın yargısal yollar tüketilmeden gerek yargıya iş yükü

olmasının ve gerekse zarara uğrayan mudilerin yargı külfetlerine katlanmasının

önüne geçmeyi amaçlayan 5667 sayılı Kanun'la getirilen düzenlemenin öngörülen

kamu yararı ile mudilerin mülkiyet hakları arasında sağlanması gereken adil

dengeyi koruduğu sonucuna ulaşılmış; ayrıca 5667 sayılı Kanunla öngörülen başvuru

yolunun mülkiyet hakkını, sorumluluğu büyük oranda devlette kabul ederek

koruyan bir mekanizma olduğu, sorumluluklar arasında adil denge sağladığı,

ekonominin gerektirdiği kamu yararı ile kişilerin mülkiyet hakkının korunması

arasında adil dengeyi garanti altına aldığı, ilgili çözüm yolunun başvurucu

üzerinde aşırı ve ağır bir yük oluşturmadığı, başvurucunun iddia ettiği gibi

davası görülmeye devam etse dahi Danıştay içtihadının işlem bedelini kanuni

faizle ödenmesi yönünde olduğu ve bu yönde bir karar ile ödenecek meblağın 5667

sayılı Kanun yoluyla yapılacak ödemeden ciddi manada farklı olmayacağı ifade

edilerek anılan Kanun ile getirilen çözüm yolunun tüketilmesi gereken etkili

bir yol olduğu hüküm altına alınmıştır (Turgay

Şen, §§ 53 - 62).

55. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); yetkisiz DİBS satışı

nedeniyle 5667 sayılı Kanun yoluna başvurduktan sonra taahhütname ve ibraname

imzalatılması ile zararlarının tam karşılanmamasından şikâyet eden

başvuranların iddialarını başvuranların ödemeleri kabul etme konusunda devlet

makamlarının baskısına maruz kalmadıklarını, temel amacı bankacılık sistemi ve

mali sistemi desteklemek ve bankacılığın etkinliğini güvence altına almak,

bankacılık sisteminin devamlılığı ile bu bankalarda hesapları olan kişilere yapılacak

ödemeler arasında bir denge sağlamak olan müdahalenin meşru amacının

bulunduğunu, 5667 sayılı Kanun'a ilişkin hükümler gereğince alacaklılar

arasında adil yönetim sağlandığını ve ulusal ekonominin gerektirdiği genel

yararın gerekleri ile kişilerin mülkiyet hakkının korunması arasında adil

dengenin garanti altına alındığını ve müdahalenin başvuranlar üzerinde aşırı ve

ağır bir yük oluşturmadığını değerlendirerek bu şikâyetler yönünden başvuruyu

kabul edilemez bulmuştur (Erdem ve Egin-Erdem/Türkiye, B. No: 28431/06, 5559/07,

2642/08, 38143/68 ve 58227/08, 17/11/2009).

56. Bu kapsamda somut başvuruya konu şikâyet

değerlendirildiğinde başvurucunun 5667 sayılı Kanun'da öngörülen yola

başvurduğu ve kendisine 23/11/2007 tarihinde toplam 40.245,04 TL ödeme

yapıldığı ve böylelikle başvurucunun mağduriyetinin ödeme tarihinde sona ermiş

olduğu sonucuna varılmıştır.

57. Açıklanan nedenlerle, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik

şikâyet yönünden mağdurluk statüsünü kaybettiği anlaşıldığından başvurunun

diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin kişi yönünden yetkisizlik nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Silahların Eşitliği İlkesinin İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

58. Adil yargılanma hakkının unsurlarından biri silahların

eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule

ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin

diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını

makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına

gelmektedir (Yaşasın Aslan, B.

No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32). Kural olarak başvurucular, davanın karşı

tarafına tanınan bir avantajın kendisine zarar vermiş olduğunu veya bu durumdan

olumsuz etkilendiğini ispat etmek zorunda değildir. Taraflardan birine tanınan,

diğerine tanınmayan avantajın fiilen olumsuz bir sonuç doğurduğuna dair delil

bulunmasa da silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiş sayılabilir (Hüseyin Sezen, B. No: 2013/1793, 18/9/2014,

§ 37).

59. Devletin -kendisi taraf olsun ya da olmasın- davanın

taraflarından birini diğerine nazaran önemli ölçüde avantajlı hâle getiren

kanuni düzenlemeler yapması, silahların eşitliği ilkesi ve dolayısıyla

yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmesi kuralına aykırılık oluşturur. Bir

başka ifadeyle yasama organının yargılamadaki taraflardan birinin lehine sonuç

doğuracak şekilde kanun çıkarttığı durumlarda, davanın taraflarının eşit

konumda olduğu söylenemez. Bunun için yargısal süreci etkilediği iddia edilen

düzenlemenin taraflardan birinin davadaki başarı şansını önemli ölçüde

azaltması, ortaya çıkan bu sonuç ile kanuni düzenleme arasında bir illiyet bağı

bulunması ve bu illiyet bağını kesen veya zayıflatan başka etken ortaya

çıkmamış olması gerekir (Zekiye Şanlı,

B. No: 2012/931, 26/6/2014, § 72).

60. Somut başvuruya konu davada 5667 sayılı Kanun'un yürürlüğe

girmesiyle başvurucunun davası ve benzer davalar hakkında karar verilmesine yer

olmadığına karar verilmiştir. Bu yönde kararın verilmesinin nedeni 5667 sayılı

Kanun'un yeni bir idari başvuru yolu sunması ve devam eden davaların bu yolla

çözümünü öngörmesidir.

61. Yukarıda anlatıldığı gibi 5667 sayılı Kanun'la öngörülen

yeni başvuru yolu, yargı yoluna gerek kalmadan mudilerin haklarını korumayı amaçlamakta

olup başvurucunun davası İlk Derece Mahkemesinde çıkan karar veya Danıştayın verdiği hükümle kesinleşmiş olsa elde edeceği

bedele yakın bir bedeli yargı masrafları ve süreçlerine katlanmadan elde

etmesini temin etmeyi amaçlamaktadır. Öngörülen bu yol, başvurucuyu ve diğer

mudileri dezavantajlı duruma düşürme veya davanın esasını oluşturan tazminatı

devlet lehine kaldırmayı amaçlayan bir düzenleme olmayıp dava konusu edilmiş

bedeli (başvurucuların DİBS alımı işlemine konu ettikleri anapara miktarını)

enflasyon farkı ilave ederek yargısal yollara gerek kalmaksızın pratik ve hızlı

bir biçimde ödemeyi sağlamaktadır. Bu düzenlemenin kamu yararını sağlamanın

yanında uzun yargısal süreçler ve talep fazlası için aleyhe hükmedilen vekâlet

ücreti ve harçlar gibi yargı masraflarına katlanmadan sonuç almaya imkân

verdiğinden başvurucu dâhil benzer durumda olan mudilerin de yararını sağlamaya

yönelik olduğu açıktır. Nitekim 22.095 hesap sahibinin tamamına yakını bu yola

başvurarak Bankaya yatırdığı bedeli enflasyon farkıyla birlikte tahsil etmiştir

(Turgay Şen, § 66).

62. Açıklanan nedenlerle başvurucunun silahların eşitliği

ilkesinin ihlal edildiği iddialarının diğer kabul edilebilirlik koşulları

yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

c. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

63. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

yönündeki şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer

kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle

başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi

gerekir.

2. Esas Yönünden

64. Başvurucu, Bankadan aldığı DİBS’lerinin

karşılıksız olduğunun anlaşılması sonrasında 22/12/2003 tarihinde idari yargıda

açtığı tam yargı davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil

yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

65. Sözleşme'nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali

iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün

olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §

18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma

hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36.

maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa

Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok

kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında

yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara Anayasa’nın 36.

maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul

sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma

hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan

süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul sürede yargılanma

hakkının değerlendirilmesinde gözönünde

bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

67. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,

tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir

davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde

bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher

Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

68. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca

medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara

bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer alan mevzuat hükümleri gereğince “kamu hukuku” alanına dâhil olan ancak sonucu

itibarıyla özel nitelikteki haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici olan

uyuşmazlıkları konu alan davalar da Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6.

maddesinin koruması kapsamına girmektedir. Bu anlamda belirtilen düzenlemelerde

yer verilen güvenceler, başvurucunun haklarına zarar verdiği iddia edilen idari

bir kararın iptali talebiyle açılan davalara da uygulanacaktır (Selahattin Akyıl, B. No: 2012/1198,

7/11/2013, § 44). Başvurucunun idareyi sorumlu tutarak açtığı tam yargı

davasının medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğu

anlaşılmıştır.

69. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

makul süre değerlendirmesinde sürenin başlangıcı kural olarak uyuşmazlığı

karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle

davanın ikame edildiği tarih olmakla beraber bazı özel durumlarda girişimin

niteliği gözönünde bulundurularak uyuşmazlığın ortaya

çıktığı daha önceki bir tarih başlangıç tarihi olarak kabul edilebilmektedir (Selahattin Akyıl, § 45). Somut başvuru

açısından benzer bir durum söz konusu olup makul süre değerlendirmesinde nazara

alınacak zaman diliminin başlangıç tarihi, başvurucu tarafından idareye başvuru

yapılan 12/12/2003'tür.

70. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da

kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda somut yargılama

faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucunun karar düzeltme

talebinin Danıştay Onüçüncü Dairesince reddedildiği

4/7/2013 olduğu anlaşılmaktadır.

71. Başvuruya konu sürecin incelenmesindebaşvurucunun

12/12/2003 tarihinde idareye başvuruda bulunduğu ardından idari yargıda

22/12/2003 tarihinde açtığı tam yargı davası açtığı, İlk Derece Mahkemesi

tarafından 3/10/2006 tarihinde davanın kısmen kabul edildiği, Danıştayın bozma kararı sonrasında ise 19/7/2010 tarihinde

uyuşmazlığın karar verilmesine yer olmadığına şeklinde karara bağlandığı,

başvurucunun bu karara karşı temyiz talebinin 14/10/2011 tarihinde, karar

düzeltme talebinin ise 4/7/2013 tarihinde reddedildiği görülmüş ve bu sürecin

yaklaşık on yılda tamamlandığı anlaşılmıştır.

72. İlgili yargılama evrakının incelenmesinden başvuruya konu

yargılama süreçlerinin idari yargı makamları nezdinde sürdüğü görüldüğünden

18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile

6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama UsulüKanunu'nda

yer alan usul hükümlerine tabi yargılama faaliyetlerinin söz konusu olduğu ve

bu yargılama alanlarına dâhil uyuşmazlıkları konu alan yargılama faaliyetleri

için geçerli genel usul hükümleri içeren kanunların muhtelif maddelerinin

uyuşmazlıkların makul sürede çözümlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğu

anlaşılmaktadır.

73. Hukuk sistemimizde idari yargı alanında yer alan

uyuşmazlıklara ilişkin dava sürelerinin makul yargılama süresini aştığı

yönündeki tespitlere, AİHM tarafından verilen birçok ihlal kararında yer

verilmiş olup özellikle idari yargı alanındaki yapısal sorunlar ve Danıştay

nezdinde temyiz ve karar düzeltme incelemelerinde geçirilen uzun yargılama

sürelerinin ihlal kararlarına temel oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda

idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı

yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi

tarafından özellikle 2577 sayılı Kanun'da yer alan usul hükümleri de gözönünde bulundurularak makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Selahattin

Akyıl, § 54-60).

74. Başvuruya konu davalarda yer alan kişi sayısı ve davaların

mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği başvuruya konu

yargılama süreçlerinin karmaşık olduğunu ortaya koymakla birlikte davalara

bütün olarak bakıldığında 1086 sayılı mülga Kanun ve 2577 sayılı Kanun'da yer

alan usul hükümlerine tabi yargılama süreçlerine ilişkin somut başvuru

açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz

konusu yaklaşık on yıllık yargılama süresinde makul olmayan bir gecikmenin

olduğu sonucuna varılmıştır.

75. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanunun

50. Maddesi Yönünden

76. Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlali nedeniyle hak ihlalleri

dikkate alınmak suretiyle kendisine 5667 sayılı Kanun kapsamında yapılan

ödemenin üzerinde zararını karşılamayan tutarın ödenmesi ile makul sürede

yargılanma hakkının ihlali nedeniyle 10.000 TL tazminata hükmedilmesini talep

etmiştir.

77. 6216 sayılı Kanun’un

“Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem

niteliğinde karar verilemez.

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

78. Başvurucu, adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal

edildiğini ileri sürmüş; tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

79. Başvuru konusu olayda makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna ulaşılmıştır.

80. Makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvuruya

talebi ile bağlı kalınarak net 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

81. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harçtan yargılama

giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1.Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kişi yönünden yetkisizlik nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin

iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Makul sürede yargılanma hakkına ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya, net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

başvurucunun diğer taleplerinin REDDİNE,

D. 198,35 TL harçtan oluşan yargılama giderlerinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığa GÖNDERİLMESİNE

20/4/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Burhan ÜSTÜN Üyeler : Erdal TERCAN Hasan Tahsin GÖKCAN Kadir ÖZKAYA Rıdvan GÜLEÇ Raportör Yrd. : İsmail Emrah PERDECİOĞLU Başvurucu : Necla GÖKÇEK

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/7125, 20 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olaylar Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. "Madde 1-
  9. “Madde 3-
  10. "Madde 4-
  11. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  12. A. Başvurucunun İddiaları
  13. B. Değerlendirme
  14. D. 198,35 TL harçtan oluşan yargılama giderlerinin BAŞVURUCUYA
  15. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  16. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığa GÖNDERİLMESİNE
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/7125
Tarih
20 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Ömer Yaman ve Seniha Yaman Başvurusu (B. No: 2013/6091)
  • Hilmi Moray Başvurusu (B. No: 2013/3053)
  • Bahaettin Gülgör ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/3209)
  • Talat Şahin Başvurusu (B. No: 2013/8609)
  • Aydın Koç Başvurusu (B. No: 2013/3397)
  • Diyaedin Alak Başvurusu (B. No: 2013/7122)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.