İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Sertaç Kılıçarslan Başvurusu (B. No: 2013/7090)

(Başvuru

Başvuru No2013/7090Tarih18 Şubat 2016Okuma69 dk · 13.782 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Sertaç Kılıçarslan Başvurusu

Başvuru No
2013/7090
Karar tarihi
18 Şubat 2016
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

13.782 kelime·69 dk okuma·24 bölüm

(Başvuru

Numarası: 2013/7090)

Karar

Tarihi: 18/2/2016

R.G. Tarih ve Sayı: 31/3/2016-29670

İKİNCİ

BÖLÜM

KARAR

Başkan : Engin

YILDIRIM

Üyeler : Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman

Alifeyyaz PAKSÜT

Muammer

TOPAL

M.

Emin KUZ

Raportör : Recep

ÜNAL

Başvurucu : Sertaç

KILIÇARSLAN

Vekili :

Av. Nezahat PAŞA BAYRAKTAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; yargılamanın adil yürütülmediği,

makul sürede sonuçlandırılmadığı, yakalama ve tutuklama sürecindeki

uygulamaların kişi hürriyeti ve güvenliğini ihlal ettiği, ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezası ile yakalama ve gözaltı sürecindeki cebir ve tehdit

eylemlerinin işkence, eziyet ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele

yasağını ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 13/9/2013 tarihinde İzmir 13. Asliye

Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari

yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel

teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/4/2015

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından

yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 19/6/2015 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için

Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 7/8/2015

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine

sunulan görüş 21/8/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu,

Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 25/8/2015 tarihinde sunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği

şekliyle, ilgili olaylar özetle şöyledir:

1. Başvurucunun Yakalanması

8. Türkçe adı "Kürdistan İşçi Partisi"

olan PKK terör örgütü üyesi, "Özgür" kod adlı H.O. isimli kişinin

kendi iradesiyle güvenlik güçlerine teslim olması üzerine Siirt Cumhuriyet

Başsavcılığınca soruşturma başlatılmıştır.

9. Soruşturma kapsamında H.O.nun 25/5/2007

tarihinde şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Adı geçen kişi ifadesinde

örgüte nasıl katıldığını ve iştirak ettiği eylemleri anlatmıştır. Adı geçen

kişi ayrıca, ifadesinin alındığı tarihten önceki son on aydır İzmir'de

"Harun" kod adını kullanan arkadaşı ile kırsal bölgede kaldıklarını,

bu süre zarfında eylem amaçlı keşif yaptıklarını, herhangi bir eyleme

teşebbüslerinin olmadığını, bu dönemde İzmir şehir merkezindeki ailesinin

yanında barındığını, Harun kod adlı kişi ile en son 18/5/2007 tarihine kadar

kırsalda kaldıklarını, iletişimlerini posta kutusu adını verdikleri bir bidon

vasıtasıyla sağladıklarını, arazideki silah ve mühimmatları da adı geçen kişi

ile birlikte bidonlara koyarak üç farklı yerdetoprağa gömdüklerini ifade

etmiştir.

10. Kolluk ekipleri tarafından 25/7/2007 tarihinde

saat 22.30 sıralarında adı geçen kişinin tarif ettiği yere gidilmiş ve

belirtilen eşya, silah ve mühimmat ile bir buluşma notu bulunmuştur. Anılan

nottaki bilgilere istinaden 26/5/2007 tarihinde saat 09.00 sıralarında "posta

kutusu" olarak tabir edilen bölgede güvenlik tedbirleri alınarak

gizlice beklenilmiş ve saat 12.30 sıralarında belirtilen yere gelmekte iken

"Dur!" ihtarı üzerine kaçmaya çalışan başvurucu, görevlilerce

yakalanarak gözaltına alınmıştır. Başvurucu, adının "V... D..."

olduğunu bildirmiş ve bu adı taşıyan bir kimlik ibraz etmiştir.

11. Buca İlçe Jandarma Komutanlığı görevlilerince

27/5/2007 tarihinde başvurucunun, müdafii huzurunda ifadesi alınmıştır. Aynı

tarihte itirafçı H.O.nun Siirt Merkez Jandarma Karakol Komutanlığında şüpheli

sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur.

12. Başvurucunun, 28/5/2007 tarihinde bu kez

Cumhuriyet savcısı tarafından, müdafii huzurunda ifadesi alınmıştır. Müteakiben

30/5/2007 tarihinde başvurucunun aynı usulle ek ifadesi alınmıştır.

13. Başvurucu, sevk edildiği İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesi Nöbetçi Üyeliğinin 30/5/2007 tarihli ve 2007/45 Sorgu sayılı kararı

ile tutuklanmıştır. Başvurucu, yorgun olduğu gerekçesiyle sorgusunda savunma

yapmamıştır.

14. İzmir (CMK 250. madde ile yetkili) Nöbetçi

Ağır Ceza Mahkemesi Üyeliğinin 29/6/2007 tarihli ve 2007/678 Değişik İş sayılı

kararı ile 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 108.

maddesi gereğince başvurucunun tutukluluk hâlinindevamına karar verilmiştir.

2. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi

Önündeki Dava Süreci

15. Diyarbakır (CMK 250. madde ile görevli)

Cumhuriyet Başsavcılığının (Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı) 1996/1791

Soruşturma sayılı istinabe yazısına istinaden 28/3/2008 tarihinde Siirt

Cumhuriyet Başsavcılığınca H.O.nun tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur.

16. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının

27/6/2008 tarihli ve 2008/1698 Soruşturma ve E.2008/873 sayılı iddianamesi ile

"devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak, kişinin yerine

getirdiği kamu görevi nedeniyle kasten öldürme ve 6136 sayılı Yasa'ya

muhalefet" suçlarını işlediği iddia edilen başvurucu hakkında Diyarbakır

(CMK 250. madde ile yetkili) 6. Ağır Ceza Mahkemesinde (Diyarbakır 6. Ağır Ceza

Mahkemesi) kamu davası açılmıştır.

17. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince görülen

E.2008/377 sayılı davanın 2/9/2008 tarihli birinci oturumunda, iddianamenin

kabulüne dair karar ile 27/6/2008 tarihli iddianame ve ekleri okunmuştur.

Başvurucu, kimlik tespitini müteakip yaptığı savunmasında, kendisine isnat

edilen suçun işlendiği tarihin, anılan bölgeye intikalinden 1,5 ay öncesine

tekabül ettiğini ifade ederek H.O.nun duruşmaya çağrılarak huzurda ifadesinin

alınmasını talep etmiştir. Başka suçtan (İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince

görülen dava kapsamında) tutuklu olan başvurucunun, mevcut dava kapsamında

ayrıca tutuklanmasına ve H.O.nun duruşmada hazır bulundurulması için müzekkere

yazılmasına karar verilmiştir.

18. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince görülen

E.2008/377 sayılı davanın 21/10/2008 tarihli ikinci oturumunda, başvurucunun

nakli ve duruşmada hazır bulundurulması için (İzmir 2 No.lu F Tipi Yüksek

Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna) yazılan müzekkereye cevap verilmediği tespit

edilmiştir. Aynı oturumda, duruşmaya getirilen H.O.nun, iddia makamı ve

başvurucunun zorunlu müdafii huzurunda tanık sıfatıyla ifadesi alınmıştır.

Anılan tanığın duruşma tutanağına yansıyan ifadesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"Ben[im] soruşturma aşamasında vermiş olduğum

ifadelerim doğrudur. [D]aha önce 10.07.2007 tarihinde polise vermiş olduğum

ifadede ve özellikle 04.04.2006 günü Bingöl ili Genç ilçesi polis karakoluna

düzenlenen ve bir polis memurunun şehit edildiği olaya ilişkin olarak ...

ifadelerimi aynen tekrar ederim. [O] ifadelerime ekleyecek ve çıkarılacak bir

şey yoktur.

Tanığın dosyada mevcut dizi 177-186'd[a]ki 10.07.2007

tarihli kolluk ifadesi okundu soruldu: Okunan ifade bana aittir. [O] ifademde

de belirttiğim üzere ben duyduğum şeyleri anlattım ve aktardım. [Y]oksa benim

görgüye dayalı bir bilgim yoktur. [Ö]rgüt içerisinde benim kod adım

Özgür-Şerdem idi. Sertaç KILIÇARSLAN'ın kod adı ise Harun idi ..."

19. Başvurucunun zorunlu müdafii, aleyhe olan

beyanlarını kabul etmediğini ve önceki beyanları ile yeni beyanı arasında çelişki

bulunduğunu bildirdiği tanığın, başvurucu ile yüzleştirilmesini talep etmiştir.

20. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince, mevcut

davanın (E.2008/377) İzmir (CMK 250. madde ile yetkili) 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin E.2008/235 sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine ve

yargılamanın İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin belirtilen dosyası üzerinden

yürütülmesine, bilinmeyen bir tarihte karar verilmiştir.

3. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi

Önündeki Dava Süreci

a. E.2007/305 Sayılı Dosya

21. İzmir (CMK 250. madde ile yetkili) Cumhuriyet

Başsavcılığının 6/7/2007 tarihli ve 2007/377 Hazırlık ve E.2007/295 sayılı

iddianamesi ile "örgüt üyeliği, eylemde bulunmak, patlayıcı madde

bulundurmak, resmi evrakta sahtecilik ve 6136 sayılı [K]anun'a muhalefet"

suçlarını işlediği iddiası ile başvurucu hakkında İzmir (CMK 250. maddesi ile

yetkili) 10. Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır.

22. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince düzenlenen

18/7/2007 tarihli ve E.2007/305 sayılı tensip tutanağı ile diğer hususlara ek

olarak H.O.nun olay hakkında bilgi ve görgüsünün tespiti için bulunduğu yer

mahkemesine istinabe yazısı yazılmasına karar verilmiştir.

23. H.O.nun Siirt'te tutuklu olması nedeniyle

istinabe yazısı yazılan Siirt Ağır Ceza Mahkemesi Naip Hâkimliğince adı geçen

kişinin tanık sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Adı geçen tanığın tutanağa yansıyan

ifadesinin ilgili kısımları şöyledir:

"... 1999 yılında örgüte katıldım. Örgüte katılış

sürecimi, iddianameye konu erzak ve diğer maddelerin İzmir'e götürülmesi

konusunda daha önce verdiğim ayrıntılı ifademi tekrar ediyorum. Gerçek ismini

bilmediğim Soro kod adlı şahsı ayarladığı kamyonla yine Soro kod adlı kişinin

Harun kod adlı Sertaç ve beni görevlendirmesi üzerine iddianamede yer alan

malzemeleri Bornova Çiçekli köyüne 2006 yaz aylarında götürdük. ..."

24. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen

E.2007/305 sayılı davanın 18/10/2007 tarihli birinci oturumunda başvurucu,

tutuklu sanık sıfatıyla ve müdafii ile birlikte hazır bulundurulmuş ve

savunması alınmıştır.

25. Davanın 18/6/2008 tarihli oturumunda

başvurucunun müdafii, yazılı savunma dilekçesindeki beyanlarını tekrarlamıştır.

Başvurucu ise müdafiinin beyanlarına iştirak ettiğini bildirmiştir.

26. Davanın, başvurucunun müdafiinin katıldığı

7/5/2008 tarihli oturumunda, iddia makamı esas hakkında yazılı mütalaasını

sunmuştur. Anılan mütalaada özetle başvurucunun "terör örgütü üyesi

olmak, patlayıcı madde ve silah bulundurmak, sahte kimlik kullanmak"

fiillerini işlediği iddia edilmiş ve bu nedenle 12/4/1991 tarihli ve 3713

sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddesi çerçevesinde, 26/9/2004 tarihli

ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 58. maddesinin (9) numaralı, 314.

maddesinin (2) numaralı, 174. maddesinin (1) ve (2) numaralı ve 204. maddesinin

(1) numaralı fıkraları ile 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve

Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun'un 13. maddesinin ikinci fıkrası

gereğince cezalandırılması talep edilmiştir.

27. Davanın 8/10/2008 tarihli oturumunda

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince başvurucu hakkındaki ilgili dava

dosyasının birleştirilmesinin talep edildiği ve iddianamenin bir örneğinin

gönderildiğinin bildirilmesi üzerine başvurucu ve müdafii dosyaların

birleştirilmesine sözlü olarak itiraz etmişlerdir. İddia makamı da olumsuz

görüş bildirmiş ve 7/5/2008 tarihli oturumda sunulan esas hakkında mütalaayı

tekrar ettiğini ifade etmiştir. Esas hakkındaki savunmasını yapması istenen

başvurucunun, siyasi nitelikte ve terör örgütü propagandası içeren savunma

yaptığı gerekçesiyle savunmasının alınmasından vazgeçilmiştir. Duruşma

tutanağının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Sanık Sertaç Kılıçarslan'dan esas hakkındaki savunması

soruldu: Avukatımın beyanlarına aynen katılıyorum. [M]ağdurum. [T]ahliyeme

karar verilmesini talep ederim dedi.

Sanığın siyasi savunma yaptığı, yarım saat

beklenmesine rağmen kendisine yüklenen eylemler ile ilgili hiçbir beyanda

bulunmadığı ve terör örgütünün propagandasını yaptığı görülmekle özel durumu

ile ilgili savunma yapmayacaksa propaganda yapamayacağı hatırlatıldı. [S]anık yazmış

olduğu siyasi savunmayı okumak istediğini okumadığı takdirde yargının bağımsız

olmayacağını söyledi.

İDDİA MAKAMINDAN SORULDU; sanığın iddianamede

belirtilen suçlamalar dışında [PKK] terör örgütünün propagandasını yaptığı

anlaşıldığından bu duruma mahkeme kararı ile engel olunması ve diğer usul...

işlemlerin[in] yerine getirilmesi talep olunur dedi.

GG

Sanık Sertaç Kılıçarslan kendisine yüklenen eylemler

ile ilgili savunmada bulunmayıp PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı

anlaşıldığından ve savunma hakkını kötüye kullandığından sözlü savunmasının

alınmasından vazgeçilmesine, elinde okumakta olduğu 12 sayfa yazılı savunma

dilekçesinin alınarak dosyaya konulmasına oy birliği ile karar verildi. [A]çık

yargılamaya devam olundu.

..."

28. Anılan duruşma sonunda başvurucu hakkındaki

davanın 5271 sayılı Kanun'un 10. maddesi gereğince mevcut dosyadan ayrılarak

yeni bir esas numarasına kaydedilmesine karar verilmiştir. Aynı oturumda

hiyerarşik yapısına dâhil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım

etmek suçlarından, diğer sanıkların bir kısmı hakkında mahkûmiyet, bir kısmı

hakkında ise delil yetersizliği nedeniyle beraat kararları verilmiştir.

b. E.2008/235Sayılı Dosya

29. Tefrikine karar verilen, başvurucunun

yargılandığı dava dosyasına E.2008/235 numarası verilmiştir.

30. E.2008/235

sayılı davanın 22/1/2009 tarihli oturumunda, heyet değişikliği nedeniyle eski

tutanaklar ve iddianamenin kabulü kararı okunmuştur. Başvurucunun müdafii,

tefrik edilen dosyadaki beraat ve mahkûmiyet kararlarına katılan hâkimlerin,

başvurucu hakkındaki bu davanın duruşmalarına katılmalarının usule uygun

olmadığını, anılan hâkimlerin yargılamanın esası hakkındaki görüşlerini daha

önce açıkladıklarını, yargılamanın bir anlamı kalmadığını belirterek davadan

çekilmelerini talep etmiştir. Başvurucu, avukatının görüşlerine katıldığını,

savunmasını daha önce yaptığını, suçsuz olduğunu ifade etmiştir. Duruşma

sonunda Mahkemece, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesine yazılan müzekkere

cevabının beklenmesine, çekilme ve ret taleplerinin değerlendirilmesi için

dosyanın incelemeye alınmasına karar verilmiştir.

31. Davanın

1/4/2009 tarihli oturumunda Mahkemece "sanık müdafiinin ... daha önceki

... karara katılan üye hakimlerin çekilmesi, olmadığı takdirde reddine ilişkin

istemi süresinde ve yerinde olmadığından CMK 28. maddesi uyarınca 7 gün içinde

8. Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar"

verilmiştir. Duruşma sırasında Mahkemece, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi

tarafından E.2008/377 sayılı dava dosyasının mevcut dosya ile birleştirilmesine

karar verildiği tespit edilmiştir. Birleştirme konusunda iddia ve savunma

makamlarının olumsuz görüşleri üzerine Mahkeme, Diyarbakır 6. Ağır Ceza

Mahkemesinin birleştirme isteminin reddine, "[h]er iki dava dosyasının

incelenmesinde sanığa isnat edilen eylemlerin... Diyarbakır 6. Ağır Ceza

Mahkemesinde görülen davada [mevcut] olduğu, bu nedenle sanık hakkındaki

yargılamanın eylem ağırlığı bulunan Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesindeki

dosya ile birleştirilmesinin gerektiği anlaşılmakla ... davanın Diyarbakır 6.

Ağır Ceza Mahkemesine [ait] 2008/377 esas sayılı dava... ile birleştirilmesine,

... her iki mahkeme arasında meydana gelen birleştirme hususundaki ihtilafın

giderilmesi için dosyanın öncelikle YÜKSEK YETKİLİ YARGITAY 5. CEZA DAİRESİNE

GÖNDERİLMESİNE..." karar verilmiştir.

c. Yargı

Yeri Belirlenmesi Süreci

32. Yargıtay

Cumhuriyet Başsavcılığının 23/6/2009 tarihli ve 2009/152011 sayılı yazılı

görüşünde "her iki mahkemenin yargılama konusunun aynı olmasına, sanık

ve suç yönünden şahsi, hukuki ve fiili irtibat bulunduğu anlaşılmakla davaların

birlikte yürütülmesinde yarar görülmesine, iddianame tarihine ve Diyarbakır 6.

Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçesine göre, davaların İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin 2008/235 esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine, ... karar

verilmesi ..." talep edilerek dosya, Yargıtay 5. Ceza Dairesi

Başkanlığına sunulmuştur.

33. Yargıtay

5. Ceza Dairesinin 11/8/2009 tarihli ve E.2009/10636, K.2009/10117 sayılı

kararı ile "[i]ncelenen dosya içeriğine, sanıkların üzerine atılan

suçların niteliğine, iddianamede olayın anlatılış biçimine, her iki mahkemenin

dava dosyaları arasında sanık Sertaç Kılıça[r]slan ve suçlar yönünden şahsi,

hukuki ve fiili irtibat bulunduğu anlaşılmakla, davaların birlikte

yürütülmesinde yarar görüldüğünden, iddianame ve suç tarihleri de gözetilerek

İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin ... birleştirme kararının kaldırılmasına, ...

davanın İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin dosyası üzerinden yürütülmesine, ..."

karar verilmiştir.

d. E.2009/171Sayılı

Dosya

34. Yargıtay

5. Ceza Dairesinin, her iki davanın İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte

olan dava dosyası kapsamında birleştirilmesine dair 11/8/2009 tarihli kararı

üzerine her iki dava dosyası anılan Mahkemenin E.2009/171 sayılı dosya sırasına

kaydedilmiştir.

35. E.2009/171

sayılı davanın, başvurucu ve müdafiinin hazır bulunduğu 12/11/2009 tarihli

oturumunda Yargıtay 5. Ceza Dairesinin birleştirmeye dair 11/8/2009 tarihli

kararı okunmuştur. Duruşma sonunda bir kısım suçtan zarar görenlerin davaya

katılma taleplerinin kabulüne, ayrıca bir müzekkere cevabının beklenmesi ve bir

müştekinin beyanının alınması için istinabeye başvurulmasına karar verilmiştir.

36. Davanın

başvurucu ve müdafiinin hazır bulunduğu 4/3/2010 tarihli oturumunda, bir kısım

müzekkerelerin cevaplarının ulaşmadığı tespit edilmiştir. Aynı oturumda

başvurucu, tanık H.O.nun niçin aleyhinde beyanda bulunduğunu açıklamıştır.

Belirtilen beyanında başvurucu; H.O.nun kendisi aleyhine beyanda bulunmaya

zorlandığını, adı geçenin de "pişmanlık yasasından faydalanmak" için

aleyhinde ifade verdiğini, ifadelerinin çelişkili olduğunu, olayın geçtiği

bölgede "Harun" kod adlı başka kişiler de olduğunu, H.O. isimli şahısla

yüzleştirilmek istediğini belirtmiştir. Mahkeme ise başvurucunun bu talebinin,

"[d]osya kapsamına göre ... davaya yenilik getirmeyeceği"

gerekçesiyle reddine karar vermiştir.

37. Davanın

başvurucu ve müdafiinin hazır bulunduğu 23/6/2010 tarihli oturumunda bir kısım

şikâyetçilerin davaya katılma taleplerinin kabulü dışında esaslı herhangi bir

işlem yapılmamıştır.

38. Davanın

başvurucu ve müdafiinin hazır bulunduğu 13/10/2010 tarihli oturumunda esaslı

herhangi bir işlem yapılmamıştır.

39. Davanın

26/1/2011 tarihli oturumunda kendisine, istinabe yoluyla ifadesi alınan müşteki

beyanına bir diyeceği olup olmadığı sorulan başvurucunun cevabı duruşma

tutanağına "Sanığın Türkçe dışında anlaşılmayan bir dille cevap verdiği

görüldü. / Sanığa daha önce savunmalarını Türkçe yaptığı, Türkçe'yi yeterince

anlayıp konuşabildiği, bu nedenle başka bir dille savunma yapmasına yasal

olanak bulunmadığı, başka bir dille savunma yapmakta ısrar etmesi halinde

savunma yapma hakkından vazgeçmiş sayılabileceği ikaz edilip hatırlatıldı."

şeklinde yansımıştır. Başvurucu, savunmasını Kürtçe yapacağını, bu nedenle

Kürtçe bilen tercüman bulundurulmasını istediğini beyan etmiştir. Aynı oturumda

iddia makamı esas hakkında mütalaasını sunmuş olup mütalaanın ilgili kısımları

şöyledir:

"...

04.04.2006 tarihinde Bingöl ili, Genç ilçesi polis

merkezi ve lojmanlarına PKK terör örgütü mensupları tarafından silahlı

saldırıda bulunulduğu, saldırı neticesinde nöbet kulübesi önündeki polis memuru

C... B...'ın öldüğü, atılı saldırı olayı Cudi kod isimli örgüt mensubunun

[sözde] eyalet yönetimine teklif ettiği, Cudi kod adını kullanan örgüt

mensubunun bölgeyi çok iyi bildiği, eylem onayının alındığı, onay sonrası Soro,

Cudi, Harun, Şivan ve Civan kod adlı terör örgütü mensuplarının yanlarına

roketatar ve mühimmatı ile hazırlanan el bombası düzenekli C4 patlayıcı maddeyi

de alarak saldırının yapılacağı yere gittikleri, yapılan plan dahilinde

saldırının gerçekleştirildiği, saldırıyı gerçekleştiren grup içerisinde Harun

kod adını kullanan sanık Sertaç Kılıça[r]slan'ın da bulunduğu,

..."

40. İddia

makamının mütalaası üzerine başvurucunun müdafii, soruşturmanın genişletilmesi

talepleri ve esas hakkındaki savunmalarını sunabilmeleri için süre talep

etmiştir. Başvurucu da mütalaaya karşı savunmasını daha kapsamlı

hazırlayacağını bildirmiştir. Duruşma sonunda Mahkemece savunma için süre

taleplerinin kabulüne, başvurucunun "daha önce savunmalarını Türkçe

yapması nazara alındığından, Türkçe'yi yeterince anlayıp konuşabildiği, bu

nedenle başka bir dille savunma yapmasına yasal olarak imkan bulunmadığı"

gerekçesiyle başvurucunun Kürtçe tercüman talebinin reddine karar verilmiştir.

41. Davanın 21/4/2011 tarihli oturumunda iddia

makamı, esas hakkındaki mütalaasını tekrar etmiştir. Başvurucunun müdafii,

4/4/2006 tarihinde başvurucunun Türkiye'de olmadığına dair tanıklığı olan

M.A.C. ile aracı yağma edilen taksi şoförünün ifadelerinin alınmasını talep

etmiştir. Başvurucu ise müdafiinin belirttiklerinin doğru olduğunu, o tarihte

Türkiye'de olmadığını bilen başka kişiler de bulunduğunu ancak yurt dışında

olmaları nedeniyle bu kişilere ulaşmasının mümkün olmadığını, cezaevindeki

"psikolojik ve fiziki baskı" nedeniyle savunmasını hazırlamasının

güçleştiğini beyan ederek kendisine tekrar süre verilmesini talep etmiştir.

Duruşma sonunda Mahkemece başvurucu müdafiinin tanık dinletme talebi, M.A.C.

isimli şahıs yönünden kabul edilirken "aradan geçen süre, daha önce

taksi şoförünün de şahısları tanımıyor oluşu nazara alındığında teşhis

işleminin sağlıklı olamayacağı" gerekçesiyle taksi şoförünün

dinlenmesi talebinin reddine karar verilmiştir.

42. Davanın 22/8/2011 tarihli oturumunda, tutuklu

bulunduğu ceza infaz kurumundan getirtilmiş olan tanık M.A.C.nin beyanı

alınmıştır. Anılan tanığın duruşma tutanağına yansıyan beyanı şöyledir:

"Ben 2006 yılı Nisan ayı ortalarında Irak

ülkesinde Zap bölgesinde sanık Sertaç ile tanıştım. [K]ısa bir süre de yaklaşık

2 hafta kadar da birlikte kaldık. 2 hafta kadar bu birliktelikten sonra sanık

Sertaç ile ayrıldık. [B]ir daha da birbirimizi görmedik dedi.

Sanık müdafiinin talebi ile tanıktan soruldu:

04/04/2006 tarihinde Bingöl'deki saldırıyı medya vasıtasıyla duydum. Bu olayın

meydana geldiği tarihte sanık Sertaç da benim yanımdaydı. [Y]ani Zap bölgesinde

beraberdik dedi."

43. Başvurucunun müdafii; tanık H.O.nun aşamalarda

verdiği ifadelerinde 4/4/2006 tarihli olayla ilgili herhangi bir beyanı

bulunmadığını, sadece bir yerdeki anlatımında soyut olarak "Harun"

kod adlı bir kişiden söz ettiğini ancak bu kişinin müvekkili (başvurucu) olduğu

konusunda dosyada delil bulunmadığını, bu sebeple adı geçen tanığın Mahkeme

huzuruna getirilerek teşhis ve yüzleştirme yapılması gerektiğini, bu işlemden

sonra esas hakkında savunmalarını sunacaklarını ifade etmiştir. Başvurucu

müdafiinin bu talebi Mahkemece "dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve

yargılamanın geçirmiş olduğu aşama nazara alınarak" reddedilmiştir.

44. Davanın 12/12/2011 tarihli oturumunda iddia

makamının esas hakkındaki önceki mütalaası yeniden okunmuş olup mütalaaya karşı

diyecekleri sorulan başvurucu, Kürtçe savunma yapma talebini yinelemiştir.

Mahkemenin bunun yasal olarak mümkün olmadığını hatırlatması üzerine başvurucu,

savunma yapmayacağını bildirmiştir. Başvurucunun müdafii ise savunmalarını

hazırlamak için ek süre talep etmiş ve duruşma sonunda müdafie, sonraki oturum

tarihine kadar ek süre verilmiştir.

45. Davanın 28/3/2012 tarihli oturumunda iddia

makamı esas hakkındaki önceki mütalaasını tekrar etmiştir. Müdafi ise

başvurucunun cezaevinden göndermek istediği, 4/4/2006 tarihinde meydana gelen

olaya ilişkin tanıkların isimlerini içeren dilekçenin kendisine ulaşmadığını

ifade ederek konuya ilişkin olarak dinlenmesini istedikleri tanıkların

isimlerini Mahkemeye bildirmiştir. Başvurucuya diyecekleri sorulduğunda

-duruşma tutanağındaki tespite göre- Türkçe dışında bir dille cevap vermiştir.

Mahkemece "[d]osya kapsamı, ... birleşen Diyarbakır 6. ACM'ne ait

2008/377 [e]sas sayılı dosya içeriği, mevcut delil durumu nazara alınarak sanık

müdafii tarafından dinlenmesi talep edilen tanıkların dinlenmelerinin davaya

herhangi bir yenilik getirmeyeceği, zira yargılamanın geçirmiş olduğu aşama

itibariyle hızlı, etkin, adil yargılama ilkeleri de gözetilerek tanıkların

dinlenmesi yönündeki taleplerin reddine" oybirliği ile karar

verilmiştir.

46. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/4/2012

tarihli ve E.2009/171, K.2012/65 sayılı kararı ile "[s]ayı ve nitelik

bakımından vahim olan silah veya mermileri satın alınması taşınması

bulundurulması, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, tehlikeli

maddeleri izinsiz olarak bulundurma veya el değiştirme, resmi belgede

sahtecilik, tasarlayarak öldürme" suçlarını işlediği sabit görülen

başvurucunun, iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile buna ek olarak

toplam 22 yıl hapis ve 10.675 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar

verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:

"Sanık HARUN (K) SERTAÇ KILIÇARSLAN'ın 1998 yılı

Mayıs ayında PKK terör örgütüne Tatvan kırsalında katıldığı, aynı yıl Kuzey

Irak'ta bulunan HARKURK kampında 3 ay askeri ve siyasi eğitim aldığı, 1999

yılında KİNERE kampına gittiği, 2001 yılına kadar burada kaldığı, 2001 yılında

özel kuvvetler birliğine seçilip 6 ay boyunca yoğun olarak silah, bomba ve

patlayıcı eğitimi aldığı, 2002 yılında KANDİL dağı bölgesinde bulunan

ŞEHİTKAŞIN kampına geçtiği, 2004 yılı bahar aylarına kadar bu kampta kalıp daha

sonra BETİNA - ZAP bölgesinde özel kuvvetler kampında kaldığı, 2006 yılı bahar

aylarında Bingöl Genç kırsalına geldiği, 6 kişilik grup içerisinde yer aldığı,

grup üyelerinin SORO (K) CUDİ (K), ŞİVAN (K), CİVAN (K), ÖZGÜR ŞERDEM (K) H...

O... ve sanık HARUN (K) SERTAÇ KILIÇARSLAN'dan oluştuğu, 04/04/2006 günü bu

grubun Genç ilçesi Polis Merkezi Amirliği'ne ve Lojmanlarına karşı eylemde

bulunduğu, sanık HARUN (K) SERTAÇ KILIÇARSLAN'ın bizzat polis memurun maktül

C... B...'ı silahlarıyla öldürdüğü, diğer örgüt üyelerinin el bombası ve

roketatar ile karakola saldırdıkları, daha sonra grup sorumlusu SORO (K)'un

talimatıyla İzmir ve çevresinde eylem yapmak üzere görevlendirildiği, kendisine

2500 Dolar, ... ve malzeme verildiği, ayrıca örgütçe daha önce verilen sahte

kimliği de alarak Diyarbakır Lice kırsalında sürücülüğünü Ramazan'ın yaptığı

bir kamyon ile Bornova ilçesi Çiçekli Köyü kırsalına geldiği, mühimmatı üç ayrı

noktaya birlikte geldiği ÖZGÜR (K) H... O... ile birlikte gömdükleri, bir süre

eylem talimatı bekledikleri, bu arada eylem için keşif yaptığı, eylem yapmak

üzere hava radar Birliği'nin servis aracın[a] ve Bornova ilçesi Pınarbaşı

kırsalında bulunan LPG dolum tesislerine yönelik keşif yaptığı, hatta ... eylem

için 2 düzenek hazırladığı, bilahare yakalandığı anlaşılmıştır.

Tanık ÖZGÜR ŞERDEM (K) H... O... ... sanığın

04/04/2006 tarihinde Genç ilçesinde polis memuru C... B...'ın şehit edilmesi

olayını bizzat sanık SERTAÇ KILIÇARSLAN'ın gerçekleştirdiğini belirtmiş ve

teşhis etmiştir.

Sanık [da] aşamalardaki savunmalarında örgüte

katılışını, kamplarda aldığı eğitimleri, 2006 yılında Bingöl ilçesi Genç

kırsalında bulunduğunu, eylem yapmak üzere İzmir kırsalına geldiğini

söylemiştir. [A]ncak Genç ilçesindeki polis memuruna düzenlenen saldırıya

katıldığını kabul etmemiştir.

...

TOPLANAN DELİLLER VE TÜM DOSYA KAPSAMINA GÖRE

...

b-) Tanık ÖZGÜR ŞERDEM (K) H... O...'un beyanı,

sanığın belirtilen tarihlerde Bingöl ili Genç kırsalı[nda] olduğuna dair savunmaları,

adli tıp raporları, olay yeri tutanakları, ekspertiz raporları, müşteki

beyanları dikkate alındığında sanığın 04/04/2006 tarihinde maktül C... B...'ı

tabancayla öldürdüğü anlaşılmış olup, tasarlayarak yerine getirdiği kamu görevi

nedeniyle adam öldürmek suçundan TCK 82/1-a-g son cümle, 3713 sayılı [Y]asa'nın

5/1 maddeleri gereğince cezalandırması gerekmiştir.

..."

47. Temyiz yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 9.

Ceza Dairesinin 24/6/2013 tarihli ve E.2013/3869, K.2013/9735 sayılı ilamı ile

İlk Derece Mahkemesinin kararı onanmıştır.

48. Onama kararını 19/8/2013 tarihinde öğrendiğini

beyan eden başvurucu, 13/9/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

Başvurucunun, onama kararını daha önce öğrendiğine dair herhangi bir bilgi veya

belge tespit edilmemiştir.

B. İlgili Hukuk

1. Ceza Muhakemesi Kanunu

49. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza

Muhakemesi Kanunu'nun "Görülmekte olan davaların birleştirilmesi ve

ayrılması" kenar başlıklı 10. maddesinin (1) numaralı fırkası

şöyledir:

"Kovuşturma evresinin her aşamasında, bağlantılı ceza

davalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına yüksek görevli mahkemece karar

verilebilir."

50. 5271 sayılı Kanun'un "İddianamenin

iadesi" kenar başlıklı 174. maddesi şöyledir:

"(1) Mahkeme tarafından, iddianamenin ve soruşturma

evrakının verildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde soruşturma evresine

ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar

belirtilmek suretiyle;

a) 170 inci maddeye aykırı olarak düzenlenen,

b) Suçun sübûtuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut

bir delil toplanmadan düzenlenen,

c) Önödemeye veya uzlaşmaya tâbi olduğu soruşturma

dosyasından açıkça anlaşılan işlerde önödeme veya uzlaşma usulü uygulanmaksızın

düzenlenen,

İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar

verilir.

(2) Suçun hukukî nitelendirilmesi sebebiyle iddianame

iade edilemez.

(3) En geç birinci fıkrada belirtilen süre sonunda

iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır.

(4) Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine,

kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten

sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun

bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir.

İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi

yoluna gidilemez.

(5) İade kararına karşı Cumhuriyet savcısı itiraz

edebilir."

51. 5271 sayılı Kanun'un "Tanık ve

bilirkişinin naiple veya istinabe yoluyla dinlenmeleri" kenar başlıklı

180. maddesi şöyledir:

"(1) Hastalık veya malûllük veya giderilmesi

olanağı bulunmayan başka bir nedenle bir tanık veya bilirkişinin uzun ve

önceden bilinmeyen bir zaman için duruşmada hazır bulunmasının olanaklı

bulunmayacağı anlaşılırsa, mahkeme onun bir naiple veya istinabe yoluyla

dinlenmesine karar verebilir.

(2) Bu hüküm, konutlarının yetkili mahkemenin yargı

çevresi dışında bulunmasından dolayı getirilmesi zor olan tanık ve bilirkişinin

dinlenmesinde de uygulanır.

(3) Davayı görmekte olan mahkeme, zorunluluk

olmadıkça, büyükşehir belediye sınırları içerisinde bulunan şikâyetçi, katılan,

sanık, müdafi veya vekil, tanık ve bilirkişilerin istinabe yoluyla dinlenmesine

karar veremez.

(4) İstinabe olunan mahkeme, büyükşehir belediye

sınırları içerisinde ise, ilgililer kendi yargı çevresinde bulunmasa da

büyükşehir belediye sınırları içerisinde yerine getirilmesi gereken istinabe

evrakını geri çevirmeksizin gereğini yapar.

(5) Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre tanık veya

bilirkişinin aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması

suretiyle dinlenebilmeleri olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak

ifade alınır. Buna olanak verecek teknik donanımın kurulmasına ve

kullanılmasına ilişkin esas ve usuller yönetmelikte gösterilir."

52. 5271 sayılı Kanun'un "Duruşmanın başlaması"

kenar başlıklı 191. maddesinin (1) numaralı fırkası şöyledir:

"(1) Sanığın ve müdafiinin hazır bulunup

bulunmadığı, çağrılmış tanık ve bilirkişilerin gelip gelmedikleri saptanarak

duruşmaya başlanır. Sanık, duruşmaya bağsız olarak alınır. Mahkeme başkanı veya

hâkim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar.

"

2. Türk Ceza Kanunu

53. 5237 sayılı Kanun'un "Suçta tekerrür

ve özel tehlikeli suçlular" kenar başlıklı 58. maddesinin (6) ve (9)

numaralı fıkraları şöyledir:

"(6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza,

mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında

cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır.

...

(9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın

infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, ... örgüt mensubu suçlu

hakkında da uygulanmasına hükmedilir."

54. 5237 sayılı Kanun'un "Nitelikli haller"

kenar başlıklı 82. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"(1) Kasten öldürme suçunun;

a) Tasarlayarak,

...

g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

...

İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis

cezası ile cezalandırılır."

55. 5237 sayılı Kanun'un "Tehlikeli

maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi" kenar

başlıklı 174. maddesi şöyledir:

"(1) Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın,

patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli

hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal,

ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza

eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve

beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Yetkili makamların izni

olmaksızın, bu fıkra kapsamına giren maddelerin imalinde, işlenmesinde veya

kullanılmasında gerekli olan malzeme ve teçhizatı ihraç eden kişi de aynı ceza

ile cezalandırılır.

(2) Bu fiillerin suç işlemek için teşkil edilmiş bir

örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında

artırılır.

..."

56. 5237 sayılı Kanun'un "Resmi belgede

sahtecilik" kenar başlıklı 204. maddesinin (1) numaralı fırkası

şöyledir:

"(1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen,

gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte

resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile

cezalandırılır."

57. 5237 sayılı Kanun'un "Devletin

birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak" kenar başlıklı 302. maddesinin

(1) numaralı fırkası şöyledir:

"(1) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/36 md.) Devlet topraklarının

tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya

Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin

egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya

yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile

cezalandırılır."

3. Diğer Mevzuat

58. 3713 sayılı Kanun'un "Cezaların

artırılması" kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir:

"3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler

hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para

cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak

cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın

yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezasına hükmolunur.

Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması

dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu

madde hükmüne göre cezada artırım yapılır. Ancak, yapılacak artırım, cezanın

üçte ikisinden az olamaz.

..."

59. 6136 sayılı Kanun'un 13. maddesinin ikinci

fıkrası şöyledir:

"Ateşli silahın, bu Kanunun 12 nci maddesinin

dördüncü fıkrasında sayılanlardan olması ya da silâh veya mermilerin sayı veya

nitelik bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve

beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur."

60. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve

Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesi şöyledir:

“(1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı

rejimine ait esaslar aşağıda gösterilmiştir:

a) Hükümlü, tek kişilik odada barındırılır.

b) Hükümlüye, günde bir saat açık havaya çıkma ve spor

yapma hakkı tanınır.

c) Risk ve güvenlik gerekleri ile iyileştirme ve

eğitim çalışmalarında gösterdiği gayret ve iyi hâle göre; hükümlünün, açık

havaya çıkma ve spor yapma süresi uzatılabileceği gibi kendisi ile aynı ünitede

kalan hükümlülerle temasta bulunmasına sınırlı olarak izin verilebilir.

d) Hükümlü, yaşadığı yerin olanak verdiği ve idare

kurulunun uygun göreceği bir sanat veya meslek etkinliğini yürütebilir.

e) Hükümlü, kurum idare kurulunun uygun gördüğü

hâllerde ve onbeş günde bir kez olmak üzere (f) bendinde gösterilen kişilere,

süresi on dakikayı geçmemek üzere telefon edebilir.

f) Hükümlüyü; eşi, altsoy ve üstsoyu, kardeşleri ve

vasisi, belirlenen gün, saat ve koşullar içerisinde onbeş günlük aralıklarla ve

günde bir saati geçmemek üzere ziyaret edebilirler.

g) Hükümlü hiçbir suretle ceza infaz kurumu dışında

çalıştırılamaz ve kendisine izin verilmez.

h) Hükümlü, kurum iç yönetmeliğinde belirtilenlerin

dışında herhangi bir spor ve iyileştirme faaliyetine katılamaz.

ı) Hükümlünün cezasının infazına, hiçbir surette ara

verilemez. Hükümlü hakkında uygulanacak tüm sağlık tedbirleri, tıbbî tetkik ve

zorunluluklar hariç ceza infaz kurumlarında, mümkün olmadığı takdirde tam

teşekküllü Devlet ya da üniversite hastanelerinin tek kişilik ve yüksek

güvenlikli mahkûm koğuşlarında uygulanır.”

61. 16/5/2001 tarihli ve 4675 sayılı İnfaz

Hâkimliği Kanunu'nun "İnfaz hâkimliklerinin görevleri" kenar

başlıklı 4. maddesi şöyledir:

“İnfaz hâkimliklerinin görevleri şunlardır :

1. Hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumları ve

tutukevlerine kabul edilmeleri, yerleştirilmeleri, barındırılmaları, ısıtılmaları

ve giydirilmeleri, beslenmeleri, temizliklerinin sağlanması, bedensel ve ruhsal

sağlıklarının korunması amacıyla muayene ve tedavilerinin yaptırılması,

dışarıyla ilişkileri, çalıştırılmaları gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin

şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak.

2. Hükümlülerin cezalarının infazı, müşahadeye tâbi

tutulmaları, açık cezaevlerine ayrılmaları, izin, sevk, nakil ve tahliyeleri;

tutukluların sevk ve tahliyeleri gibi işlem veya faaliyetlere ilişkin

şikâyetleri incelemek ve karara bağlamak.

3. Hükümlü ve tutuklular hakkında alınan disiplin

tedbirleri ve verilen disiplin cezalarının kanun, tüzük veya yönetmelik

hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu iddiasıyla yapılan şikâyetleri

incelemek ve karara bağlamak.

4. Ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme

kurullarının kendi yetki alanlarına giren ceza infaz kurumları ve

tutukevlerindeki tespitleri ile ilgili olarak düzenleyip intikal ettirdikleri

raporları inceleyerek, varsa şikâyet niteliğindeki konular hakkında karar

vermek.

5. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.

Kanunlarda başka bir yargı merciine bırakılan konulara

ilişkin hükümler saklıdır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

62. Mahkemenin 18/2/2016 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

63. Başvurucu ilk olarak gözaltına alındıktan

sonra psikolojik baskı altında tutulduğunu, darp edildiğini, uzun süre ormanlık

alanda bekletilerek ölümle tehdit edildiğini, doktora erişim imkânı

sağlanmadığını, doktor raporlarının usulüne uygun düzenlenmediğini,

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının kötü muamele teşkil ettiğini, bu

çerçevede Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

64. Başvurucu ikinci olarak yakalama sırasında

derhâl haklarının hatırlatılmadığını, hangi suç şüphesi ile gözaltına

alındığının, hakkındaki iddianın ne olduğunun, gözaltına alınma gerekçesinin

dayanağı olan delillerin, yakalama ve gözaltına alma işlemlerinin dayanak

belgelerinin kendisine bildirilmediğini, yakalama sonrasında yakınlarına haber

verilmediğini, tutukluluk durumunun periyodik incelemesinde duruşma

yapılmadığını, tutukluluğun değerlendirilmesine dair kararların, Cumhuriyet

savcısının mütalaalarının kendisine bildirilmediğini ve kendisine bunlara karşı

itiraz imkânı tanınmadığını, soyut ve matbu ifadelerle tutuklama ve

tutukluluğun devamı kararları verildiğini, gerçek bir hukuki denetim

yapılmadığını, süresi içinde yetkili hâkim önüne çıkarılmadığını, tutukluluk

süresinin makul süreyi aştığını, tutukluluk hâlinin devamına karşı

itirazlarının etkili bir şekilde incelenmediğini, İlk Derece Mahkemesinin nihai

kararının onanmasına kadar geçen süre zarfında tutukluluk durumunun

incelenmediğini, bu nedenlerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

65. Başvurucu

üçüncü olarak özel yetkili mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadıklarını,

değerlendirme aşamasında iddianamenin kendisine tebliğ edilmediğini, atılı suçu

işlemediğini, suç ile arasında illiyet bağı kurulmadığını, suçsuzluğunu ispata

yönelik tanık dinletme ve yeniden teşhis yapılması taleplerinin Mahkemece

yeterli gerekçe sunulmaksızın reddedildiğini, duruşmaya katılarak

"itirafçı" tanığa soru sorma imkânından mahrum bırakıldığını, anılan

tanığın dosyanın birleştirildiği diğer Mahkeme tarafından istinabe yoluyla

dinlenmesi nedeniyle tanığa soru sorma imkânı sağlanmadığını, yargılamanın uzun

sürdüğünü, ana dilde savunma yapma imkânı tanınmadığını, merci tayini prosedürü

kapsamında Yargıtay Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmediğini, dosyanın

olayın meydana geldiği yerden başka bir mahkeme önündeki dosya ile

birleştirilmesinin kanuni hâkim güvencesine aykırı olduğunu, örgüt propagandası

yaptığı gerekçesiyle savunmasının kesildiğini, mahkeme heyetinin tarafsızlığını

yitirdiğini, temyiz duruşmasında hazır bulundurulmadığını ve avukatının

katılmasının engellendiğini, temyiz incelemesi yapan Yargıtay Özel Dairesinin

etkili bir temyiz denetimi yapmadığını, bu nedenlerle Anayasa'nın 36.

maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

66. Başvurucu

son olarak 5237 sayılı Kanun'un 53. maddesi gereğince hakkında uygulanan,

medeni haklarına ilişkin sınırlamalar nedeniyle Anayasa'nın 20. maddesinin,

Kürt kökenli olmasına bağlı olarak hakkındaki yargılama ve ispat standartları

konusunda ayrımcılık yapıldığını iddia ederek Anayasa'nın 36. ve 38. maddeleri

ile bağlantılı olarak 10. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

67. Başvurucu,

başvuru tarihi itibarıyla altı yıldır tutuklu olması nedeniyle başvuru harç ve

giderlerini ödeyecek gelirinin bulunmadığını belirterek adli yardımdan

faydalandırılma ve ayrıca iddia ettiği 50.000 TL maddi ve 150.000 TL manevi

zararını karşılayacak ve adil tatmin sağlayacak bir tazminata hükmedilmesi

taleplerinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Adli

Yardım Talebi Yönünden

68. Uzun

süredir cezaevinde bulunan ve herhangi bir geliri olduğuna dair bilgi elde

edilemeyen başvurucunun, geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin

yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu kanaatine ulaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Mehmet Şerif Ay (B. No: 2012/1181, 17/9/2013)

kararında belirtilen adli yardım talebinin değerlendirilmesine ilişkin ilkeler

temelinde başvurucunun, açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin

kabulü gerekir.

2.

Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Kişi

Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

69. Başvurucu;

yakalama sırasında derhâl haklarının hatırlatılmadığını, hangi

suç şüphesi ile gözaltına alındığının, hakkındaki iddianın ne olduğunun,

gözaltına alınma gerekçesinin dayanağı olan delillerin, yakalama ve gözaltına

alma işlemlerinin dayanak belgelerinin kendisine bildirilmediğini, yakalama

sonrasında yakınlarına haber verilmediğini, tutukluluk durumunun periyodik

incelemesinde duruşma yapılmadığını, tutukluluğun değerlendirilmesine dair

kararların, Cumhuriyet savcısının mütalaalarının kendisine bildirilmediğini ve

bunlara karşı itiraz imkânı tanınmadığını, dayanılan somut olay ve deliller

açıklanmaksızın soyut ve matbu (klişe veya basmakalıp) ifadelerle tutuklama ve

tutukluluğun devamına karar verildiğini, gerçek bir hukuki denetim

yapılmadığını, 26/5/2007 tarihinde gözaltına alındığını, 30/5/2007 akşamı hâkim

önüne çıkarılarak tutuklandığını, ilk duruşmaya çıkarılarak savunmasının

alındığı tarihin 18/7/2007 olduğunu, bu çerçevede süresi içinde yetkili hâkim

önüne çıkarılmadığını, tutukluluk süresinin makul olmadığını, tutukluluk

hâlinin devamına karşı itirazlarının etkili bir şekilde incelenmediğini, itiraz

merciinin hiçbir şekilde Mahkemenin verdiği ret kararını kaldırmadığını, ilk

derece mahkemesinin nihai kararından kararının onanmasına kadar geçen süre

zarfında tutukluluk durumunun incelenmediğini ileri sürmüştür.

70. Bakanlık

görüş yazısında İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 12/4/2012 tarihli kararıyla

başvurucunun çeşitli suçlardan mahkûmiyetine ve tutukluluk hâlinin devamına

karar verildiği, başvurucunun tutukluluk hâlinin, davanın esasına ilişkin

kararın 12/4/2012 tarihinde açıklanması ile sona erdiği, bu itibarla

başvurucunun şikâyetinin zaman bakımından kabul edilebilirliğinin takdirinin

Anayasa Mahkemesine ait olduğu bildirilmiştir.

71. Başvurucu;

tutukluluk hâlinin Yargıtayın onama kararının Yerel Mahkemeye ulaşmasına kadar

devam ettiğini, Yerel Mahkemenin esasa ilişkin hükmünü açıklamasının tutukluluk

hâlinin devamına gerekçe olamayacağını, yeni kanunda beş yıl tutuklu kalan

kişinin kararı kesinleşmedikçe tahliye edilmesi yolunun açıldığını ve beş yıl

tutuklu kaldığı hâlde dosyası Yargıtayda temyiz incelemesinde olan çoğu

mahpusun tahliye edildiğini, buna rağmen Yerel Mahkemenin, dosyanın Yargıtayda

olmasını gerekçe göstererek tahliye kararı vermediğini, ayrıca haksız yere

verilen mahkûmiyet kararının özgürlük ve güvenlik hakkını da ihlal ettiğini

ifade etmiştir.

72. Anayasa

Mahkemesi, benzer iddiaların ileri sürüldüğü başvurulara ilişkin olarak birçok

kararında “zaman bakımından yetkisi”yle ilgili ilkeleri belirlemiştir. İlk

derece mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, anılan yetkinin başladığı

23/9/2012 tarihinden sonra verilmiş olması gerektiği, bu tarihten önce verilen

bir nihai kararla sona eren tutukluluk hâllerine ilişkin başvuruların zaman

bakımından yetki dışında kaldığı kabul edilmiştir (Osman Büyüksu, B. No:

2013/5512, 3/4/2014, §§ 20-24; Ali Öksüz, B. No: 2013/6065, 3/4/2014, §§

20-23; Cevdet Genç, B. No: 2012/142, 9/1/2014, §§ 24-29). Bu ilkeler

temelinde yapılan değerlendirmede başvurucunun tutukluluk hâli, nihai kararın

verildiği 12/4/2012 tarihinde sona ermiş olduğundan başvurunun bu kısmının zaman

bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b. İşkence,

Eziyet veya İnsan Haysiyeti İle Bağdaşmayan Muamele Yasağının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

73. Başvurucu;

gözaltına alındıktan sonra psikolojik baskı altında tutulduğunu, darp

edildiğini, uzun süre ormanlık alanda bekletilerek ölümle tehdit edildiğini,

doktora erişim imkânı sağlanmadığını, doktor raporlarının usulüne uygun

düzenlenmediğini, bu çerçevede Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

74. Bakanlık

görüşünde, başvurucunun belirtilen iddiasının kabul edilebilirliğine ilişkin

olarak görüş bildirilmemiştir.

75. Anayasa’nın

17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

"Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma

ve geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan

haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

76. Bireyin,

bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17.

maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir

bir iddiasının bulunması hâlinde olay hakkında etkili resmî bir soruşturmanın

yürütülmesi gerekmektedir (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

25). Ancak bu konuda bir soruşturmanın başlayabilmesi için öncelikle işkence ve

kötü muamele konusundaki iddialar uygun delillerle desteklenmelidir. İddia

edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için her türlü makul şüpheden uzak

kanıtların varlığı gerekir. Bu nitelikteki bir kanıt; yeterince ciddi, açık ve

tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilemeyen birtakım karinelerden de

oluşabilir. Ancak bu uygun koşulların tespiti hâlinde bir soruşturma

yükümlülüğünün bulunduğundan bahsedilebilir (C.D., B. No: 2013/394,

6/3/2014, § 28).

77. Söz

konusu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya

elverişli olmalıdır. Şayet bu mümkün olmazsa bu madde, sahip olduğu öneme

rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı hâllerde devlet görevlilerinin

fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin

haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır. Devletin pozitif yükümlülüğü

kapsamında bazen tek başına soruşturma yapılmamış olması yahut yeterli

soruşturma yapılmamış olması da kötü muamele teşkil edebilmektedir. Bu bağlamda

soruşturmanın derhâl başlaması, kamu denetimine tabi olarak bağımsız biçimde,

özenli ve süratli yürütülmesi ve bir bütün olarak etkili olması gerekir (Tahir

Canan, § 25).

78. Somut

olay bu ilkeler kapsamında incelendiğinde başvurucunun, iddialarını bir doktor

raporu veya gerçekten kötü muamele gördüğüne dair makul bir açıklamayı

destekleyen bir kanıt unsuruna ya da delil başlangıcına dayandırmadığı

anlaşılmaktadır. Gerek başvuru dosyasında gerekse yargılamaya konu dosyada,

başvurucunun kolluk görevlilerince yakalandığı ve sonrasında gözaltında tutulduğu

sırada Anayasa’nın 17. maddesine aykırılık teşkil edecek bir kötü muameleye

maruz kaldığı izlenimi doğuran ya da soruşturma organları nezdinde bu

kapsamdaki iddialarını ileri sürdüğünü ya da hakkında düzenlenen doktor

raporlarına itiraz ettiğini ortaya koyan herhangi bir bilgi ya da belge

bulunmamaktadır. Ayrıca kolluk görevlileri önünde verilenler de dâhil olmak

üzere başvurucunun tüm ifade ve savunmaları avukat huzurunda alınmış olup

Cumhuriyet savcısı ya da sorgu hâkimi tarafından dinlendiği sırada da işkence

gördüğüne yönelik herhangi bir beyanda bulunmadığı görülmektedir.

79. Öte

yandan hakkında yürütülen adli soruşturma kapsamında özgürlüğünden yoksun

bırakılan bir kimsenin içinde bulunduğu hassas durum da gözönüne alındığında

gözaltı sırasında şiddete maruz kaldığını kanıtlayacak doktor raporu elde

etmesinin zor olabileceği kabul edilmelidir. Bununla birlikte başvuru formu ve

eklerinde, başvurucunun gözaltına alınırken ve gözaltından çıkarılırken

düzenlenmesi yasa gereği zorunlu olan doktor raporlarına itiraz ettiği veya

başka bir doktor tarafından muayene edilmeyi talep ettiği ya da insan haysiyeti

ile bağdaşmayan muamelede bulunduğunu iddia ettiği görevliler hakkında

şikâyetçi olduğu ve bu anlamda soruşturma makamlarını harekete geçirme girişiminde

bulunduğu yönünde herhangi bir tespite rastlanmamıştır.

80. Bu

açıklamalar ışığında başvurucunun, gözaltına alındıktan sonra işkence, eziyet

veya insan haysiyeti ile bağdaşmayan muameleye tabi tutulduğunun ispatını

mümkünkılar nitelikte -her türlü makul şüpheden uzak- hiçbir kanıt unsuru

bulunmadığı dolayısıyla Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamındaki

iddialarının soyut ve kanıtlanmamış şikâyetlerden oluştuğu anlaşılmaktadır.

81. Açıklanan

nedenlerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Adil

Yargılanma Hakkı Kapsamındaki Şikâyetler

i Davaya

Bakan Mahkemenin Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Devamı Niteliğinde Olduğuna

İlişkin İddia

82. Başvurucu;

5271 sayılı Kanun'un 250. maddesi ile görevli Mahkemenin özel statülü olarak

kurulmasının, adil yargılanma hakkı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin

(Sözleşme) tanıdığı çoğu hakkı baştan ortadan kaldırdığını, devlet güvenlik

mahkemelerinin (DGM) sadece adlarının değiştiğini, bu mahkemelerin özel

statülerini yeni kanunda da aynen koruduğunu, DGM’lerin tarafsız olmadıklarını,

adil yargılama yapmadıklarını, bu mahkemelerin kuruluşlarının Sözleşme ile

koruma altına alınan hakları ihlal ettiğine dair sayısız Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi (AİHM) kararı mevcut olduğunu, devlete karşı işlenen veya örgütlü

suçlar için ayrı statüye sahip mahkemeler kurulmasının ve kendisinin bu

mahkemede yargılanmasının kanuni hâkim güvencesine aykırı olduğunu, bu

çerçevede Anayasa’nın 37. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

83. 30/3/2011

tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri

Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru usulü” kenar başlıklı 47. maddesinin

(3) numaralı fıkrası şöyledir:

“Başvuru dilekçesinde … işlem, eylem

ya da ihmal nedeniyle ihlal edildiği ileri sürülen hak ve özgürlüğün ve

dayanılan Anayasa hükümlerinin, ihlal gerekçelerinin, … belirtilmesi gerekir.

Başvuru dilekçesine, dayanılan deliller ile ihlale neden olduğu ileri sürülen

işlem veya kararların aslı ya da örneğinin ve harcın ödendiğine dair belgenin

eklenmesi şarttır.”

84. 6216

sayılı Kanun’un, “Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve

incelenmesi” kenar başlıklı 48. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları

şöyledir:

“(1) Bireysel başvuru hakkında kabul

edilebilirlik kararı verilebilmesi için 45 ila 47 nci maddelerde öngörülen

şartların taşınması gerekir.

(2) Mahkeme, … açıkça dayanaktan

yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

85. Anayasa

Mahkemesi İçtüzüğü’nün (İçtüzük) bireysel başvuruların içeriğini düzenleyen “Bireysel

başvuru formu ve ekleri” kenar başlıklı 59. maddesinin ilgili bölümü

şöyledir:

“…

(2) Başvuru formunda aşağıdaki

hususlar yer alır:

…

d) Bireysel başvuru kapsamındaki

haklardan hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeler ve

delillere ait özlü açıklamalar.

e) Başvurucunun güncel ve kişisel bir

temel hakkının doğrudan zedelendiği iddiasının dayanakları.

…”

86. 6216

sayılı Kanun’un 47. maddesinin (3) numaralı, 48. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları ile İçtüzük'ün 59. maddesinin ilgili fıkraları uyarınca başvurucunun,

başvuru konusu olaylara ilişkin iddialarını açıklama, dayanılan Anayasa

hükmünün ihlal edildiğine dair hukuki iddialarını kanıtlama, bireysel başvuru kapsamındaki

haklardan hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeleri

ve delilleri sunma yükümlülüğü bulunmaktadır (S.S.A., B. No: 2013/2355,

7/11/2013, § 38; Veli Özdemir, B. No: 2013/276, 9/1/2014, §§ 19, 20).

87. Belirtilen

koşullar yerine getirilmediği takdirde Anayasa Mahkemesince başvurunun, açıkça

dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar

verilebilir.

88. Başvurucu,

ihlal iddiasını salt 5271 sayılı Kanun'un 250. maddesi ile görevli Mahkemenin

özel statülü olarak kurulmasına ve DGM’lerin uzantısı olduğu iddiasına

dayandırmış ve anılan Mahkemenin "adil yargılanma hakkı ve Sözleşme'nin

tanıdığı çoğu hakkı ... ortadan kaldırdığı" iddiasını

temellendirmemiştir. Bir başka ifadeyle Mahkemenin hangi somut özelliğinin,

adil yargılanma hakkını ihlal ettiği konusunda bir açıklamada bulunmamıştır. Bu

nedenle ihlal iddiası ve bu iddianın temelindeki olguların ispatına ilişkin

yeterli açıklamalarda bulunmayan başvurucunun, iddiasını kanıtlayamadığı

sonucuna ulaşılmıştır.

89. Açıklanan

nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden

incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

ii. Değerlendirme Aşamasında

İddianamenin Tebliğ Edilmediğine İlişkin İddia

90. Başvurucu, değerlendirilmesi ve kabulü

sürecinde iddianamenin kendisine tebliğ edilmediğini ve kendisine iddianameye

itiraz hakkı tanınmadığını ileri sürmüştür.

91. Bakanlık görüş yazısında başvurucunun bu

iddiasının kabul edilebilirliği konusunda görüş bildirilmemiştir.

92. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar

başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

93. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı”

kenar başlıklı 6. maddesi şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini istemek hakkına sahiptir. …”

94. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında

herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde

davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip

olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı

düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil

yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi

gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).

95. Sözleşme’nin adil yargılanma hakkını

düzenleyen 6. maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin “medeni

hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların” ve bir “suç isnadının”

esasının karara bağlanması esnasında geçerli olduğu belirtilerek hakkın kapsamı

bu konularla sınırlandırılmıştır. Hak arama hürriyetinin ihlal edildiği

gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilmek için başvurucunun ya medeni hak ve

yükümlülükleriyle ilgili bir uyuşmazlığın tarafı olması ya da başvurucuya

yönelik bir suç isnadının esası hakkında karar verilmiş olması gerektiği

anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bahsedilen hâller dışında kalan adil yargılanma

hakkının ihlali iddiasına dayanan başvurular Anayasa ve Sözleşme kapsamı

dışında kalacağından bireysel başvuruya konu olamaz (Onurhan Solmaz, §

23).

96. 5271

sayılı Kanun'un "İddianamenin iadesi" kenar başlıklı 174.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında iddianamenin, iddianame ve soruşturma

evrakının Mahkemeye verildiği tarihten itibaren en geç on beş gün içinde eksik

veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine

karar verilebileceği belirtilmiştir. Anılan maddenin (3) numaralı fıkrasına

göre de belirtilen süre sonunda iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır.

Öte yandan anılan Kanun'un 191. maddesinin (1) numaralı fıkrasında duruşmanın

başladığının, iddianamenin kabulü kararı okunarak açıklanacağı belirtilmiştir.

Bu itibarla 5271 sayılı Kanun'da, kabulü aşamasında "iddianamenin"

veya kabul edildikten sonra "iddianamenin kabulü kararının" taraflara

tebliği için bir usul belirlenmemiştir. Ayrıca iddianamenin kabulüne itiraz

mümkün değildir. (Abdulvahap Aydemir ve Yusuf Candemir, B. No:

2013/7349, 1/12/2015, § 77).

97. İlgili

hukuk hükümleri (bkz. § 50) çerçevesinde ceza muhakemesi sürecine has bir ön

inceleme niteliğinde olduğu anlaşılan iddianamenin değerlendirilmesi

sürecindeki incelemenin konusu, "iddianame"nin kendisi olup

"cezai alanda ... yöneltilen suçlamaların esası konusunda"

herhangi bir inceleme yapılmamaktadır. Diğer taraftan, adil yargılanma hakkı

bireylere, kovuşturulmamayı isteme gibi bir hak da sağlamamaktadır (Abdulvahap

Aydemir ve Yusuf Candemir, § 78).

98. Bu

nedenle iddianamenin değerlendirilmesi prosedürüne ilişkin iddiaların

konusunun, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanının kapsamı dışında yer

aldığının kabulü gerekir.

99. Açıklanan

nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

iii. Ana

Dilde Savunma Yapma İmkânı Sağlanmadığına İlişkin İddia

100. Başvurucu,

kendisini ana dilinde savunmak istemesine rağmen buna izin verilmemesi

nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

101. Anayasa’nın

“Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan

faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve

savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

102. Sözleşme'nin

"Adil yargılanma hakkı" başlıklı 6. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:

"3. Bir suç ile itham edilen

herkes aşağıdaki asgarî haklara sahiptir:

...

e) Mahkemede kullanılan dili

anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz

olarak yararlanmak."

103. Anayasa’nın

36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan

faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve

savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da

adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve

içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, § 22).

104. Sözleşme'nin

6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (e) bendi, hakkında suç isnadı olan

sanığın, mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir

tercümanın yardımından ücretsiz olarak yararlanma hakkını güvence altına alır.

Bu hak yalnızca hakkında suç isnadında bulunulan kişilere tanınmış bir haktır

ve bu haktan faydalanabilmek için sanığın ödeme gücü olup olmamasının bir önemi

bulunmamaktadır (Ali İlhan Bayar, B. No: 2013/725, 19/11/2014, § 51).

105. Tercüman

hakkı, hem belgelerin çevirisine hem de sözlü ifadelere uygulanır; her iki

durumda da adil bir yargılama yapılabilmesi için gerekli olan çevirinin

yapılması gerekmektedir. Bu hak duruşmada söylenen her sözcüğün ya da tüm

belgelerin çevrilmesini gerektirmez. Değerlendirilecek husus, sanığın

hakkındaki suçlamaları tümüyle anlayıp yanıt verebilecek düzeyde olup

olmadığıdır (Kamasinski/Avusturya, B. No: 9783/82, 19/12/1989, § 74).

106. Tercüman isteyen herkesin değil, adil bir

yargılamadan umulan yararın sağlanması amacıyla ve yalnızca yargılamada

kullanılan dili bilmeyen, anlamayan ve konuşamayan kişilere tercüman atanması

bir zorunluluktur. Yargılamada kullanılan dili bilmeyen, anlamayan ve

konuşamayan kişilerin bir tercümanın yardımına ihtiyaç duyması hâlinde devletin

çeviri sağlama yükümlülüğü doğar. Ancak somut başvuru açısından çözümlenmesi

gereken asıl mesele, devletin yükümlülüğünün tercüman isteyen tüm sanıklar

bakımından geçerli olup olmadığıdır. Bu noktada tercüman hakkının sınırlı bir

hak olduğunu kabul etmek gerekmektedir (İlhan Bayar, B. No: 2013/4458,

25/6/2015, § 19).

107. Bu kişilerin böyle bir ihtiyacının bulunup

bulunmadığını belirlemek davaya bakan hâkimin görevidir. Hâkim, sanıkla

görüştükten sonra yargılamada tercüman bulunmamasından sanığın zarar

görmeyeceğinden emin olmadır (Cuscani/Birleşik Krallık, B. No: 32771/96,

24/9/2002, § 38)

108. AİHM, Sözleşme'nin 6. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının (e) bendinin ancak mahkemede konuşulan dili bilmeyenlerin

kullanabileceği bir hak getirdiğini; mahkemenin dilini "anlayan"

ve "konuşan" bir sanığın başka bir dilde -örneğin mensubu

olduğu etnik dilde- savunma yapabilmesi için tercümandan yararlanma talebinde

ısrar edemeyeceğini belirtmektedir(Lagerblom/İsveç, B. No: 26891/95,

14/1/2003, §§ 61-64).

109. Bakanlık görüş yazısında, somut olayda

başvurucunun yargılamanın 4/3/2010 tarihli ikinci celsesinde Türkçe savunma

yaptığı, 26/1/2011 tarihli beşinci celsede ise savunmasını Kürtçe yapmak

istediğini beyan ettiği, Mahkemenin ise başvurucunun daha önce Türkçe savunma

yaptığını ve Türkçe anlayıp konuşabildiğini belirterek bu talebi kabul

etmediği, başvurucunun 21/4/2011 tarihli altıncı celsedeki savunmasını ve

22/8/2011 tarihli yedinci celsede Türkçe okunan Cumhuriyet savcısı mütalaasına

karşı savunmasını Türkçe yaptığı, 21/12/2011 tarihli celsede de Kürtçe savunma

yapmak istemesi üzerine Mahkemenin “Türkçe’yi yeterince ve rahatlıkla

konuşup anlayabildiği, aşamalarda alınan ifade ve savunmaları ile diğer

taleplerinde Türkçe olarak beyanda bulunup kendisini ifade ettiği, bu nedenle

Türkçe dışında başka dilde savunma yapmasının ve terc[ü]man atanmasının yasal

olarak mümkün olmadığı” gerekçesiyle başvurucunun talebini reddettiği,

başvurucunun da aynı celsede Türkçe konuşabildiğini ifade ettiği

bildirilmiştir.

110. Başvurucu, belirtilen Bakanlık görüşüne itiraz

etmediği gibi başvuru formunda -Kürtçe'nin ana dili olmasının ötesinde- Türkçe

anlamadığı veya konuşamadığına dair herhangi bir iddia veya kanıt sunmamıştır.

111. Sunulan veriler ışığında başvurucunun "Mahkemede

kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı" kanaatine

ulaşılamamıştır. Bu çerçevede başvurucunun, adil yargılanma hakkının

güvenceleri arasında yer alan "tercümandan ücretsiz yararlanma"

hakkının ihlal edilmediği açıktır.

112. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının

diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

iv. İddia Tanıklarını Sorguya Çekme

Hakkı İle Bağlantılı Olarak Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

113. Başvurucu; Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi

önünde devam eden yargılama kapsamında İzmir’de cezaevinde bulunduğu dönemde

Diyarbakır’daki duruşmaya götürülmediğini, savunması alınmadan “itirafçı”

H.O.nun tanık olarak ifadesinin alındığını, anılan duruşmaya getirtilmemesi

nedeniyle adı geçen tanığa soru sormasının engellendiğini, anılan duruşmada

bilgisi dışında resen Baro tarafından atanmış müdafiin hazır bulunduğunu, bu

avukatla daha önce hiçbir şekilde görüşmediğini, sonraki aşamalarda adı geçen “itirafçı”

ile yüzleştirilmesini talep etmesine rağmen Diyarbakır 6. ve İzmir 10. Ağır

Ceza Mahkemelerinin bu yönde bir işlem yapmadıklarını, İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin de tensip kararında adı geçen “itirafçı”nın istinabe

yoluyla dinlenmesine karar verdiğini, mahkûmiyet açısından dayanılan tek delil

olan adı geçen kişinin beyanlarının esas mahkemesi önünde alınmaması ve anılan

kişiye soru sorma imkânı sağlanmamasının savunma hakkını kısıtladığını

belirterek Anayasa'nın 36. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

114. Bakanlık görüş yazısında başvurucunun bu

iddiasının kabul edilebilirliği konusunda görüş bildirilmemiştir.

115. Açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmayan

başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

v. Yargılamanın

Makul Sürede Sonuçlandırılmadığına İlişkin İddia

116. Açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmayan

başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

vi. Yargı Yeri Belirlenmesi Sürecinde

Yargıtay Cumhuriyet Savcısının Yazılı Görüşünün Tebliğ Edilmediğine İlişkin

İddia

117. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında

herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde

davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip

olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı

düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil

yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi

gerekir (Onurhan Solmaz, § 22).

118. Sözleşme’nin adil yargılanma

hakkını düzenleyen 6. maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin “medeni

hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların” ve bir “suç isnadının”

esasının karara bağlanması esnasında geçerli olduğu belirtilerek hakkın kapsamı

bu konularla sınırlandırılmıştır. Hak arama hürriyetinin ihlal edildiği

gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilmek için başvurucunun ya medeni hak ve

yükümlülükleriyle ilgili bir uyuşmazlığın tarafı olması ya da başvurucuya

yönelik bir suç isnadının esası hakkında karar verilmiş olması gerektiği

anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bahsedilen hâller dışında kalan adil yargılanma

hakkının ihlali iddiasına dayanan başvurular Anayasa ve Sözleşme kapsamı

dışında kalacağından bireysel başvuruya konu olamaz (Onurhan Solmaz, §

23).

119. 5271 sayılı Kanun'un "Görülmekte

olan davaların birleştirilmesi" kenar başlıklı 10. maddesinde

kovuşturma evresinin her aşamasında, farklı mahkemeler tarafından görülmekte

olan bağlantılı ceza davalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına yüksek

görevli mahkemece karar verilebileceği düzenlemesine yer verilmiştir. İki

farklı ağır ceza mahkemesi önündeki bağlantılı ceza davalarının birleştirilmesi

ve davaya bakacak yargı yerini belirlemeye Yargıtay yetkili olup anılan süreçte

ceza davalarının hangi mahkeme önünde birleştirileceği hususunun açıklığa

kavuşturulması dışında "cezai alanda ... yöneltilen suçlamaların esası

konusunda" herhangi bir inceleme yapılmamaktadır.

120. Bu nedenle, başvurucunun yargı

yeri belirlenmesi prosedürü kapsamında Yargıtay Cumhuriyet savcısının yazılı

görüşünün tebliğ edilmediğine ilişkin iddialarının konusunun, Anayasa ve

Sözleşme’nin ortak koruma alanının kapsamı dışında yer aldığının kabulü

gerekir.

121. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin konu

bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

vii. Davaların Birleştirilmesinin Kanuni

Hakim Güvencesini İhlal Ettiğine İlişkin İddia

122. Başvurucu, 4/4/2006 tarihli olayla

ilgili olarak Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın İzmir 10.

Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava ile birleştirilmesinin kanuni hâkim

güvencesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu kapsamda başvurucu; delillerin

fiilin işlendiği yerde toplanması ile gerçeğe ulaşma imkânının

sağlanabileceğini, mahallinde keşif yapılması, tanıkların ve müştekilerin

Mahkeme huzurunda doğrudan dinlenmeleri ve benzeri şekillerde Mahkemenin

delillerle doğrudan temas etmesi gerektiğini, ayrıca olayın vuku bulduğu

yerdeki toplumsal ve kültürel yapının bilinmesinin olayın kavranması ve

delillerin değerlendirilmesinde önemli olduğunu, İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin hiçbir delil toplamadan hüküm kurduğunu, incelemeyi duruşmasız

yaptığını ifade etmiştir.

123. Sözleşme’nin 6. maddesinde açıkça

-adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak- yasa ile kurulmuş bir mahkeme

tarafından davanın dinlenilmesini isteme hakkından söz edilmiştir. Bu hak,

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının da

zımni bir unsuru olmakla beraber (Tahir Gökatalay, B. No: 2013/1780,

20/3/2014, § 77; AYM, E.2002/170, K.2004/54, 5/5/2004), yargılamayı yapan

mahkemenin yasayla kurulması gerekliliği Anayasa’nın 37. maddesinde ayrı ve

açık bir hükümle düzenlenmiştir. Ayrıca Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği

mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin

kanunla düzenleneceğini belirten Anayasa’nın 142. maddesinin de kanuni hâkim

güvencesinin değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulması gerektiği açıktır.

124. Anayasa’nın “Kanuni hâkim

güvencesi” kenar başlıklı 37. maddesi şöyledir:

“Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir

merci önüne çıkarılamaz.

Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir

merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler

kurulamaz.”

125. Anayasa’nın “Mahkemelerin

kuruluşu” kenar başlıklı 142. maddesi şöyledir:

“Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi

ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.”

126. Kanuni hâkim güvencesi,

mahkemelerin kuruluş ve yetkileri ile izleyecekleri yargılama usulünün yasayla

düzenlenmesini ve dava konusu olay ortaya çıkmadan önce belirlenmesini

gerektirir. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi kararlarında, kişinin hangi

mahkemede yargılanacağını önceden ve kesin olarak bilmesini gerektiren doğal

hâkim ilkesini koruyan bir hüküm olarak ele alınmaktadır (Tahir Gökatalay,

§ 79; AYM, E.2002/170, K.2004/54, 5/5/2004; E.2005/8, K.2008/166, 20/11/2008).

127. Kanuni hâkim güvencesi, sadece

mahkemelerin yargı yetkisi içinde yer alan konuların belirlenmesini değil; her

bir mahkemenin kuruluşu ve yer bakımından yargı yetkisinin belirlenmesi de

dâhil olmak üzere mahkemelerin organizasyonlarına ilişkin tüm düzenlemeleri

ifade etmekte, mahkemelerin görev ve yetki alanlarının açık ve anlaşılır

biçimde tespit edilmesi gereğini ortaya koymaktadır (Tahir Gökatalay, §

80).

128. Bu güvence, yasada, suçun

işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce, davayı görecek yargı yerinin

belirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Kanuni hâkim güvencesi yargılama

makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra

kurulmasına veya yargıcın atanmasına, başka bir anlatımla sanığa veya davanın

taraflarına göre hâkim atanmasına engel oluşturur (AYM, E.2014/164, K.2015/12,

14/1/2015). Bu bakımdan yargı organları arasındaki yetki ve göreve ilişkin yeni

iş bölümünün doğal sonucu olarak dosyaların ilgili mahkemelere gönderilmesi de

kanuni hâkim güvencesine aykırı değildir (Deniz Seki, B. No: 2014/5170,

25/6/2015, § 53). Aynı şekilde, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından

önce var olan usul hükümlerine istinaden kovuşturmaya yetkili mahkemeden başka

bir mahkeme önünde davaların birleştirilerek açılması veya görülmekte olan

davaların birleştirilmesinin de kanuni hâkim güvencesine aykırı olduğu

söylenemez.

129. 5271 sayılı Kanun'un "Görülmekte

olan davaların birleştirilmesi" kenar başlıklı 10. maddesinde

kovuşturma evresinin her aşamasında, farklı mahkemeler tarafından görülmekte

olan bağlantılı ceza davalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına yüksek

görevli mahkemece karar verilebileceği düzenlemesine yer verilmiştir. İki

farklı ağır ceza mahkemesi önündeki bağlantılı ceza davalarının

birleştirilmesine ve davaya bakacak yargı yerini belirlemeye Yargıtay yetkili

olup bu kapsamda başvurucu hakkındaki kovuşturma, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin

yargı yerinin belirlenmesine dair kararı ile İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi

önündeki bir başka ceza davası ile birleştirilmiştir. Görüldüğü üzere başvurucu

hakkındaki ceza davası, suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan usul hükümlerine

istinaden başka bir mahkeme önündeki ceza davası ile birleştirilmiş olup bu

durumun kanuni hâkim güvencesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

130. Açıklanan nedenlerle “kanuni

hâkim güvencesinin” ihlal edilmediği açık olduğundan diğer kabul

edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvurunun bu kısmının açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

viii. Temyiz Aşamasında Duruşma Yapılmamasının

Sözlü Yargılama Hakkını İhlal Ettiğine İlişkin İddia

131. Başvurucu; temyiz duruşmasında

hazır bulundurulmadığını, aynı gün İzmir’de başka bir tutuklu yargılamaya

ilişkin duruşması olması nedeniyle avukatınınyerine Ankara Barosu avukatlarından

A.G.nin katılmak istediğini belirttiğini ancak A.G.nin duruşmaya kabul

edilmediğini ve durumun tutanağa yansıtılmadığını, bu çerçevede temyiz

incelemesinin duruşmasız yapılması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

132. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

133. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı”

kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes … cezai alanda kendisine

yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız

ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete

uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir…”

134. Anayasa'nın

36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel

unsurlarından biri de Anayasa'nın 141. maddesinde düzenlenen yargılamanın açık

ve duruşmalı yapılması ilkesidir. Yargılamanın açıklığı ilkesinin amacı adli

mekanizmanın işleyişini kamu denetimine açarak yargılama faaliyetinin

saydamlığını güvence altına almak ve yargılamada keyfîliği önlemektir. Bu

yönüyle, hukuk devletini gerçekleştirme araçlarının en önemlilerinden birini

oluşturur. Özellikle ceza davalarında yargılamanın duruşmalı ve aleni yapılması

silahların eşitliği ilkesinin ve savunma hakkının güvencesini oluşturur. Ancak

bu her türlü yargılamanın mutlaka duruşmalı yapılmasının zorunlu olduğu

anlamına gelmez. Adil yargılama ilkelerine uyulmak şartıyla usul ekonomisi ve

iş yükünün azaltılması gibi amaçlarla bazı yargılamaların duruşmadan istisna

tutulması ve duruşma yapılmaksızın karara bağlanması anayasal hakların ihlalini

oluşturmaz (Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17/9/2013, § 32).

135. Sözleşme’nin

6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında “aleni yargılama” hakkının

tanınması, zorunlu olarak “sözlü yargılama” hakkını da içerir. Bununla

birlikte Sözleşme’nin bu maddesinde yer alan söz konusu yükümlülük, mutlak

değildir (Aziz Ağırlı, B. No: 2013/1377, 25/3/2015,§ 24).

136. Yargılamada

tarafların şüpheye yer vermeyecek şekilde bu haklarından vazgeçmesi ve kamu

yararının sözlü yargılama yapılmasını gerekli kıldığı bir durumun bulunmaması

hâlinde duruşma yapılmayabilir. Vazgeçmenin, açıkça veya zımnen yapılması

mümkündür. Duruşma yapılmasına ilişkin talebin sürdürülmemesi ya da hiç ileri

sürülmemesi, zımnen vazgeçmeye örnek gösterilebilir. Bunun yanında dava dosyası

ve tarafların yazılı görüşleri temelinde yeterince çözülemeyen hukuki ve

olgusal herhangi bir sorunla karşılaşılmaması örneğinde olduğu gibi

yargılamanın istisnai koşulları da duruşma yapılmasını gerektirmeyebilir (Aziz

Ağırlı, § 25).

137. AİHM,

“önemli bir isnat taşımayanlar” ile “ceza hukukunun çekirdeğini

oluşturan” davalar arasında ayrım yapmış; Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamına

giren fakat geleneksel ceza hukuku kategorilerine ait olmayan suçların (örneğin

trafik kurallarının ihlali) yargılamasında duruşma yapılmasının gerekli olmayabileceğini

belirtmiştir (Jussila/Finlandiya [BD], B. No: 73053/01,

23/11/2006, § 43).

138. Bu

durum, özellikle inandırıcılık sorunu taşımayan, karmaşık olmayan veya

olaylarla ilgili hiçbir tartışmanın bulunmadığı oldukça teknik davalar ile mahkemelerin,

tarafların sunduğu görüşlere ve diğer belgelere dayanarak adil ve makul bir

biçimde karar verebilecekleri davalar için geçerli olmaktadır (Aziz Ağırlı,

§ 27).

139. Yargılamaya

taraf olan kişilerin hakkaniyetli yargılama temelinde beyanlarını sözlü

vermesinin gerektiği durumlarda sözlü yargılama yapılmaması yargılamanın bir

bütün olarak adil olmasını engelleyebilir. Dolayısıyla sadece dosyaya

dayanılarak tatmin edici bir çözümün sağlanamayacağı olaylarda, sözlü

yargılamanın yapılması gerekir. Sözlü yargılamaya karar vermede davaya konu

meselelerin çokluğu değil, niteliği önem kazanacaktır (Aziz Ağırlı, §

28).

140. 6216

sayılı Kanun’un 47. maddesinin (3) numaralı, 48. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları ile İçtüzük'ün 59. maddesinin ilgili fıkraları uyarınca başvurucunun,

başvuru konusu olaylara ilişkin iddialarını açıklama, dayanılan Anayasa

hükmünün ihlal edildiğine dair hukuki iddialarını kanıtlama, bireysel başvuru

kapsamındaki haklardan hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin

gerekçeleri ve delilleri sunma yükümlülüğü bulunmaktadır (S.S.A., ; Veli

Özdemir,§§ 19, 20).

141. Belirtilen

koşullar yerine getirilmediği takdirde Anayasa Mahkemesince başvurunun açıkça

dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar

verilebilir.

142. Somut

olayda, ilk derece yargılamasının duruşmalı yapıldığı konusunda bir tereddüt

bulunmamaktadır. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/6/2013 tarihli onama ilamında

ise "[u]sulüne uygun tebligata rağmen sanık müdafiinin duruşmaya

gelmediği ve geçerli bir mazeret de bildirmediği anlaşıldığından, duruşmasız

olarak yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü..." ifadelerine yer

verilmiştir. Buna göre başvurucunun müdafiinin geçerli bir mazeret

bildirmeksizin hazır bulunmaması nedeniyle temyiz incelemesinin duruşmasız

yapıldığı anlaşılmaktadır.

143. Başvurucu, avukatının aynı tarihte

tutuklu devam eden başka bir davanın duruşmasına katılması gerektiği mazeretine

dayanarak Yargıtaydaki duruşmaya katılamadığını ve onun yerine duruşmaya girmek

isteyen başka bir avukatın da duruşmaya kabul edilmediğini iddia etmektedir.

Ancak başvuru formundaki açıklamalar, duruşmaya kabul edilmeyen avukatın,

başvurucuyu veya avukatını temsile yetkili olduğu ve bunu belgelendirmesine

rağmen duruşmaya kabul edilmediği gibi bir iddia içermemektedir. Bu bilgiler

ışığında, temyiz incelemesinin duruşmasız yapılması nedeniyle başvurucunun

sözlü yargılama hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılması mümkün değildir.

144. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

ix. Başvurucunun Kürt

Kökenli Olması Nedeniyle Ayrımcılığa Maruz Kaldığına İlişkin İddia

145. Başvurucu, Kürt kökenli olması

nedeniyle ve siyasi düşüncelerle hakkındaki yargılamanın farklı standartlara

göre yürütüldüğünü, hukuka aykırı delillere göre karar verildiğini, 5237 sayılı

Kanun kapsamında hakkında farklı bir infaz rejimi uygulandığını, bu çerçevede

ayrımcılık yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

146. 6216 sayılı Kanun’un 47.

maddesinin (3) numaralı, 48. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları ile

İçtüzük'ün 59. maddesinin ilgili fıkraları uyarınca başvurucunun, başvuru

konusu olaylara ilişkin iddialarını açıklama, dayanılan Anayasa hükmünün ihlal

edildiğine dair hukuki iddialarını kanıtlama, bireysel başvuru kapsamındaki

haklardan hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeleri

ve delilleri sunma yükümlülüğü bulunmaktadır (S.S.A., § 38; Veli

Özdemir, §§ 19-20).

147. Belirtilen koşullar yerine

getirilmediği takdirde Anayasa Mahkemesince başvurunun açıkça dayanaktan yoksun

olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilebilir.

148. Anayasa'nın "Kanun önünde

eşitlik" kenar başlıklı 10. maddesi şöyledir:

"Herkes, dil, ırk, renk,

cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle

ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

…

Devlet organları ve idare makamları

bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek

zorundadırlar."

149. Ayrımcılık iddiasının ciddi

olduğunun kabul edilebilmesi için başvurucunun, kendisiyle benzer durumdaki

başka kişilere yapılan muamele ile kendisine yapılan muamele arasında bir

farklılık bulunduğunu ve bu farklılığın meşru olmayan ve salt ırk, renk,

cinsiyet, din, dil vb. ayırımcı temellere dayandığını makul delillerle ortaya

koyması gerekir.

150. Başvurucu, yargılama standartları

ve infaz rejimi bakımından ayrımcılığa tabi tutulduğunu dile getirmekle

birlikte Kürt kökenli olması haricinde kendisi ile aynı koşullara sahip olan

hangi sanık veya hükümlülere ve hangi surette farklı muamelede bulunulduğuna

dair herhangi bir açıklama sunmamıştır.

151. İhlal iddiası ve bu iddianın temelindeki olguların

ispatına ilişkin yeterli açıklamalarda bulunmayan başvurucunun, iddiasını

kanıtlayamadığı sonucuna ulaşılmıştır.

152. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

x. İki

Dereceli Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

153. Başvurucu; temyiz incelemesi yapan Yargıtay

Dairesinin, tetkik hâkiminin incelemesine göre ve onun hazırladığı rapor üzerinden

bir değerlendirme yaptığını, anılan Dairenin etkin ve tarafsız bir inceleme

yapmadığını ve dosyayı incelemeden karar verdiğini, iki dereceli yargılanma

hakkının etkili olmadığını ileri sürmüştür.

154. İki dereceli yargılanma hakkının, Anayasa ve Sözleşme’nin

ortak koruma alanı ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetkisi

dışında yer aldığı gerekçesiyle benzer başvuruların kabul edilemez olduğuna

karar verilmiştir (Hikmet Balabanoğlu, B. No: 2012/1334, 17/9/2013, §§

40, 41; Mahmut Kayahan, B. No: 2013/1679, 6/5/2015, §§ 39, 40; Gökhan

Günaydın, B. No: 2012/1099, 6/5/2015, §§ 41, 42). Somut başvuruda farklı

sonuca varılmasını gerektiren bir yön bulunmadığından başvurunun bu kısmının

diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin konu bakımından

yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Özel Hayata Saygı

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

155. Başvurucu, Mahkemece 5237 sayılı Kanun’un 53.

maddesinin (1), (2) ve (3) numaralı fıkralarının uygulanmasına dair kararla

ceza mahkûmiyeti dışında velayet, vesayet ve benzeri medeni haklara ilişkin

ehliyetinin sınırlanmasının Anayasa’nın 20. maddesini ihlal ettiğini ileri

sürmüştür.

156. 6216 sayılı Kanun’un 47. maddesinin (3)

numaralı, 48. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları ile İçtüzük'ün 59.

maddesinin ilgili fıkraları uyarınca başvurucunun, başvuru konusu olaylara

ilişkin iddialarını açıklama, dayanılan Anayasa hükmünün ihlal edildiğine dair

hukuki iddialarını kanıtlama, bireysel başvuru kapsamındaki haklardan

hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeleri ve

delilleri sunma yükümlülüğü bulunmaktadır (S.S.A., § 38; Veli Özdemir,

§§ 19, 20).

157. Belirtilen koşullar yerine

getirilmediği takdirde, Anayasa Mahkemesince başvurunun açıkça dayanaktan

yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilebilir.

158. Başvurucu, ceza mahkumiyetine ek olarak

uygulanmasına karar verilen hak yoksunlukları kapsamında medeni haklara ilişkin

ehliyetinin sınırlanmasının Anayasa’nın 20. maddesini ihlal ettiğini ileri

sürmüş ise de anılan sınırlamaların özel hayata saygı hakkına nasıl bir

müdahale oluşturduğu konusunda herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Bu

bağlamda, ihlal iddiası ve bu iddianın temelindeki olguların ispatına ilişkin

yeterli açıklamalarda bulunmayan başvurucunun iddiasını kanıtlayamadığı

sonucuna ulaşılmıştır.

159. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu

kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

3. Esas

Yönünden

a. Yargılamanın

Makul Sürede Sonuçlandırılmadığı İddiası

160. Başvurucu, 25/5/2007 tarihinde gözaltına

alınmasıyla başlayan ve İlk Derece Mahkemesinin nihai kararının Yargıtayca

24/6/2013 tarihinde onanması ile sona eren yargılamanın makul sürede

sonuçlandırılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüş, manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

161. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı

dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, § 18) Sözleşme

metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut

görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen

adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36.

maddesi uyarınca inceleme yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin

6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi

içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına

dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer

vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma

hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının

kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle

sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.

maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği makul sürede yargılanma

hakkının değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulması gerektiği açıktır (Güher

Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

162. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç

dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu

ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi

hususlar bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde

bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve diğerleri, §§

41-45).

163. Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddesi

uyarınca kişilere, cezai alanda yöneltilen suçlamaların da (suç isnadı) makul

sürede karara bağlanmasını isteme hakkı tanınmıştır. İsnat olunan fiil, ceza

kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza hukukunun

kuralları uygulanmış ise ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi yapılmaksızın

kendiliğinden adil yargılanma hakkının kapsamına girer (B.E., B. No:

2012/625, 9/1/2014, § 31). Başvuru konusu olayda başvurucu hakkında "devletin

birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak, kişinin yerine getirdiği kamu görevi

nedeniyle kasten öldürme ve 6136 sayılı Yasa'ya muhalefet" suçlarını

işlediği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu hakkında isnat olunan

suçlar, kanunlarda hapis cezasını gerektirir şekilde tanımlanmışlardır. Bu

çerçevede, başvurucu hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın, Anayasa’nın

36. maddesinin sağladığı güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku

bulunmamaktadır (B.E., § 32).

164. Ceza muhakemesinde yargılama süresinin makul olup

olmadığı değerlendirilirken sürenin başlangıcı, bir kişiye suç işlediği

iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirilmesi veya isnattan ilk olarak

etkilendiği arama ve gözaltı gibi birtakım tedbirlerin uygulanması anıdır.

Somut başvuru açısından bu tarih, başvurucunun gözaltına alındığı

26/5/2007'dir. Ceza yargılamasında sürenin sona erdiği tarih, suç isnadının

nihai olarak karara bağlandığı, yargılaması devam eden davalar yönünden ise

Anayasa Mahkemesinin makul süre şikâyetiyle ilgili kararını verdiği tarihtir (Ersin

Ceyhan, B. No: 2013/695, 9/1/2014, § 35). Bu kapsamda somut yargılama

faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucu hakkında verilen

mahkûmiyet kararının kesinleşme tarihi olan 24/6/2013 olduğu anlaşılmaktadır.

165. Başvuruya konu yargılama süreci incelendiğinde

yürütülen soruşturma kapsamında 26/5/2007 tarihinde gözaltına alınan başvurucu,

27/5/2007 tarihinde kolluk görevlilerince ve 28/5/2007 tarihinde İzmir

Cumhuriyet Başsavcılığınca ifadesinin alınmasını müteakip sevk edildiği İzmir

10. Ağır Ceza Mahkemesi Nöbetçi Üyeliğinin 30/5/2007 tarihli kararı ile

tutuklanmıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 6/7/2007 tarihli iddianamesi

ile İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının

27/6/2008 tarihli iddianamesi ile Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde, birbiri

ile bağlantılı eylemler nedeniyle başvurucu hakkında kamu davaları açılmıştır.

Birbiri ile bağlantılı kamu davalarının hangi mahkeme önünde birleştirileceği

konusunda çıkan uyuşmazlığın giderilmesi ve yargı yerinin belirlenmesi için

dava dosyalarının gönderildiği Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 11/8/2009 tarihli

kararı ile her iki davanın İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince görülmekte olan

dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin 11/4/2012 tarihli kararı ile "[s]ayı ve nitelik bakımından

vahim olan silah veya mermilerin satın alınması, taşınması, bulundurulması,

Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, tehlikeli maddeleri izinsiz

olarak bulundurma veya el değiştirme, resmi belgede sahtecilik, tasarlayarak

öldürme" suçlarını işlediği sabit görülen başvurucunun iki defa

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile buna ek olarak toplam 22 yıl hapis ve

10.675 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Anılan

karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/6/2013 tarihli ve E.2013/3869, K.2013/9735

sayılı ilamı ile onanmıştır.

166. 5271 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama

usullerine tabi mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede

tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve

Anayasa Mahkemesi tarafından makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

yönünde kararlar verilmiştir (B.E., §§ 23-41; Ersin Ceyhan, §§

24-40).

167. Başvuruya konu davada yer alan kişi sayısı ve

davanın mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği, iki

farklı mahkeme önünde başlatılmış ve sonradan birleştirilmiş iki ayrı ceza

davasının birleştirilmiş olması ve davanın diğer özel koşulları dikkate

alındığında, başvuruya konu yargılamanın karmaşık olduğu söylenebilir ise de

davaya bütün olarak bakıldığında, somut başvuru açısından farklı bir karar

verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve süresi altı yılı aşmış olan

yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

168. Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın

36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

b. İddia Tanıklarını Sorguya Çekme

Hakkı İle Bağlantılı Olarak Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin

İddia

169. Başvurucu; Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi

önünde devam eden yargılama kapsamında İzmir’de cezaevinde bulunduğu dönemde,

Diyarbakır’daki duruşmaya götürülmediğini, savunması alınmadan “itirafçı”

H.O.nun tanık olarak ifadesinin alındığını, anılan duruşmaya getirtilmemesi

nedeniyle adı geçen tanığa soru sormasının engellendiğini, anılan duruşmada

bilgisi dışında Baro tarafından resen atanmış müdafiin hazır bulunduğunu, bu

avukatla daha önce hiçbir şekilde görüşmediğini, sonraki aşamalarda adı geçen “itirafçı”

ile yüzleştirilme talep etmesine rağmen, Diyarbakır 6. ve İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemelerinin bu yönde bir işlem yapmadıklarını, İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin de tensip kararında adı geçen “itirafçı”nın istinabe

yoluyla dinlenmesine karar verdiğini, mahkûmiyet açısından dayanılan tek delil

olan adı geçen kişinin beyanlarının esas Mahkemesi önünde alınmaması ve anılan

kişiye soru sorma imkânı sağlanmamasının savunma hakkını kısıtladığını

belirterek Anayasa'nın 36. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

170. Bakanlıkça, belirtilen iddialar yönünden görüş

bildirilmemiştir.

171. Yargılama makamları yargılamanın taraflarınca

ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek

zorundadır. Bununla birlikte belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri

değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına

karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir. Mevcut yargılamada

geçerli olan delil sunma ve inceleme yöntemlerinin adil yargılanma hakkına

uygun olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında olmayıp

Mahkemenin görevi, başvuru konusu yargılamanın bütünlüğü içinde adil olup

olmadığının değerlendirilmesidir. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir

yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkeleri ışığında, taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların

sağlanması şarttır. Taraflara -tanık delili de dâhil olmak üzere- delillerini

sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerekir. Bu

anlamda, delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da

yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesi gerekir (Muhittin Kaya ve

Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret

Ltd. Şti., B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

172. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında

herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde

davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip

olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı

düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil

yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi

gerekir (Onurhan Solmaz, § 22)

173. Bir ceza yargılamasında sanığın aleyhine olan

tanıkları sorguya çekme veya çektirme, lehine olan tanıkların da aleyhine olan

tanıklarla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını

isteme hakkı Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi

kapsamında düzenlenmiştir. Bu nedenle başvurucunun bir tanığın dinlenmediği

yönündeki iddiasının Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının (d) bendi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

174. Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının (d) bendi şöyledir:

“(3) Bir suç ile itham edilen herkes

aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

…

d) İddia tanıklarını sorguya çekmek

veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar

altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;”

175. Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı

fıkrasının (d) bendi, hakkında suç isnadı olan kişiye iki hak sağlamaktadır.

Birincisi, aleyhine olan tanıkları çapraz sorgulama, diğer bir deyişle iddia

tanıklarını aleni duruşmada çelişmeli bir biçimde sorgulama hakkı, ikincisi ise

kendi tanıklarının da iddia tanıkları ile eşit şartlar altında davet edilmesi

ve dinlenmesi ve böylece silahların eşitliğinin sağlanması hakkıdır (Ali

İlhan Bayar, § 36).

176. Kovuşturma sırasında bütün kanıtların

tartışılabilmesi için kural olarak bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın

huzurunda ortaya konulmaları gerekir. Bu kuralın istisnaları olmakla birlikte eğer

bir mahkûmiyet sadece veya belirli ölçüde, sanığın soruşturma veya yargılama

aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı bir kimse tarafından

verilen ifadelere dayandırılmış ise sanığın hakları Sözleşme’nin 6.

maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olur. Olayın tek

tanığı varsa ve sadece bu tanığın ifadesine dayanılarak hüküm kurulacak ise bu

tanık duruşmada dinlenmeli ve sanık tarafından sorgulanmalıdır. Bu tanığın,

sanığın sorgulamadığı bir dönemde alınan önceki ifadesine dayanılarak

mahkûmiyet kararı verilemez (Atila Oğuz Boyalı, B. No: 2013/99,

20/3/2014, § 46; benzer yöndeki bir AİHM kararı için bkz. Delta/Fransa,

B. No: 11444/85, 19/12/1990, §§ 36, 37).

177. AİHM'e göre Sözleşme'nin 6. maddesinin (3)

numaralı fıkrasının (d) bendi ile sağlanan güvence, sanığın suçlu bulunmasından

önce çelişmeli bir yargılama yapılması amacıyla aleyhteki bütün unsurların,

kural olarak aleni bir duruşmada ve sanığın önüne sunulması gerekliliğine

dayanmaktadır. Bu gerekliliğe getirilecek istisnaların adil yargılanma hakkı

ile uyumlu olabilmesi için aleyhteki tanık ifadelerine itiraz edebilmek başta

olmak üzere ifadelerinin alınması sırasında ve daha sonraki aşamalarda,

tanıkları sorgulamak için uygun ve yeterli olanakların sağlanması gibi savunma

haklarının saklı tutulması şarttır (Balta ve Demir/Türkiye, B. No:

48628/12, 23/6/2015, § 37).

178. Herhangi bir nedenle iddia tanığının duruşmada

hazır bulundurulmaksızın ifadesinin alındığı veya böyle bir tanığın ifadesinin

alındığı duruşmaya sanık veya temsilcisinin etkili bir şekilde katılımının

sağlanamadığı durumlarda sanık veya temsilcisinin, Sözleşme'nin 6. maddesinin

(3) numaralı fırkasının (d) bendi anlamında "iddia tanıklarını sorguya

çekmek veya çektirmek" imkânından mahrum kalması kaçınılmazdır. Böyle

bir sınırlamanın, yargılamanın hakkaniyete uygunluğunu zedelemediğinin kabul

edilebilmesi için makul bir gerekçeye dayalı olması, sanık aleyhine ulaşılan

sonuç bakımından yegâne veya diğerleri arasında belirleyici nitelikte bir delil

olmaması ve nihayet sınırlama ile ortaya çıkan zorlukları giderecek usul

güvencelerinin sağlanmış olması gerekmektedir (Balta ve Demir/Türkiye, §

39).

179. Somut başvuruda İlk Derece Mahkemesinin

mahkûmiyet kararının gerekçesinde yer verdiği "Tanık ÖZGÜR ŞERDEM (K)

H... O... ... sanığın 04/04/2006 tarihinde Genç ilçesinde polis memuru C...

B...'ın şehit edilmesi olayını bizzat sanık SERTAÇ KILIÇARSLAN'ın

gerçekleştirdiğini belirtmiş ve teşhis etmiştir." ifadelerinden,

başvurucunun 4/4/2006 tarihli olayın failleri arasında olduğu konusunda

ulaştığı vicdani kanaat bakımından tanık H.O.nun ifadelerinin belirleyici

olduğu anlaşılmaktadır.

180. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince düzenlenen

18/7/2007 tarihli tensip tutanağı ile tanık H.O.nun olay hakkında bilgi ve

görgüsünün tespiti için bulunduğu yer mahkemesine istinabe yazısı yazılmasına

karar verilmiştir. Anılan yazı üzerine Siirt Ağır Ceza Mahkemesi Naip

Hâkimliğince, adı geçen kişinin tanık sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Ancak bu

ifadesinde adı geçen tanık, başvurucu ile ilgili en önemli tanıklığı olan

4/4/2006 tarihli olaydan bahsetmediği gibi Naip Hâkimlikçe de bu konuya ilişkin

bir soru sorulmamıştır.

181. Adı geçen tanık ayrıca, Diyarbakır 6. Ağır

Ceza Mahkemesince görülen (sonradan İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince görülen

dava ile birleştirilen) E.2008/377 sayılı davanın 21/10/2008 tarihli ikinci

oturumunda, başvurucunun zorunlu müdafii huzurunda dinlenmiştir. Anılan tanığın

duruşma tutanağına yansıyan ifadesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Ben[im] soruşturma aşamasında vermiş olduğum

ifadelerim doğrudur. [D]aha önce 10.07.2007 tarihinde polise vermiş olduğum

ifadede ve özellikle 04.04.2006 günü Bingöl ili Genç ilçesi polis karakoluna

düzenlenen ve bir polis memurunun şehit edildiği olaya ilişkin olarak ... ifadelerimi

aynen tekrar ederim. [O] ifadelerime ekleyecek ve çıkarılacak bir şey yoktur.

Tanığın dosyada mevcut dizi 177-186'd[a]ki 10.07.2007

tarihli kolluk ifadesi okundu soruldu: Okunan ifade bana aittir. [O] ifademde

de belirttiğim üzere ben duyduğum şeyleri anlattım ve aktardım. [Y]oksa benim

görgüye dayalı bir bilgim yoktur. [Ö]rgüt içerisinde benim kod adım

Özgür-Şerdem idi. Sertaç KILIÇARSLAN'ın kod adı ise Harun idi ..."

182. "[T]asarlayarak, yerine getirdiği kamu

görevi nedeniyle adam öldürmek" suçuna ilişkin mahkûmiyet hükmü

bakımından belirleyici delil olan tanık H.O.nun beyanının alınmış olması

nedeniyle, yargılama sürecinin en kritik oturumu olan 21/10/2008 tarihli

oturuma, başka yerde tutuklu olan başvurucunun katılımı sağlanamamıştır.

183. Diğer yandan İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesince

görülen E.2007/305 sayılı davanın 18/10/2007 tarihli ilk oturumuna başvurucunun

kendi avukatının katıldığı, dolayısıyla başvurucunun en geç anılan tarih

itibarıyla kendi seçtiği müdafiinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

184. Buna karşılık Diyarbakır 6. Ağır Ceza

Mahkemesince başvurucunun kendi belirlediği avukatın duruşmaya davet edilip

edilmediği ve zorunlu müdafi atanmadan önce başvurucunun kendi belirlediği bir

müdafii olup olmadığı konusunda bir araştırma yapılıp yapılmadığı

anlaşılamamaktadır. Bu çerçevede duruşmaya, başvurucunun bizzat katılımının

veya kendi belirlediği müdafiin katılımının sağlanamamış olması, "iddia

tanıklarını sorguya çekme" hakkının kullanılması bağlamında

yargılamaya etkili katılımı engellemiştir.

185. Dahası anılan Mahkeme de adı geçen tanığa,

ifadesinin inandırıcılığının ve güvenilirliğinin değerlendirilebilmesine imkân

sağlayacak nitelikte sorular yöneltmemiştir. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi Naip

Hâkimliğince alınan ifadede ise tanık tarafından 4/4/2006 tarihli olaydan hiç

bahsedilmediği ve Hâkimlikçe bu konuda tanığa soru yöneltilmediği için

inandırıcılık ve güvenilirliğin test edilmesi bakımından herhangi bir önlem

alınması da söz konusu olmamıştır. Bu durum ise doğrudan temasta bulunamamış olmaları

nedeniyle kendisine soru soramadıkları ve davranışlarını gözlemleyemedikleri

tanığın beyanlarını, suç isnadının esasını karara bağlarken belirleyici delil

olarak esas alan İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinin, anılan tanığın

beyanlarının inandırıcılığını ve güvenilirliğini test edememeleri sonucunu

doğurmuştur.

186. Oluşan bu dezavantajlı durumun giderilmesi

bakımından başvurucunun müdafii, tanık H.O.nun dinlendiği oturumun sonunda

başvurucu ile adı geçen tanığın yüzleştirilmelerini talep etmiştir. Dahası

yargılamanın sonraki bazı oturumlarında, adı geçen tanığın duruşmaya

getirilerek soru sorma, teşhis ve yüzleştirme imkânlarının sağlanması talep

edilmiş ise de tüm bu talepler Mahkemece dosya kapsamına göre davaya yenilik

getirmeyeceğine ve dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve yargılamanın geçirmiş

olduğu aşama gibi yeterince somutlaştırılmamış olgulara atıfta bulunularak

reddedilmiştir. Bu şartlar altında, makul bir şekilde gerekçelendirilmemiş olan

sınırlamanın haklılığının, İlk Derece Mahkemesi tarafından yeterince ortaya

konulduğu sonucuna ulaşılamamıştır.

187. Dahası, davanın 22/8/2011 tarihli oturumunda

tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumundan getirtilmiş olan tanık M.A.C.nin beyanı

alınmıştır. Anılan tanığın beyanı şöyledir:

"Ben 2006 yılı Nisan ayı ortalarında Irak

ülkesinde Zap bölgesinde sanık Sertaç ile tanıştım. [K]ısa bir süre de yaklaşık

2 hafta kadar da birlikte kaldık. 2 hafta kadar bu birliktelikten sonra sanık

Sertaç ile ayrıldık. [B]ir daha da birbirimizi görmedik ..."

188. Yeterince somutlaştırılmamış olan bu beyanı

üzerine tanığa, başvurucunun müdafii dışında ve özellikle Mahkeme heyeti

tarafından herhangi bir soru yöneltilmemiştir. Mahkûmiyet hükmü bakımından

belirleyici delil olan tanık H.O.nun beyanı ile tamamen zıt olan bu beyanın

inandırıcılığı ve güvenilirliğinin sınanmaya çalışılmamış olması, ifade alma

işleminin bir "formalite"ye dönüştüğü izlenimini uyandırmaktadır. İlk

Derece Mahkemesinin, gerekçeli kararında, tanık H.O.nun beyanları ile zıt

nitelikteki tanık M.A.C.nin beyanlarına niçin itibar edilmediğini açıklamayı

gerekli görmemiş olması da bu izlenimi doğrulamaktadır.

189. Özetle, başvurucunun "tasarlayarak,

yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle adam öldürmek" suçundan

mahkûmiyeti bakımından, beyanı belirleyici delil olarak kabul edilen iddia

tanığının doğrudan sorguya çekilmesine getirilen sınırlamanın, makul bir

şekilde gerekçelendirilmediği ve savunma bakımından ortaya çıkan bu dezavantajı

giderecekyeterli usul güvencelerinin sağlanmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu

nedenle, anılan sınırlamanın, adil yargılanma hakkının gerekleri ile

bağdaştığının kabulü mümkün değildir.

190. Açıklanan nedenlerle adil yargılanma hakkının

bir unsuru olan iddia tanıklarını sorguya çekme hakkı ile bağlantılı olarak

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğine karar verilmesi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.

191. Başvurucunun,

Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında ileri sürdüğü,

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının ölünceye kadar infaz edilmesinin insan

haysiyeti ile bağdaşmayan muamele niteliğinde olduğuna ilişkin şikâyeti ile

Anayasa'nın 36. maddesi kapsamında ileri sürdüğü "örgüt propagandası

yaptığı" gerekçesiyle savunmasının kesildiği, İlk Derece Mahkemesinin

mahkûmiyete ilişkin nihai kararının gerekçesinin yetersiz olduğu ve anılan

Mahkeme hâkimlerinin tarafsızlıklarını yitirdikleri yönündeki şikâyetlerinin

tespit edilen ihlal nedeniyle ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir (Abdulselam

Tutal ve diğerleri [GK], B. No: 2013/2319, 8/4/2015, § 77).

4. 6216

Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

192. 6216

sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

193. Başvurucu,

iddia ettiği 50.000 TL maddi ve 150.000 TL manevi zararını karşılayacak ve adil

tatmin sağlayacak bir tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

194. Bakanlık

tarafından, somut başvuruda ihlal tespit edilmesi hâlinde başvurucunun tazminat

taleplerine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi ve AİHM’in benzer başvurularda

verdiği ihlal kararlarında hükmettiği tazminat miktarları çerçevesinde

hakkaniyete uygun bir tazminata karar verilmesinin yerinde olacağı yönünde

görüş bildirilmiştir.

195. Başvurucu,

Bakanlık görüşüne karşı beyanında tazminata ilişkin olarak başvuru formundaki

taleplerini tekrarlamıştır.

196. Başvuruda,

iddia tanıklarını sorguya çekme hakkı ile bağlantılı olarak adil yargılanma ve

makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.

197. İddia

tanıklarını sorguya çekme hakkı ile bağlantılı olarak adil yargılanma hakkının

ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan, kararın bir örneğinin yeniden

yargılama yapılmak üzere İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar

verilmesi gerekir.

Serdar

ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.

198. Altı

yılı aşan ve makul olmayan yargılanma süresi nazara alındığında yalnızca ihlal

tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren

net 5.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

199. Anayasa

Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için başvurucunun uğradığını iddia

ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır.

Başvurucu, tespit edilen ihlaller nedeniyle maddi zarara uğradığını ortaya

koyan herhangi bir belge sunmamıştır. Bu nedenle başvurucunun maddi tazminat

talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

200. Dosyadaki

belgelerden tespit edilen 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Adli

yardım talebinin KABULÜNE, OYBİRLİĞİYLE,

B. 1.

Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın zaman

bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

2.

İşkence, eziyet veya insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

3.

Adil yargılanma hakkı kapsamında ileri sürülen, değerlendirme aşamasında

iddianamenin tebliğ edilmediğine, yargı yeri belirlenmesi sürecinde Yargıtay

Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünün tebliğ edilmediğine ve iki dereceli

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların konu bakımından

yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

4.

Adil yargılanma hakkı kapsamında ileri sürülen, davaya bakan Mahkemenin

DGM'lerin devamı niteliğinde olduğuna, ana dilde savunma yapma imkânı

sağlanmadığına, davaların birleştirilmesinin kanuni hâkim güvencesini ihlal

ettiğine, temyiz aşamasında duruşma yapılmadığına, Kürt kökenli olması

nedeniyle ayrımcılık yapıldığına ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

5.

Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

6.

Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, OYBİRLİĞİYLE,

7.

İddia tanıklarını sorguya çekme hakkı ile bağlantılı olarak adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

OYBİRLİĞİYLE,

C. 1.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma

hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE, OYBİRLİĞİYLE,

2.

İddia tanıklarını sorguya çekme hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 36.

maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

Serdar ÖZGÜLDÜR'ün karşı oyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

D. Kararın

bir örneğinin adil yargılanma hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 10. Ağır Ceza

Mahkemesine (E.2009/171) GÖNDERİLMESİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR'ün karşı oyu ve

OYÇOKLUĞUYLA,

E. Makul

sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle başvurucuya net 5.000 TL manevi

tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

F. 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

OYBİRLİĞİYLE,

G. Ödemelerin,

kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden

itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin

sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ

UYGULANMASINA, OYBİRLİĞİYLE,

H. Kararın

bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE, OYBİRLİĞİYLE

18/2/2016 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY GEREKÇESİ

5271

sayılı Ceza Mahkemesi Kanunu’nun “Delilleri takdir yetkisi” başlıklı 217.

maddesinde “(1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda

tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdani kanaatiyle

serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uyun bir şekilde elde edilmiş

her türlü delille ispat edilebilir.” denilmektedir. Ceza muhakemesi öğretisinde

“delil serbestisi” ve “hâkimin delilleri takdir yetkisi” olarak ifadesini bulan

bu kural, ceza hâkimine (mahkemeye) suçun sübutu konusunda geniş bir

değerlendirme hakkı tanımaktadır.

Başvurunun

somutunda, başvurucu hakkında tesis edilen ve Yargıtayca’da onanmak suretiyle

kesinleşen mahkûmiyet kararının aşağıdaki somut olgu ve delillere

dayandırıldığı anlaşılmaktadır:

- İtirafçı

tanık H. O.’nun aşamalardaki bütünlük arzeden beyanları,

- İtirafçı

tanık H. O.’nun ifadeleri doğrultusunda başvurucunun (sanığı) örgüt buluşma

noktasında yakalanmış olması,

- Başvurucunun

aşamalardaki beyanlarında örgüt mensubu olduğu ve muhtelif örgütsel

faaliyetlerde bulunduğu şeklindeki ikrarları,

- Başvurucunun

ikrarları ile itirafçı tanığın beyanları arasındaki olguya uygun insicam,

- Örgüt

içinde birlikte hareket eden ve aralarında sıkı bir örgütsel bağ bulunan

başvurucu ile anılan tanık arasındaki ilişkinin doğal seyri gereği, tanığın

örgüt içinde konuşulmayan ve bilinmeyen bir konuyu (Genç Polis Karakolu

baskını) dile getirip başvurucu hakkında atf-ı cürmide bulunmasının hayatın

olağan akışına aykırı düşmesi,

- İtirafçı

tanığın aşamalardaki tüm beyanlarının bir bütün halinde değerlendirilmesinde bu

beyanlarının doğruluğu konusunda kuşku uyandıracak bir çelişki ya da aykırılığın

bulunmaması,

- Genç’teki

olayla ilgili delillerin bu konudaki ifade ve açıklamalarla örtüşmesi.

Tüm

bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, başvurucu hakkındaki mahkûmiyet

kararının yegâne delilinin tanık beyanı olmadığı çok açıktır ve ilk derece mahkemesi

tüm delilleri değerlendirerek CMK 271. maddedeki takdir hakkı çerçevesinde

edindiği vicdani kanaatle mahkûmiyet hükmü tesis etmiştir. Gerek ilk derece

mahkemesinin gerek bu kararı onayan Yargıtayın kararlarında keyfilik ve açık

takdir hatası da görülmediğinden; başvuru yoluna gidilen kararın Anayasa’nın

36. maddesi kapsamında bir ihlâle yol açmadığı açıktır. Öte yandan, adı geçen

tanık 21.10.2008 tarihli oturumda mahkemece dinlenmiş ve bayanları alınmış;

sanığın zorunlu müdafii de bu duruşmada bulunmuş ve tanığın başvurucu (sanık)

aleyhindeki beyanlarını kabul etmediğini ifade etmiştir. Başvurucu ile anılan

tanığın aynı duruşmada bulunmaları halinde de değişen bir şeyin olmayacağı;

başvurucunun bu tanığın beyanlarını kabul etmeyeceği izahtan varestedir.

Dolayısiyle, salt başvurucu ile tanığın aynı duruşmada bir arada olmamaları

hali tek başına iddia tanıklarını sorguya çekme hakkının ihlâline yol açmaz.

Son

olarak, Anayasa’nın 148. maddesindeki “Bireysel başvuruda, kanun yolunda

gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” âmir hükmü gözetildiğinde

de, bir kanun yolu değerlendirilmesi olan “sübut” olgusunun irdelenmesi mümkün

görülmemektedir.

Açıklanan

nedenlerle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini

değerlendirdiğimden; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamadım.

Üye Serdar ÖZGÜLDÜR

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/7090, 18 Şubat 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. İkinci
  4. Bölüm
  5. Karar
  6. Yıldırım
  7. Özgüldür
  8. Topal
  9. Ünal
  10. Kılıçarslan
  11. I. Başvurunun Konusu
  12. II. Başvuru Süreci
  13. III. Olay Ve Olgular
  14. A. Olaylar
  15. Gg
  16. Toplanan Deliller Ve Tüm Dosya Kapsamına Göre
  17. B. İlgili Hukuk
  18. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  19. A. Başvurucunun İddiaları
  20. B. Değerlendirme
  21. A. Adli
  22. D. Kararın
  23. E. Makul
  24. F. 1.800
  25. H. Kararın
  26. Karşı Oy Gerekçesi
  27. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/7090
Tarih
18 Şubat 2016

İlgili Kararlar

  • Sayım Karmaş Başvurusu (B. No: 2013/2745)
  • Ziver Demircan Başvurusu (B. No: 2014/235)
  • Remezan Orak ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/2229)
  • İlknur Yılmaz ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/2651)
  • Seyithan Akkuş Başvurusu (B. No: 2013/4267)
  • Ahmet Avcı ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/1824)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.