İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Rahil Dink ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2012/848)

1. Başvurucular, birinci derece yakınları olan kişinin öldürülmesi

Başvuru No2012/848Tarih17 Temmuz 2014Okuma54 dk · 10.847 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Rahil Dink Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
17 Temmuz 2014
Başvuru Numarası
2012/848
R.G. Tarih-Sayı
12/11/2014-29173
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

10.847 kelime·54 dk okuma·16 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvurucular, birinci derece yakınları olan kişinin öldürülmesi

olayı üzerine başlatılan soruşturmanın özellikle kamu görevlileri yönünden

etkili bir şekilde yürütülmediğini, soruşturma dosyasının kendilerine karşı

gizli tutularak evrak verilmediğini, konu ile ilgili olarak Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından 14/9/2010 tarihinde verilen kararın

gereklerinin iç hukukta yerine getirilmediğini, bu nedenlerle Anayasa’nın 2., 10, 11., 17., 36. ve 40. maddelerinin ihlal edildiğini

ileri sürmüşlerdir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Birinci başvuru 12/11/2012 tarihinde

İstanbul 3 No’lu Hâkimliği (TMK 10. Maddesi ile

Görevli), ikinci başvuru da 3/3/2014 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçeler ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemelerinde Komisyona sunulmalarına engel bir eksikliklerinin bulunmadığı

tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 10/6/2013

tarihinde, İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 12/3/2014 tarihinde, başvuruların

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Başvurucuların, yaşam hakkının ihlal edildiği iddiası ile

yaptıkları başvuruların incelemesinde, konu ve kişi yönünden hukuki irtibat

bulunduğu tespit edildiğinden, Bölüm tarafından 25/3/2014

tarihinde, 2014/3045 numaralı dosyanın 2012/848 numaralı bireysel başvuru

dosyası ile birleştirilerek incelenmesine karar verilmiştir.

5. Bölüm tarafından 26/6/2013 tarihinde

yapılan toplantıda başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin

birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru konusu olay ve olgular 27/6/2013

tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, tanınan ek süre

sonunda görüşünü 28/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine

sunmuştur.

7. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş,

başvurucuların vekiline 18/9/2013 tarihinde

bildirilmiştir. Başvurucular, görüşlerini 21/10/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuşlardır.

8. Anayasa Mahkemesinin 19/6/2013 tarih ve

2012/848 sayılı yazısı ile somut başvuru kapsamında İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığından “söz konusu soruşturma

dosyasının geldiği aşamanın tespiti ve başvurucuların soruşturmaya katılım

durumlarının belirlenmesi açısından, bu soruşturmaya ilişkin gerçekleştirilen

işlem ve kararları içeren açıklayıcı bilgi notu ile birlikte, dosyada

belirleyici niteliğe sahip ve gerekli görülen belgelerin onaylı suretlerinin”

istenilmesi üzerine, Savcılık tarafından başvuru konusu soruşturma ile ilgili

bir adet DVD 12/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunulmuştur.

9. Anayasa Mahkemesinin 24/2/2014 tarih ve

2012/848 sayılı yazısıyla, yürütülen soruşturmanın etkililiğinin saptanabilmesi

açısından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından ek bilgi istenilmiş ise de,

anılan Savcılığın 26/2/2014 tarihli cevabi yazısında “söz konusu soruşturma dosyasında kısıtlama kararı bulunduğu,

soruşturmanın gizliliğine zarar gelmemesi ve delillerin aleniyet kazanmasının

takdiri Anayasa Mahkemesine ait olmak üzere soruşturma dosyasının bir suretinin

dijital ortamda 30/10/2013 tarihinde gönderildiği, soruşturmanın halen devam

ettiği” belirtilerek, önceki talimat yazısına atıfta bulunulmuştur.

10. Yine Anayasa Mahkemesinin devam eden yazışmaları ve yapılan telefon

görüşmeleri sonucunda Samsun, Trabzon ve İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılıklarından 10-18-24-27/6/2014 tarihlerinde

konu ile ilgili bazı ek bilgi ve belgeler alınmıştır.

11. Diğer taraftan Bakanlık, başvuru konusu olaylara ilişkin 28/8/2013 tarihli görüşünde, başvurucuların Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarında teyit ettikleri bir takım bilgilere yer vermiştir.

12. Bakanlık ayrıca, söz konusu soruşturma hakkında 5271 sayılı

Kanun’un 153. maddesi kapsamında kısıtlılık kararı bulunduğundan İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığının 12/7/2013 tarihli yazısı dışında

herhangi bir soruşturma evrakı temin edemediklerinden, soruşturmanın seyri ve

içeriğine ilişkin Anayasa Mahkemesine ayrıntılı görüş sunamadıklarını

bildirmiştir.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

13. Başvuru formu ve ekleri ile yapılan yazışmalar ve Bakanlık

görüşünde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

1. Hrant Dink’in Öldürülmesi

14. Agos Gazetesinin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, 19/1/2007 tarihinde

İstanbul’da işyerini terk etmekte iken uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını

kaybetmiştir.

15. Bu olayın takipçileri olan başvuruculardan Rahil

Dink maktul Hrant Dink’in

eşi, Hosrof Dink kardeşi, Delal,

Arat ve Sera Dink ise çocuklarıdırlar.

2. Soruşturmanın

Başlatılması ve Soruşturmaya Getirilen Kısıtlama

16. Hrant Dink’in öldürüldüğü gün İstanbul Özel

Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Hz.2007/972 (ve Hz.2007/115) sayılı

dosya üzerinden soruşturma açılmıştır.

17. Hrant Dink cinayeti ile ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığınca Hz.2007/972 numaralı dosya üzerinden “terör örgütü üyesi olmak” suçundan yürütülen soruşturma

kapsamında yapılan talep üzerine, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 8/10/2007 tarih ve K.2007/286 sayılı yazısı ile “soruşturma dosyasında bulunan evrakın müdafiler ve

vekiller tarafından incelenmesi ve suretlerinin alınması halinde aranan

kişilerin arandıklarını öğrenerek kaçmaları, suç eşyası ve suç delillerinin yok

edilmesi, delillerin toplanmasının ve tüm şüphelilerle birlikte tüm suçların

açığa çıkartılmasının zorlaşması ihtimaline göre kısıtlama tedbirine ihtiyaç

duyulması nedeniyle, yasal istisna hariç, dosyada bulunan evrakın şüpheli,

müdafi ve suçtan zarar gören vekili tarafından incelenmesi ve suret alınması

hakkının kısıtlanmasına” karar verilmiştir.

18. Savcılıkça yürütülen soruşturmada elde edilen deliller

neticesinde olaya karıştıkları tespit edilen bazı şüphelilerle ilgili olarak

dava açılmış ise de, soruşturmanın kapsamlı olması ve yeni deliller elde

edilmesi ihtimali gözetilerek soruşturma dosyası açık bırakılmış olup,

başvurucuların bireysel başvuruya geldikleri tarih itibariyle dosya derdest

bulunmaktadır.

3. Öldürme

Eylemine Karışan Sivil Şahıslar Hakkında Yürütülen Adli İşlemler

19. Cinayet olayı üzerine başlatılan soruşturma 20/4/2007

tarihinde 18 sivil şüpheli yönünden tamamlanarak, E.2007/368 sayılı iddianame

ile İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır.

20. Hrant Dink cinayetinin asli faillerinden olup çocuk yaşta olması

nedeniyle dosyası tefrik edilen O. S., İstanbul 2.

Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25/7/2011 tarihinde kasten öldürme

suçundan 21 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu karar, 21/3/2012 tarihinde Yargıtay tarafından onanarak

kesinleşmiştir.

21. Diğer sanıklar hakkındaki karar, İstanbul 14. Ağır Ceza

Mahkemesi tarafından 17/1/2012 tarihinde

açıklanmıştır. Kararda, sanık Y. H., O. S.’yi Hrant Dink’i

tasarlayarak öldürmesi suçuna azmettirdiği gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet

hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Sanıklar E. Y. ve A. İ. ise, O. S.’yi Hrant Dink’i

tasarlayarak öldürmesi suçuna yardım ettikleri gerekçesiyle 15’er yıl hapis

cezasına mahkûm edilmişlerdir. Diğer taraftan, Y. H.’nin

“Silahlı terör örgütünün yöneticisi olma”,

E. Y. ve A. İ.’nin ise “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçları sabit olmadığı

gerekçesiyle beraatlarına karar verilmiştir.

22. Bu karar, örgüt suçundan ve bazı sanıklar hakkında delil

bulunmadığından bahisle verilen beraat kararının hukuka aykırı olduğu

gerekçesiyle, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından temyiz edilmiştir.

23. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kasten öldürme suçunun örgüt

faaliyeti çerçevesinde işlendiği gerekçesiyle kararın bozulması yönünde 10/1/2013 tarihinde tebliğname

düzenlemiştir.

24. Temyiz incelemesi yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 13/5/2013

tarihinde, sanık Y. H.’nin silahlı suç örgütü kurma

ve yönetme suçundan, sanıklar A. İ. ve E. Y.’nin silahlı

suç örgütüne üye olma suçundan, sanıklar E. T., T. U.

ve Z. A. Y.’nin silahlı suç örgütüne üye olma ve

öldürmeye yardım suçlarından beraatlarına karar verilmesi nedeniyle söz konusu

hükmün bozulmasına karar vermiştir. Kararda, örgüt için

gerekli şartların somut davanın koşullarında oluştuğu, sanıklardan Y. H.’nin Hrant Dink’in

öldürülmesi olayını örgütün işlemeyi amaçladığı bir suç olarak kararlaştırdığı,

suç örgütünün üyeleri oldukları anlaşılan diğer sanıkların örgütün faaliyeti

kapsamında O. S.’yi suçu işlemesini teşvik etmek, suç

işleme kararını kuvvetlendirmek, nasıl işleyeceği hususunda yol göstermek

suretiyle öldürme suçuna iştirak ettikleri ifade edilmiştir. Bu dava,

İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2014/221 sayılı dosyası üzerinden yürütülmektedir.

4. Öldürme

Eylemindeki İhmalleri Nedeniyle Kamu Görevlileri Hakkında Yürütülen Adli

İşlemler

25. Yukarıda anılan bilgi ve belgelere göre Savcılığın olay ile

ilgilerini tespit ettiği kamu görevlileri hakkında yürüttüğü adli işlemler

özetle şöyledir:

a. Trabzon Jandarma görevlileri hakkında yürütülen

ceza soruşturması

26. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucuların 17/1/2008 tarihli şikayet dilekçelerine ek olarak resen

yürüttüğü soruşturma sonucunda, Trabzon Jandarma Komutanlığı görevlileri

hakkında “görevi kötüye kullanma”

suçundan 25/1/2008 tarih ve K.2008/33 sayı ve

“ihmali davranış ile kasten öldürme” suçundan 28/4/2008 tarih ve

K.2008/201 sayı ile Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığına görevsizlik kararı

vermiştir.

27. Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı 30/10/2007

tarih ve E.2007/2815, 25/12/2008 tarih ve E.2008/4010 sayılı iddianameleriyle

bir kısım jandarma personeli hakkında

“görevi ihmal” suçundan Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesinde dava

açmıştır.

28. Anılan Mahkemenin 2/6/2011 tarih ve E.2008/615, K.2011/669

sayılı kararı ile, “saldırı konusunda

ayrıntılı bilgi almalarına rağmen bu bilgiyi yetkili makamlara bildirmedikleri

ve bu şekilde görevlerini ihmal ettikleri” gerekçesiyle, jandarma

personeli olan sanıklar A. Ö., M. Y., V. Ş., O. Ş., H.

Y. ve H. Ö. Ü.’nün 4 ve 6 ay arasında değişen hapis

cezalarıyla mahkûmiyetlerine karar verilmiştir.

b. İstanbul Emniyet görevlileri hakkında yürütülen

ceza soruşturması

29. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığınca Hrant

Dink cinayeti ile ilgili ihmalleri olduğu iddia edilen İstanbul emniyetine

mensup kamu görevlileri hakkında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu

Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 9. maddesi gereğince yürütülen

soruşturma sonucunda İstanbul Valisi tarafından verilmiş olan 20/3/2008 tarihli karar uyarınca, İstanbul Emniyet Müdürü C.

C. ve İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı B. K. hakkında soruşturma izni

verilmemesi, istihbaratta görevli diğer altı polis ve amirleri hakkında ise

soruşturma izni verilmesi uygun görülmüştür.

30. Tarafların bu karara itiraz etmeleri üzerine İstanbul Bölge

İdare Mahkemesinin 27/6/2008 tarih ve E.2008/374

sayılı kararı ile soruşturma izni verilmemesine ilişkin karar onanırken,

haklarında soruşturma izni verilen görevliler açısından ise “soruşturma yapılmasına yeterli bilgi ve belgenin

dosya muhteviyatı itibariyle mevcut olmadığı” belirtilerek kararın

bozulmasına ve bu kişiler yönünden soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir.

31. Bunun üzerine soruşturmayı yürüten Fatih Cumhuriyet

Başsavcılığınca, 22/10/2008 tarih ve K.2008/9680

sayılı karar ile söz konusu kamu görevlileri hakkında “kovuşturmaya yer olmadığına” karar

verilmiştir.

c. Samsun Emniyet görevlileri hakkında yürütülen

ceza soruşturması

32. Samsun Cumhuriyet Başsavcılığınca, Hrant

Dink’i öldürdükten sonra kaçıp Samsun’da yakalanan O.

S. ile ilgili Samsun Emniyet görevlilerince yapılan işlemler sırasında görevi

kötüye kullanma ve gizliliği ihlal niteliğindeki eylemler nedeniyle yürütülen

soruşturma kapsamında, Terörle Mücadele Şube Müdürü olan M. B. ile komiser

olarak görev yapan İ. F. hakkında 2007 yılında kamu davası açılmıştır.

33. Cumhuriyet Savcısının yazılı emrine rağmen şüphelinin gözaltına

alınmaması, yaşı küçük olan şüphelinin yalnızca Cumhuriyet Savcısınca

ifadesinin alınabileceği ve Savcının emri olmadıkça görüntü ve ses kaydının

alınamayacağı ve fotoğrafının çektirilerek yayınlattırılamayacağı kurallarına

aykırı davranılması kapsamında Samsun 4. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan

yargılama sonucunda, 22/10/2008 tarih ve E.2007/521,

K.2008/587 sayılı karar ile “eylemin

disiplin cezası gerektirebileceği ve suçun kasıt unsuru bulunmadığı”

gerekçesine dayalı olarak adı geçen sanıkların beraatına karar verilmiştir.

34. Cumhuriyet Savcısı ve başvurucular tarafından yapılan temyiz

üzerine, Yargıtay 4. Ceza Dairesi 17/12/2012 tarih ve E.2010/27631,

K.2012/30616 sayılı kararında, “sanıkların,

Kanun ve Yönetmelik hükümlerine aykırı davranarak, şüphelinin ve ölüm olayı

mağdurlarının, Anayasa’nın 36. maddesi ve AİHS’nin 6/2. maddesindeki adil

yargılanma haklarının da ihlal edilmesine ve bu şekilde görevlerinin

gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine neden olması

karşısında; TCK’nın 257/1. maddesindeki icrai

davranışla görevi kötüye kullanma suçunun maddi ve manevi unsurlarının

oluştuğunun gözetilmemesi…, sanıkların amaçlarının

kasten insan öldürme suçundan şüpheli O. S.’nin

işlediği suçun doğru bir davranış olduğu yönünde kamuoyuna mesaj vermek olup

olmadığı ve haklarında TCK’nın 215. maddesinin uygulanma olanağı bulunup

bulunmadığı tartışılmadan, suç niteliği yanlış değerlendirilen ve yerinde

görülmeyen gerekçelerle sanıklar hakkında beraat kararı verilmesinin yasaya

aykırı olması” gerekçesi ile Mahkemenin beraat kararı bozulmuştur.

Mahkemece, bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda, adı geçen iki

görevlinin sanık O. S. ile çektikleri fotoğrafları yayınlamaları şeklindeki

eylemleri “suçu ve suçluyu övme”

suçu kapsamında değerlendirilerek ve suç tarihi de gözetilerek 6352 sayılı

Kanun’un 1/1. maddesi uyarınca “kamu

davasının ertelenmesine”, ayrıca M. B. hakkında “görevi kötüye kullanma” suçundan verilen

5 ay hapis cezası hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına 18/6/2013

tarihinde karar verilmiştir.

5. Başvurucuların

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) Başvurmaları

35. Başvurucular, bir kısım iddialara ek olarak Hrant

Dink’in öldürülmesi nedeniyle, yaşam hakkının maddi

ve usuli yönlerden ihlal edildiği iddiasıyla 2008 ve

2009 yıllarında AİHM’e başvuruda bulunmuşlardır.

AİHM, Hrant Dink ve yakınları olan başvurucular

tarafından yapılmış olan beş başvuruyu birleştirerek (bkz. Dink/Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve

7124/09, 14/9/2010) incelemiştir.

36. AİHM, 14/9/2010 tarihinde diğer bazı

ihlal nedenleri yanında, resmi makamların Hrant Dink’in yaşamına yönelik açık ve yakın tehlike bulunmasına

rağmen, cinayetin meydana gelmesini engellemek için gerekli önlemleri

almadıkları gerekçesiyle, Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin

maddi yönden; Hrant Dink’in

yaşamını korumada ihmallerinden dolayı emniyet ve jandarma görevlileri hakkında

başlatılan soruşturmaların takipsizlik kararı ile sonuçlanmış olması nedeniyle,

Devletin, ihmalleri görülen kişileri belirleme ve cezalandırma amacıyla etkili

bir soruşturma yürütme yükümlülüğüne aykırı davrandığı sonucuna vararak, anılan

maddenin usul yönünden de ihlal edildiğine karar vermiş ve ihlal nedeni

oluşturan diğer bir kısım hususları da dikkate alarak somut olayın koşullarında

başvurucular Rahil Dink, Delal

Dink, Arat Dink ve Sera Dink’e birlikte 100.000,

başvurucu Hasrof Dink’e

5000 Avro ödenmesini uygun bulmuştur.

37. AİHM, olayın meydana gelişini ihmali davranışları ile

engelleyemeyen kamu görevlileri hakkında ilgili birimlerce yapılan işlemler

konusunda şu tespitlerde bulunmuştur:

AİHM,

· Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin, İstanbul Emniyet

Müdürlüğünü, Y.H.’nin Hrant

Dink’in öldürülmesini planladığı, adli sicilinin ve

kişiliğinin de bu suçu işlemeye elverişli olduğu konusunda 17/1/2006

tarihinde resmi olarak haberdar ettiğini, ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğünün

söz konusu istihbarat üzerine herhangi bir işlem yapmadığını, İstanbul

Savcılığının 20/4/2007 tarihli iddianame ile terör eylemleri ve adam öldürmek

için suç örgütü oluşturma ve bunlara üye olma ya da bu tür eylemleri

azmettirmekten dolayı on sekiz sanık hakkında bir kamu davası açtığını, bu

davanın halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olduğunu,

· Trabzon Savcılığının 30/10/2007 tarihli

iddianamesi ile jandarma görevlileri V.S. ve O.S. hakkında Trabzon Asliye Ceza

Mahkemesinde ceza davası açıldığını, ancak 4/4/2007 tarihli Valilik kararına

karşı başvurucuların avukatları tarafından gerçekleştirilen ve söz konusu

jandarma görevlilerinin üstlerinin sorumluluğuna da gidilmesi talebini içeren

başvurunun Trabzon Bölge İdare Mahkemesi tarafından 6/6/2007 tarihinde

reddedildiğini,

· İstanbul Savcılığının ihbarı üzerine, Trabzon Savcılığınca,

Trabzon Emniyet Müdürlüğündeki sorumlular hakkında soruşturma açıldığını, sonuç

olarak 10/1/2008 tarihinde takipsizlik kararı

verildiğini, bu takipsizliğe yapılan itirazın ise 14/2/2008 tarihinde, Rize

Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiğini,

· İstanbul Savcısı tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki bazı

görevliler hakkında yürütülen soruşturmaların, İstanbul Bölge İdare

Mahkemesinin, 23/5/2007, 27/6/2008 ve 15/11/2008

tarihli soruşturma izni verilmemesi ya da verilmiş izinlerin iptali yönündeki

kararları nedeniyle takipsizlikle sonuçlandığını,

· Samsun Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığı mensuplarının Hrant Dink’in katil zanlısı olan

O. S.’yi, cinayetin ertesi günü İstanbul’dan

Trabzon’a dönerken, Samsun otogarında yakalamaları ve ellerinde Türk bayrağı

bulunan şüpheliyle birlikte fotoğraf çektirmeleri nedeniyle başvurucuların O.

S. ile poz veren polis ve jandarma görevlileri hakkında Hrant

Dink cinayetini övmek ve görevi kötüye kullanmaktan dolayı suç duyurusunda

bulunduklarını, ancak Samsun Savcılığının yaptığı adli soruşturma sonucunda, 22/6/2007 tarihinde takipsizlik kararı verdiğini, bununla

birlikte Savcının, güvenlik güçleri mensuplarının yaptıkları bazı usuli hataların (özellikle de küçüklere ilişkin

soruşturmanın gizliliği açısından) ise disiplin yargılamasına konu olabileceği

ihtimalini dışlamadığını, güvenlik güçleri aleyhine başlatılan disiplin

soruşturmalarının, ceza yargılamasının gizliliği ilkesinin ihlali ve güvenlik

güçlerinin saygınlığını bozmadan dolayı disiplin cezaları verilmesi ile

sonuçlandığını saptamıştır.

38. AİHM, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal

gerekçelerini ortaya koyarken de şu değerlendirmeleri yapmıştır:

AİHM özetle,

· Somut olayda, Hrant Dink cinayetinin

ardından İstanbul Savcılığının, İstanbul ve Trabzon güvenlik güçlerinin bu

suçun muhtemelliği konusunda edindikleri bilgileri

yönetme biçimine ilişkin olarak ayrıntılı ve titiz bir soruşturma yürüttüğünü,

İstanbul Savcısının, güvenlik güçleri nezdindeki olası ihmaller serisini gün

yüzüne çıkardığı ve bu açıdan elde ettiği bilgileri, başvuranın yaşamının

korunması yükümlülüğünün yerine getirilmesinde ihmali bulunan memurların

kimliğini de belirtmek suretiyle, İstanbul ve Trabzon’daki soruşturma

birimlerine ilettiği,

· İstanbul Savcılığının ihbarı ve İçişleri Bakanlığının emri

üzerine Trabzon’da başlatılan soruşturmalar sonunda, Valinin, iki astsubay

dışında ilgili jandarma mensuplarının ceza mahkemesi önüne çıkarılmasına izin

vermediği, …iki astsubayın bilgileri iletmesinin ardından, uygun önlemleri

almaya yetkili olan Trabzon Jandarma subaylarının niçin pasif kaldığı konusunda

hiçbir sonuca ulaşılmadığı,

· Trabzon polisinin suçun önlenmesi kapsamındaki usulsüzlük ve

ihmalleriyle ilgili olarak, Trabzon Savcılığının verdiği takipsizlik kararının,

dosyadaki diğer olaylarla çatışan argümanlar içerdiği,

soruşturmanın, polislerin sahip oldukları bilgilere rağmen, niçin cinayet

faillerine karşı hareketsiz kalındığı konusunda hiçbir bilgi sağlamadığı,

· Yine İstanbul Polisine karşı, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin

(İstanbul Valiliği İl İdare Kurulunun kararına ilişkin) iptal kararından dolayı

hiçbir ceza kovuşturmasına girişilemediği, Emniyet Müdürünün de İl İdare Kurulu

tarafından soruşturma dışında bırakıldığı, sonuç olarak, niçin İstanbul

polisinin, cinayetten önce sahip olduğu bilgilere rağmen, Hrant

Dink üzerindeki tehdide karşı harekete geçmediği hususunun aydınlatılamadığı,

· Hükümetin altını çizdiği üzere, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde,

saldırının failleri oldukları iddia edilen ve hepsi aşırı milliyetçi bir gruba

mensup olan kimseler aleyhine halen devam etmekte olan bir ceza yargılamasının

var olduğu, bununla birlikte bugüne dek, Trabzon’daki iki astsubaya karşı

açılan davalar dışında, suçun önlenmesinde resmi makamların sorumluluğunu

gündeme getiren tüm yargılamaların sadece takipsizlikle sonuçlandığı,

…üstlerine yönelik ceza soruşturması bittiği için, iki astsubay hakkında devam

eden yargılamanın sonucunun önceki tespitleri etkileyecek düzeyde olmadığı,

· Ayrıca, Trabzon jandarma subaylarına ve İstanbul polis

memurlarına yönelik suçlamaların, sadece, hepsi yürütme erkine mensup olan ve

olaylara karışanlardan tamamen bağımsız olmayan diğer memurlarca (Vali, İl

İdare Kurulu) esastan incelendiği, bu durumun da tek başına söz konusu

soruşturmanın zayıflığını gösterdiği, Emniyet görevlileri ve jandarma subayları

hakkındaki yargılamalara Hrant Dink’in

yakınlarının müdahil edilmediğ, kendilerine, karara

karşı sadece dosya üzerinden inceleme yapan üst makama itiraz hakkının

tanındığı, bir polis şefinin aşırı milliyetçi fikirlerini afişe etmesi ve

cinayetle suçlanan kişilerin eylemlerini olumlamasının

hiçbir derinlemesine soruşturma konusu yapılmadığı,

· Hrant Dink’in yaşamını korumada

ihmallerinden dolayı Trabzon Emniyeti ve Jandarma sorumlularına ve İstanbul

Emniyeti sorumlularına karşı başlatılan soruşturmaların takipsizlik kararı ile

sonlanmasının; ihmalleri görülen kişileri belirleme ve bu ihmalleri yaptırım

altına alma amacıyla etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü yükleyen

Sözleşmenin 2. maddesi gereklerinin ihlali niteliğinde olduğu şeklinde

tespitlerde bulunmuştur.

6. AİHM

Kararından Sonra Kamu Görevlileri Hakkında Yürütülen Adli İşlemler

39. Başvurucuların avukatı Fethiye Çetin tarafından 17/1/2011 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na bir

dilekçe sunulmuştur. Dilekçede, 14/12/2010 tarihinde

kesinleşen AİHM’in Dink kararına (Dink / Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08,

30079/08, 7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010) atıfta bulunularak İstanbul Valisi M.

G. ve İstanbul Emniyet Müdürü C. C. de dâhil 25 kadar kamu görevlisi hakkında

soruşturma yapılması ve kamu davası açılması talep edilmiştir.

40. AİHM kararından sonra başvurucuların yaptıkları şikâyet sonucunda

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Hz.2011/192 numaralı dosya üzerinden ismi

geçen kamu görevlileri hakkında “terör

örgütü üyesi olmak, ihmali davranış ile kasten öldürmeye sebebiyet vermek,

sahte evrak tanzimi ve kasten adam öldürmeye iştirak” suçlarından

genel soruşturma açılmıştır.

41. Hz.2011/192 sayılı dosya üzerinde yürütülen soruşturma, daha

sonra derdest durumda olan Hz.2007/972 numaralı ilk soruşturma dosyası ile 13/10/2011 tarihinde birleştirilmiştir.

42. Öte yandan, başvurucuların 20/7/2010

tarihli dilekçeleri ile suç tarihinde İstanbul Valisi olan M. G.’nin, Hrant Dink’e

yapılan suikastı ihmali davranışları ile engellemeyerek görevini kötüye

kullandığını iddia etmeleri üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca

Hz.2007/972 sayılı dosya üzerinde yürütülen soruşturma sonucunda; “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14/11/2007 tarih

ve Hz.2007/143, K.2007/57 sayılı kararında, Hrant Dink’in öldürülmesinde İstanbul Valisi M. G.’nin doğrudan ya da dolaylı olarak sorumluluğunun

bulunduğuna yönelik delil bulunmadığından işleme konulmama kararı verilerek

muktezaya bağlandığı anlaşıldığından şüpheli hakkında kavuşturma yapılmasına

yer olmadığına” şeklindeki gerekçe ile 10/4/2013 tarihinde

takipsizlik kararı verilmiştir.

7. Başvurucuların

2014/3045 Numarasına Kaydı Yapılan Bireysel Başvuruya Konu Ettikleri Kamu

Görevlileri Hakkında Yapılan Adli İşlemler

43. Başvurucular, AİHM’nin 14/9/2010 tarihli kararına dayanarak, 11/4/2013 tarih ve

6459 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile 5271 sayılı Kanun’un 172. maddesine

eklenen (3) numaralı fıkrada düzenlenen “Kovuşturmaya

yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine,

kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden

soruşturma açılır.” hükmü uyarınca, 1/7/2013 tarihinde, anılan AİHM

kararının gereğinin yapılması ve daha önceden haklarında kovuşturmaya yer

olmadığı kararı verilen Trabzon Emniyet ve Jandarma ile İstanbul Valilik ve

Emniyetinde görev yapan ve şikayet dilekçesinde ismi geçen kamu görevlileri ile

ilgili olarak yeniden soruşturma açılması için İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığına şikayette bulunmuşlardır.

44. Başvurucuların şikâyet dilekçeleri genel soruşturmaları yapmakla

görevli Savcılığın 2013/93822 sayılı soruşturmasına kaydı yapılmıştır. Anılan

Savcılık tarafından görevlilerin bir kısmının suçun işlendiği sırada Trabzon’da

görevlerini ifa ettikleri belirtilerek, tefrik edilen evrak 2013/102053

soruşturma numarasına kaydı yapılmış ve yetkisizlik kararı ile 19/7/2013 tarihinde Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığına

gönderilmiştir. Şikâyet edilenler arasında bulunan İstanbul Valisi M. G.

hakkındaki dosya da tefrik edilerek, 2013/101995 soruşturma numarası üzerinden,

valiler hakkında soruşturma yapmakla yetkili ve görevli olan Yargıtay

Cumhuriyet Başsavcılığına 19/7/2013 tarihli

görevsizlik kararı ile gönderilmiştir.

45. Savcılık, aynı soruşturma kapsamında şikayet edilen ve daha

önceden 4483 sayılı Kanun uyarınca haklarında soruşturma izni verilmediğinden

hukuksal sürecin kesinleştiği İstanbul Vali Yardımcısı E. G.,

İstanbul Emniyet Müdürü C. C., Emniyet Müdürleri A. İ. G., B. K., İ. P., Başkomiser İ. Ş. E., Komiser V. A. ve polis memurları Ö. Ö.

ve B. T. hakkında, 5271 sayılı Kanun’da yapılan değişikliği de gözeterek,

şüphelilere isnat edilen eylemin idari görevden kaynaklanması nedeniyle 4483

sayılı Kanun uyarınca soruşturma izni verilmesi için İstanbul Valiliğinden

talepte bulunmuştur.

46. Ön inceleme yapmak üzere görevlendirilen Mülkiye Müfettişi

tarafından hazırlanan 21/11/2013 tarihli raporda; AİHM’in Hrant Dink hakkındaki

kararının 14/12/2010 tarihinde kesinleştiği, 5271 sayılı Kanun’un 172.

maddesine eklenen (3) numaralı fıkranın ise 30/4/2013 tarihinde yürürlüğe

girdiği, dolayısıyla ancak bu tarihten sonra kesinleşen AİHM kararlarına konu

olan eylemler için soruşturmanın yenilenebileceği, somut olayda soruşturmanın

yenilenmesine olanak bulunmadığı, diğer taraftan başvurucuların 1/7/2013

tarihli dilekçelerinde iddia edilen konuların tamamının daha önceki ön

incelemelerde değerlendirildiği ve yapılan bu ön incelemelerin hepsinin idari

yargı denetiminden geçerek kesinleştiği, 4483 sayılı Kanun uyarınca müracaatın

işleme konulabilmesi için bahse konu şikayet dilekçesinde bu ön incelemelerin

neticesini etkileyecek yeni bilgi ve belgelerin de sunulmadığı belirtilerek,

adı geçen emniyet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi gerektiği

sonucuna varılmıştır. Ayrıca aynı raporda, İstanbul Vali Yardımcısı E. G.

hakkında daha önceden bir ön inceleme yapılmadığı, ancak adı geçen şahsın iki

MİT görevlisi ile birlikte 24/2/2004 tarihinde Hrant Dink ile görüştüğü, bu görüşmede suç teşkil edici bir

durumun olduğuna dair gerek Hrant Dink tarafından

yapılan açıklamalarda gerekse anılan şikayet dilekçesinde ileri sürülmediği,

Vali Yardımcısının görev yapmış olduğu 6/10/2004 – 22/12/2008 tarihleri

arasında İl Koruma Kurulu Başkanlığı görevinin bulunmadığı, Hrant

Dink’in korunmaya alınmasına ilişkin bir önerinin de

kendisine ulaştırılmadığı, kaldı ki bir suçlamada bulunulsa bile bu görüşmenin

yapıldığı tarih itibarıyla 765 sayılı Kanun uyarınca görevi kötüye kullanma

suçu açısından 5 yıllık zamanaşımının dolduğu, hakkında bu nedenlerle

soruşturma izni verilmemesi gerektiği belirtilmiştir.

47. İstanbul Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğünün 28/11/2013 tarih ve K.2013/141 sayılı kararı ile Vali H. A.

M. tarafından, ön inceleme raporundaki tespit ve gerekçeler doğrultusunda

şikayet edilen dokuz kamu görevlisi hakkında “soruşturma

izni verilmemesine” karar verilmiştir.

48. Başvurucuların bu karara karşı 23/12/2013

tarihinde yaptıkları itiraz üzerine, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin

22/1/2014 tarih ve K.2014/14 sayılı kararı ile “konuyla

ilgili olarak daha önce verilen ve itirazdan geçen soruşturma izni

verilmemesine ilişkin kesinleşen kararın konusunu oluşturan iddialar yönünden

yeni delillerin elde edildiği yönünde bir bulgunun varlığının ortaya

konulamadığı da göz önünde bulundurulduğunda hazırlık soruşturması yapılmasına

yeterli bilgi ve belgenin dosya muhteviyatı itibarıyla mevcut olmadığı”

gerekçesine dayalı olarak itirazın reddine, soruşturma izni verilmemesine

ilişkin kararın onanmasına karar verilmiştir. Bu karar 31/1/2014

tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiş olup, başvurucular, yasal sürede

soruşturmanın etkili yürütülmediğinden bahisle bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

49. Öte yandan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (Terör ve

Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu) 18/6/2014 tarihli

yazısında, Bölge İdare Mahkemesinin anılan kararı nedeniyle, 2013/93822 sayılı

dosya üzerinde yürütülen soruşturmada 21/2/2014 tarihinde kovuşturmaya yer

olmadığına (işlemden kaldırılmasına) ilişkin karar verildiği anlaşılmıştır.

50. Bu karara başvurucuların 19/3/2014 tarihinde

yaptığı itirazı inceleyen Bakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 21/5/2014 tarihli

kararı ile itirazı kabul ederek, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı

kaldırmıştır. Bununla birlikte İstanbul Cumhuriyet Savcılığınca bu kararın 4483

sayılı Kanun’un 9/3. maddesine aykırı olduğu, İdari Yargı birimlerince verilen

kesin karar sonrası bu suç yönünden soruşturma yapıp kamu davası açılmasının

mümkün bulunmadığı gerekçesi ile kararın kanun yararına bozulması görüşünü havi

4/6/2014 tarihli dilekçe Adalet Bakanlığı Ceza İşleri

Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir.

8. Başvurucuların

İdare Aleyhine Açtıkları Tazminat Davası

51. Diğer taraftan başvurucu Hosrof Dink

ve kardeşi Yervant Dink tarafından kardeşleri olan Hrant Dink’in öldürülmesi

olayında idarenin ağır hizmet kusuru ve objektif sorumluluğu bulunduğu

iddiasıyla İçişleri Bakanlığı aleyhine toplam 400.000 TL. manevi

tazminat davası açılmıştır.

52. İstanbul 10. İdare Mahkemesince yapılan yargılamada, 27/10/2010 tarih ve E.2008/421, K.2010/1539 sayılı kararı

ile “Trabzon Emniyet Müdürlüğünce, İstanbul

Emniyeti İstihbarat Şube Müdürlüğüne Y. H.’nin Hrant Dink’i öldürme planı

kurduğunun 17/2/2006 tarihinde resmi olarak bildirildiği, Agos

Gazetesi’nde yayınlanan ve bazı aşırı milliyetçi grupların tepkisine yol açan

makaleler nedeniyle Hrant Dink’in

yaşam hakkının açık ve yakın bir tehlike içerisinde bulunduğu, bu haliyle Hrant Dink’in kendisinin talebini

beklemeden koruma tedbirlerinin alınması gereğinin yerine getirilmediği,

yapılanların sadece yazışma safhasında kalıp korumaya yönelik tedbirlerin

alınmasına ilişkin aşamaya geçilmediği, dolayısıyla Hrant

Dink’in yaşam hakkının korunmasında idarenin ağır

hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmıştır” denilerek, toplam 100.000

TL. manevi tazminat ödenmesine hükmedilmiştir.

9. Başvurucuların

Soruşturmaya Katılımı ve Savcılıkça Gerçekleştirilen Bazı İşlemler

53. Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine

Cumhuriyet Savcılığınca olaya ilişkin farklı dosyalarda yürütülen soruşturmaların

birleştirme işlemlerinin 2013 yılı itibarıyla sürdüğü (Hz.2011/1345 soruşturma

numaralı dosya 15/2/2013 tarihinde Hz.2007/972

numaralı dosya ile birleştirilmiştir), bir yandan Hz.2007/972 sayılı dosya

üzerinden kamu görevlileri hakkında genel soruşturma yapılırken, öte yandan

başvurucuların 1/7/2013 tarihli yeniden soruşturma yapılması istemi üzerine

Savcılığın 2013/93822 sayılı soruşturma dosyasında da 4483 sayılı Kanun

kapsamında soruşturmaya devam edildiği görülmüştür.

54. Başvurucular, yürütülen soruşturma işlemlerine katkıda

bulunabilmek için görevli Cumhuriyet Savcısı ile birkaç kez yüz yüze görüşme,

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporundaki bulguları analiz etme,

yeni dilekçeler sunma imkânını elde etmişlerdir.

55. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (TMK’nın

10. Maddesi İle Görevli Bölümü) 12/7/2013 tarih ve

Hz.2007/972 sayılı yazısında, bu soruşturma kapsamında, Trabzon Jandarma

Komutanlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Silivri Cezaevi Müdürlüğü ve Malatya

Cumhuriyet Başsavcılığı gibi ilgili kurumlarla yazışmalar yapıldığı, delillerin

toplanmaya devam edildiği, ilgili kurumlardan gelen cevaplara göre

soruşturmanın genişletilebileceği belirtilmiştir.

56. Devlet Denetleme Kurulu’nun Hrant Dink

cinayeti ile ilgili 2/2/2012 tarih ve 2012/1 sayılı

Araştırma ve İnceleme Raporu’nda geçen hususlar ve soruşturma kapsamında elde

edilen bir kısım yeni bilgiler doğrultusunda: Hrant Dink’in öldürüldüğü tarih ve öncesini kapsayan dönemlerde

bazı yerlerde görev yapan askeri personele ilişkin bilgilerin askeri

makamlardan istenildiği, bu tür yazışmaların 2012-2013 yılları itibarıyla devam

ettiği; soruşturmanın tam olarak aydınlatılabilmesi ve şüphelilerin tespiti ile

suç delillerinin eksiksiz toplanabilmesi, grubun hiyerarşik yapısının deşifre edilerek

ortaya çıkarılması ve şüphelilerin suç delilleri ile birlikte

yakalanabilmesinin fiziki takip ve tarassut ile mümkün olmaması ve başka türlü

delil elde imkanı bulunmaması nedeniyle belirlenen birçok telefon numarasının

2000-2012 yılları arasındaki kütük, arayan-aranan, mesaj gönderen-gönderilen ve

irtibat kurulan telefon bilgilerinin 2/5/2012 ve 11/10/2013 tarihli hâkim

kararlarıyla istenildiği; bu çerçevede kimlikleri tespit edilen yeni şüpheliler

hakkında Milli Güvenlik Kurulu, üniversiteler, bakanlıklar, cezaevleri gibi

çeşitli kurum ve diğer savcılıklarla yazışmaların yapıldığı, ifadelerin

alındığı, ifade sahiplerine kamu görevlilerinin bir ihmal veya kastlarının olup

olmadığı hususu da sorularak, bu durumun irdelendiği, 2012-Ekim 2013 yılı itibarıyla

talimatla ya da farklı yerlerden davetiye ile gelen (bir kısmı askeri personel

olan) tanıklar ile gizli tanıklar ve şüphelilerin beyan ve ifadelerinin

alınmaya devam edildiği; idari soruşturma dosyaları ve buradaki delillerin

incelenerek 2011 yılında bazı kamu görevlilerinin bilgisine başvurulduğu, diğer

sanıkların yargılandığı mahkemelerdeki bazı bilgi ve belge örneğinin soruşturma

dosyasına aldırıldığı; olaya ilişkin değişik kişiler tarafından gönderilen

ihbar mektupları ile İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan

davada, yürütülen soruşturma ile ilgisinin olduğu anlaşılan ve dosya ile

birleştirilmesi istenen belge ve dilekçelerin içeriğinin dikkate alınarak buna

göre soruşturmanın genişletildiği; başvurucuların verdikleri raporlar, telefon

kayıtları, isimler ve dilekçelerle (2011 tarihli birçok dilekçe) soruşturmaya

katkıda bulunabildikleri; Savcılık tarafından dosyadaki bazı belgelerin

başvuruculara tebliğ edilerek, başvurucuların buna karşı soruşturmanın

genişletilmesi talebinde bulunabildikleri (örneğin başvurucuların 22/3/2012

tarihli dilekçelerinde Hrant Dink’in

öldürülmesiyle ilgili olarak, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nca

hazırlanan 22/2/2012 tarihli raporun 27/2/2012 tarihinde kendilerine tebliğ

edildiği belirtilerek, raporda geçen hususlar kapsamında 18 konuda

soruşturmanın genişletilmesi talep edilmiştir) görülmüştür.

57. Ayrıca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının (Terör ve Örgütlü

Suçlar Soruşturma Bürosu) 10-18/6/2014 tarihli

yazılarında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2007/972 sayılı

soruşturmasının, 6526 sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca Terörle Mücadele

Kanunu’nun 10. maddesi ile görevli ve yetkili Ağır Ceza Mahkemesi

kapatıldığından, yeni düzenleme kapsamında oluşturulan “Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu” tarafından

2014/40810 sayılı soruşturma üzerinden yürütülmesine karar verildiği

saptanmıştır.

58. Anılan yazılarda; 5271 sayılı CMK’nın

153. maddesindeki değişiklik nedeniyle başvurucuların avukatı Hakan

Bakırcıoğlu’nun talebi üzerine tüm dosyanın bir örneğinin kendisine verildiği,

ilgili Savcının, adı geçen Avukat ile soruşturma safahatını değerlendirdiği,

kamu görevlilerinin cinayet ile bağlantılarının belirlenmeye çalışıldığı, bu

kapsamda birçok yerden bilgi ve belge istendiği, 10/12/2010

– 8/5/2014 tarihleri arasında 45 kişinin tanık, 3 kişinin gizli tanık, 8

kişinin ifade sahibi olarak dinlendiği, Hrant Dink

cinayetine karışan sanıkların Malatya Zirve Yayınevi cinayeti, Ergenekon,

Balyoz ve Kafes davalarında yargılanan sanıklarla bir irtibatlarının bulunup

bulunmadığının tespiti amacıyla HTS ile ilişkili irtibat raporunun uzmanlarca

çıkartıldığı, 20/5/2014 tarihinde İstihbarat Daire Başkanlığındaki telefon

sorgulamalarına ilişkin kayıtların silinmesi konusunda yürütülen soruşturma

raporunun alındığı, kamu görevlilerinin suç organizasyonuna yardım niteliğinde

eylemlerinin bulunup bulunmadığı, ihmali davranışla kişinin ölümünde

sorumluluklarının olup olmadığı yönünden soruşturmanın derinleştirilerek

şüpheli görülen kişilerin çağrılıp dinlenmesi aşamasına gelindiği

belirtilmiştir.

10. Başvurucuların

Dosya İnceleme Yetkisine Getirilen Kısıtlama

59. AİHM kararından sonra başvurucuların yaptıkları şikayet

sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Hz.2011/192 numaralı dosya

üzerinden ismi geçen kamu görevlileri hakkında “terör

örgütü üyesi olmak, ihmali davranış ile kasten öldürmeye sebebiyet vermek,

sahte evrak tanzimi ve kasten adam öldürmeye iştirak” suçlarından

yürütülen soruşturma kapsamında yapılan talep üzerine, İstanbul Nöbetçi 9. Ağır

Ceza Mahkemesinin 7/2/2011 tarih ve K.2011/56 sayılı

yazısı ile “soruşturmanın özelliği, dosyada

bulunan evraklarda şüphelilerin kimlikleri ve telefon numaraları, örgüte ait

suç unsurlarının saklandığı yerlerin yazılı olduğu, iletişim tespit

tutanaklarında birçok örgüt mensubunun adı geçtiğinden, diğer belgelerin aynı

mahiyette olması nedeniyle evrakın şüpheliler ve vekilleri tarafından

incelenmesinde sakınca bulunması nedeniyle, yasal istisna hariç, dosyada

bulunan evrakın şüpheli, müdafi ve suçtan zarar gören vekili tarafından

incelenmesi ve suret alınması hakkının kısıtlanmasına” karar

verilmiştir.

60. Başvurucular, 10/9/2012 tarihli

dilekçeleri ile dosyadaki evrakların ve dijital verilerin bir örneğinin

kendilerine verilmesi amacıyla Savcılığa başvuruda bulunmuşlarsa da, söz konusu

talep, dosyada gizlilik kararı olduğu gerekçesiyle aynı gün reddedilmiştir.

61. Başvurucular, “davadaki

deliller ve sanıklarla ilgili olarak defalarca ayrıntılı bir şekilde basın

yayın organlarında haber yapıldığını, kamuoyunun söz konusu soruşturma ve dava

hakkında bilgi sahibi olduğunu, buna rağmen kısıtlılık kararının

sürdürülmesinin ve taraf olarak dosyadan örnek alma haklarının

sınırlandırılmasının hukuka aykırı olduğunu” belirterek, 17/9/2012 tarihinde İstanbul Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine

başvurmuş ve soruşturma dosyasının üzerindeki gizlilik kararının kaldırılmasını

istemişlerdir.

62. İstanbul 3 No’lu (TMK 10. Maddesi ile

Görevli) Hâkimliği, 25/9/2012 tarih ve Değişik İş

2012/121 sayılı kararı ile “CMK’nın 153. maddesi gereğince kısıtlılık kararı

kaldırılıncaya kadar geçerlidir. Davanın iddianamesinin kabulü sonrasında CMK

153/4 gereğince mahkemesinden örnek alınabileceği açıktır.”

gerekçesi ile başvurucuların taleplerini kesin olarak reddetmiştir. Bu karar, 10/10/2012 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir.

11. Cumhurbaşkanlığı

Devlet Denetleme Kurulu Raporu

63. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından, Hrant Dink’in öldürülmesi olayı

ile ilgili olarak 2/2/2012 tarihinde tamamı 650

sayfadan oluştuğu anlaşılan bir rapor hazırlanmış olup, raporun “aynı konu ile ilgili olarak Savcılıkça yürütülmekte

olan hazırlık soruşturmasının gizliliği ve diğer hususlar nedeniyle”

34 sayfalık özet bölümü Kurumun internet sayfasında (http://www.tccb.gov.tr/ddk/ddk50.pdf)

yayınlanmıştır. Raporun yayınlanmış olan kısmında özetle;

“Gerek

konuyla ilgili olarak hazırlanan raporlarda gerekse basın ve yayın organlarında

pek çok iddianın ortaya atıldığı, bunların hemen hemen tamamının adli ve idari

inceleme ve soruşturmaların konusu olduğu ve/veya halen sürdürülen soruşturma

ve kovuşturmalarda ele alınmakta olduğunun görüldüğü,

Hrant Dink’in öldürülmesi

olayı ile ilgili olarak idari birimlerce 28 adet raporun yazıldığı, yargı

organlarınca da 50 civarında görevsizlik, yetkisizlik, kovuşturmaya yer

olmadığına dair kararların verildiği, ayrıca iki ana iddianame ile davaların

açıldığı, iki mahkemede sanıklarla ilgili mahkûmiyet kararlarının verildiği,

AGOS

Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19/1/2007 tarihinde

öldürülmesi olayında Trabzon Jandarma Komutanlığı personeli ile ilgili

soruşturmanın kısmen yargıya taşındığı ve bazı personelin görevi ihmal suçundan

mahkûm edildikleri, MİT personeli ile ilgili soruşturma izninin verildiği ancak

Cumhuriyet Başsavcılığınca zamanaşımı gerekçesiyle takipsizlik kararı

verildiği, cinayet sanığı ve cinayeti azmettirenlerle ilgili mahkûmiyet kararlarının

verildiği, cinayetin arkasında başka fail ve azmettiricilerin olup olmadığı ve

AİHM kararı sonrasında bazı kamu görevlileri hakkında başlatılan savcılık

soruşturmalarının devam ettiğinin görüldüğü,

Hrant Dink’i öldürenlerin güvenlik

kuvvetlerince çok kısa sürede yakalanmış olmasına, olay ile ilgili olarak,

idari soruşturma süreçlerinin tamamlanmış ve konunun birçok yönüyle yargı

organlarına intikal ettirilerek, ilk derece mahkemeleri tarafından yargılamanın

tamamlanmış olmasına rağmen, soruşturma ve yargılama sürecinin; sistemik bazı

sorunlar nedeniyle aynı oranda etkin, düzenli ve hızlı sürdürülemediğini, bu

nedenle, kamuoyu ve Hrant Dink ailesinin, cinayete

ilişkin olarak gerek idare gerekse yargı organlarınca gerçekleştirilen

soruşturmalardan/kovuşturmalardan tatmin olmadığı, özellikle, Hrant Dink’in öldürülmesi

sürecinde sorumluluğu olduğu iddia edilen kamu görevlilerinin yargılanamadığı

ve yakalananlar dışındaki cinayetin gerçek faillerine ulaşılamadığı

iddialarının, soruşturma/kovuşturma süreçlerinin başından itibaren

eleştirilerin temelini oluşturduğu,

Hrant Dink’in yaşama hakkının

korunamamasına ilişkin olarak ifade edilmesi gereken ilk hususun, güvenlik

sektörü ile ilgili yapısal bazı sorunların varlığı olduğu, bu sektörde gerek

koordinasyon gerekse iç/dış denetim ve sivil denetim açıklarının giderilmesi

gerektiği, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması

Hakkında Kanun’un uygulamasında öteden beri var olan ‘temel algılama hatası’nın, Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde kamu görevlilerince işlendiği

iddia edilen fiillerin soruşturulması ve kovuşturulmasında da kendini

gösterdiği, bu itibarla, Hrant Dink’in

öldürülmesi ile ilgili olarak oluşan esas fiil kapsamında; kamu görevlilerinin

ihmal ve hatalarının da adli yargı organlarınca öncelikle 5237 sayılı Kanun’un

37, 38, 39 ve 83. maddeleri uyarınca soruşturulması, kamu görevlilerinin

cinayetten önce ve sonra ortaya çıkan görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi

görülen bazı fiillerinin esas niteliğinin, mutlaka ana suç kapsamında adli

soruşturma ve bilhassa yargılama safhasında belirginleştirilmesi, aynı şekilde,

başlatılan idari soruşturma süreçlerine rağmen herhangi bir sınırlama

olmaksızın görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi görülen fiillere ilişkin

delillerin Savcılıkça toplanmasının gerektiği, böyle yapılmaması nedeniyle, bir

bakıma adli yargı yerinde görülmüş olan ana davada ilgili Mahkemenin delillere

ve gerçeğe ulaşma kapasitesinin sınırlandırılmış olduğu,

Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili

olarak kamu görevlileri hakkında yapılan idari inceleme ve soruşturmalarda

eleştirilmesi gereken eksikliğin bir ‘yöntem yanlışlığı’ olduğu, kamu

görevlilerinin silsile halinde birbirini takip eden ihmalleri; 4483 sayılı

Kanun çerçevesinde bir bütün halinde incelenmediği ve gerek yetki gerekse suçun

işlendiği mahal itibariyle farklı birimlerce ayrı ayrı soruşturma ve

incelemeler yapıldığı, söz konusu yöntem hatasının, 4483 sayılı Kanun’un ortaya

çıkardığı uygulama hatalarından birine tekabül ettiği, idari soruşturma ve

incelemelerde izlenen söz konusu yöntemin; olayların bir bütün olarak ele

alınıp değerlendirilememesine ve tüm iddiaların bir arada sorgulanamamasına yol

açtığı, bu durumun, kamu görevlilerinin süreç içerisindeki fiillerinin

ciddiyetinin kavranamamasına, ana fiil ile illiyet bağının bulunup

bulunmadığının sorgulanamamasına ve böylece bütünüyle idari inceleme ve

soruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olduğu, aynı zamanda izlenen söz

konusu yöntemin, her bir idari birimce süreç içerisindeki ihmal ve hatalarının

başka birimlere kaydırılmaya/yükletilmeye çalışılması gibi reflekslerin

gelişimine de sebebiyet verdiği,

Konuyla

ilgili olarak kamu görevlileri hakkında yapılan tüm inceleme, araştırma ve

soruşturmalara ilişkin bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi sonucunda özetle; Hrant Dink'e yönelik bir

tehlikenin varlığının emniyet ve jandarma personelince öğrenilmiş olduğu, Hrant Dink’in korunmasına yönelik

istihbarat birimlerinin gerekli çalışmaları yapmadığı ve işbirliğine gitmediği,

idari makamların Hrant Dink’e

yönelik oluşan riskleri bilebilecek durumda olmalarına rağmen, her kademedeki

sorumluların zincirleme eylemleri sonucunda tehlikeyi önlemek için gereken

tedbirlerin alınmadığı, tehlikenin gerçekleştiği ve Hrant

Dink’in yaşamını yitirmiş olduğu, dolayısıyla, gerek

Anayasa’nın 17. maddesinde gerekse iç hukukumuzun bir parçası durumunda olan

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinde ifadesini bulan yaşam hakkının

korunması hususundaki pozitif yükümlüğün yerine getirilmediği ve böylece ağır

bir kamu hizmet kusurunun oluşumuna sebebiyet verildiği, ölüm olayının

gerçekleşmesinden sonra yaşam hakkını koruma altına alan iç hukuk kurallarının

etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak ve Devlet yetkililerinin veya

organlarının sorumluluklarını ortaya koymak açısından; Devlet organlarının

olayın tespit edilebilen failleri ve olayda ihmal ve kusuru olan kamu

görevlileri açısından hem ceza hukuku hem de disiplin hukuku alanında gereken

soruşturmaların derhal başlatıldığı, idare organlarınca sürdürülen

soruşturmalarda yasal olarak öngörülen süreçlere uyulmakla birlikte, gerek kamu

görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuat düzenlemelerinin niteliğinden

gerekse kamu görevlilerinin soruşturulması hususunda izlenen yöntemlerdeki

hatalar/yanlışlıklar ve diğer eksiklikler sebebiyle yürütülen soruşturmalardan

etkin bir sonuç alınamadığı kanaatine ulaşıldığı, bu açıdan, İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığınca AİHM kararından sonra bazı kamu görevlilerinin de

daha önce başlatılmış olan soruşturma sürecine dahil

edilmiş olması, yukarıda bahsedilen hatalı uygulamanın düzeltilmesi açısından

gecikmiş de olsa olumlu görüldüğü” hususlarına yer verilmiştir.

B. İlgili

Hukuk

64. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Soruşturmanın gizliliği” kenar başlıklı

157. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Kanunun

başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek

koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir.”

65. 5271 sayılı Kanun’un “Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi” kenar

başlıklı 153. maddesinin 21/2/2014 tarihinde yapılan

değişiklikten önceki metni şöyledir:

“(1)

Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği

belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir.

(2) Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek

alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet

savcısının istemi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi

kısıtlanabilir.

(3)

Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi

raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adlî

işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz.

(4)

Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya

içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve

belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.

(5) Bu

maddenin içerdiği haklardan suçtan zarar görenin vekili de yararlanır.”

66. 21/2/2014 tarih ve 6526 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile 5271 sayılı

Kanun’un 153. maddesinde yapılan değişiklik ile anılan maddenin (2), (3) ve (4)

numaralı fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

67. 5271 sayılı Kanun’un “Mağdur

ile şikâyetçinin hakları” kenar başlıklı 234. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

“1) Mağdur

ile şikâyetçinin hakları şunlardır:

a) Soruşturma evresinde;

1.

Delillerin toplanmasını isteme,

2.

Soruşturmanın gizlilik ve amacını bozmamak koşuluyla Cumhuriyet savcısından

belge örneği isteme,

…

4. 153

üncü Maddeye uygun olmak koşuluyla vekili aracılığı ile soruşturma belgelerini

ve elkonulan ve muhafazaya alınan eşyayı inceletme,

…”

68. 5271 sayılı Kanun’un “İtiraz

olunabilecek kararlar” kenar başlıklı 267. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Hâkim kararları

ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna

gidilebilir.”

69. 11/4/2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun’un 19. maddesi uyarınca 5271 sayılı

Kanun’un “Kovuşturmaya yer olmadığına dair

karar” kenar başlıklı 172. maddesine eklenen ve 30/4/2013 tarihinde

yürürlüğe giren (3) numaralı fıkrası şöyledir:

“(3) (Ek

fıkra: 11/04/2013-6459 S.K./19. md) Kovuşturmaya yer

olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine, kararın

kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden

soruşturma açılır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

70. Mahkemenin 17/7/2014 tarihinde yapmış

olduğu toplantıda, başvurucuların 12/11/2012 tarih ve 2012/848 numaralı

bireysel başvuruları incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

71. Başvurucular, birinci derece yakınları olan Hrant

Dink’in öldürülmesi olayı ile ilgili olarak 2007/972

numaralı dosya üzerinden yürütülen soruşturmanın makul bir özen ve hızla

yapılmadığını, soruşturma dosyasının kendilerine karşı gizli tutulduğunu,

muhtemel şüphelilerin cezasız bırakıldığını ve gelinen noktada AİHM kararının

gereklerinin yerine getirilmediğini, aynı Savcılığın 2013/93822 sayılı

soruşturma dosyasında da 4483 sayılı Kanun uyarınca yapılan inceleme

neticesinde kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmediğini belirterek,

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul yönünden;

ayrıca, soruşturmanın gizlilik kararına karşı etkili bir başvuru yolu

bulunmadığından, Anayasa’nın 17. maddesi ile bağlantılı olarak 40. maddesinin

de ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.

72. Başvurucular ek olarak, 10/9/2012 tarihinde İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığının Hz.2007/972 sayılı dosyasından evrak talebinde bulunduklarını,

ancak gizlilik kararı nedeniyle bu taleplerinin reddedildiğini, böylece yargı

mercileri önünde davacı olarak iddiada bulunma ve bilgiye ulaşarak muhakemenin

gidişatına yön verme haklarının engellendiğini, soruşturma dosyasındaki tutanak

ve belgelerden örnek almanın hak arama özgürlüğünün ve bu bağlamda adil

yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu, yine aynı Savcılık

tarafından 4483 sayılı Kanun uyarınca yürütülen 2013/93822 numaralı

soruşturmada kamu görevlileri hakkında soruşturma izninin verilmediğini,

devletin kendini koruma refleksi sonucu bunların bağımsız ve tarafsız olmayan

kurullarca özel koruma yöntemlerinden faydalandırıldığını, bu nedenlerle

Anayasa’nın 2., 10. ve 36. maddeleri ile bu maddelere

bağlı olarak da 11. maddenin ihlal edildiğini ileri sürmüş ve 500.000 TL

tazminat talebinde bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Yaşam

Hakkının İhlal Edildiği İddiası

73. Başvurucuların Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiği

iddialarına yönelik olarak Bakanlık görüşünde şikâyetlerin kabul edilebilirliği

açısından değerlendirme yapılırken, soruşturma sürecinin halen devam ettiği, 30/3/2012 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu

ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası

uyarınca bireysel başvurunun ancak başvuru yollarının tamamının tüketilmesi

sonrasında yapılabileceği, bu koşulun yerine getirilmediği hususunun dikkate

alınması gerektiği ifade edilmiştir.

74. Başvurucular, başvurunun kabul edilebilirliği hakkındaki

Bakanlık görüşüne karşı, soruşturmanın halen devam ettiğinin farkında

olduklarını, ancak gizlilik kararı nedeniyle dosyanın içeriğine

erişemediklerini, kısıtlama kararının kaldırılması taleplerinin reddedildiğini

ve bu yöndeki başvuru yollarının tüketilmiş olduğunu, bu nedenle Bakanlığın

başvuru yollarının tüketilmediği itirazının yerinde olmadığını ileri

sürmüşlerdir.

75. Öncelikle başvurucuların başvuru ehliyetleri ve ihlal iddiasının

incelenmesinde menfaatlerinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. 6216 sayılı

Kanun’un 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, ancak ihlale yol açtığı ileri

sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan

etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır.

Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişiler açısından bu

hakka yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle mağdur olan ölen

kişilerin yakınları tarafından yapılabilecektir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 41). Başvurucular, başvuru konusu olayda ölen

kişinin eşi, çocukları ve kardeşi olup, olayla ilgili olarak baştan itibaren

şikâyet dilekçesi vererek, soruşturma ve kovuşturma aşamalarına katılmışlardır.

Bu nedenle gerçekleşen ölüm olayı ile ilgili yürütülen soruşturmanın

Anayasa’nın 17. maddesindeki yaşam hakkının ihlali niteliğinde olduğunun

tespitinde başvurucuların meşru menfaatleri olup, başvuru ehliyetleri açısından

bir eksiklik bulunmamaktadır.

76. İkinci olarak, bir işlem ya da kararın bireysel başvuruya konu

olabilmesi için bu hususta öngörülen tüm kanun yollarının tüketilmesi gerekir.

6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer verilen kanun

yollarının tüketilmesi koşulu, bireysel başvurunun temel hak ihlallerini

önlemek için son ve olağanüstü bir çare olmasının doğal sonucudur. Diğer bir

ifadeyle, temel hak ihlallerini öncelikle idari makamların ve derece

mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi koşulunu

zorunlu kılmaktadır (B. No: 2012/1027, § 20-21, 12/2/2013).

Bir soruşturmanın etkili olup olmadığı yönünde bu koşul mutlak gerekli olmasa

da, yine de yürütülen soruşturmanın makul bir süreyi aşmaması şartıyla ilgili

kamu makamları tarafından nasıl sonlandırılacağının beklenmesi, bireysel

başvuru ile getirilen koruma mekanizmasının

ikincil niteliğine uygun olacaktır. Başvuruya konu

olayla ilgili olarak gerek başvurucuların şikâyeti gerekse resen yürütülen

soruşturmalar sonucunda açılmış ve neticelenmiş olan davalar yanında, derdest

olan dava ve halen yürütülen ve kesinleşmemiş soruşturmalar bulunmakta ise de,

başvuru konusu olayda Devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif

yükümlülüklerinin usul boyutunun, Anayasa Mahkemesince bu aşamada incelenmesi

ve bu yükümlülüklere uygun davranılıp davranılmadığının belirlenmesi ikincil

koruma mekanizması ile çelişmeyecektir.

77. Bir soruşturmanın

açılmayacağını, soruşturmada ilerleme olmadığını, etkili bir ceza soruşturması

yapılmadığını ve ileride de böyle bir soruşturmanın yürütüleceği konusunda en

ufak gerçekçi bir şans olmadığının farkına vardıkları veya varmaları gerektiği

andan itibaren, başvurucuların yaptığı bireysel başvurular kabul

edilebilmelidir. Yaşam hakkı ile ilgili böyle bir durumda başvurucular

gerekli özeni göstermeli, inisiyatifleri ele

alabilmeli ve şikâyetlerini çok uzun süre geçirmeden Anayasa Mahkemesine

sunabilmelidirler. Soruşturmanın çok uzun sürmesi ve soruşturma süreci

tamamlanmadan başvuru yapılması konusunda ölenin yakınlarına karşı çok katı bir

tutum takınılmamalıdır. Ancak bu durumun tespiti doğal olarak her davanın

şartlarına bağlı olarak değerlendirilecektir (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], B. No: 16064/90, 18/9/2009).

Buna göre, başvurucuların Anayasa’nın 17. maddesine ilişkin şikâyetleri

açısından kabul edilebilirlik değerlendirmesi yapılırken, başvuru yollarının

tüketilmesi hususunda karar verebilmek için, Devletin, Anayasa’nın 17. maddesi

kapsamında yaşam hakkını korumak için “etkili

bir yargısal sistem kurma” pozitif yükümlülüğünün çerçevesinin

tespiti gerekmektedir. İç içe girmiş olması nedeniyle kabul edilebilirlik

konusundaki bu değerlendirmenin esas hakkındaki inceleme ile birlikte yapılması

gerektiği sonucuna varılmıştır.

78. Dolayısıyla, başvurucuların Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal

edildiğine dair iddialarının 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesi uyarınca açıkça

dayanaktan yoksun olmadığı tespit edilmiştir. Başka bir kabul edilemezlik

nedeni de bulunmadığından başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

79. Başvurucular ayrıca, birinci derece yakınları olan Hrant Dink’in öldürülmesi olayı

ile ilgili olarak yürütülen soruşturmada gizlilik kararı alındığını, bu karara

karşı etkili bir başvuru yolu bulunmadığından, Anayasa’nın 17. maddesi ile

bağlantılı olarak 40. maddesinin de ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.

80. Başvurucuların Anayasa’nın 40. maddesinin ihlal edildiği

iddialarına yönelik olarak Bakanlık görüşünde nitelendirme konusunda

değerlendirme yapılırken, somut başvuruda şikâyetlerin kaleme alınış şekli ve

kapsamı dikkate alınarak, bu yöndeki şikâyetin de Anayasa’nın 17. maddesi

kapsamında incelenmesi gerektiği belirtilmiştir.

81. Anayasa’nın 40. maddesinin ihlal edildiği iddialarına yönelik

olarak Bakanlık tarafından sunulan bir görüş bulunmasa da, başvurucular,

Bakanlığın nitelendirme yönündeki görüşüne karşı olarak, diğer ihlal

iddialarının yanında Anayasa’nın 40. maddesine ilişkin ihlal iddialarının da

Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.

Başvurucular, başvurunun esası hakkındaki görüşlerinde, soruşturma dosyası

üzerindeki gizlilik kararının kaldırılmasını inceleyen hâkime başvuru yolunun

çelişmeli bir muhakemenin yürütülmemesi, duruşma yapılmaması, gerekçesiz karar

verilmesi yönlerinden mevcut olayda Anayasa’nın 40. maddesinin gerektirdiği güvenceleri

başvuruculara sağlayan etkili bir hukuk yolu olmadığını ileri sürmüşlerdir.

82. Başvurucuların, soruşturmanın etkili yürütülmediği yönündeki

iddiaları açıkça dayanaktan yoksun bulunmayarak, Anayasa’nın 17. maddesi

kapsamında incelendiğinden ayrıca bu bağlamda Anayasa’nın 40. maddesinin de

ihlal edildiği iddiasının değerlendirilmesine gerek görülmemiş olup, bu yöndeki

şikâyetler de Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında incelenmiştir.

b. Adil

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

83. Başvurucular, soruşturmanın gizliliği nedeniyle yargı mercileri

önünde davacı olarak iddiada bulunma ve bilgiye ulaşarak muhakemenin gidişatına

yön verme haklarının engellendiğini, soruşturma dosyasındaki tutanak ve

belgelerden örnek almanın hak arama özgürlüğünün ve bu bağlamda adil yargılanma

hakkının ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu, kamu görevlileri hakkında

soruşturma yapmanın izne tabi olduğunu, dolayısıyla bu kişilerin özel koruma

yöntemlerinden faydalandırıldığını, bu nedenle Anayasa’nın 2. 10. ve 36.

maddeleri ile bu maddelere bağlı olarak da 11. maddenin ihlal edildiğini ileri

sürmüşlerdir.

84. Bakanlık görüşünde başvurucuların bu iddialarına karşılık,

AİHS’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde adil yargılanmaya

ilişkin hak ve ilkelerin “medeni hak ve

yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların” ve bir “suç isnadının” esasının karara bağlanması

esnasında geçerli olduğunu, başvurucuların söz konusu ceza soruşturmasında suç

isnadı altında bulunmadıklarının göz önünde bulundurulması ve bu nedenle konu

bakımından yetkisizlik kararı verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

85. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki

nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi

takdir eder. Bu nedenle başvurucuların bu iddiaları Anayasa’nın 36. maddesi ile

ilişkili görülerek adil yargılanma hakkı kapsamda değerlendirilmiştir.

86. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45.

maddesinin (1) numaralı fıkraları uyarınca, Anayasa’da güvence altına alınmış

temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek

Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü

tarafından ihlal edildiğini iddia eden kişilere Anayasa Mahkemesine bireysel

başvuru hakkı tanınmıştır.

87. Anılan Anayasa ve Kanun hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine

yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için, kamu gücü

tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına

alınmış olmasının yanı sıra AİHS (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek

protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa ve

Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren

başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün değildir.

88. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes,

meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı

veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

89. Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi, Anayasa’nın

36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan

faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve

savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da

adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve

içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil yargılanma

hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir

(B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22-27).

90. Sözleşme’nin adil yargılanma

hakkını düzenleyen 6. maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin “medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili

uyuşmazlıkların” ve bir “suç

isnadının” esasının karara bağlanması esnasında geçerli olduğu

belirtilerek hakkın kapsamı bu konularla sınırlandırılmıştır. Bu ifadeden, hak

arama hürriyetinin ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilmek

için, başvurucunun ya medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili bir uyuşmazlığın

tarafı olması ya da başvurucuya yönelik bir suç isnadı hakkında karar verilmiş

olması gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bahsedilen hâller dışında kalan

adil yargılanma hakkının ihlali iddiasına dayanan başvurular Anayasa ve

Sözleşme kapsamı dışında kalacağından, bireysel başvuruya konu olamaz.

91. AİHM içtihatlarına göre, bir ceza davasında üçüncü kişilerin

suçlanması veya cezalandırılmasını talep eden mağdur, suçtan zarar gören,

şikâyetçi veya katılan sıfatını haiz kişiler, Sözleşme’nin 6. maddesinin koruma

alanı dışında kalmaktadır. Bu kuralın istisnaları, ceza davasında medeni hak

talebine imkân veren bir sistemin benimsenmiş veya ceza davası sonucunda

verilen kararın hukuk davası açısından etkili ya da bağlayıcı olması hâlleridir

(bkz. Perez/Fransa, B. No: 47287/99, 12/2/2004, § 70).

92. 5271 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi ile ceza muhakemesinde

şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla

başvurucuların ceza muhakemesi sürecinde medeni haklarını ileri sürme imkânı

bulunmamaktadır.

93. Başvurucular, suç işlediğini

düşündükleri kişiler hakkında soruşturma açılmasını sağlamak amacıyla suç duyurusunda bulunmuş olup, talepleri,

yürütülen ceza soruşturması işlemleri ile ilgili tüm bilgi ve belgelere

ulaşamamaları ve buna karşı etkili bir başvuru yolu bulunmadığından, hak

arama özgürlüklerinin ve bu bağlamda adil yargılanma haklarının ihlal edildiği

ile sınırlıdır.

94. Bu nedenle, başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesine dayanan ihlal

iddialarının konusu, Anayasa’da güvence altına alınmış ve Sözleşme kapsamında

olan temel hak ve özgürlüklerin koruma alanı dışında kaldığından, başvurunun bu

kısmının “konu bakımından yetkisizlik”

nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

a. Başvurucuların

İddiaları ve Bakanlığın Görüşü

95. Başvurucular, birinci derece yakınlarının öldürülmesi olayı ile

ilgili olarak yürütülen soruşturmanın makul bir özen ve hızla yapılmadığını,

soruşturma dosyasının kendilerine karşı gizli tutulduğunu, gizlilik kararına

karşı etkili bir başvuru yolu bulunmadığını, 4483 sayılı Kanun uyarınca yapılan

incelemeler sonucunda muhtemel şüphelilerin cezasız bırakıldığını ve gelinen

noktada AİHM kararının gereklerinin yerine getirilmediğini belirterek,

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul yönünden

ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

96. Bakanlık görüşünde, Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiği

yönündeki şikâyetler değerlendirilirken, başvurucuların yaptığı başvuru üzerine

AİHM tarafından 14/9/2010 tarihinde, Hrant Dink cinayeti hakkında yaşam hakkının esastan

ihlalinin yanı sıra usulden de ihlal edildiğine karar verildiği, soruşturmanın

etkililiği bakımından AİHM kararından (bkz. Dink/Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve

7124/09, 14/9/2010) sonra yargılama süreçlerinde yeni gelişmelerin

kaydedildiği belirtilmiştir.

97. Bakanlık görüşünde ayrıca, AİHM’in

yaşam hakkı konusunda benimsediği ilkelere değinilmiş, AİHM içtihatları

bağlamında, soruşturmanın, kamunun denetimine ve mağdurun yakınlarına, meşru

çıkarlarının korunması için gerekli olduğu ölçüde açık (ulaşılabilir) olması

gerektiği, bununla birlikte, polis tutanaklarının ve soruşturma belgelerinin

açıklanması ya da yayınlanması, özel kişilere ya da diğer soruşturmalara zarar

verebilecek bazı hassas (önemli) sorunlara neden olabileceğinden, açıklık

şartının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. maddesinin her durumda

söz konusu olan kesin (otomatik) bir gerekliliği olarak görülemeyeceği,

dolayısıyla, soruşturmanın kamuya veya mağdurun yakınlarına açıklığı şartının,

usulün diğer uygun aşamalarında karşılanabileceği, hatta bazı durumlarda,

soruşturmanın gizli yapılmasına rağmen, elde edilen sonucun kamuya

açıklanmasının yeterli olabileceği, Sözleşme’nin 2. maddesinin, soruşturma

makamlarına, soruşturma sırasında ölenin yakınlarının bazı soruşturma

tedbirlerinin alınması için yaptıkları her talebi karşılamaları şeklinde bir

yükümlülük yüklemediği ifade edilmiştir.

98. Bakanlık görüşünde son olarak, yürürlükteki mevzuat hükümlerinin

AİHM kriterleri ile büyük oranda uyumlu olduğu

belirtilerek, yaşam hakkının usuli bakımdan ihlal

edildiği yönündeki şikâyetlerin değerlendirilmesi konusunda takdirin Anayasa

Mahkemesine ait olduğu vurgulanmıştır.

99. Başvurucular, başvurunun esası hakkındaki Bakanlık görüşüne

karşı, soruşturma dosyasının kısıtlılık kararı nedeniyle erişimlerine kapalı

olduğunu, bu nedenle soruşturmaya dâhil edildiklerinin söylenemeyeceğini, tüm

belgelere erişimlerinin gerekçesiz ve keyfi olarak mutlak bir biçimde

yasaklanması, soruşturmanın makul bir özen ve hızla yapılmaması, soruşturmanın

kendilerine ve kamuoyuna açıklanmamasının etkili soruşturma yükümlülüğünü ihlal

ettiğini belirtmişlerdir.

b. Genel

İlkeler

100. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı,

maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

“Herkes,

yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

101. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı,

birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklardandır.

Anayasa Mahkemesince belirtildiği gibi yaşam ve vücut bütünlüğü üzerindeki

temel hak, devletlere pozitif ve negatif sorumluluk yüklemektedir (AYM, E.2007/78,

K.2010/120, K.T. 30/12/2010).

102. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında,

devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin

yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra devlet, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında

bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların, gerek diğer

bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere

karşı koruma yükümlülüğü altındadır (AYM, E.1999/68, K.1999/1, K.T. 6/1/1999). Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her

türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (AYM, E.2005/151,

K.2008/37, K.T. 3/1/2008; E.2010/58, K.2011/8, K.T.

6/1/2011).

103. Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can

kaybının gerçekleştiği durumlarda Anayasa’nın 17. maddesi, Devlete, elindeki

tüm imkânları kullanarak, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari

çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup

cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi

yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının

tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir.

104. Ancak, özellikle insan

davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar

değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi göz

önüne alınarak; pozitif yükümlülük,

yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Pozitif

yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce, belirli bir kişinin hayatına

yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunun bilinmesi ya da bilinmesi

gerektiği durumların varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durum dâhilinde,

makul ölçüler çerçevesinde ve kendilerine verilen yükümlülükler kapsamında, bu

tehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde hiç önlem almadıkları ya da

gerektiği gibi almadıklarının tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. Keenan/Birleşik Krallık,

27229/95, 3/4/2001, §§ 89-92; A. ve Diğerleri/Türkiye, 27/7/2004,

30015/96, § 44-45; İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye,

19986/06, 10/4/2012, § 28).

105. Anayasa Mahkemesi kararlarında da

belirtildiği gibi, meydana gelen ölüm olaylarında Devlet görevlilerinin ya da

kurumlarının bu konuda muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aşan bir ihmali olduğu, yani

olası sonuçların farkında olmalarına rağmen söz konusu makamların kendilerine

verilen yetkileri göz ardı ederek tehlikeli bir faaliyet nedeniyle oluşan

riskleri bertaraf etmek için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda,

bireyler kendi inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursa

olsun, insanların hayatının tehlikeye girmesine neden olan kişiler aleyhine

hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kişilerin yargılanmaması 17. maddenin

ihlaline neden olabilir (B. No: 2012/752, 17/9/2013,

§ 60).

106. Buna göre, üçüncü kişilerin eylemleri

sonucunda ortaya çıkan öldürme olaylarına yönelik devletin kapsamlı ve etkin

bir cezai soruşturma yürütmesi yükümlülüğü bulunmaktadır. Önleyici tedbirlerin

alınmaması sonucu meydana gelen can kayıplarından Devletin sorumluluğunu

gerektiren durumlarda, Anayasa’nın 17. maddesi gereğince oluşturulması gereken

“etkili bir yargısal sistem”in kapsamında, etkililiğe

dair belirlenmiş asgari standartları karşılayan ve soruşturmanın bulguları

çerçevesinde adli cezaların uygulanmasını sağlayan bağımsız ve tarafsız bir

resmi soruşturma usulünün bulunması gerekir. Bu gibi davalarda, yetkili makamlar

büyük bir gayretle ve ivedilikle çalışmalı ve ilk olarak olayın meydana geliş

koşulları ile denetim sisteminin işleyişindeki aksaklıkları ele almalı, ikinci

olarak da söz konusu olaylar zincirinde herhangi bir şekilde rol oynayan Devlet

görevlileri ya da makamlarını tespit etmek için resen soruşturma açmalıdır (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 62; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Budayeva ve diğerleri/Rusya, 15339/02, 20/3/2008, § 142).

107. Dolayısıyla devletin yaşam

hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülüklerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm

olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını

sağlayabilecek etkili resmi bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, yaşam hakkını koruyan

hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin

ya da kurumlarının karıştığı olaylarda, bunların sorumlulukları altında meydana

gelen ölümler için hesap vermelerini sağlamaktır (benzer yöndeki AİHM kararları

için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No: 38361/97, § 137; Jasinskis/Letonya, 21.12.2010, B. No: 45744/08, §

72).

108. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, yaşam

hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip

gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya

kötü muameleler sonucu meydana gelen

ölüm olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin,

ölümcül saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân

verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Bu tür olaylarda, yürütülen idari ve hukuki

soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, yaşam hakkı

ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (B.

No: 2012/752, 17/9/2013, § 55).

109. Yürütülen ceza

soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir

şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm olayına ilişkin hesap vermelerini

sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması

yükümlülüğüdür. Diğer taraftan, burada yer verilen değerlendirmeler hiçbir

şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin, başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç

nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı (benzer yöndeki AİHM kararı için

bkz. Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008,

§ 70) ya da tüm yargılamaları mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla

sonuçlandırma ödevi (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Tanlı/Türkiye, 26129/95, § 111) yüklediği

anlamına gelmemektedir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 56).

110. Yürütülecek ceza

soruşturmaları, sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır. Soruşturmanın etkili

ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete

geçerek ölümü aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yarayabilecek bütün

delilleri toplamaları gerekir. Soruşturmada ölüm olayının nedenini ve/veya

sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkânını zayıflatan eksiklikler, etkili

soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır (benzer yöndeki AİHM kararları

için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109; Dink/Türkiye,

2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010, § 78).

111. Yürütülecek ceza

soruşturmalarının etkililiğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi

pratikte de hesap verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının

kamu denetimine açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin

yakınlarının meşru menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde

katılmaları sağlanmalıdır (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109).

c. Bu

İlkelerin Mevcut Başvuruya Uygulanması

112. Başvuru konusu olayda,

başvurucuların yakını 19/1/2007 tarihinde

üçüncü kişi/kişilerin eylemine bağlı olarak uğradığı silahlı saldırı sonucu

hayatını kaybetmiştir. Anılan olay açısından, devletin sahip olduğu

yükümlülükler arasında yer alan yaşam hakkını koruma yükümlülüğü için yasal ve

idari çerçevenin oluşturulması ve bu çerçevenin gereği gibi uygulanması

sorumluluğunun (bulunup bulunmadığının) ortaya konulması gerekmektedir.

113. Devletin bu noktada bir yükümlülüğünün ortaya çıkabilmesi için

kamu yetkililerince, belirli bir kişinin hayatının gerçek ve yakın tehlike

içinde olduğunun bilinmesi ya da bilinmesi gerektiği durumların varlığı kabul

edildikten sonra, böyle bir durum dâhilinde, makul ölçüler çerçevesinde ve

sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek

şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız oldukları tespit edilmelidir

(§ 104).

114. Ancak AİHM, aynı olayla ilgili olarak açılmış olan Dink/Türkiye davasında yaptığı incelemede,

Hrant Dink’in yaşamı

üzerinde açık ve yakın bir tehlikenin mevcudiyeti konusunda güvenlik

güçlerinin, ilgiliye karşı olası bir saldırının yüksek olduğunu bildikleri ya

da bilebilecek durumda oldukları, fakat öngörülen tehlikenin vücuda gelmesini

engellemek için başvurulması gereken önlemleri almadıkları sonucuna vararak,

maddi yönden Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş ve ihlal

nedeni oluşturan diğer bir kısım hususları da dikkate alarak somut olayın

koşullarında başvurucular Rahil Dink, Delal Dink, Arat Dink ve Sera Dink’e

birlikte 100.000, başvurucu Hasrof Dink’e 5000 Avro ödenmesini uygun bulmuştur (bkz. Dink/Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve

7124/09, 14/9/2010, § 66-75). Dolayısıyla, kamu

makamlarının önlem almadaki başarısızlığı nedeniyle cinayetin işlenmesi sonucu

gerçekleşen hak ihlali ile ilgili olarak, başvurucuların mağduriyeti ortadan

kalkmıştır. Buna göre başvurucuların mağdur sıfatı sona erdiğinden aynı ihlal

nedeninin ikinci bir kez Anayasa Mahkemesince incelenmesinde hukuki yarar

bulunmamaktadır.

115. Diğer taraftan AİHM aynı kararında Hrant

Dink’in ölümünde ihmali olabilecek kamu

görevlilerinin tespitine yönelik etkili bir soruşturma yürütülmediği

gerekçesiyle yaşam hakkının usuli boyutunun da ihlal

edildiğine karar vermiştir. Bu kararın gereğini yerine getirmek Sözleşmeye göre

Devletin ödevidir. AİHS’nin

“kararların bağlayıcılığı ve infazı”

başlıklı 46. maddesi uyarınca, taraf devletlerin AİHM’in

kesinleşmiş kararlarına uyma yükümlülüğü bulunduğu, Mahkemenin kesinleşen

kararlarının, infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderildiği,

Bakanlar Komitesi’nin, bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın,

taraf olduğu bir davada verilen kesin karara uygun davranmayı reddettiği

görüşünde olması halinde, ilgili Taraf’a ihtarda

bulunduktan sonra, bu Devlet’in aynı maddenin 1. fıkrasında öngörülen

yükümlülüğünü yerine getirmediği meselesini Mahkemeye intikal ettirme yetkisine

sahip olduğu ve Mahkemenin, 1. fıkranın ihlal edildiğini tespit etmesi

durumunda, alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesi’ne

gönderebileceği dikkate alındığında, Hrant Dink ile

ilgili verilmiş olan karara uygun davranılıp davranılmadığının Bakanlar

Komitesi’nce denetlenmesi gerektiği açıktır.

116. Somut olayda yaşam hakkının usuli

boyutuna ilişkin AİHM tarafından verilmiş bir ihlal kararı olmasına rağmen,

Anayasa Mahkemesinin aynı konuda yeni bir inceleme yapabilmesi için

başvurucuların mağduriyetinin AİHM kararıyla giderilmemiş olması gerekir.

Anılan başvuruda Hrant Dink cinayetine ilişkin

soruşturma dosyasının baştan itibaren açık olup, sorumluların tespitine yönelik

incelemenin devam ettiği görülmektedir. Bu durumda AİHM’in

ihlal kararı ile başvurucuların mağdur sıfatının sona erdiği söylenemez.

Anayasa Mahkemesinin özellikle AİHM’in kararı üzerine

Cumhuriyet Savcılığınca, Hrant Dink’in

yaşamını korumada ihmalleri görülen veya cinayetin işlenmesi organizasyonunda

yer alan kamu görevlilerini belirleme ve bu eylemleri yaptırım altına alma

amacıyla etkili bir soruşturma yürütülüp yürütülmediğini incelemesi gerekir.

117. Başvurucular, olayla ilgili olarak yürütülen soruşturmanın makul

bir özen ve hızla yapılmadığını, muhtemel şüphelilerin cezasız bırakıldığını ve

AİHM kararının gereklerinin yerine getirilmediğini ileri sürmüşlerdir (§ 95).

Bakanlığın görüş yazısında ise konu ile ilgili olarak, başvurucuların yaptığı

başvuru üzerine AİHM tarafından 14/9/2010 tarihinde, Hrant Dink cinayeti hakkında yaşam hakkının esastan

ihlalinin yanı sıra usulden de ihlal edildiğine karar verildiği, soruşturmanın

etkililiği bakımından AİHM kararından sonra yargılama süreçlerinde yeni

gelişmelerin kaydedildiği ifade edilmiştir (§ 96).

118. AİHM kararlarında da ifade edildiği gibi bir soruşturmanın

etkililiğinden söz edebilmek için, soruşturmayı yapmakla görevli kişilerin

olaylara karışmış olabilecek kişilerden bağımsız olmaları zorunludur.

Bağımsızlık sadece hiyerarşik veya kurumsal değil, aynı zamanda pratik olarak

bağımsızlığı da gerektirir (bkz. Hugh

Jordan/Birleşik Krallık, B. No: 24746/94, 4/5/2001,

§ 120; Kelly ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 30054/96, 4/5/2001, § 114).

Soruşturma, sorumluların belirlenmelerine ve cezalandırılmalarına yol

açabilecek nitelikte olmalıdır (bkz. Paul ve

Audrey Edwards/Birleşik

Krallık, B. No: 46477/99, 14/3/2002,

§ 71). Sözleşme’nin 2. maddesi anlamındaki etkili bir soruşturma için,

soruşturmanın makul bir özen ve hızla yürütülmesi gerekir (bkz. Rantsev/Kıbrıs ve Rusya, B. No. 25965/04, 7/1/2010, § 233; Çakıcı/Türkiye [BD], B. No: 23657/94, 8/7/1999, § 80, 87, 106;

yukarıda geçen Kelly ve diğerleri, § 97). Bütün bu süreçte,

mağdurun yakınları, meşru menfaatlerinin korunmasının gerektirdiği ölçüde yer

almalıdırlar (bkz. Güleç/Türkiye,

B. No: 21593/93, 27/7/1998, § 82; yukarıda

geçen Kelly ve diğerleri, § 98).

119. Somut olay ile ilgili

soruşturmanın kamu görevlileri yönünden iki farklı usul izlenerek yürütüldüğü

görülmektedir. Birincisinde, olaya karışmış olduğu iddia

edilen kişilerden bağımsız olarak genel ilkeler çerçevesinde İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından Hz.2007/972 sayılı dosya üzerinden yürütülen bir soruşturma

söz konusu iken, ikincisinde ise Trabzon ve İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılıklarınca 4483 sayılı Kanun’un öngörmüş olduğu usul kapsamında değişik

soruşturma numaraları üzerinde yürütülen ve bir kısım Trabzon Jandarma

görevlileri ile ilgili somut adli işlemler dışında, olayla ilgileri tespit edilen

diğer kamu görevlileri yönünden kovuşturma ya da işlem yapılmasına yer olmadığı

kararları ile sonuçlanan bir soruşturma söz konusudur.

120. Buna göre Hrant Dink ile ilgili AİHM

kararında da (bkz. Dink/Türkiye, 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve

7124/09, 14/9/2010, § 82) vurgulandığı üzere,

cinayetin ardından İstanbul Cumhuriyet Savcılığınca, maktulün yaşamının

korunması yükümlülüğünün yerine getirilmesinde ihmali bulunan memurların

kimliğinin de belirtilerek, İstanbul ve Trabzon’daki soruşturma birimlerine

iletilmesine rağmen, cinayetin gerçekleştiği tarihten bireysel başvurunun

inceleme tarihine kadar halen olayla ilgili ihmalleri olduğu ileri sürülen kamu

görevlilerinin (§ 39) bağımsız adli birimlerce soruşturulmamış ve olaydaki

rollerinin belirlenmemiş olması soruşturmanın etkililiğini zayıflatmıştır. Özellikle Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde sorumluluğu olduğu iddia

edilen kamu görevlileri ile ilgili soruşturmaların sistemik ve uygulamadan

kaynaklanan bazı sorunlar nedeniyle istenilen seviyede tarafsız, etkin, düzenli

ve hızlı sürdürüldüğünü söylemek mümkün değildir.

121. Hrant Dink’in

öldürülmesi sürecinde, kamu görevlilerinin cinayetten önce veya sonra ortaya

çıkan görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi görülen bazı fiillerinin

soruşturulmasının 4483 sayılı Kanun kapsamında yapıldığı, dolayısıyla cinayetin

işlenmesinde ihmalleri olduğu ileri sürülen güvenlik personeli hakkındaki

soruşturmaların yapılmasının bu görevlilerin amiri olan Vali tarafından

sağlandığı, inceleme sonucunda Valinin soruşturma izni vermediği, bu karara

karşı yapılan itirazın Bölge İdare Mahkemesince reddedildiği dikkate

alındığında, bu durumun kamu görevlilerinin sorumluluğunu tespite yönelik

olarak etkili soruşturmayı, özellikle de bu kişilere atfedilebilecek fiillerin

ana suç kapsamındaki soruşturma ve yargılama aşamalarında belirginleşmesini

engellediği görülmüştür. Yetkili makamların maddi gerçeğe ulaşmaya

yönelik etkili soruşturma ve kovuşturma yapmaları beklenir. Bu konuda gerekli

özenin gösterilmediği durumlarda ise, 4483 sayılı Kanun’un öngördüğü soruşturma

usulünün yaşam hakkının korunması bakımından kamu görevlilerinin muhtemel

sorumluluklarını ortaya çıkaracak etkili soruşturmanın yapılmamasına neden

olduğu söylenebilir.

122. Diğer taraftan Devlet Denetleme Kurulu

Raporunda da belirtildiği gibi, Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak kamu görevlileri

hakkında yapılan idari inceleme ve soruşturmalarda 4483 sayılı Kanun’un ortaya

çıkardığı uygulama hatalarından birisi de “yöntem

yanlışlığı” olup, kamu görevlilerinin silsile halinde birbirini

takip eden ihmallerinin 4483 sayılı Kanun çerçevesinde bir bütün halinde

incelenmeyerek, gerek yetki gerekse suçun işlendiği mahal itibariyle farklı

birimlerce ayrı ayrı soruşturma ve incelemeler yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu yöntemin; olayların bir bütün olarak ele

alınıp değerlendirilememesine, tüm iddiaların bir arada sorgulanamamasına, kamu

görevlilerinin süreç içerisindeki fiillerinin ciddiyetinin kavranamamasına, ana

fiil ile illiyet bağının bulunup bulunmadığının tartışılmamasına ve böylece

bütünüyle idari inceleme ve soruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olduğu

saptanmıştır (§ 63).

123. Somut olayda Devlet Denetleme

Kurulu Raporunda işaret edilen ve AİHM’in de

ihlal nedeni olarak saptadığı hususlarda etkili bir soruşturmanın yapılmadığı

görülmektedir. Dolayısıyla ihlale dayalı mağduriyetin de giderilmediği

anlaşılmaktadır. Zira olaylar silsilesinde sorumluluğu olduğu

iddia edilen kamu görevlilerinin etkili bir yargısal sistem kapsamında

sorumluluklarının belirlenmesi ve gerekiyorsa cezalandırılmalarına ilişkin

devletin pozitif ödevinin yerine getirilmesinde AİHM değerlendirmelerinin

gereği gibi dikkate alınmadığı, sistem sorunları ve yöntem yanlışlıklarının

giderilmesi çabalarının gerekli özen, ivedilik ve sorumluluk içinde

yürütülmediği, buna ilişkin belirtilerin de tatmin edici olmaktan uzak olduğu

saptanmıştır. Ayrıca soruşturma sürecinde ilgili kamu görevlilerinin

ifadelerine bile başvurulmadan verilmiş olan takipsizlik kararlarının başlı

başına ihlal nedeni olması karşısında, soruşturmanın takibi için geçen süreyi

makul kabul etmeye yarayacak kabul edilebilir, şeffaf bilgilere ve bulgulara

ulaşılamadığı da dikkate alındığında, soruşturmanın, devletin pozitif

yükümlülüğüne uygun olarak etkili bir şekilde yürütüldüğü söylenemez.

124. Buna göre gerek kamu

görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuatın uygulanmasında gerekli özenin

gösterilmemesi ve kamu görevlilerinin soruşturulması hususunda izlenen

yöntemlerdeki hatalar gerekse de adli birimlerin yeterince hızlı ve özenli

davranmamaları sebepleri ile; olay kapsamında

ihmalleri olduğu ileri sürülerek kimlikleri tespit edilen İstanbul ve

Trabzon’daki kamu görevlilerinin cinayetin üzerinden uzunca bir süre geçmiş

olmasına rağmen halen ifadelerinin bağımsız adli birimlerce alınamadığı,

olaydaki rollerinin saptanamadığı, öldürülenin yakınlarının ancak kendi

çabalarıyla soruşturma sürecinden haberdar olabildikleri ya da

katılabildikleri, soruşturmanın makul bir özen ve hızla yapılamadığı anlaşılmış

olduğundan, hakkın özüne zarar verecek şekilde yürütülen bu soruşturmanın bir

bütün olarak etkisiz olduğunun kabul edilmesi gerekir.

125. Soruşturmanın etkili olmadığı

saptandığından, başvurucuların,

soruşturma evresinde kısıtlılık kararı verilerek dosyanın kendilerine karşı

gizli tutulmasının ve buna karşı etkili bir başvuru yolu bulunmamasının hak

ihlali oluşturduğu yönündeki şikâyetlerinin ayrıca incelenmesine gerek

görülmemiştir.

126. Açıklanan nedenlerle, Hrant Dink

cinayetinde sorumlulukları ve ihmalleri olduğu iddia edilen Trabzon jandarma ve

emniyet personeli ile İstanbul emniyet görevlileri ve mülki amirleri hakkında

özellikle AİHM kararı üzerine yeniden açılan soruşturmanın bir bütün olarak

etkili olmadığına ve Anayasa’nın 17. maddesinin öngördüğü Devletin pozitif

yükümlülüğünün bir sonucu olan usul yükümlülüğün ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

V. 6216 SAYILI

KANUN’UN 50. MADDESİNİN UYGULANMASI

127. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas

inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine

karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi

yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

128. Başvuruda, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının usul boyutuyla

ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Başvurucular uğradıkları maddi ve manevi

zararlarının karşılanmasını talep etmişlerdir.

129. Başvurucuların aynı iddialar kapsamında yaptıkları başvurular

sonucunda AİHM’in 14/9/2010

tarihli kararı ile 105.000 Avro (§ 36);

İstanbul 10. İdare Mahkemesinin 27/10/2010 tarihli kararı ile de 100.000 TL

tazminat ödenmesine (§ 52) karar

verildiği tespit edildiğinden, bu konuda ayrıca bir tazminat ödenmesine gerek

görülmemiştir.

130. Başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca

tespit edilen 386,20 TL başvuru ve vekâlet harcı ile 1.500,00 TL vekâlet

ücretinden oluşan toplam 1.886,20 TL yargılama giderinin başvuruculara

ödenmesine karar verilmiştir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurunun,

1. Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği şeklindeki iddiaları

içeren bölümünün “konu bakımından

yetkisizlik” nedeniyle KABUL

EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının usul yönünden

ihlal edildiği şeklindeki şikâyetlerini içeren kısmının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının Devletin usul yükümlülüğü

yönünden İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuların tazminata ilişkin taleplerinin REDDİNE,

D. Başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca

tespit edilen 386,20 TL başvuru ve vekâlet harcı ile 1.500,00 TL vekâlet

ücretinden oluşan toplam 1.886,20 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

SONUÇ / HÜKÜM

F. Kararın bir örneğinin, ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası

uyarınca İstanbul ve Trabzon Cumhuriyet Başsavcılıklarına; bir örneğinin de

aynı maddenin (3) numaralı fıkrası uyarınca, başvurucular ile Adalet

Bakanlığına gönderilmesine,

17/7/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Serruh KALELİ Üyeler : Zehra Ayla PERKTAŞ Burhan ÜSTÜN Nuri NECİPOĞLU Zühtü ARSLAN Raportör : Özcan ÖZBEY Başvurucular : Rahil DİNK Hosrof DİNK Delal DİNK Arat DİNK Sera DİNK Vekilleri : Av. Fethiye ÇETİN, Av. İsmail Cem HALAVURT, Av. Hakan BAKIRCIOĞLU, Av. Ayşenur DEMİRKALE

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2012/848, 17 Temmuz 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olaylar Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. O. S.’yi, cinayetin ertesi günü İstanbul’dan
  8. Agos
  9. B. İlgili
  10. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  11. A. Başvurucuların
  12. B. Değerlendirme
  13. B. No: 21593/93, 27/7/1998, § 82; yukarıda
  14. V. 6216 Sayılı
  15. Kanun’un 50. Maddesinin Uygulanması
  16. VI. Hüküm
  17. D. Başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca
  18. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  19. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2012/848
Tarih
17 Temmuz 2014

İlgili Kararlar

  • Mehmet Arif Kılınç Başvurusu (B. No: 2013/1656)
  • Ökkeş Alp Kırıkkanat Başvurusu (B. No: 2012/1011)
  • Halil Kalkan Başvurusu (B. No: 2013/9787)
  • Emel Leloğlu Başvurusu (B. No: 2013/3512)
  • Nigar Erdem Başvurusu (B. No: 2013/9313)
  • Türkiye Emekliler Derneği Başvurusu (B. No: 2012/1035)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.