İçeriğe geç
AC
Birinci Bölüm Başvuru No: 2012/899 Tarih:

Soner Şengüller Başvurusu (B. No: 2012/899)

Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

SONER ŞENGÜLLER BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2012/899)

Karar Tarihi: 9/1/2014

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, tutukluluğun

kanunda öngörülen azami süreyi aşması nedeniyle Anayasa’nın 19. maddesinin

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 28/11/2012

tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla yapılmıştır. Dilekçe ve

eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde belirlenen eksiklikler

giderilmiş ve Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit

edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü

Komisyonu, 27/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar vermiştir.

4. Bölüm, 16/4/2013

tarihinde yapılan toplantıda Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün

28. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca kabul edilebilirlik

ve esas hakkındaki incelemenin birlikte yapılmasına karar vermiştir.

5. Başvuru konusu olay ve

olgular 16/4/2013 tarihinde Adalet Bakanlığına

bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı görüşünü 3/6/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Adalet Bakanlığı tarafından

Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 12/6/2013

tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını 22/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru dilekçesinde ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, suç işlemek için

örgüt kurma, uyuşturucu madde ticareti yapma, sayı veya nitelik bakımından

vahim ateşli silah taşıma/bulundurma, patlayıcı maddelerin izinsiz olarak

bulundurulması ve sahtecilik suçlarıyla ilgili olarak 13/7/2007

tarihinde gözaltına alınmış ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 14/7/2007

tarih ve 2007/113 sayılı kararıyla tutuklanmıştır.

9. Başvurucu hakkında, isnat

edilen suçlarla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 30/7/2007 tarihli iddianamesiyle İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine

kamu davası açılmıştır.

10. İstanbul 10. Ağır Ceza

Mahkemesinin E.2007/376 sayılı dosyasında tutuklu devam eden yargılamada, 4/9/2012 tarihli duruşmada tahliye talebi “iddianamede düzenlenen her bir suç için tutukluluk

süresinin bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiği ve sanığın Ağır Ceza

Mahkemesi’nin görevine giren birden çok suçtan tutuklanmış olduğu” gerekçesiyle

reddedilerek, başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.

11. Bu karara yapılan itiraz

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/10/2012 tarih

ve 2012/700 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir.

12. Başvuru tarihi itibarıyla

devam eden yargılama kapsamında, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 18/7/2013 tarih ve E.2007/376, K.2013/157 sayılı kararıyla

başvurucunun, suç işlemek için örgüt kurma, uyuşturucu madde ticareti yapma,

sayı veya nitelik bakımından vahim ateşli silah taşıma/bulundurma, patlayıcı

maddelerin izinsiz olarak bulundurulması ve sahtecilik suçlarından toplam 29

yıl 24 ay 15 gün hapis ve ayrıca adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve

tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

13. Başvurucu vekili 24/7/2013 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine,

18/7/2013 tarih ve E.2007/376, K.2013/157 sayılı mahkûmiyet kararını temyiz

ettiğini bildirmiş ve Mahkemeden gerekçeli kararın tebliğini talep etmiştir.

B. İlgili

Hukuk

14. 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza

Muhakemesi Kanunu’nun 102. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk

süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek

uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.”

15. 5271 sayılı Kanun’un 104.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında

şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.”

16. 5271 sayılı Kanun’un 141.

maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile son cümlesi şöyledir:

“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a) Kanunlarda

belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına

karar verilen,

…

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten

isteyebilirler.”

17. 5271 sayılı Kanun’un 142.

maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine

tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme

tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

18. Mahkemenin 9/1/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

28/11/2012 tarih ve 2012/899 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

19. Başvurucu, 14/7/2007 tarihinde tutuklandığını ve 5271 sayılı Kanun’da

öngörülen azami beş yıllık tutukluluk süresi aşılmasına rağmen tahliye

talebinin reddedildiğini, birden fazla suç nedeniyle yürütülen yargılamada her

bir suç yönünden tutukluluk süresinin ayrı değerlendirilemeyeceğini, kanuna

aykırı olarak tutukluluğun devamına karar verilmesi nedeniyle Anayasa’nın 19.

maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir.

B. Değerlendirme

20. Başvurucunun şikâyetinin

esas itibarıyla kanunda öngörülen azami sürenin aşılması nedeniyle tutukluluğun

hukuki olmadığına ilişkin olduğu, bu nedenle Anayasa’nın 19. maddesi

çerçevesinde incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

21. Adalet Bakanlığı görüşünde,

ilk olarak 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 47. maddesinin

(5) numaralı fıkrası uyarınca bireysel başvurunun ancak hukuk yollarının

tüketildiği tarihten itibaren 30 gün içinde yapılabileceği, başvurucu

tarafından tüketilen son hukuk yolu olarak Mahkemeye yapılan tahliye talebi ve

bu talebin reddi üzerine yapılan itirazın gösterildiği, oysa başvurucunun

Anayasa’nın 19. maddesi kapsamındaki şikâyetleri ile ilgili olarak derece mahkemelerine

başvurarak 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendi ve aynı Kanun’un 142. maddesi uyarınca tazminat davası açması gerektiği

ileri sürülmüştür.

22. İkinci olarak, devam etmekte

olan bir davada uzun tutuklulukla ilgili olarak tazminat talep edilebilmesi

için davanın esası hakkındaki kararın kesinleşmesinin zorunlu olmadığı,

Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 15/5/2012 tarih ve

E.2011/20114, K.2012/12183 sayılı kararına göre, 5271 sayılı Kanun’un 141.

maddesi uyarınca devam etmekte olan bir davada da tazminat talep

edilebilmesinin önünde herhangi bir engel bulunmadığı belirtilmiştir.

23. Başvurucu Adalet

Bakanlığının bu görüşüne karşı, ihlalin devam ettiği ve bu yola başvurmanın

ihlali önleme bakımından etkili olmadığı yönünde beyanda bulunmuştur.

24. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü fıkrası şöyledir:

“... Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının

tüketilmiş olması şarttır.”

25. 6216 sayılı Kanun’un 45.

maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal

için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel

başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

26. Anılan Anayasa ve Kanun

hükümleri uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için

ihlale neden olduğu iddia edilen işlem veya eylem için öngörülen idari ve

yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir. Bireysel

başvurunun ikincil nitelikte bir hak arama yolu olması nedeniyle, asıl olan hak

ve özgürlüklere kamu otoritelerince saygı gösterilmesi ve olası bir ihlal

durumunda bunun idari ve/veya yargısal olağan yollarla giderilmesidir. Bu

nedenle bireysel başvuru yoluna ancak kanunda öngörülen olağan yollar

tüketilmesine rağmen ihlalin ortadan kaldırılamadığı durumlarda gidilebilir (B.

No: 2012/1137, 2/7/2013, § 27).

27. Ancak tüketilmesi gereken

başvuru yollarının ulaşılabilir olmaları yanında, telafi kabiliyetini haiz

olmaları ve tüketildiklerinde başvurucunun şikâyetlerini gidermede makul başarı

şansı tanımaları gerekir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek

başına yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduklarının gösterilmesi ya da en

azından etkili olmadıklarının kanıtlanmamış olması gerekir (B. No: 2012/239, 2/7/2013, § 28-29).

28. Adalet Bakanlığının

görüşünde işaret edildiği üzere 5271 sayılı Kanun’un tazminat isteminin

düzenlendiği 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre, kanunlarda belirtilen

koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar

verilenler ile kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama

mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen

kişilerin, maddî ve manevî her türlü zararlarını devletten isteyebileceklerine

ilişkin hükümlerin bu hususta bir başvuru mekanizması öngördüğü görülmektedir. Ancak, aynı Kanun’un

tazminat isteminin koşullarının düzenlendiği 142. maddesinin (1) numaralı

fıkrasında “Karar veya hükümlerin

kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya

hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde” tazminat

isteminde bulunulabileceği hükmüne yer verilmiştir.

29. 5271 sayılı Kanun’un

tazminat isteminin düzenlendiği 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendinde “Kanunlarda belirtilen koşullar

dışında tutukluluğunun devamına karar verilen” kişilerin, maddî ve

manevî her türlü zararlarını, devletten isteyebileceklerine ilişkin

düzenlemenin bu hususta bir başvuru mekanizması öngördüğü görülmekle birlikte,

aynı Kanun’un tazminat isteminin koşullarını düzenleyen 142. maddesinin (1)

numaralı fıkrasında, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine

tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme

tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabileceği

düzenlenmiştir. Adalet Bakanlığınca Anayasa Mahkemesine bildirilen görüşte,

somut olayla ilgili olarak, başvurucunun tutukluluğu devam etmekte iken,

tutukluluğu ile ilgili olarak 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesine göre tazminat

talebinde bulunabileceği ifade edilmiştir.

30. Somut olayda beş yıllık

azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle tutukluluğun yasal dayanağının

kalmadığı iddia edilmektedir. Buna göre, yasal olarak mümkün olmadığı hâlde

tutukluluğun devamına karar verilmiş ise madde kapsamında bunun mağduru sadece

maddi ve/veya manevi tazminat istemiyle dava açabilecektir.

31. Ancak başvurucunun başvuru

tarihi itibaryla istemi tazminat değildir. Başvurucu,

Kanun’da öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılmış olduğunun tespitiyle

tahliyesine karar verilmesini talep etmektedir. 5271 sayılı Kanun’un koruma

tedbirleri nedeniyle tazminata dair düzenlemelerine bu açıdan bakıldığında,

başvurucunun şikâyetiyle ilgili bir çözüm getirilmediği görülmektedir.

Başvurulması hâlinde bu yol yalnızca maddi ve manevi zararların giderilmesini

teminat altına almakta, fakat hukuka aykırı tutulduğu tespit edilse dahi kişiye

serbest bırakılma konusunda bir imkân sunmamaktadır. Bireysel başvurunun

esastan incelenmesinden önce tutukluluk hâli sona ermediği sürece, kişinin bu

yola gitmesi somut talebi açısından etkili sayılamaz, dolayısıyla tüketilmesi

gerekmez.

32. Bununla birlikte başvurucu

hakkındaki davanın karara bağlanmış olması nedeniyle tutukluluk halinin hükmen

tutukluluğa dönüştüğü, başvurucun talebi tahliye ise de, kararla birlikte bunun

mümkün olamaması dikkate alındığında şikâyet konusu anayasal hakkın ihlalinin

tespiti ile tazminata hükmedilmesi mümkün olabilecektir. Bu durumda 5271 sayılı

Kanun’un 141. ve devamı maddelerinde belirtilen yola öncelikle başvurulmasının

zorunlu olup olmadığının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

33. Bu konuya ilişkin bazı

Yargıtay kararları belli durumlarda tazminat talebi için asıl hükmün

kesinleşmesinin aranmadığını göstermektedir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 4/4/2012 tarih ve E. 2011/15700, K. 2012/9187; 15/5/2012

tarih ve E. 2011/20114, K.2012/12183 sayılı kararları). Tutukluluk süresinin

verilen cezadan fazla olması nedeniyle makul görülmediği, bu nedenle tazminata

hükmedilmesi gerektiğini belirten kararlara rastlamak da mümkündür (Yargıtay

12. Ceza Dairesinin 17/12/2012 tarih ve E. 2012/20277,

K.2012/27572; 3/1/2013 tarih ve E.2012/24083, K. 2013/1 sayılı kararları).

Ancak bu örneklerin hiçbiri somut olay açısından bahse konu yolun etkili olduğunu

göstermemektedir. Diğer bir anlatımla, ağır ceza mahkemesinin görevine giren

aynı dosya kapsamındaki suçlarla ilgili olarak tutukluluğun kanunda öngörülen

azami sınırının değerlendirilmesi yönünden etkili bir başvuru imkânı

bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

34. Açıklanan nedenlerle Adalet

Bakanlığının, başvurucunun tutukluluk nedeniyle tazminat davası açmadığı ve

başvuru yollarını tüketmediği yönündeki ön itirazı kabul edilemez. Başvurucunun

iddialarının dayanaktan yoksun olmadığı görülmektedir. Başka bir kabul

edilemezlik nedeni de görülmeyen başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi gerekir.

2. Esas

İnceleme

35. Başvurucu, 14/7/2007 tarihinden itibaren tutuklu olarak yargılandığı

dava kapsamında Kanun’da öngörülen azami beş yıllık sürenin aşılması nedeniyle

tutukluluğun devamına karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri

sürmüştür.

36. Anayasa’nın 19. maddesi şöyledir:

“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Şekil ve şartları

kanunda gösterilen:

Mahkemelerce

verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine

getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün

gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim

altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın

yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası,

uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir

kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen

esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı

şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut

geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri

dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.

Suçluluğu hakkında

kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini

veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim

kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca

bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

…”

37. Adalet Bakanlığı, başvurucunun

beş yıldan fazla tutuklu bulundurulduğu iddialarına ilişkin olarak, Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesi kapsamında tutmanın hukuki

sayılabilmesi için birinci fıkranın (a) ve (f) bentleri arasındaki

istisnalardan birinin karşılanması gerektiğini, tutmanın bu anlamda hukuki

olduğu anlaşıldıktan sonra, Sözleşmenin, “kanunda

düzenlenmiş bir prosedürün” izlenip

izlenmediği dâhil olmak üzere, esas ve usul kurallarına uyma yükümlülüğünü

ulusal hukuka bıraktığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında sanığın birden

fazla suç nedeniyle tek bir davada yargılandığı durumlarda, tutukluluk süresini

tek bir tutukluluk olarak değerlendirebileceğini belirtmiştir.

38. Başvurucu, Adalet

Bakanlığının görüşünde belirtilen hususlara aykırı olarak tutukluluğun devamına

karar verildiğini beyan etmiştir.

39. Başvurucunun kanuni

tutukluluk süresinin aşıldığına ilişkin bu şikâyetinin Anayasa’nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrası çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

40. Anayasa’nın 19. maddesinin

birinci fıkrasında herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahip olduğu

ilke olarak konduktan sonra, ikinci ve üçüncü fıkralarında şekil ve şartları

kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği

durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişinin özgürlük ve güvenlik

hakkının kısıtlanması ancak Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen

durumlardan herhangi birinin varlığı halinde söz konusu olabilir (B. No:

2012/1137, 2/7/2013, § 42).

41. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması”

başlıklı 13. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın

yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve

ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve

ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa’nın 19.

maddesindeki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlanabileceği durumların

şekil ve şartlarının kanunda gösterilmesi ölçütü, Anayasa’nın 13. maddesindeki

temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceğine dair kural ile

uyumludur (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 43).

42. Kişi hürriyeti ve

güvenliğine ilişkin sınırlamaların, kanunda belirtilen esas ve usule

uygunluğunu sağlama yükümlülüğü ilke olarak idari organlara ve derece

mahkemelerine aittir. Anayasa’nın 19. maddesinin amacı bireyi keyfi bir şekilde

özgürlüğünden alıkoymaya karşı korumak olup, maddede öngörülen istisnai

hâllerde kişi özgürlüğüne getirilecek sınırlamaların maddenin amacına uygun

olması ve keyfi uygulamaya yol açmaması gerekir. Bu nedenle Anayasa’nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan hürriyetten yoksun bırakmanın şekil ve

şartlarının kanunda gösterilmesi kuralı gereğince, başvurucunun tutukluluk

durumunun “kanuni” dayanağının

bulunup bulunmadığının, kanunun özgürlükten yoksun kılmaya izin verdiği

hâllerde ise, hukuk devleti ilkesi gereği, keyfiliği önlemek için,

uygulanmasında yeterli ölçüde erişilebilir, kesin ve öngörülebilir olup

olmadığının Anayasa Mahkemesince incelenmesi gerekir (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 44).

43. Tutuklamaya ilişkin hükümler

5271 sayılı Kanun’un 100. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye

göre kişi ancak hakkında suç işlediğine dair kuvvetli şüphenin varlığını

gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde tutuklanabilir.

Maddede tutuklama nedenlerinin neler olduğu da belirtilmiştir (B. No:

2012/1137, 2/7/2013, § 45).

44. 5271 sayılı Kanun’un 102.

maddesinin (2) numaralı fıkrasında, ağır ceza mahkemesinin görevine giren

işlerde tutukluluk süresinin en çok iki yıl olduğu ve bu sürenin zorunlu

hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabileceği, ancak uzatma süresinin toplam

üç yılı geçemeyeceği belirtilmiştir. Buna göre uzatma süreleri dâhil toplam

tutukluluk süresinin azami beş yıl olabileceği anlaşılmaktadır (B. No:

2012/1137, 2/7/2013, § 46).

45. Somut olayda 13/7/2007 tarihinde gözaltına alınan ve 14/7/2007 tarihinde

tutuklanan başvurucu, 5271 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen hükümleri

uyarınca tutukluluk için öngörülen azami sürenin aşıldığı iddiasıyla tahliye

talebinde bulunmuştur. Gerek davaya bakan, gerekse itirazı inceleyen mahkemeler

azami beş yıllık süre konusundaki gerekçelerini belirtmek suretiyle

tutukluluğun devamına karar vermişlerdir.

46. Anayasa’da yer alan hak ve

özgürlükler ihlal edilmediği sürece derece mahkemelerinin kararlarındaki kanunun

yorumuna ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususlar bireysel başvuru

incelemesinde ele alınamaz. Tutukluluk konusundaki kanun hükümlerinin yorumu ve

somut olaylara uygulanması da derece mahkemelerinin takdir yetkisi

kapsamındadır. Ancak kanun veya Anayasa’ya bariz şekilde aykırı yorumlar ile

delillerin takdirinde açıkça keyfilik halinde hak ve özgürlük ihlaline

sebebiyet veren bu tür kararların bireysel başvuruda incelenmesi gerekir.

47. 5271 sayılı Kanun’un 102.

maddesinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinde kişilerin tutulabileceği azami

kanuni süreler düzenlenmiştir. Kişi hakkında birden fazla suça ilişkin

yargılama kapsamında tutukluluk süresinin her bir suç için ayrı

uygulanamayacağı, uygulanan bir tutuklama tedbirinin yargılama sürecinin bütünü

açısından sonuç doğuracağı daha önce belirtilmiştir (B. No: 2012/521, § 48, 2/7/2013).

48. Ayrıca suç ve sanık sayısı,

davanın karmaşık olması gibi etkenler tutukluluk süresinin makul olup olmadığı

konusundaki değerlendirmede ele alınabilecek etkenler olup kanuni tutukluluk

süresinin belirlenmesinde esas alınmaları mümkün değildir. Normun lafzı ve

amacı, tutuklama tedbirinin ceza adalet sistemi içerisindeki yeri ve 5271

sayılı Kanun’un 102. maddesindeki düzenleme ile kişi özgürlüğüne yönelik sınırlamaların

dar yorumlanması hususları birlikte değerlendirildiğinde aksine bir sonuca

varmak mümkün görünmemektedir (B. No: 2012/521, § 49, 2/7/2013).

49. 5271 sayılı Kanun’daki azami

tutukluluk süresinin ağır cezalık işler bakımından uzatmalarla birlikte azami

beş yıl olduğu, bu haliyle düzenlemenin öngörülebilir olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak derece mahkemelerinin, birden fazla suça ilişkin soruşturma ve

kovuşturmanın bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş

olması halinde kanuni tutukluluk süresinin her suç için ayrı değerlendirilmesi

gerektiği yönündeki yorumu, kişilerin tutuklu yargılanabileceği azami süreyi

belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir. Zira bir kişi

hakkında birden fazla suç isnadı olması halinde azami tutukluluk süresi her

biri için ayrı değerlendirdiğinde kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği

süre öngörülemez bir şekilde uzayacaktır. Bir hukuk devletinde henüz suçluluğu

hükmen sabit hale gelmemiş bir kişinin bu yorum nedeniyle belirsiz bir süre

özgürlüğünden yoksun bırakılması düşünülemez (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 53).

50. Başvurucu 13/7/2007

tarihinde gözaltına alınmış ve 14/7/2007 tarihli kararla tutuklanmıştır. Somut

olay bakımından 5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinin (2) numaralı fıkrasında

öngörülen azami tutukluluk süresi 13/7/2012 tarihinde

dolmuştur. Bu tarihle mahkûmiyet kararının verildiği 18/7/2013

tarihi arasındaki tutukluluk hali kanunda aranan şekil ve şartlara

uymamaktadır.

51. Açıklanan nedenlerle,

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

3. 6216 Sayılı

Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

52. 6216 sayılı Kanun’un 50.

maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal

edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde

ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa,

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere

dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel

mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla

yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

53. 6216 sayılı Kanun’un 50.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, esas

inceleme sonunda ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği belirtilmiş, ancak

yerindelik denetimi yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar

verilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.

54. Bu

aşamada ihlalin

tespiti dışında sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılabilecek bir işlem olmaması, kişi hürriyeti ve

güvenliğine yönelik müdahale ve yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek

ölçüdeki manevi zararın varlığı ile somut olayın özellikleri dikkate alınarak

başvurucuya takdiren 7.000 TL manevi tazminat

ödenmesine karar verilmiştir.

55. Başvurucu tarafından yapılan

ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 172,50 başvuru harcı ve 1.500,00

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.672,50 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmiştir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurunun KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. “Kanun’da

öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması” nedeniyle Anayasa’nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrasının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya 7.000,00 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

D. Başvurucu tarafından yapılan 172,50 başvuru harcı ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.672,50 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğinden sonra Maliye Hazinesine yapılacak

başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması

halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için

yasal faiz uygulanmasına,

9/1/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Serruh

KALELİ

Üyeler

:

Mehmet ERTEN

Zehra Ayla PERKTAŞ

Burhan ÜSTÜN

Nuri NECİPOĞLU

Raportör

:

Muharrem İlhan KOÇ

Başvurucu

:

Soner ŞENGÜLLER

Vekili

:

Av. Ahmet Adnan TÜZÜN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2012/899, 9 Ocak 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası