KÜNYE
- Mercii
- Anayasa Mahkemesi
- Karar tarihi
- 14 Kasım 2013
- Esas Sayısı
- 2013/18
- Karar Sayısı
- 2013/132
- Karar Günü
- 14.11.2013
- R.G. Tarih-Sayı
- 09.05.2014-28995
- İtiraz yoluna başvuran
- Antalya 10. Asliye
Karar Metni
1.541 kelime·8 dk okuma·18 bölüm
Ceza Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU : 19.3.1969
günlü, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 14. maddesinin 22.1.1986 günlü, 3256 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle değiştirilen üçüncü fıkrasının Anayasa'nın 10., 13., 36. ve 48. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir.
I- OLAY
Hazine avukatlığı görevinden ayrılan sanık müdafii, bu görevden ayrıldığı tarihten itibaren itiraz konusu kuralda belirtilen iki yıllık sürenin dolmamış olması nedeniyle yargılamaya katılamadığını, bu nedenle itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmüş, Anayasa'ya aykırılık iddiasını ciddi bulan Mahkeme ise iptali için başvurmuştur.
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
Kanun'un 14. maddesinin itiraz konusu üçüncü fıkrası şöyledir:
“Devlet, belediye, il özel idare ve Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin kapsamına giren iktisadi Devlet Teşekkülleri ile kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müessese, bağlı ortaklık ve iştiraklerinde çalışanlar, buralardan ayrıldıkları tarihten itibaren iki yıl geçmeden ayrıldıkları idare aleyhine dava alamaz ve takipte bulunamazlar.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa'nın 10., 13., 36. ve 48. maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN'ın katılımlarıyla 6.2.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hakan ATASOY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararında, bir ceza davasında sanık sıfatıyla yargılanan
kişinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 149. ve devamı maddelerine
göre, kendisini istediği avukatla temsil ettirme hakkının bulunmasına rağmen,
itiraz konusu kuralın sanığın istediği avukatı müdafi olarak seçmesine engel
olduğu, 659 sayılı KHK hükümleri dikkate alındığında, hazine avukatlarının
neredeyse görev yaptıkları illerdeki tüm kamu kurumlarını temsil ettikleri,
sanığın daha önce hazine avukatlığı yapmış bir avukatı itiraz konusu kural
nedeniyle müdafi olarak tayin edememesinin, diğer vatandaşlara oranla
eşitsizlik yarattığı, 659 sayılı KHK'nin 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasına
göre Devlet tarafından satın alınan avukatlık hizmetini ifa eden avukata böyle
bir sınırlama getirilmemiş olmasına rağmen hazine avukatına bu tip bir
sınırlama getirilmiş olmasının Anayasa'nın 48. maddesinde düzenlenen çalışma ve
sözleşme hürriyetinin hazine avukatları açısından ölçüsüz sınırlanmasına yol
açtığı gibi yasaklı olan hazine avukatını müdafi olarak tayin etmek isteyen
sanık açısından da diğer vatandaşlara oranla sözleşme hürriyeti açısından
ölçüsüz bir sınırlama getirdiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 10., 13., 36.
ve 48. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İtiraz konusu kuralla, Devlet, belediye, il özel idare ve Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin kapsamına giren iktisadi Devlet Teşekkülleri ile kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müessese, bağlı ortaklık ve iştiraklerinde çalışanların, buralardan ayrıldıkları tarihten itibaren iki yıl geçmeden ayrıldıkları idare aleyhine dava alamayacakları ve takipte bulunamayacakları hükme bağlanmıştır.
Kanun'un 1. maddesinde avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslek
olarak tanımlanarak, avukatın yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız
savunmayı serbestçe temsil ettiği belirtilmiş; 2. maddesinde ise avukatlığın
amacının, hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve
anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk
kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler,
resmî ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak olduğu ifade
edilmiştir. Kanun'daki bu hükümler karşısında, avukatlık görevini yapacak
kişilerde bazı nitelikler aranması ve avukatlık mesleğinin adalet ve hakkaniyet
ilkelerinin gerektirdiği bir takım kurallara bağlı kılınması zorunludur.
Anayasa'nın 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; 48. maddesinde, herkesin, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahip olduğu; 13. maddesinde ise temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlandırılabileceği; temel hak ve özgürlüklerde yapılacak sınırlamaların Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Anayasa'nın 48. maddesinde, çalışma ve sözleşme hürriyetleri için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunların hiçbir şekilde sınırlandırılamayan mutlak haklar olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, bu hakların Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olmamak koşuluyla, Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak sınırlandırılması mümkün olabilir.
Çalışma ve sözleşme hürriyetlerine itiraz konusu kuralla getirilen sınırlama, Anayasa'da güvence altına alınan adil yargılanma hakkının alt kavramlarından biri olan silahların eşitliği ilkesinden kaynaklanmaktadır. Adil yargılanma hakkının ulusal üstü düzeyde genel kabul görmüş ölçütleri arasında önemli bir yer tutan silahların eşitliği ilkesi, davanın tarafları arasında yargılama sırasında usul hükümleri yönünden eşit konumda bulunma, taraflardan birine dezavantaj diğerine avantaj sağlayacak kurallara yer vermeme esasını içermekte, diğer bir deyişle davanın tarafları arasında hakkaniyete uygun bir dengenin varlığını gerekli kılmaktadır.
Devlet, belediye, il özel idare ve Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin kapsamına giren iktisadi
Devlet teşekkülleri ile kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müessese, bağlı
ortaklık ve iştiraklerinde çalışanların, buralardan ayrıldıktan sonra belli bir
süre geçmeden, ayrıldıkları idare aleyhine dava almaları ya da takipte
bulunmaları, karşı tarafa nazaran avantajlı duruma gelmelerine, davanın
tarafları arasındaki hakkaniyete uygun dengenin kendileri lehine bozulmasına,
bunun sonucunda da karşı tarafta ve toplumda kuşku ve rahatsızlık meydana
getirerek adalet duygusunun zedelenmesine yol açabilecek niteliktedir. Nitekim,
Kanun'un gerekçesinde yer verilen “… görevleri icabı, anılan
teşekküllerin yabancısı olan kimseler tarafından bilinemiyecek hususiyetlerine
vâkıf bulunan ve çok defa kendisi tarafından yapılmış işleri mevcudolan bir
teşekkül aleyhine muayyen süre içinde dâva kabul eden avukat, diğerlerine göre
rüçhanlı durumda olacağı gibi, bir dâvada iki tarafın da vekâletini alarak
hakkın kötüye kullanılmasına yol açar bir duruma girmiş olacaktır…” biçimindeki
açıklamadan da, itiraz konusu kuralın bu olumsuzluklara meydan verilmemesi
amacıyla kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Kanun'da belirtilen kamu
kurumlarında çalışanların, buralardan ayrıldıkları tarihten itibaren kanun
koyucu tarafından takdir edilen iki yıllık süre geçmeden, ayrıldıkları idare
aleyhine dava almaları ve takipte bulunmalarına engel olan kuralın çalışma ve
sözleşme hürriyetine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Anayasa'nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” denilerek yargı mercilerine davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.
İtiraz konusu kural, kamuda çalışan kişilerin buradan ayrıldıktan sonra avukat olarak çalışmalarıyla ilgili olup kuralın, şüpheli ya da sanığın istediği avukatı müdafi olarak seçerek onunla avukatlık sözleşmesi yapma hakkına doğrudan sınırlama getirdiği söylenemez. Şüpheli ya da sanığın bu kişileri müdafi olarak tayin edememesi, bu haklarının sınırlandırılmasından değil, avukatın daha önce görev yaptığı kurum aleyhine belli bir süre için dava almasına yönelik sınırlamadan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, kuralın şüpheli ve sanığın hak arama ve sözleşme hürriyetlerine aykırı olduğundan söz edilemez.
Diğer taraftan, Anayasa'nın 10. maddesinde yer verilen eşitlik
ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli
değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak,
ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında
eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı
kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları
gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı
kurallara bağlı tutulursa Anayasa'da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
İtiraz konusu kural ile kamuda görev yapanların, bu görevlerinden ayrıldıkları tarihten itibaren iki yıl geçmeden, ayrıldıkları idare aleyhine dava alamayacakları ve takipte bulunamayacakları belirtilerek, bu kişilerin müdafi olarak tayin edilmeleri yasaklanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak, yasak kapsamına giren avukatı kim seçmek isterse istesin, kanun hükmü buna engel olacaktır. Dolayısıyla kural, sadece bazı kimseler için getirilmiş olmayıp, kamudan ayrılan avukatın görev yaptığı kurumu aleyhine dava ya da takip almasını isteyen herkes için geçerlidir. Bu nedenle, kuralın kişiler arasında hak arama ve sözleşme hürriyetleri bakımından eşitsizlik yaratan bir yönü de bulunmamaktadır.
Ayrıca, başvuru kararında, hazine avukatlarına getirilen yasağın,
659 sayılı KHK'nin 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasına göre Devlet tarafından
satın alınan avukatlık hizmetini ifa eden avukatlara getirilmediği ileri
sürülmüş ise de, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel
Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde
Kararname'nin 5. maddesinin (4) numaralı fıkrasında “Hizmet satın
alınarak kendisine vekalet verilen serbest avukatlar ve avukatlık ortaklıkları
kendilerine vekalet verilen dava ve icra işlemlerinin takibiyle ilgili olarak,
ilgili mevzuatla idareleri vekil sıfatıyla temsile yetkili olan görevlilerle
aynı yetki ve sorumlulukları haizdir.” denildiğinden, serbest
avukatlar ve avukatlık ortaklıklarının da itiraz konusu kural ile getirilen
yasağa tabi olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bu kişiler arasında avukatlık
yapma yasağı bakımından herhangi bir eşitsizlik bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa'nın 10., 13., 36. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
KILIÇ
Başkanvekili
Serruh
KALELİ
Başkanvekili
Alparslan
ALTAN
Üye
Mehmet
ERTEN
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Recep
KÖMÜRCÜ
Üye
Burhan
ÜSTÜN
Üye
Engin
YILDIRIM
Üye
Nuri
NECİPOĞLU
Üye
Hicabi
DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal
TERCAN
Üye
Muammer
TOPAL
Üye
Zühtü
ARSLAN
Üye M. · Emin KUZ
Anayasa Mahkemesi, E. 2013/18, K. 2013/132, 14 Kasım 2013 tarihli karar · Kaynak: AYM Norm Denetimi Kararlar Bilgi Bankası