İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Cezmi Demir ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/293)

1. Başvurucular, telefon teli hırsızlığı şüphesi ile 3/11/2001 –

Başvuru No2013/293Tarih17 Temmuz 2014Okuma55 dk · 10.980 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Cezmi Demir Ve Diğerleri Başvurusu

Karar tarihi
17 Temmuz 2014
Başvuru Numarası
2013/293
R.G. Tarih-Sayı
22/10/2014-29153
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

10.980 kelime·55 dk okuma·28 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvurucular, telefon teli hırsızlığı şüphesi ile 3/11/2001 –

6/11/2001 tarihleri arasında Hamur İlçe Jandarma Komutanlığında gözaltında

bulundukları süre içinde kolluk görevlileri tarafından işkence ve kötü

muameleye maruz kaldıklarını, gerek bu eylemleri gerçekleştiren Jandarma

personeli gerekse muayene edildikleri hastanelerde, işlenen suçu gizlemek

amacıyla, yanıltıcı rapor düzenleyen doktorlar hakkında yaptıkları şikâyet

kapsamında başlatılan soruşturma ve kovuşturmanın etkin bir şekilde

yürütülmediğini, bir kısım sanıkların beraat ettiğini, bir

sanık hakkındaki davanın zamanaşımına uğradığını ve yargılamanın 11 yıldan

fazla sürdüğünü belirterek, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerinin ihlal

edildiğini iddia etmişlerdir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular, 3/1/2013 tarihinde Ağrı Ağır Ceza Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçeler ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemelerinde Komisyona sunulmalarına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit

edilmiştir.

3. Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 23/10/2013 ve 25/2/2014

tarihlerinde, İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 18/3/2013 tarihinde, kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Başvurucuların yaptıkları başvuruların incelemesinde, konu

yönünden hukuki irtibat bulunduğu tespit edildiğinden, Bölüm tarafından

25/4/2014 tarihinde, 2013/294 ve 2013/545 numaralı dosyaların 2013/293 numaralı

bireysel başvuru dosyası ile birleştirilerek incelenmesine karar verilmiştir.

5. Bölüm tarafından 26/6/2013 tarihinde yapılan toplantıda

başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

6. Başvuru konusu olay ve olgular 27/6/2013 tarihinde Adalet

Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığı, tanınan ek süre sonunda görüşünü

7/8/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

7. Adalet Bakanlığı tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş,

başvuruculardan Hicrettin ve Ertan Dağabakan’a

6/9/2013 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucular tarafından herhangi bir karşı

görüş Anayasa Mahkemesine sunulmamıştır.

III. OLAYLAR VE OLGULAR

A. Olaylar

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

1. Başvuruculara

İsnat Edilen Suç Kapsamında Yapılan İşlemler

9. Başvurucular, Ağrı ili Aşağı Karabal

Köyü mevkiinde bulunan Türk Telekom’a ait bakır tellerin kesilerek çalındığı

ihbarı üzerine İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından 3/11/2001 tarihinde yapılan

operasyon sonucunda, saat 22.30 sularında olay bölgesinde yakalanmışlardır.

10. Başvuruculardan Ertan Dağabakan 1985

doğumlu olup, iddia edilen olayın meydana geldiği tarihte 16 yaşında iken,

diğer iki başvurucu 18 yaşından büyüktüler.

11. Başvurucular, Hamur Cumhuriyet Başsavcılığı talimatı ile

3/11/2001 ila 6/11/2001 tarihleri arasında toplam üç gün Jandarma Merkez

Karakol Komutanlığında gözaltında tutulmuşlardır.

12. Cumhuriyet Savcılığınca 6/11/2001 tarihinde başvurucuların

ifadeleri alınarak, tutuklama talebiyle Hamur Sulh Ceza Mahkemesine sevkleri

gerçekleştirilmiş ve anılan Mahkemenin 6/11/2001 tarih ve 2001/29 müteferrik

sayılı kararıyla başvurucular “cürüm işlemek

için teşekkül oluşturmak ve hırsızlık” suçlarından tutuklanarak Ağrı

Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna gönderilmişlerdir. Başvurucular, aynı Mahkemenin

6/12/2001 tarihli kararıyla tahliye olmuşlardır.

13. Hamur Cumhuriyet Başsavcılığınca, Hz.2001/306 sayılı dosya

üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında, anılan Savcılığın 30/11/2001 tarih

ve 2001/28 sayılı tefrik kararı gereğince; “cürüm

işlemek için teşekkül oluşturmak” ve “hırsızlık” suçları tefrik edilerek, başvurucular hakkında

Hamur ilçesinde yapılan bakır tel hırsızlığı suçu Hz.2001/306 sayılı dosya

üzerinden, Ağrı ili sınırları içinde yapılan bakır tel hırsızlığı suçu

Hz.2001/311 sayılı dosya üzerinden, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçu

Hz.2001/315 sayılı dosya üzerinden soruşturulmaya devam edilmiştir.

14. Başvurucular hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, cürüm

işlemek için teşekkül oluşturmak iddiasına ilişkin olarak Hz.2001/315 sayılı

soruşturma dosyası 20/12/2001 tarih ve 2001/13 sayılı Fezleke ile, Hamur ilçesi

sınırları dışında meydana gelen hırsızlık suçuyla ilgili olan Hz.2001/311

sayılı dosya ise yetkisizlikle Hamur Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ağrı

Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

15. Bunun üzerine başvurucular hakkında, Ağrı Cumhuriyet

Başsavcılığının 28/12/2001 tarih ve 2001/709 numaralı iddianamesi ile “hırsızlık” suçundan kamu davası açılmış

ve Ağrı Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, anılan Mahkemenin

28/2/2002 tarih ve E.2001/799, K.2002/87 sayılı kararı ile “müsnet suçu işlediğine dair Jandarmadaki ifadesinden başka delil olmadığı, bu

ifadenin de işkence altında alındığının iddia edildiği, işkence şüphelerinin

bulunduğu bir ortamda yapılan sorgudaki ikrarın da tek başına delil kabul

edilemeyeceği” gerekçesi ile başvurucular beraat etmiş ve bu karar

temyiz edilmeyerek 8/3/2002 tarihinde kesinleşmiştir.

16. Ayrıca, başvurucular hakkında Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının

31/1/2002 tarih ve 2002/8 numaralı iddianamesi ile de “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak”

suçundan Ağrı Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmış olup, yapılan yargılama

sonucunda, anılan Mahkemenin 2/4/2002 tarih ve E.2002/20, K.2002/56 sayılı

kararı ile başvurucuların “isnat edilen suçu

işlediklerine dair yeterli kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil

bulanmadığı” gerekçesi ile beraatlarına karar verilmiş olup, bu

karar da temyiz edilmeyerek 10/4/2002 tarihinde kesinleşmiştir.

17. Başvurucular hakkında Hamur ilçe sınırları içerisinde işlendiği

iddia edilen ve 2001/306 hazırlık numarası üzerinde yürütülen hırsızlık suçu

ile ilgili de Hamur Cumhuriyet Başsavcılığınca 6/12/2001 tarihinde Hamur Asliye

Ceza Mahkemesine kamu davası açılmış ve Mahkemenin E.2001/88 numarası üzerinden

yargılamaları yürütülmüştür.

2. Başvurucuların

Kötü Muamele Şikâyetleri Üzerine Yapılan İşlemler

a. Başvurucuların Kötü Muamele İddiaları

18. Başvurucular Ertan Dağabakan ile Cezmi

Demir 5/11/2001 tarihinde avukatları olmaksızın Jandarmada, görevli Karakol

Komutanı İ. Ö. ve yardımcısı H. A. huzurunda vermiş oldukları ifadelerinde, Telekoma’a ait direklerdeki kabloları kesmek amacıyla olay

yerinde bulunduklarını, Jandarma aracını görünce saklandıklarını, ancak suç

konusu eşyalar ile birlikte yakalandıklarını, daha önceden de birkaç benzer suç

işlediklerini kabul ederlerken, başvurucu Hicrettin Dağabakan,

bir şahsın ücret karşılığında pancar taşıtma istemi üzerine olay bölgesine

gittiklerini, ancak bu kişi ve olay yerinde bulunan iki arkadaşının telleri

traktör römorkuna yüklediklerini görünce bunu kabul etmeyip indirttiğini, bu

sırada Jandarmanın geldiğini görünce daha önceden tanımadığı sadece iş amaçlı

anlaştıkları diğer üç şahsın kaçtığını, kendilerinin ise kaçmayarak

yakalandıklarını söylemiştir.

19. Başvurucular H. Dağabakan ve C. Demir

6/11/2001 tarihinde Savcılıkta verdikleri ifadelerinde, tanımadıkları bir kişi

ile yaptıkları anlaşma üzerine pancar taşımak amacıyla olay yerine

gittiklerini, söz konusu yerde başka şahısları da gördüklerini, bu sırada

Jandarma gelince diğer şahısların kaçtıklarını, kendilerinin yakalandığını,

atılı suçu işlemediklerini belirtmişlerken, başvurucu E. Dağabakan

suçu kabul etmiş, ayrıca başvurucu Cezmi Demir işkence gördüğü için Jandarmada

ikrarda bulunduğunu söylemiştir. Yine üç başvurucu da,

gözaltında iken devamlı surette kötü muamele gördüklerini, söz konusu suç ile

birlikte başka olayları da kabul etmek için cop, tekme ve yumrukla vücutlarının

değişik yerlerinden darp edildiklerini, gözlerinin bağlandığını, sinkaflı sözlerle hakarete maruz kaldıklarını, başlarından

soğuk su döküldüğünü, bu nedenle görevlilerden şikâyetçi olduklarını ifade

etmişlerdir. Bu iddia üzerine Savcılık aynı gün soruşturmaya başlamış ve

başvurucuları yeniden raporlarını aldırmak üzere Sağlık Ocağına sevk etmiştir.

Görevli Doktor G. Ö., başvurucularda herhangi bir darp ve cebir izinin

bulunmadığı yönünden rapor düzenlemiştir.

20. Üç başvurucu, 6/11/2001 tarihli sorgularında ise suçu kabul

etmeyerek, Jandarmadaki ifadelerinin kötü muamele altında alındığını,

elbiselerinin çıkarıldığını ve darp edildiklerini, korktukları için ikrarda

bulunduklarını söylemişlerdir. Başvurucu E. Dağabakan,

Savcılıktan sonra yeniden Karakola götürülecekleri ve tekrar baskı görebileceği

endişesi ile Savcılıkta da suçu kabul ettiğini belirtmiştir. Başvurucular aynı

gün tutuklanmışlardır.

21. Başvurucular Ağır Ceza Mahkemesindeki benzer şikâyetlerinde de

özetle, yüklenen suçu kabul etmek için gözaltında iken gözlerinin bağlandığını,

soyularak çıplak vaziyette soğuk bir garaj-depo gibi yerde ayrı ayrı gece

boyunca bekletildiklerini, kendilerini donmuş vaziyette hissettiklerini, hortum

ile üzerlerine su püskürtüldüğünü, sopa ile değişik yerlerinden darp

edildiklerini, saçlarından tutulup yerde sürüklendiklerini, İ. Ö. tarafından

bazen gözlerinin açılarak adam oldunuz mu şeklindeki sorusuna muhatap

olduklarını, tuvalet ihtiyaçlarını bile karşılamalarına izin verilmediğini, bir

aletle cinsel organlarının sıkıldığını, cop sokmaya kalkışıldığını, üç gün

aç-susuz bırakıldıklarını, kendilerine ve ailelerine yönelik ağır küfür ve

tehditlere maruz kaldıklarını, daha çok bu eylemleri Karakol Komutanı İ. Ö.’nün yaptığını, H. A.’nın da

yanında olduğunu, Hamur Sağlık Ocağında doktorun kendileri üzerinde bir muayene

yapmadan rapor düzenlediğini, Ağrı Devlet Hastanesinde kendileri için

düzenlenen raporu sanık İ. Ö.’nün okuduktan sonra

sinirlenerek yeniden içeri girdiğini, bir buçuk saat beklediklerini, daha sonra

sanık İ. Ö.’nün gelerek ilçeye geri döndüklerini,

gözaltı süresince sürekli işkenceye maruz kalmaları nedeniyle sanıklardan

şikâyetçi olduklarını beyan ederek davada katılan sıfatıyla yer almışlardır.

b. Başvurucuların İddiaları Kapsamında Alınan

Doktor Raporları

22. Başvurucuların gözaltına alındıkları 3/11/2001 tarihinde, Hamur

Sağlık Ocağı’nda yapılan sağlık kontrolü sonrasında haklarında düzenlenen aynı

içerikli raporlarda “yapılan muayenesi

sonucu herhangi bir bulguya rastlanılmadığı, gözaltına alınmasında sakınca

olmadığı” tespitine yer verilmiştir.

23. Başvurucular, 6/11/2001 tarihinde, saat 08.30 sıralarında

gözaltından çıkarılarak Savcılığa sevk edilmeden önce, Hamur Sağlık Ocağı’nda

sağlık kontrolünden geçirilmiş olup, anılan Sağlık Ocağı doktorlarından G. Ö.

tarafından düzenlenen 6/11/2001 tarihli ilk raporda, üç başvurucu hakkında “herhangi bir darp izine rastlanılmadığı” belirtilmiştir.

24. Başvurucuların Savcılıkta verdikleri benzer ifadelerinde, “gözaltında iken kötü muameleye maruz kaldıklarını”

belirtmeleri üzerine, yeniden aynı Sağlık Ocağı ve aynı Doktordan alınan

6/11/2001 tarihli ikinci raporda da benzer saptamada bulunulmuştur.

25. Başvurucuların avukatı, Cumhuriyet Savcılığına hitaben yazdığı

7/11/2001 tarihli dilekçede,

“müvekkillerinin gözaltında kaldıkları süre içerisinde görevlilerce işkence

yapıldığını, işkence izlerinin halen vücutlarında mevcut olduğunu ve

müvekkilleri ile cezaevinde yaptıkları görüşme sırasında kendisinin de bizzat

izleri gözlemlediğini, karakolda görevli bulunan komutanlardan birisinin

eşinin, adı geçen sağlık ocağında çalışıyor olması nedeniyle, gerçeğe aykırı

rapor tanzim edildiğini” belirterek, müvekkillerinin yeniden

hastaneye sevk edilip doktor raporu aldırılmasını talep etmiştir.

26. Bu talep üzerine başvurucular, kendilerine kötü muamelede

bulunduğu iddia edilen karakol komutanı İ. Ö. ve yardımcısı H. A. ile diğer

görevliler gözetiminde tutuklu oldukları cezaevinden alınarak 7/11/2001

tarihinde sağlık kontrolü için Ağrı Devlet Hastanesine sevk edilmiş ve hastane

doktorlarından Y. İ. ve Y. O. tarafından saat 18.40’da yapılan muayeneleri

sonucunda düzenlenen 7/11/2001 tarihli raporda; başvurucu Cezmi Demir ile

ilgili olarak “hastada yaklaşık 8-12 saat

içinde olduğu düşünülen, sırtta sağ üstte yaygın hematom

olduğu, yeni oluşan darp-cebir izine rastlanmadığı, hayati tehlikenin olmadığı,

iş ve güç kaybının bulunmadığı”, başvurucu Hicrettin Dağabakan ile ilgili olarak

“hastada yaklaşık 8-12 saat içinde olduğu düşünülen sol bacakta arkada kızarıklık,

sağ bacak iç kısmında kızarıklık, sağ alt kadron batında kızarıklık mevcut

olduğu, yeni oluşan darp ve cebir izine rastlanılmadığı, hayati tehlike, iş ve

güç kaybının bulunmadığı” ve başvurucu Ertan Dağabakan

ile ilgili olarak da “hastada yaklaşık 8-12

saat içinde olduğu tahmin edilen, sağ üst kolda hematom,

batında ciltte kızarıklık mevcut olduğu, yeni oluşan darp-cebir izine

rastlanmadığı, hayati tehlikenin olmadığı, iş ve güç kaybının bulunmadığı”

ifadelerine yer verilmiştir.

27. Ancak başvurucuların avukatının 9/11/2001 tarihli dilekçesi ile “7/11/2001 tarihli raporun gerçeği yansıtmadığını,

Doktor Y. İ.’nin Jandarma güvenlik güçlerinin baskısı

altında söz konusu raporu tanzim ettiğini” iddia ederek Savcılığa

itirazda bulunması üzerine, Cumhuriyet Savcısı, başvurucuların yeniden sağlık

kontrolünden geçirilmeleri için Ağrı Devlet Hastanesine sevklerini sağlamıştır.

28. Başvurucuların bu kez Ağrı Devlet Hastanesi uzman doktorları

tarafından muayene edilmeleri sonucunda düzenlenen 12/11/2001 tarihli raporda;

başvurucu Cezmi Demir ile ilgili olarak “sağ

skapula üzerinde yaklaşık 5x6 cm’lik

alanda yer yer yeşilimtrak ekimoz

ve hassasiyet mevcuttur. Bu haliyle hasta, hayati tehlikeye maruz kalmamış, 3

gün iş ve güç kaybı olmuş, çehrede sabit eser yoktur”, başvurucu

Hicrettin Dağabakan ile ilgili olarak “sağ ve sol bacak önyüzde 1x1 cm’lik

yeşilimtrak ekimoz, sol ön

kol ön yüzde ve sol kol ön yüzde 4x5 cm’lik iki adet yeşilimtrak ekimoz, siternum üzerinde 1x2 cm’lik, sağ

omuz ön yüzde2x3 cm’lik, sağ kol ön yüzde 2 cm’lik, sağ lomber bölgede 5x3 cm’lik alanda yer yer yeşilimtrak

ekimoz mevcut olduğu, hayati tehlikeye maruz

kalmadığı, 5 gün iş ve güç kaybına uğradığı” ve başvurucu Ertan Dağabakan ile ilgili olarak

“sağ McBurney noktasında 1x2 cm’lik

krutlu yara, sağ kol ön yüzünde 2 x2 cm’lik bölgede yeşilimtrak ekimoz mevcuttur. Bu haliyle hasta, hayati tehlikeye maruz

kalmamış, 1 gün iş ve güç kaybı olmuş, çehrede sabit eser yoktur” tespiti

yapılmıştır.

29. Adı geçen doktorlar (§ 32, 33; G.

Ö., Y. İ., Y. O.) hakkında açılan dava sonrasında Ağrı Asliye Ceza Mahkemesinin

5/6/2002 tarihli yazısı ile başvurucular hakkında düzenlenen 6/11/2001,

7/11/2001 ve 12/11/2001 tarihli raporlar arasındaki farklılığın

değerlendirilmesinin istenilmesi üzerine, Adli Tıp Kurumunun 12/7/2002 tarihli

yazısı ile başvuruculara ilişkin raporlar açısından aynı ve özetle “12/11/2001 tarihli rapordaki bulguların künt travmatik bir etkenle

meydana geldiği, bu bulguların 7/11/2001 tarihli rapordaki lezyonlarla aynı lezyonlar

olduğu, bu durumun son rapor tarihinden önceki 7 ila 12 günlük bir zaman dilimi

içinde meydana gelmiş olduğu” hususları belirtilmiştir.

30. Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan 2/1/2006 tarihli raporda

da, başvurucu Cezmi Demir yönünden her ne kadar 7/11/2001 tarihinde yapılan

muayenesinde sırtta sağ üste yaygın hemotom bulunduğu

belirtilmiş ise de 5 gün sonra 12/11/2001 tarihinde yapılan muayenesinde aynı

bölgede yeşilimtırak ekimoz bulunduğu

belirtildiğinden söz konusu lezyonun hemotom değil ekimoz olması gerekeceği, vücutta künt

travma sonucu oluşan ekimozların renk değişimleri

göstererek iyileştikleri, ancak bu renk değişimlerinin travmanın şiddetine

uygulandığı cisim veya cisimlerin özelliğine, vücut bölgesine, yaş cinsiyet, fiziyolojik özelliklere göre farklılıklar gösterdiği

bilindiğinden sadece ekimozdaki renk değişikliği ile ekimozun ne zaman oluştuğunun tespit edilmesinin tıbben

mümkün olmadığı, ekimozların iyileşme süreci içinde

çevrelerinde ve orta kısımlarında farklı renkler görülebileceği, kırmızı, mor,

pembe, yeşil, sarı ve mavi gibi iyileşme sürecinde görülen renklerin bir

kısmının bir arada olabileceği veya bunlar arasında kalan renklerin de

görülebileceği ve bu ara renkler tarif edilirken yeşilimtırak, sarımtırak gibi

kesin bir rengi belirtmeyen ifadelerin de kullanıldığı göz önüne alındığında

12/11/2001 tarihinde yeşilimtırak olarak tarif edilen ekimoza

neden olan travmanın bu tarihten geriye doğru 5 ila 15 günlük bir zaman dilimi

içerisinde meydana gelmiş olmasının mümkün olduğu, kesin bir tarih belirlemenin

mümkün olmadığı belirtilmiş, diğer başvurucular için ayrı ayrı düzenlenen

raporlarda da aynı hususlara işaret edilmiştir.

c. Kamu Görevlileri Hakkında Yapılan Adli İşlemler

i. Soruşturma Sonucu Açılan Davalar

31. Başvurucuların Savcılıkta verdikleri benzer ifadelerinde, “gözaltında tutuldukları süre içinde kendilerine

yöneltilen suçlamaları kabul etmeleri amacıyla devamlı olarak kötü muameleye

maruz kaldıklarını ve bu nedenle Jandarma görevlilerinden şikâyetçi

olduklarını” belirtmeleri üzerine, Cumhuriyet Savcılığınca bu

iddiaların araştırılması için aynı gün, 2001/306 numarasına kayıtlı dosya

üzerinden soruşturma başlatılmıştır.

32. Hamur Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda,

anılan raporlar arasındaki çelişkiler üzerine, başvurucuların gözaltından

çıkarıldıkları tarihte sağlık kontrolünü yapan ve başvurucular hakkında “herhangi bir darp ve cebir izi bulunmadığı” şeklinde

ilk raporları tanzim eden Doktor G. Ö. hakkında, 5/12/2001 tarih ve 2001/71

numaralı iddianameyle, suç tarihinde yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza

Kanunu’nun 354/4,5 maddesi uyarınca “gerçeğe

aykırı rapor düzenlemek” suçundan cezalandırılması istemiyle Hamur

Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Dava, Hamur Asliye Ceza

Mahkemesinin E.2001/87 numarasına kaydedilerek, ilk duruşması 6/12/2001

tarihinde yapılmış ve daha sonra bu mahkemenin kapatılması nedeniyle (HSYK’nın 9/6/2004 tarih ve 278 sayılı kararı ile) dosya

Ağrı Asliye Ceza Mahkemesine gönderilerek, anılan mahkemenin E.2004/419

numarası üzerinden yargılamaya devam olunmuştur.

33. Ayrıca, Hamur Cumhuriyet Başsavcılığınca Hz.2001/306 sayılı

dosya üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında, Doktor G. Ö. hakkında açılan

dava dışında, 30/11/2001 tarih ve 2001/28 sayılı tefrik kararı gereğince; “gerçeğe aykırı rapor düzenlemek” ve “efrada sui muamele” suçları

da tefrik edilerek, “gerçeğe aykırı rapor

düzenlemek” suçundan Ağrı Devlet Hastanesi doktorlarından Y.İ. ve Y.

O. hakkında yürütülen Hz.2001/314 sayılı dosya, 7/12/2001 gün ve 2001/11 sayılı

yetkisizlik kararı ile Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiş olup, bahsi

geçen Savcılığın 4/2/2002 tarih ve 2002/77 numarasına kayıtlı iddianamesi ile

adı geçenler hakkında mülga 765 sayılı Kanun’un 64/1, 354/4-5 maddeleri

uyarınca cezalandırılmaları istemiyle Ağrı Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası

açılmıştır. Söz konusu dava, anılan Mahkemenin E.2002/86 numarasına kaydedilmiştir.

34. Diğer taraftan, 26/3/2002 tarih ve 2002/192 sayılı iddianame ile

de Hamur İlçe Jandarma Komutanı İ. Ö. ve yardımcısı H. A. hakkında,“işkenceyi gizlemek amacıyla gerçeğe aykırı adli rapor tanzim ettirmeye

azmettirmek” suçundan 765 sayılı Kanun’un 64/1, 354/4-5 maddeleri

uyarınca Ağrı Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açılmış ve E.2002/213

numarasına kaydı sağlanmıştır.

35. Mahkemece, 27/3/2002 tarihinde aralarında fiili ve hukuki

irtibat bulunduğundan bahisle, yukarıda bahsi geçen E.2002/213 numaralı davanın

E.2002/86 sayılı davada birleştirilmesine karar verilmiştir.

36. Öte yandan, başvurucuların gözaltında bulundukları süre içinde

kendilerine işkence ve kötü muamelede bulunduklarını iddia ettikleri Jandarma

görevlileri İ. Ö. ve H. A. hakkında Hz.2001/312 numara üzerinde yürütülen

soruşturma dosyası, eylemin ağır ceza mahkemesinin görevinde bulunduğu

gerekçesiyle, Hamur Cumhuriyet Başsavcılığının 7/12/2001 tarihli Fezlekesi ile

Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

37. Bunun üzerine, Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28/12/2001 tarih

ve 2001/81 sayılı iddianamesi ile Jandarma Karakol Komutanı İ. Ö. ve yardımcısı

H. A. hakkında 765 sayılı Kanun’un 243/1. maddesi uyarınca “kamu görevlisinin efrada sui

muamelede bulunması” suçundan Ağrı Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası

açılmıştır.

ii. Sanık ve Tanık Anlatımları

38. Sanıklardan İ. Ö. soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki ifade ve

savunmasında özetle; “karakol komutanı

olduğunu, hırsızlık ihbarı üzerine talimat vererek gönderdiği jandarma

görevlilerinin olay bölgesinde başvurucuları yakalayarak karakola

getirdiklerini, üç günlük gözaltı sürecinde kendisinin bizzat ifade aldığını,

ifade alımı sırasında yanında yardımcısı astsubay H.A.’nın

da olduğunu, gözaltı çıkışını müteakip kötü muamele iddiaları üzerine

yardımcısı ile birlikte şüphelileri Ağrı Devlet Hastanesine götürdüklerini,

düzenlenen raporların ilk önce açık bir şekilde kendisine teslim edilmesi

üzerine yeniden doktor ile görüşerek kapalı bir zarf içine koyduklarını, bu

süreçte adı geçen doktorlara bir baskısının söz konusu olmadığını, herhangi bir

kötü muamelede bulunmadığını” belirtmiş, sanık H. A. da benzer

anlatımla suçu kabul etmemiştir. Aynı şekilde sanık G. Ö. de bir baskı altında

kalmaksızın başvurucuları muayene edip raporları düzenlediğini, yüklenen suçu

işlemediğini savunmuştur.

39. Sanık Y. O. savunmasında özetle; “olay günü Ağrı Devlet hastanesinde nöbetçi doktor olarak görev

yaptığını, Doktor Y.’nin ise aktif nöbetçi olduğunu,

mağdurların muayene için getirildiklerini, Doktor Y. tarafından muayenelerinin

yapıldığını, Doktor Y.’nin tam bir fikir sahibi

olamaması nedeni ile bir de kendisinin muayene etmesini istediğini, mağdurları

tamamen soyduklarını, mağdurlarda darp, cebir izi olduğunu ancak tam bir

kanaatin oluşmadığını düşündüklerini, daha sonra bu izlerin 8-12 saat

içerisinde oluştuğuna dair rapor tanzim ettiklerini, kanaatlerinin o şekilde

olduğunu, darp, cebir izinin mağdurların neresinde olduğunu hatırlamadığını,

raporları İ. Ö.’ye teslim ettiğini” beyan

etmiştir.

40. Sanık Y. İ. savunmasında özetle; “Ağrı Devlet hastanesinde görev yaptığını, mağdurları muayene ettiğini,

lezyonlara baktığında tereddüde düşmesi üzerine Doktor Y. O.’yu çağırdığını, tek tek Y. O. ile birlikte muayene

ettiklerini, raporları düzenleyerek, zarf içinde hatırlayamadığı bir görevliye

verdiklerini” belirtmiştir.

41. Tanık N. Ö. beyanında; “suç

tarihinde Hamur Sağlık Ocağı’nda hemşire olarak görev yaptığını, sanıklardan İ.

Ö.’nün eşi olduğunu, olay günü poliklinik hemşiresi

olarak görevli iken saat 16.00 sularında jandarmanın mağdurları muayene için

getirdiklerini, mağdurların tek tek soyularak muayene edildiklerini ve

vücutlarında darp, cebir izi bulunmadığına dair rapor tanzim edildiğini,

muayene esnasında jandarma komutanlarının içeriye alınmadığını, mağdurların her

hangi bir şikâyet ileri sürmediklerini, ancak mağdurlardan birinin başının ağırdığını söylediğini, muayene esnasında her hangi bir

yerden telefon gelmediğini” söylemiştir.

42. Tanık S. S. anlatımında; “olay

tarihinde icapçı hekim olarak Ağrı Devlet hastanesinde görev yaptığını,

Başhekimin kendisini aradığını resmi bir yazının olduğunu söylediğini, bunun

üzerine acil servise gittiğini, mağdurları tamamen soyduğunu, mağdurları tek

tek muayene ettiğini, mağdurlara ait her üç raporda belirtilen yaraların

yaklaşık bir hafta on günlük iyileşmekte olan yaralar olduğunu, muhtemelen künt bir alet ile veya cisimle oluşmuş olabilecek yaralar

olduğunu, şahısların muayenelerinde vücutlarında künt

travmaya bağlı morluklar ve ekimozlar bulunduğunu,

12/11/2001 tarihli raporunun içeriğinin doğru olduğunu” ifade

etmiştir.

43. Tanık Ş. Ö. beyanında; “12/11/2001

tarihinde Ağrı C. Başsavcılığının yazılı talebi üzerine gelen üç şahsın

muayenelerini yaptıklarını, her üç şahsın da vücutlarının çeşitli bölgelerinde

meydana gelen yaraların yaklaşık bir hafta, on günlük iyileşmeye yüz tutmuş

yaralar olduğunu, yaraların künt travmaya bağlı

meydana gelen yaralar olup vücutlarında yeşilimtırak iyileşmeye başlamış

morluklar ve ekimozlar bulunduğunu”

belirtmiştir.

iii. Kovuşturma Aşaması Sonucunda Verilen Kararlar

44. Ağrı Asliye Ceza Mahkemesinin E.2002/86 sayılı dosyasında

yapılan yargılama neticesinde, anılan Mahkemenin 9/10/2002 tarih ve E.2002/86,

K.2002/506 sayılı kararıyla sanıklardan Y. İ. ve Y. O.’nun

savunmaları da dikkate alınarak, “suçun

yasal unsurlarının oluşmadığı” gerekçesiyle; diğer sanıklar İ. Ö. ve

H. A.’nın da “her

türlü kuşkudan uzak, inandırıcı, açık ve kesin deliller elde edilemediği” gerekçesiyle

beraatlarına karar verilmiş, bu karar temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir.

45. “Kamu görevlisinin efrada sui

muamelede bulunması” suçundan Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinde E.2001/192 numarası

üzerinden görülen dava, anılan Mahkemenin 11/4/2002 tarih ve E.2001/192,

K.2002/66 sayılı kararıyla sonuçlanmış ve başvuruculara yönelik eylemleri

nedeniyle sanıklardan H. A., yeterli kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil

bulunmadığı gerekçesiyle beraat ederken, sanık İ. Ö. ise, 765 sayılı Kanun’un

243/1, 71. maddeleri gereğince toplam 30 ay 3 gün hapis ve 7 ay 15 gün

memuriyetten mahrumiyet cezası ile cezalandırılmıştır.

46. Bu kararın sanık ve başvurucular tarafından 24/4/2002 tarihinde temyiz

edilmesi üzerine, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 23/6/2003 tarih ve E.2003/1302,

K.2003/2451 sayılı ilamı ile “6/11/2001,

7/11/2001 ve 12/11/2001 tarihlerinde tanzim edilen üç sağlık raporu arasındaki

çelişkinin giderilmesi ve belirlenen bulguların oluş zamanlarının net olarak

saptanması açısından tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilerek nihai raporun

alınması, doktorlar hakkında açılan kamu davalarının kesin hükümlerinin

beklenilmesi ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sanıkların hukuki

durumlarının tayin ve takdiri gerekirken eksik soruşturma ile hüküm kurulduğu”

gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir.

47. Bozmaya uyan ve E.2003/141 numarası üzerinden yargılamayı

yürüten Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince 7/9/2004 tarihinde yapılan duruşmada,

Doktor G. Ö. hakkında Ağrı Asliye Ceza Mahkemesinde görülmekte olan E.2004/419

sayılı davanın bahsi geçen dava ile birleştirilmesine ve Yargıtay ilamında

belirtilen eksikliklerin giderilmesi için dosyanın ve mevcutlu olarak da

mağdurların İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilmesine ve raporlar arasındaki

çelişkinin giderilmesine karar verilmiştir.

48. Adli Tıp Kurumunca düzenlenen ve önceki rapor içeriğine

(12/7/2002 tarihli rapor) benzer tespitlerin yer aldığı 2/1/2006 tarihli

raporun dosyaya alınması sonucunda tüm sanıklar hakkında yeniden hüküm

kurulmuştur. Buna göre, Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 1/6/2006 tarih ve

E.2003/141, K.2006/117 sayılı kararı ile sanıklardan H. A.’nın

beraatına, sanık G. Ö.’nün görevi ihmal suçundan

600,00 TL adli para ceza ile cezalandırılmasına ve bu cezanın ertelenmesine,

sanık İ. Ö.’nün ise başvuruculara yönelik eylemleri

sabit görülerek toplam 30 ay 3 gün hapis ve 7 ay 15 gün memuriyetten mahrumiyet

cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

49. Bu kararın taraflarca 2-15/6/2006 tarihinde temyiz edilmesi

üzerine, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 30/6/2010 tarih ve E.2008/200, K.2010/9496

sayılı ilamı ile “hüküm, sanıklar İ. Ö., G.

Ö. ve müdafileri ile birlikte, müdahiller Hicrettin Dağbakan

ve Cezmi Demir vekili Av. S. B. tarafından ‘müdahiller Hicrettin Dağabakan, Ertan Dağabakan ve

Cezmi Demir’ vekili olarak temyiz edilmesine karşın, tebliğnamede

müdahil olarak ‘Ertan Demir ve Hicrettin Demir’ adlarının yazıldığı ve temyiz

eden olarak da ‘katılan Ertan Demir vekili’ ibaresine yer verildiği; öte yandan

tebliğname başlığında, temyiz kapsamında olan sanık H.

A. hakkındaki beraat kararının gösterilmediği anlaşılmakla, belirtilen

düzelteler tamamlandıktan sonra incelenmek üzere geri gönderilmesi kaydıyla

dosyanın incelenmeksizin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine” karar

verilmiştir. Bu düzeltmeler yapılarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının

21/9/2010 tarihli tebliğnamesi ile dosya yeniden

Yargıtay 8. Ceza Dairesine gönderilmiştir.

50. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 6/7/2011 tarih ve E.2010/12971,

K.2011/5945 sayılı ilamında; “müdahiller

hakkında cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan açılan kamu

davasında, müdafi olarak tayin olunan avukatın, sanıklar İ. Ö. ve H. A.’ya müdafi olarak atanmış olduğunun tespit edildiği, bu

durumun Avukatlık Yasasının 38/b madde ve fıkra hükmüne aykırı olduğu”

belirtilerek, sanıklar İ. Ö. ve H. A. hakkında kurulan hükmün bozulmasına ve

diğer sanık G. Ö. hakkında ise zamanaşımı gerekçesi ile davanın düşmesine karar

verilmiş ve G. Ö. hakkındaki düşme kararı aynı tarihte kesinleşmiştir.

51. Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan

yargılama sonucunda, 10/4/2012 tarih ve E.2011/176, K.2012/95 sayılı karar ile “kamu görevlisinin efrada sui

muamelede bulunması” suçundan sanıklardan H. A.’nın

beraatına, sanık İ. Ö.’nün ise başvurucu ve diğer iki

mağdura yönelik eylemleri nedeniyle toplam 30 ay 3 gün hapis ve 7 ay 15 gün

memuriyetten mahrumiyet cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

52. Mahkemenin anılan karardaki gerekçesi şöyledir:

“…Mağdurların hırsızlık suçundan şüpheli olarak

getirildikleri Hamur İlçe Jandarma Karakol Komutanlığında insan onuru ile

bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmelerine, algılama veya irade

yeteneklerinin etkilenmesine, aşağılanmalarına yol açacak şekilde muameleye

maruz bırakıldıkları, eylemin sanık İ. Ö. tarafından gerçekleştirildiği, olay

şüphelilerinin suçlarını söyletmek için başvurulan ve üç gün süren gözaltı

süresi boyunca çırıl çıplak soyularak soğuk su ile

ıslatıldıkları, darp edildikleri, kötü muameleye maruz bırakıldıkları,

kendilerine hakaret edildiği, haysiyetlerinin ayaklar altına alındığı

anlaşılmıştır. Tespit edilen raporlardaki maddi bulgular ve mağdurların

aşamalardaki tutarlı anlatımları irdelendiğinde sanık İ. Ö.’nün

söz konusu üzerine atılı üç mağdura karşı işkence suçunu işlediği yönünde

mahkememizde tam bir vicdani kanaat oluşmuştur. Sanık İ. Ö.’nün

üzerine atılı suçu işlemediği, söz konusu arazların şüphelilerin gözaltından

çıktıktan sonra oluşmuş olabileceği yönündeki savunmaları tüm dosya kapsamı

nazara alındığında inandırıcı bulunmamış ve sanığın 765 sayılı TCK’nın 243/1.

maddesi uyarınca cezalandırılması cihetine gidilmiştir.”

53. Başvurucular, olaya ilişkin olarak 3/1/2013 tarihli dilekçeleri

ile bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

54. Diğer taraftan, 10/4/2012 tarihli kararın sanık İ. Ö. tarafından

17/4/2012 tarihinde temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 20/5/2013

tarih ve E.2013/1460, K.2013/15369 sayılı ilamı ile Mahkeme hükmünün onanmasına

karar verilmiş olup, Mahkemece aynı tarih esas alınarak sanıklar İ. Ö. ve H. A.

hakkındaki karara kesinleşme şerhi konulmuştur.

B. İlgili

Hukuk

55. 1/3/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 230.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Hangi nedenle olursa olsun memuriyet görevini yapmakta

savsama ve gecikme gösteren veya üstünün yasaya göre verdiği buyrukları geçerli

bir neden olmadan yapmayan memur üç aydan bir yıla kadar hapis ve bin liradan beşbin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.”

56. 765 sayılı Kanun’un 243. maddesi şöyledir:

“Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi

davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini

engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikayet veya

ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir

sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı

muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır

hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası

verilir.

Fiil neticesinde ölüm vukua gelirse 452 nci, sair hallerde 456 ncı

maddeye göre tertip olunacak ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.”

57. 765 sayılı Kanun’un 354. maddesi şöyledir:

“Hekim, eczacı, sağlık memuru veya diğer bir sağlık mesleği

mensubu, Hükümetçe emniyet ve itimat olunacak bir belgeyi hatır için gerçeğe

aykırı olarak verir ise, altı aydan iki yıla kadar hapis ve yüzmilyon

liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası ile

cezalandırılır. Gerçeğe aykırı olarak düzenlenmiş böyle bir belgeyi bilerek

kullanan kimse hakkında dahi aynı ceza tertip olunur.

…

Eğer gerçeğe aykırı belge, işlenmiş bir suçu yahut işkence,

zalimane veya gayriinsani diğer fiillerin delillerini gizlemek veya bu

delilleri yok etmek için düzenlenmiş ise faile verilecek ceza, dört yıldan

sekiz yıla kadar hapistir.

…”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

58. Mahkemenin 17/7/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucuların 3/1/2013 tarih ve 2013/293 numaralı bireysel başvuruları

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların

İddiaları

59. Başvurucular, 3/11/2001 tarihinde ücret karşılığında pancar

yükleme işi için birlikte gittikleri Ağrı ili Aşağı Karabal

Köyü mevkiinde, telefon teli hırsızlığı ihbarı üzerine aynı bölgede tahkikat

yapan güvenlik güçleri tarafından şüpheli sıfatıyla gözaltına alındıklarını, üç

gün süreyle gözaltında tutulduklarını ve bahsi geçen suçu işledikleri hususunda

itirafta bulunmaları amacıyla kolluk görevlileri tarafından devamlı surette

başlarından soğuk su döküldüğünü, yumrukla başlarına vurulduğunu, vücutlarının

çeşitli yerlerinden darp edildiklerini, soğukta bekletildiklerini, ekmek ve su

verilmediğini, onur kırıcı laflar kullanıldığını, bu suretle işkence ve kötü

muameleye maruz kaldıklarını ileri sürmüşlerdir.

60. Başvurucular ayrıca, gözaltından çıkarılarak Savcılığa sevk

edilmeden önce sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Hamur Sağlık Ocağı’na

götürüldüklerini, burada görev yapan hemşirelerden birinin işkence ve kötü

muamele nedeniyle şikâyetçi oldukları sanık İ. Ö’nün eşi olmasından dolayı

haklarında “darp ve cebir izi yoktur”

şeklinde rapor düzenlendiğini, bu rapora itiraz etmeleri üzerine yine

kendilerine kötü muamelede bulunan kolluk görevlilerinin gözetiminde yeniden

sağlık kontrolünden geçirilmek için gittikleri Ağrı Devlet Hastanesi’nde

görevli doktorlar tarafından yapılan muayeneleri sonucunda düzenlenen raporun

da sanık İ. Ö’ye teslim edildiğini, İ. Ö.’nün bu

raporlara baktıktan sonra sinirlenerek, tekrar hastaneye girip içeriğini

değiştirttiğini belirtmişlerdir.

61. Başvurucular son olarak, işkence ve kötü muameleye maruz

kalmalarından dolayı yaptıkları şikâyet üzerine açılan kamu davasının makul

sürede tamamlanmadığını, olayın üzerinden on bir yıl geçmesine rağmen kamuoyunu

ve vicdanları tatmin edici bir karar verilmediğini, işkenceyi gizlemek için

gerçeğe aykırı adli rapor düzenlediği gerekçesiyle yargılanan Doktor G. Ö.

hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düştüğünü, bir kısım sanıkların da

beraat ettiğini, bu nedenlerle AİHS’nin 2, 3, 6, 8, 13, 14. maddeleri ve 1 nolu ek Protokol’ün 1. maddesindeki haklarının ihlal

edildiğini iddia etmiş ve 500.000 TL maddi, 500.000 TL manevi tazminat ve

100.000 TL de derece mahkemeleri önündeki diğer giderler olmak üzere toplam

1.100.000 TL tazminat ve yargılama gideri ödenmesi talebinde bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

62. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki

nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi

takdir eder. Bu nedenle başvurucuların iddiaları Anayasa’nın 17/3. ve 36.

maddeleri ile ilişkili görülerek işkence yasağı ile adil yargılanma hakkı

kapsamda değerlendirilmiştir.

a. Adil

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

63. Başvurucular, kendilerine işkencede bulunduklarını iddia

ettikleri kolluk görevlileri aleyhine yürütülen ceza yargılamasının makul

sürede bitirilmediğini belirterek adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini

iddia etmişlerdir.

64. Bakanlık görüşünde, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği

yönündeki şikâyet değerlendirilirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM)

bu konuda benimsediği ilkelere değinilmiş, AİHM’nin, Sözleşme’nin 3. maddesinin

usuli gereği olarak sorumlular aleyhine yürütülen

soruşturmanın uzunluğundan bahisle yine Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlal

edildiği yönündeki şikâyetleri, 3. madde kapsamında incelediği ve 6/1. maddeye

dayalı şikâyetleri ayrıca ele almadığı ifade edilmiştir.

65. Başvurucular, başvurunun esası hakkındaki Bakanlık görüşüne

karşı herhangi bir beyanda bulunmamışlardır.

66. Başvurucular, adil yargılanma hakkına dayanarak, kolluk

görevlileri aleyhine yürütülen davanın makul süreyi aştığını ileri sürmüşlerse de, işkence yasağına ilişkin olarak devletin etkili

soruşturma yapma sorumluluğu kapsamında bu hususun da ele alınması

gerektiğinden, anılan şikâyet ile ilgili adil yargılanma hakkı açısından ayrıca

bir değerlendirme yapılmamıştır.

b. İşkence

Yasağının İhlal Edildiği İddiası

67. Başvurunun incelenmesi neticesinde, işkence yasağına ilişkin

iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar

verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşıldığından,

başvurunun bu bölümünün kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

68. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

"Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve

geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan

haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

69. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesi şöyledir:

“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza

veya muamelelere tabi tutulamaz.”

70. Başvurucular, isnat edilen suçlamayı kabul etmeleri amacıyla,

gözaltında bulundukları 3 gün boyunca kolluk görevlileri tarafından devamlı

surette işkence ve kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir.

71. Başvurucular, işkence ve kötü muameleye maruz kalmalarından

dolayı yaptıkları şikâyet üzerine, kendilerine kötü muamelede bulunan kişilerin

gözetiminde doktor kontrolünden geçirildiklerini, bu şahısların rapor

düzenleyen doktorları etkileyip yönlendirdiklerini, söz konusu suçlardan açılan

kamu davasının makul sürede tamamlanmadığını, işkenceyi gizlemek için gerçeğe

aykırı adli rapor düzenlediği gerekçesiyle yargılanan Doktor G. Ö. hakkındaki

davanın zamanaşımı nedeniyle düştüğünü, bir kısım sanıkların da beraat

ettiğini, bu nedenlerle yargılamaların etkili yürütülmediğini belirtmişlerdir.

72. Bakanlık görüşünde, işkence yasağının esas bakımından ihlal

edildiği yönündeki şikâyetler değerlendirilirken, başvurucuların gözaltında

kaldıkları üç günlük sürede yaralandıklarının dosyadan anlaşıldığı, sanıkların

savunmalarında bu yaralanmanın nasıl meydana geldiğine ilişkin bir açıklamanın

bulunmadığı, işkence yasağının esas bakımından ihlal edilip edilmediğine

ilişkin değerlendirme ve takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğu

vurgulanmıştır.

73. Bakanlık, işkence yasağının usul bakımından ihlal edildiği

yönündeki şikâyetlere ilişkin olarak da, başvurucuların şikayeti üzerine

soruşturmanın adı geçen failler yönünden başlatılarak, davaların açıldığı,

ancak tüm yargılama safahatı değerlendirildiğinde, 6/11/2001 tarihinde başlayan

yargılamanın, 20/5/2013 tarihli onama kararı ile sonuçlandığı, böylece

yargılama sürecinin on bir yıl altı ay on dört gün sürdüğü, AİHM’nin birçok

kararında, işkence ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma ve

kovuşturmaların hızlı ve etkili biçimde sonuçlandırılması gerektiğinin

vurgulandığı, işkence yasağının usul bakımından ihlal edilip edilmediğine

ilişkin takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğunu ifade etmiştir.

74. Başvurucular, başvurunun esası hakkındaki Bakanlık görüşüne

karşı herhangi bir beyanda bulunmamışlardır.

75. İşkence yasağına ilişkin şikâyetlerin incelenmesinin, devletin

negatif ve pozitif sorumluluğuna bağlı olarak maddi ve usuli

boyutları bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekir. Bu nedenle başvurucuların

somut olaydaki şikâyetleri, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası

kapsamında devletin maddi ve usul yükümlülükleri açısından ayrı şekilde

değerlendirilecektir.

a. Anayasa’nın

17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

76. Somut olayda cezai kovuşturmanın yapıldığı ve bir sanığın da

işkence suçundan mahkûm olduğu gözetilerek öncelikle bu durumun başvurucular

açısından yeterli ve etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığı, diğer bir ifade

ile yargılama sonucunun mağdurluk sıfatını ortadan kaldırıp kaldırmadığının

incelenmesi gerekir. Her ne kadar şahsi cezai mesuliyete ilişkin konulara değinmek

ya da kişilerin suçlu olup olmadıklarına yönelik karar vermek Anayasa

Mahkemesinin görevinde bulunmuyor ise de, kamu

görevlilerinin işledikleri kötü muamele suçları için yapılan uygulamalara

ilişkin olarak, suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir

orantısızlık olduğu durumlarda, Anayasa Mahkemesinin anayasal denetim yapma

görevi bulunmaktadır.

77. AİHM kararlarında da ifade edildiği gibi, tüm adli

kovuşturmaların, mahkûmiyet veya belirli bir hüküm alma ile sonuçlanmasına

yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte, mahkemeler hiçbir koşul

altında yaşamı tehdit eden suçların ve fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan

ağır saldırıların cezasız kalmasına, af ya da zamanaşımına uğramasına izin

vermemelidirler. Adli makamların, yetki alanları kapsamındaki kişilerin

yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak üzere konan kanunların

koruyucuları olarak, sorumlu olanlara yaptırım uygulamakta kararlı olmaları ve

suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığa izin

vermemeleri gerekir. Aksi halde devletin, kişilerin fiziksel ve ruhsal

bütünlüklerini kanunlar aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğü

yerine getirilmemiş olacaktır (bkz. Ali ve

Ayşe Duran/Türkiye, B. No: 42942/02, 8/4/2008; Okkalı/Türkiye, B. No: 52067/99,

17/10/2006).

78. Buna göre söz konusu davada, Mahkemenin, işkence gibi vahim suç

oluşturan bir fiilin hiçbir şekilde hoş görülemeyeceğini göstermekten ziyade,

bu fiilin sonuçlarını hafifletecek biçimde orantısız bir şekilde asgari hadden

hüküm kurması ve bir sanık yönünden de davanın zamanaşımından düşmüş olması

nedeniyle başvurucuların mağdurluk sıfatlarının ortadan kalkmadığı sonucuna

varılmıştır.

i. Genel

ilkeler

79. Başvuru konusu olay, devlet gözetimi altında bulunan

başvurucuların maruz kaldıkları sözlü ve fiili saldırı nedeniyle maddi ve

manevi varlıklarını koruma ve geliştirme haklarının ihlal edilmesi iddiası ile

ilgilidir.

80. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı

Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci

fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye

“işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” ceza veya

muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

81. Devletin, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme

hakkına saygı gösterme yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka

müdahale etmemelerini, yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen

şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal zarar görmelerine neden olmamalarını

gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme

yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir.

82. Anayasa’nın 17. maddesi ayrıca Devlete, söz konusu kişilerin

işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya

muameleye, bu muameleler üçüncü kişiler tarafından yapılmış olsa bile, maruz

bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yükletmektedir. Dolayısıyla

yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gerektiği bir kötü muamele tehlikesinin

gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda Devletin

17. maddenin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabilir. (Benzer

AİHM kararı için bkz. Mahmut Kaya/Türkiye,

B. No: 22535/93, 28/3/2000, § 115).

83. Öte yandan bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış

olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup, her olayda asgari eşiğin

aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak

değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal

etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem

taşımaktadır (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 23). Değerlendirmeye alınacak bu

unsurlara muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki saik de eklenebilir (benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. Aksoy/Türkiye,

B. No: 21987/93, 18/12/1996, § 64; Eğmez/Kıbrıs,

B. No: 30873/96, 21/12/2000, § 78; Krastanov/Bulgaristan, B. No: 50222/99, 30/9/2004, § 53). Ayrıca kötü muamelenin, heyecanın ve duyguların yükseldiği

bağlamda meydana gelip gelmediğinin tespiti de (bkz.

yukarıda geçen Eğmez, § 53; Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94,

28/7/1999, § 104) dikkate

alınması gereken diğer faktörlerdir.

84. Anayasa ve AİHS tarafından kötü muamele, kişi üzerindeki etkisi

gözetilerek derecelendirilmiş ve farklı kavramlarla ifade edilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında geçen ifadeler

arasında bir yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip

nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için, anılan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele kavramları ile

işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın Anayasa tarafından,

özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı

muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla

getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme

altına alınmış olan “işkence”, “eziyet” ve “hakaret” suçlarının unsurlarından daha geniş ve farklı bir

anlam taşıdığı anlaşılmaktadır.

85. Buna göre anayasal düzenleme bağlamında kişinin maddi ve manevi

varlığının bütünlüğüne en fazla zarar veren muamelelerin “işkence” olarak belirlenmesi mümkündür

(B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 22). Muamelelerin ağırlığının yanı sıra, İşkence

ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinde “işkence” teriminin özellikle bilgi almak, cezalandırmak

veya yıldırmak amacıyla ya da ayırımcı bir nedenle kasten ağır acı veya ıstırap

vermeyi kapsadığı belirtilerek, “kasıt”

unsuruna da yer verilmiştir.

86. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10/12/1984 tarihinde

kabul edilen ve 26/6/1987 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye’nin de 10/8/1988

tarihinde taraf olduğu İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya

Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin 1. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Bu Sözleşme bakımından ‘işkence’, bir kimseye, kendisinden

bir ikrar veya üçüncü kişiyle ilgili bilgi elde etmek, kendisinin veya üçüncü

kişinin işlediği veya işlediğinden şüphelenilen bir fiil nedeniyle

cezalandırmak, kendisine veya üçüncü kişiye gözdağı vermek veya zorlamak

amacıyla veya ayrımcılığa dayanan her hangi bir gerekçeyle, bir kamu görevlisi

veya resmi sıfatla hareket eden bir kişi tarafından veya bu kişilerin teşviki

veya rızası veya muvafakatiyle üçüncü kişi tarafından, kasten işlenen ve

işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren her

hangi bir fiildir. Kanuni yaptırımlardan kaynaklanan veya yaptırımın doğasında

bulunan veya bu yaptırımlarla rastlaşan acı veya ıstırap, işkence sayılmaz.”

87. Yine anılan Sözleşme’nin 15. maddesi “Her bir Taraf Devlet, işkence sonucu alındığı ortaya çıkan bir

ifadenin, işkence yapmaktan sanık bir kimsenin aleyhine bu beyanın alındığına

dair bir delil olarak kullanılması hariç, hiç bir yargılamada delil olarak

ileri sürülememesini sağlar.” hükmüne; 16. maddesi de “1. Her bir Taraf Devlet kendi egemenliği altındaki

bir ülkede, birinci maddede tanımlanan işkenceye varmayan diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza fiillerinin

bir kamu görevlisi ve resmi sıfatla hareket eden bir diğer kimse tarafından

veya bu kimsenin teşviki veya rızası veya muvafakati ile işlenmesini önlemeyi

taahhüt eder. Sözleşmenin özellikle 10, 11, 12 ve 13. maddelerinde yer alan

yükümlülükler, işkence sözcüğü yerine diğer zalimane, insanlıkdışı

veya aşağılayıcı bir muamele veya ceza terimleri koyularak uygulanır.”

hükmüne yer vermiştir.

88. “İşkence” seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, uzun bir

dönem içinde saatlerce uygulanmış ve fiziki yaralanmaya veya yoğun maddi veya

manevi ıstıraba sebep olan insanlık dışı muameleler “eziyet” olarak tanımlanabilir (B. No: 2012/969, 18/9/2013, §

22). Bu hallerde meydana gelen acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz

bir unsur olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak “eziyet”te, ızdırap verme

kastının belli bir amaç doğrultusunda yapılması aranmaz. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. İrlanda/Birleşik Krallık, B. No: 5310/71, 18/1/1978, §

167; yukarıda geçen Eğmez/Kıbrıs, § 78). AİHM, fiziksel

saldırı, darp, psikolojik sorgu teknikleri, kötü şartlarda tutma, kişiyi kötü

muamele göreceği bir yere sınır dışı ya da iade etme, devletin gözetimi altında

kişinin kaybolması, kişinin evinin yok edilmesi, ölüm cezasının infazının

uzunca bir süre beklenilmesinin doğurduğu korku ve sıkıntı, çocuk istismarı

gibi muameleleri “insanlık dışı muameleler”

olarak nitelendirmiştir (bkz. yukarıda geçen İrlanda/Birleşik

Krallık; Ilaşcu ve diğerleri/Moldova ve Rusya, [BD], B.

No: 48787/99, 8/7/2004, §§ 432-438; Soering/Birleşik Krallık, B. No: 14038/88, 7/7/1989, § 91; Jabari/Türkiye, B. No: 40035/98, 11/7/2000, §§

41-42; Giusto/İtalya, B. No: 38972/06, 15/5/2007). Bu nitelikleki

muameleler Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında “eziyet” olarak nitelendirilebilir.

89. Mağdurları küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde

kendilerinde korku, küçültülme, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya

mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye

sürükleyen aşağılayıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele

veya ceza olarak tanımlanması mümkündür (B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 22).

Burada “eziyet”ten faklı olarak, kişi

üzerinde uygulanan muamele, fiziksel ya da ruhsal acıdan öte küçük düşürücü

veya alçaltıcı bir etki oluşturmaktadır.

90. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunu belirleyebilmek

için her somut olay kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Muamelenin kamuya açık olarak yapılması onun aşağılayıcı ve insan haysiyetiyle

bağdaşmayan nitelikte olup olmamasında rol oynasa da,

bazı durumlarda kişinin kendi gözünde küçük düşmesi de bu seviyedeki bir kötü

muamele için yeterli olabilmektedir. (Benzer AİHM kararı için bkz. Pretty/Birleşik Krallık, B. No: 2346/02,

29/4/2002, § 52). Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile

yapılıp yapılmadığı dikkate alınsa da böyle bir amacın belirlenememesi, kötü

muamele ihlali olmadığı anlamına gelmeyecektir. (Benzer AİHM kararı için bkz. V/Birleşik Krallık, [BD], B. No: 24888/94, 16/12/1999, § 71). Bir muamele hem insanlık dışı/eziyet

hem de aşağılayıcı/insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele niteliğinde olabilir

(benzer AİHM kararı için bkz. yukarıda geçen İrlanda/Birleşik

Krallık). Her türlü işkence, aynı zamanda insanlık dışı ya da

aşağılayıcı muamele oluştururken, insan haysiyetiyle bağdaşmayan her

aşağılayıcı muamele insanlık dışı/eziyet niteliğinde olmayabilir. Tutulma

koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar, ayrımcı davranışlar, devlet

görevlileri tarafından sarf edilen hakaretamiz ifadeler, engelli kimselerin

karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, kişiye normal olmayan bazı şeyleri yedirme

içirme gibi aşağılayıcı muameleler “insan

haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele olarak ortaya çıkabilir.

91. Anayasa’nın 17.

maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanmış bir eylem tehdidinde bulunmak da, yeterince yakın ve gerçek olması koşuluyla, bu maddenin

ihlali sonucunu doğurma riskini taşıyabilir. Dolayısıyla bir kimseyi işkence ile tehdit etmek, en

azından “insan

haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele oluşturabilir. (Benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Gäfgen/Almanya [BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, § 91; Campbell ve Cosans/Birleşik

Krallık, B. No: 7511/76 – 7743/76, 25/2/1982, § 26).

92. Özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişiye yönelik, kendi eylem

ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe, zora başvurulması,

insan onurunun zedelenmesi ve ilke olarak Anayasa’nın 17. maddesinin 3.

fıkrasında öngörülen yasağın ihlal edilmesi sonucunu doğurabilir.

93. AİHM’nin birçok kararlarında da ifade edildiği gibi işkence

yasağı, demokratik toplumun temel değerleri ile ilgili bir düzenlemedir.

AİHS’nin normatif maddelerinin çoğunluğunun aksine 3. madde istisna

öngörmemekte ve 15. maddenin 2. fıkrasına göre ulusun varlığını tehdit eden

genel bir tehlike durumunda bile askıya alınamamaktadır (bkz. Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999,

§ 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, §

119). AİHM, terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele gibi en zor koşullarda bile

Sözleşme’nin işkence ve insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele ya da cezaları,

mağdurun davranışı ne olursa olsun, kesin ifadelerle yasakladığını teyit

etmiştir (bkz. yukarıda geçen Labita/İtalya,

§ 119; Chahal/Birleşik Krallık, B. No: 22414/93,

15/11/1996, § 79).

94. AİHM kararlarında, bir kişinin sağlıklı haldeyken gözaltına

alındığı ancak salıverildiği zaman vücudunda yaralanma tespit edildiği

durumlarda, söz konusu yaralanmanın nasıl oluştuğu hususunda makul bir açıklama

getirme ve mağdurun bu yöndeki iddialarını şüphede bırakacak kanıtları sunma

yükümlülüğünün Devlete ait olduğu, özellikle ilgili iddiaların doktor raporları

ile doğrulandığı hallerde Sözleşme'nin 3. maddesi anlamında açık sorunların

ortaya çıkacağı ifade edilmiştir (bkz. yukarıda geçen Selmouni/Fransa, § 87; Ferhat/Türkiye,

B. No: 12673/05, 25/9/2012, § 33).

95. Kötü muamele konusundaki iddialar, uygun

delillerle desteklenmelidir. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Klaas/Almanya, B. No: 15473/89, 22/9/1993, §

30). İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için, her türlü şüpheden

uzak, makul kanıtların varlığı gerekir. Bu nitelikteki bir kanıt, yeterince

ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilemeyen birtakım

karinelerden de oluşabilir. (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. İrlanda/Birleşik Krallık, B. No: 5310/71,

18/1/1978, § 161; yukarıda geçen Labita/İtalya,

§ 121). Bu bağlamda kanıtlar toplanırken tarafların takındıkları tutumlar

dikkate alınmalıdır (bkz. Tanlı/Türkiye,

B. No: 26129/95, 10/4/2001, § 109). Ancak bu uygun koşulların tespiti halinde

bir kötü muamelenin varlığından bahsedilebilir (B. No: 2013/394, 6/3/2014, §

28).

96. Bireysel başvurulara ilişkin şikâyetlerin incelenmesinde Anayasa

Mahkemesinin sahip olduğu rol ikincil nitelikte olup, bazı durumların ortaya

koyduğu şartlar nedeniyle ilk derece mahkemesi rolünü üstlenmesinin kaçınılmaz

olduğu hallerde çok dikkatli davranması gerekmektedir (Benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. McKerr/Birleşik Krallık, B. No: 28883/95,

4/4/2000). Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında yapılan şikâyetlerin

incelenmesinde böyle bir durumla karşılaşma riski bulunmaktadır. Anılan maddede

güvence altına alınan yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı ihlali ile ilgili

iddialarda bulunulduğu zaman, Anayasa Mahkemesi, bu konu hakkında tam bir

inceleme yapmalıdır. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ribitsch/Avusturya, B. No: 18896/91, 4/12/1995, § 32). Ancak görülmekte olan bir davadaki delilleri değerlendirmek

kural olarak derece mahkemelerin işi olduğundan, Anayasa Mahkemesinin görevi,

bu mahkemelerin maddi olaylara ilişkin yaptıkları değerlendirmenin yerine kendi

değerlendirmesini koymak değildir (Benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Klaas/Almanya, B. No: 15473/89, 22/9/1993, § 29; Jasar/“Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti”,

B. No: 69908/01, 15/2/2007, § 49). Kötü

muamele iddiaları ile ilgili olarak derece mahkemelerinde dava görüldüğü zaman,

ceza hukuku sorumluluğunun, Anayasa ve uluslararası hukuk sorumluluğundan ayrı

tutulması gerekir. Anayasa Mahkemesinin yetkisi, Anayasa’da güvence altına

alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna

ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamında bulunanlarla sınırlıdır.

Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin cezai sorumluluk bağlamında suça ya da

masumiyete ilişkin bir bulguya ulaşma görevi bulunmamaktadır (Benzer AİHM

kararı için bkz. yukarıda geçen Tanlı/Türkiye,

§§ 110 – 111). Diğer taraftan derece mahkemelerinin bulgularının Anayasa

Mahkemesini bağlamamasına rağmen, normal şartlar altında bu mahkemelerin maddi

olaylara ilişkin yaptığı tespitlerden ayrılmak için de kuvvetli nedenlerin var

olması gerekir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. yukarıda geçen Klaas/Almanya, §

30).

ii. Genel

ilkelerin Olaya Uygulanması

97. Başvurucular, hırsızlık suçu şüphesi ile Jandarma görevlileri tarafından

3/11/2001 tarihinde gözaltına alınmışlardır. Aynı gün yapılan muayenelerinde

herhangi bir sağlık sorunu tespit edilmemiştir. Başvurucular, 6/11/2001

tarihinde gözaltından çıkarılmış ve haklarında düzenlenen raporda “herhangi bir darp izine rastlanılmadığı” belirtilmiştir.

Ancak, başvurucuların Savcılıkta verdikleri ifadelerinde “gözaltında tutuldukları süre içinde kendilerine

yöneltilen suçlamaları kabul etmeleri amacıyla devamlı olarak işkence

yapıldığını, işkence eden komutanın eşi ile aynı sağlık ocağında çalışan Doktor

G. Ö’nün gerçeğe aykırı rapor tanzim ettiğini, bu nedenle Jandarma görevlileri

ile hastane doktorlarından şikâyetçi olduklarını” belirtmeleri

üzerine, Cumhuriyet Savcılığınca bu iddiaların araştırılması için aynı gün

soruşturma başlatılmış ve başvurucular hakkında başka hastanelerde ve Adli Tıp

Kurumundan alınan raporlarda, başvurucuların gözaltında bulundukları zaman

diliminde vücutlarının çeşitli yerlerinde darp izleri bulunduğu saptanmıştır (§ 28, 29, 30). Ayrıca Jandarmada görevlileri İ. Ö. ve H.

A. savunmalarında, başvurucuların sağlıklı şekilde girdikleri halde

gözaltındaki yaralanmaların nasıl meydana geldiğine ilişkin ikna edici bir

açıklamada bulunmamışlardır.

98. Diğer taraftan, başvurucular hakkında “hırsızlık” suçundan açılan davada Ağrı Asliye Ceza

Mahkemesi, aleyhlerindeki tek delil olan kolluk beyanlarının işkence sonucu

alındığına ilişkin iddialar bulunması nedeniyle; “cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçundan da Ağrı

Ağır Ceza Mahkemesi, “isnat edilen suçu

işlediklerine dair yeterli kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil

bulanmadığı” gerekçesi ile beraat kararı vermiştir. Bunun yanında,

Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince “efrada sui muamele” suçundan Jandarma görevlisi İ. Ö.

hakkında verilen mahkûmiyete ilişkin karar Yargıtay tarafından onanarak

kesinleşmişken, H. A. delil yetersizliğinden beraat etmiştir. Yine gerçeğe

aykırı rapor tanzim etmek suçundan sanıklardan Y. İ. ve Y. O.’nun beraatına karar verilmiştir. Öte yandan başvurucularda

herhangi bir darp izi bulunmadığı yönünde rapor düzenleyen ve efrada sui muamele suçundan mahkûm olan sanık İ. Ö.’nün hemşire olan eşi ile aynı yerde çalışan sanık G. Ö.’nün eylemi Mahkemece sabit kabul edilerek, görevi ihmal

suçundan mahkûm edilmesine rağmen, Yargıtay aşamasında zamanaşımı nedeniyle

davanın düşmesine karar verildiği görülmüştür.

99. Başvurucular, gözaltında bulundukları üç gün boyunca kolluk

görevlileri tarafından vücutlarının çeşitli yerlerinde cop ve yumruk ile darba

maruz kaldıklarını, gözlerinin bağlandığını, soyularak çıplak vaziyette soğuk

bir garaj-depo gibi yerde geceleri ayrı olarak beklettirildiklerini, hortum ile

üzerlerine su püskürtüldüğünü, saçlarından sürüklendiklerini, tuvalet

ihtiyaçlarını karşılamalarına izin verilmediğini, bir aletle cinsel organlarının

sıkıldığını, organlarına cop sokulmaya kalkışıldığını, aç-susuz

bırakıldıklarını, kendilerine ve ailelerine yönelik ağır küfür ve tehditler

sarf edildiğini Savcılık ve Mahkeme aşaması ile bireysel başvurularında ileri

sürmüşlerdir. Gözaltında oldukları için, dış dünyayla ilişkileri kesilen veya

kendilerine destek olabilecek ve gerekli kanıtları oluşturabilecek doktor,

avukat, aile yakını veya arkadaşlarla görüşmeleri her an olanaklı olmayan

başvurucuların gözaltı sırasında maruz kaldıkları kimi kötü muamele

davranışları yönünden yaptıkları şikâyetleri desteklemeleri, kanıt toplamanın

güçlüğü nedeniyle zor olacağı açıktır. Başvurucuların bu kapsamdaki iddialarına

ilişkin olarak, ancak dosyadaki tüm verilerin birlikte incelenmesi halinde bir

sonuca ulaşılması mümkündür.

100. Buna göre başvurucuların aşamalarda birbiriyle uyuşan sözleri,

Ağrı Devlet Hastanesi ile Adli Tıptan alınan doktor raporları ve tanık

anlatımları ile Mahkemenin gerekçeli kararı (§

52), başvurucuların bu iddialarının doğruluğuna karine oluşturmuştur. Sağlıklı

bir şekilde gözaltına alınan başvurucuların, gözaltından çıkarıldıktan sonra

yaralanmış oldukları ya da fiziksel iz bırakmayan kötü muamele gördüklerinin

tutarlı ifadeleri ve doktor raporları ile saptanmış olması karşısında, artık

bunun kolluk görevlilerinin eylemleri sonucu olmadığına ilişkin ispat

yükümlülüğü idareye aittir. Ancak, idarenin ispat yükümlülüğünü yerine

getirmediği görülmüştür.

101. Başvurucular hakkında çeşitli sağlık raporlarında belirtilen

yaraların tümünün ve başvurucuların gözaltı sırasında maruz kaldıkları kötü

muameleye ilişkin beyanları, fiziksel acıların bulunduğunu ortaya koymuştur.

Olayların süregelişi, saldırıların, başvuruculara kendilerine yöneltilen

olaylar hakkında itirafta bulunmaları için bilinçli olarak uygulandığını

doğrulamaktadır. Diğer bir ifadeyle, bu eylemlerin, bahsi geçen suçu

işledikleri hususunda ikrarda bulunmaları amacıyla başvuruculara kasten

uygulandığı anlaşılmaktadır. Ortaya çıkarılan fiiller, başvurucuların fiziksel

ve psikolojik acı verme, direncini kırma, onları aşağılama amacı olan, korku,

endişe ve aşağılık duygusu sağlayan niteliktedir. Bu muamelelerin işkence

niteliğinde olduğunu söylemek için yeterli ciddi kanıt unsuru bulunmaktadır.

102. Her ne olursa olsun, özgürlüğü kısıtlanan bir kişi nezdinde, bu

kişinin tutumu tam olarak gerekli kılmadıkça, fiziksel güç kullanılması insan

onurunu kırar ve kural olarak Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasını ihlal

eder. Özellikle gözaltında yaşanan olaylar esnasında bir başvurucunun yaşının

da küçük olduğu göz önüne alındığında, bu başvurucunun gözaltı sırasında

uğradığı şiddetin yoğunluğu nedeniyle gelecekte de sürekli bir acı ve endişe

içinde yaşama riski altında kalabileceği inkâr edilemez.

103. Diğer taraftan gözaltında oldukları için zaten çok kırılgan bir

durumda olan başvurucuların, kendi davranışlarından kaynaklanmadığı ve

zorlayıcı bir neden de bulunmadığı halde sözlü ve fiziksel saldırıya maruz

kalmaları, ayrıca bu güce başvuranların gözetiminde hastanelere sevk edilmeleri

ve bu kişilerin yönlendirme ve etkileri ile doktor raporlarının düzenlenmesi

şeklindeki eylemlerin, başvuruculara yönelik tehditin

varlığını devam ettirdiği, bunun da insan onuruna bir müdahale oluşturduğu açıktır.

104. Ayrıca Jandarma görevlilerinin eylemlerindeki saikin hırsızlık suçunu aydınlatmak olduğu belirlenmiş ise de, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası göz önünde tutulduğunda,

mağdurların eylemi veya yetkililerin saiki ne olursa

olsun, kötü muamele yasağının ihlal edilmemesi gerekir. Saikin

önemi ne kadar yüksek olursa olsun, yaşam hakkı gibi en zor koşullarda bile

işkence, eziyet veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yapılamaz.

Anayasa’nın 15. maddesinin ikinci fıkrası gereğince savaş, seferberlik,

sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde bile, bu yasağın askıya alınmasına izin

verilmemiştir. Anılan maddelerdeki hakkın mutlaklık niteliğini güçlendiren

felsefi temel, söz konusu kişinin eylemi ve suçun niteliği ne olursa olsun,

herhangi bir istisnaya veya haklılaştırıcı faktöre

veya menfaatlerin tartılmasına izin vermemektedir.

105. Yukarıda ifade edilen ve insan onuru ile bağdaşmayan, bedensel

veya ruhsal yönden acı çektiren, algılama veya irade yeteneklerini etkileyen,

aşağılanmaya yol açan nitelikteki muamelelerin; başvuruculardan bilgi almak,

isnat edilen suçları kabul ettirmek, onları cezalandırmak ya da yıldırmak

amacıyla yapıldığı ve üç gün boyunca birbirlerine eklenmiş yöntemlerle, belli

bir kasıt altında şiddetli fiziksel ağrı ya da ruhsal acı verilmek suretiyle

gerçekleştiği belirlenmiştir. Buna göre, birisi çocuk yaşta olan başvuruculara

kasti olarak uygulanan muamelenin amacı, süresi, fiziksel ve ruhsal etkisi de

dikkate alındığında ve söz konusu fiillerin boyutu ve bu muamelelerin ilgili

kişilere itirafta bulunmaları veya kendilerine yöneltilen olaylar hakkında

bilgi vermeleri amacıyla görevlerini yapan devlet görevlileri tarafından

bilinçli olarak yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda ve ayrıca bu

muamelelerin, başvurucuların vücut bütünlüğünde oluşturduğu etkileri de dikkate

alındığında, işkence olarak nitelendirilmesi mümkün görülmüştür.

106. Öte yandan bir sanık yönünden davanın zamanaşımına uğramış

olması, mahkûm olan jandarma görevlisi hakkında ise, Mahkemenin gerekçesinde

belirttiği vahim nitelikteki eylemleri de dikkate alındığında, islenen suç ile

verilen ceza arasında orantısız bir uygulama yapılmış olması ve verilen cezanın

yasal olmayan bu tür eylemlerin önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etki

doğurmaması nedenleriyle, devletin söz konusu davada başvurucuların fiziksel ve

ruhsal bütünlüklerini kanunlar aracılığıyla koruma hususundaki pozitif

yükümlülüklerini yerine getirmediği anlaşılmıştır.

107. Açıklanan nedenlerle, başvurucuların maruz kaldıkları bu

eylemlerden dolayı Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına

alınan işkence yasağının, maddi boyutu bakımından ihlal edildiği sonucuna

varılmıştır.

b. Anayasa’nın

17. Maddesinin Usul Boyutunun İhlal Edildiği İddiası

i. Genel

ilkeler

108. Başvurucular, işkence ve kötü muameleye maruz kalmalarından

dolayı kolluk görevlileri ve bu görevlilerin eylemlerinin ortaya çıkmaması için

yanıltıcı rapor düzenleyen doktorlar hakkında yaptıkları şikâyet üzerine açılan

davaların makul sürede tamamlanmadığını, bir sanık yönündeki davanın zamanaşımı

nedeniyle düştüğünü, bir kısım sanıkların da beraat ettiğini, böylece

yargılamanın etkili yapılmadığını ileri sürmüşlerdir.

109. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında, devletin,

pozitif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve

manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların,

gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden

kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet,

bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten

korumakla yükümlüdür (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

110. Devletin, kişinin maddi ve

manevi varlığını koruma hakkı kapsamında sahip olduğu bu pozitif yükümlülüğün

bir de usuli boyutu bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal

olmayan her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının

belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmi

bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı,

söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını

güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda,

bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini

sağlamaktır. (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No: 38361/97, 13/6/2002, § 137; Jasinskis/Letonya, B. No: 45744/08, 21/12/2010, §

72).

111. Buna göre bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı

olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi

tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması halinde, Anayasa’nın

17. maddesi, “Devletin temel amaç ve

görevleri” kenar başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte

yorumlandığında etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu

soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya

elverişli olmalıdır. Şayet bu olanaklı olmazsa, bu madde, sahip olduğu öneme

rağmen pratikte etkisiz hale gelecek ve bazı hallerde devlet görevlilerinin

fiili dokunulmazlıktan yararlanarak, kontrolleri altında bulunan kişilerin

haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır

(B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 25; benzer yöndeki AİHM kararı için

bkz. Corsacov/Moldova, B. No: 18944/02, 4/4/2006, §

68).

112. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün,

bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin

yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak

tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana

gelen ölüm ve yaralama olaylarına

ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin, ölümcül ya da

yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına

imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü

bulunmaktadır. Bu tür olaylarda,

yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat

ödenmesi, bu hak ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için

yeterli değildir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 55).

113. Yürütülen ceza

soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat

hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm ya da

yaralama olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü

değil, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer taraftan, burada yer

verilen değerlendirmeler hiçbir şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin,

başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da

cezalandırma hakkı (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008, § 70) ya da tüm yargılamaları

mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi (bkz.

yukarıda geçen Tanlı/Türkiye, §

111) yüklediği anlamına gelmemektedir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, §

56).

114. Yürütülecek ceza

soruşturmaları, sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde

etkili ve yeterli olmalıdır. Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz

edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek olayı

aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri

toplamaları gerekir. Dolayısıyla, kötü muamele iddialarının gerektirdiği

soruşturma bağımsız bir şekilde, hızlı ve derinlikli yürütülmelidir. Diğer bir

ifadeyle yetkililer, olay ve olguları ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı ve

soruşturmayı sonlandırmak ya da kararlarını temellendirmek için çabuk ve

temelden yoksun sonuçlara dayanmamalıdırlar (bkz. Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 24760/94, 28/10/1998, §

103; Batı ve diğerleri/Türkiye,

B. No: 33097/96 - 57834/00, 3/6/2004, § 136). Bu

kapsamda yetkililer diğer deliller yanında görgü tanıklarının ifadeleri ile kriminalistik bilirkişi incelemeleri dâhil söz konusu

olayla ilgili kanıtları toplamak için alabilecekleri bütün makul tedbirleri

almalıdırlar (bkz. Tanrıkulu/Türkiye

[BD], B. No: 23763/94, 8/7/1999, § 104; Gül/Türkiye,

B. No: 22676/93, 14/12/2000, § 89).

115. Bu tür olaylarla ilgili cezai

soruşturmaların etkililiğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi

pratikte de hesap verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının

kamu denetimine açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, mağdurların meşru

menfaatlerini korumak için bu sürece etkili bir şekilde katılmaları

sağlanmalıdır. (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109; Oğur/Türkiye [BD], B. No: 21594/93, 20/5/1999,

§ 92; Khadjialiyev ve diğerleri/Rusya, B. No: 3013/04,

6/11/2008, § 106; Denis Vassiliev/Rusya,

B. No: 32704/04, 17/12/2009, § 157; Dedovski ve diğerleri/Rusya, B. No: 7178/03, 15/5/2008, § 92; Ognyanova ve Choban/Bulgaristan,

B. No: 46317/99, 23/2/2006, § 107).

116. Devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında bazen tek başına

soruşturma yapılmamış olması yahut da yeterli soruşturma yapılmamış olması da

kötü muamele teşkil edebilmektedir. Dolayısıyla, şartlar ne olursa olsun,

yetkililer resmi şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmelidirler. Şikâyet

yapılmadığında bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren yeterli kesin belirtiler

olduğunda soruşturma açılması sağlanmalıdır. Bu bağlamda soruşturmanın derhal

başlaması, bağımsız biçimde, kamu denetimine tabi olarak özenli ve süratli

yürütülmesi ve bir bütün olarak etkili olması gerekir (B. No: 2012/969,

18/9/2013, § 25; benzer yöndeki AİHM kararı

için bkz. yukarıda geçen Batı ve

diğerleri/Türkiye, §§ 133, 134).

117. Devlet memurları tarafından yapılan işkence ve kötü muamele

hakkında yürütülen soruşturmanın etkili olması için, soruşturmadan sorumlu ve

tetkikleri yapan kişilerin olaylara karışan kişilerden bağımsız olması gerekir

(benzer yöndeki AİHM kararları için bkz.

yukarıda geçen Oğur/Türkiye, §§ 91-92; Mehmet Emin Yüksel/Türkiye, B. No:

40154/98, 20/7/2004, § 37; Güleç/Türkiye,

B. No: 21593/93, 27/7/1998, §§ 81-82). Soruşturmanın bağımsızlığı sadece

hiyerarşik ya da kurumsal bağlantının olmamasını değil ama aynı zamanda somut

bir bağımsızlığı da gerektirir (benzer

yöndeki AİHM kararı için bkz. Ergi/Türkiye,

B. No: 23818/94, 28/7/1998, §§ 83-84). Dolayısıyla etkili bir soruşturmadan söz

edebilmek için, öncelikle bağımsız yürütülebilir niteliğe sahip olması gerekir.

118. Soruşturmayı sağlayacak bir başvuru yolunun sadece hukuken

mevcut bulunması yeterli olmayıp, bu yolun uygulamada fiilen de etkili olması

ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması

gereklidir. Başvuru yolunun bir hak ihlali iddiasını önleyebilme, devam

etmekteyse sonlandırabilme veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilme

ve bunun için uygun bir tazminat sunabilmesi halinde ancak etkililiğinden söz

etmek mümkün olabilir. Yine, vuku bulmuş bir hak ihlali iddiası söz konusu

olduğunda, tazminat ödenmesinin yanı sıra sorumluların ortaya çıkarılması

bakımından da yeterli usulü güvencelerin sağlanması gerekir (B. No: 2012/969,

18/9/2013, § 26; benzer yöndeki AİHM

kararları için bkz. yukarıda geçen Aksoy/Türkiye,

§ 95; Ramirez Sanchez/Fransa, B.

No: 59450/2000, 4/7/2006, §§ 157-160).

119. Kötü muameleye ilişkin şikâyetler hakkında yapılan soruşturma

söz konusu olduğunda yetkililerin hızlı davranması önemlidir. Bununla birlikte

belirli bir durumda bir soruşturmanın ilerlemesini engelleyen sebepler ya da

zorlukların olabileceği de kabul edilmelidir. Ancak, kötü muameleye yönelik

soruşturmalarda, hukuk devletine bağlılığın sağlanması, hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve teşvik

gösterildiği görünümü verilmesinin engellenmesi, herhangi bir hile ya da

kanunsuz eyleme izin verilmemesi ve kamuoyunun güveninin sürdürülmesi için

yetkililer tarafından soruşturmanın azami bir hız ve özenle yürütülmesi

gerekir. (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Maıorano ve diğerleri/İtalya, B. No: 28634/06, 15/12/2009,

§ 124; McKerr/Birleşik Krallık, B. No: 28883/95,

4//5/2001, §§111, 114; Opuz/Türkiye, B. No: 33401/02,

9/6/2009, § 150).

120. Mahkemelerin, özellikle işkence ve kötü muamele niteliğindeki

bir olayın zamanaşımına uğramaması için ellerinden gelen tüm gayreti sarf

etmeleri ve tüm araçlara başvurmaları gerekir. Kötü muamele iddialarına ilişkin

bir ceza davası söz konusu olduğunda, yetkililer tarafından çabuklukla

verilecek bir yanıt, eşitlik ilkesi içinde genel olarak kamunun güveninin

korunması açısından temel bir unsur olarak sayılabilir ve kanundışı eylemlere

karışanlara karşı gösterilecek her türlü hoşgörüden kaçınmaya olanak tanır

(Benzer AİHM kararları için bkz. Hüseyin

Esen/Türkiye, B. No: 49048/99, 8/8/2006; Özgür Kılıç/Türkiye, B. No: 42591/98, 24/9/2002).

121. AİHM, bir Devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle

suçlandığı durumlarda “etkili başvuru”nun

amaçları çerçevesinde, cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına

uğramamasının ve genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem

taşıdığına işaret etmiştir. Ayrıca, AİHM, soruşturması veya davası süren

görevlinin görevinin askıya alınmasının ve şayet hüküm alırsa meslekten men

edilmesinin önemine dikkat çekmiştir (bkz. Abdülsamet Yaman/Türkiye, B. No: 32446/96,

2/11/2004, § 55).

ii. Genel

ilkelerin Olaya Uygulanması

122. Sunulan kanıtlara dayanılarak, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrası gereğince, Devletin, negatif sorumluluğu kapsamında başvurucuların

maruz kaldığı işkenceden sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Yine, ilgili

kişiler tarafından yapılan şikâyetler etkili soruşturma hakkı kapsamında “kabul edilebilir” olarak görülmüştür.

Buna göre, yetkililerin yukarıda sıralanan gerekliliklere cevap verecek etkin

bir soruşturmayı yürütmesi zorunluluğu bulunduğundan, öncelikle bu zorunluluğa

uyulup uyulmadığının tespiti gerekmektedir.

123. Başvurucular, soruşturmanın bazı noktalarda etkili

yürütülmediğini ileri sürmüşlerdir. Bu kapsamda başvurucular, kendilerine kötü

muamelede bulunan kişilerin gözetiminde doktor kontrolünden geçirildiklerini ve

bu şahısların rapor düzenleyen doktorları etkileyip, yönlendirdiklerini iddia

etmişlerdir.

124. Yukarıdaki ilkelerde de belirtildiği gibi, Devlet memurları

tarafından yapıldığı iddia edilen işkence ve kötü muameleler hakkında yürütülen

soruşturmanın etkili olması için soruşturmadan sorumlu ve tetkikleri yapan

kişilerin, olaylara karışan kişilerden bağımsız olması gerekir. Somut olayda,

soruşturma bağımsız bir birim olan Cumhuriyet Savcılığınca yürütülmekte ise de, Savcılık adına adli işlemleri yürüten kişilerin bizzat

kötü muameleye ismi karışan kişilerden oluşması, soruşturmanın etkili olmasını

engellemiştir. Zira, bu kişilerin kendi aleyhlerine olabilecek muhtemel

kanıtları karartma ihtimalleri yüksektir. Yine, bunların mağdurların lehine

olabilecek delilleri toplama konusunda isteksiz davranmaları ya da tanık veya

rapor düzenleyecek doktor, bilirkişi gibi şahısları yanlış yönlendirme riski

bulunmaktadır.

125. Söz konusu olayda sözlü ve fiziksel saldırıya maruz kalan

başvurucuların, bu güce başvuranların gözetiminde hastanelere sevk

edildiklerini ve bu kişilerin yönlendirme ve etkileri ile doktor raporlarının

düzenlendiğini iddia etmeleri (§ 26, 38, 41, 71) ve bu iddiaları doğrulayan

mahkûmiyet hükümleri (G. Ö. ve İ. Ö. ile ilgili kararlar) ile başvurucuların

darp edilme dışındaki kötü muamele iddialarının araştırılmaması dikkate

alındığında, soruşturmanın bağımsız ve etkili yürütülmediği, bunun bir ihlal

sonucunu doğurduğu değerlendirilmiştir.

126. Başvurucular ayrıca, işkence suçundan açılan davada bir sanığın

beraat etmesi, yine gerçeğe aykırı rapor düzenlemek suçundan açılan davanın da

zamanaşımından düşmesi nedeniyle soruşturmanın etkili olmadığını

belirtmişlerdir.

127. Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince efrada sui

muamele suçundan Jandarma görevlisi H. A. hakkında delil yetersizliğinden

beraat kararı verilmiştir. Anayasa’nın 17.

maddesinin amacı, kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin bir ölüm ya da

yaralama olayında mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve

sorumluların tespit edilerek hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç

yükümlülüğü olmayıp, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Dolayısıyla,

bu kapsamda açılmış olan tüm davaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza

kararıyla sonuçlanması zorunluluğu bulunmamaktadır.

128. Başvurucuların şikâyeti üzerine, kolluk

görevlisi H. A. hakkında da soruşturma başlatılarak ardından kamu davası

açılmıştır. Ancak başvurucuların, kendilerini darp eden kişinin İ. Ö. olduğunu,

H. A.’nın, İ. Ö’nün yanında bulunmakla beraber darp

eylemine karışmadığını söylemeleri ve sanıkların savunmaları ile tüm dosya

içeriğini değerlendiren Mahkeme, mahkûmiyet için yeterli delil bulunmadığından

sanığın beraatına karar vermiş ve Yargıtayca da

denetlenen bu karar onanarak kesinleşmiştir. Bu bağlamda muhakeme usulü boyunca anılan sanık hakkında

yürütülen işlemlerin yetersiz ve gerekçenin de hatalı olduğu sonucuna götürecek

bir neden saptanmadığından, soruşturmanın bu açıdan etkisiz olduğu söylenemez.

129. Diğer taraftan, başvurucular hakkında gerçeğe aykırı rapor

tanzim etmek suçundan yargılanan sanık G. Ö. hakkındaki dava da,

mahkûm olmasına rağmen, Yargıtay aşamasında zamanaşımına uğramıştır.

130. Başvurucuların şikayeti üzerine anılan

sanık hakkında Hamur Cumhuriyet Başsavcılığınca 7/11/2001 tarihinde başlatılan

soruşturma sonucunda, 5/12/2001 tarihinde “gerçeğe

aykırı rapor tanzim etmek suçundan” cezalandırılması istemiyle Hamur

Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Dava, Hamur Asliye Ceza

Mahkemesinin E.2001/87 numarasına kaydedilerek, ilk duruşması 6/12/2001

tarihinde yapılmış ve daha sonra bu mahkemenin kapatılması nedeniyle (HSYK’nın 9/6/2004 tarih ve 278 sayılı kararı ile) dosya

Ağrı Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmiş, ardından da söz konusu dava, diğer

sanıkların yargılandığı Ağrı Ağır Ceza Mahkemesindeki dava ile birleşerek

burada görülmeye devam etmiştir. Bu Mahkemenin 1/6/2006 tarih ve E.2003/141,

K.2006/117 sayılı kararı ile sanık G. Ö’nün eylemi görevi ihmal suçu kapsamında

değerlendirilerek 600 TL adli para ceza ile cezalandırılmasına ve bu cezanın

ertelenmesine karar verilmiştir. Kararın 5/6/2006 tarihinde temyiz edilmesi

üzerine, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 6/7/2011 tarih ve E.2010/12971,

K.2011/5945 sayılı ilamı sanık hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle

düşmesine karar verilmiş ve bu karar aynı tarihte kesinleşmiştir.

131. Buna göre muhakeme usulü, iki dereceli yargılama sürecinde, şikayetin yapıldığı tarihten 9 yıl 7 ay 29 gün sonra yani

6/7/2011 tarihinde zamanaşımı nedeniyle son bulmuştur. Oysa yukarıdaki

ilkelerden (§ 119, 120, 121) de anlaşılacağı üzere mahkemelerin işkence ve kötü

muamele yapmakla suçlanan kamu görevlileri ile bu görevlilerin eylemlerini

kolaylaştıran ya da onları koruyucu davranışlarda bulunarak diğer suçları işleyen

kişiler hakkındaki yargılamaları ivedilikle sonlandırması ve dolayısıyla

zamanaşımından faydalanmamalarına özen göstermesi gerekirken, somut olayda bu

hassasiyetin gösterilmediği saptanmıştır. Böylece ilk derece Mahkemesince

aleyhe maddi kanıtların oluştuğu kabul edilerek cezalandırılan sanık G. Ö. ile

ilgili davanın Yargıtay aşamasında zamanaşımına uğradığı görülmüştür.

Dolayısıyla, derece Mahkemesi önündeki süreçte kayda değer bir gecikmenin

olduğu, bu gecikmenin makul bir nedene dayanmadığı, sözü edilen kamu

görevlisinin cezasız kalmasına engel olacak ivedilikte hareket edilmediği

görülmektedir.

132. Başvurucular son olarak, söz konusu suçlardan açılan kamu

davasının on bir yıl geçmesine rağmen tamamlanmadığından şikâyet etmişlerdir.

133. Somut olay ile ilgili olarak başvurucuların, kendilerine kötü

muamelede bulunulduğunu iddia etmeleri üzerine 6/11/2001 tarihinde Cumhuriyet

Savcılığı tarafından derhal soruşturma açılmıştır. Başvurucuların itirazları da

dikkate alınarak, farklı hastanelere sevk edilmek suretiyle doktor raporlarının

aldırılması sağlanmıştır. Bu raporlarda yaralanmadan bahsedilmesi üzerine

sorumlulukları tespit edilen Jandarma görevlileri İ. Ö. ve H. A. hakkında

gerekli tüm deliller toplandıktan sonra “efrada

sui muamale” suçundan

28/12/2001 tarihinde kamu davası açılmıştır. Ayrıca, 12/11/2001 tarihli

raporun, 7/11/2001 tarihli rapordan farklı bulgular içermesi üzerine, 7/11/2001

tarihli raporu düzenleyen doktorlar hakkında gerçeğe aykırı rapor düzenlemek

suçundan, İ. Ö. ve H. A. hakkında da doktorları bu suça azmettirme suçundan

kamu davası açılmıştır. Yine, 6/11/2001 tarihinde gözaltından çıkış raporunu

düzenleyen Doktor G. Ö. hakkında da gerçeğe aykırı rapor düzenlemek suçundan

kamu davası açılmıştır.

134. Yargılama sürecinde isnat edilen gerçeğe aykırı rapor düzenlemek

suçundan ve bu suça azmettirme suçundan bazı sanık doktorlar ile sanıklar İ. Ö.

ve H. A. beraat etmiş, Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 1/6/2006 tarihli kararı ile

sanık G. Ö.’nün görevi ihmal suçundan aldığı mahkumiyet hükmü de Yargıtayın

temyiz incelemesi yaptığı 6/7/2011 tarihinde zamanaşımına uğradığı gerekçesi

ile davanın düşmesine karar verilmiştir.

135. Öte yandan Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince bozma ilamına uyularak

yapılan yargılama sonucunda, 10/4/2012 tarih ve E.2011/176, K.2012/95 sayılı

karar ile “efrada sui

muamele” suçundan sanıklardan H. A.’nın

beraatına, sanık İ. Ö.’nün ise üç başvurucuya yönelik

eylemleri nedeniyle toplam 30 ay 3 gün hapis ve 7 ay 15 gün memuriyetten

mahrumiyet cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Bu kararın sanık İ.

Ö. tarafından 17/4/2012 tarihinde temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Ceza

Dairesinin 20/5/2013 tarih ve E.2013/1460, K.2013/15369 sayılı ilamı ile

Mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmiş olup, aynı tarihte söz konusu karar

kesinleşmiştir.

136. İşkence ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma ve

kovuşturmaların hızlı ve etkili biçimde sonuçlandırılması gerekir. Tüm

yargılama safahatı değerlendirildiğinde, 6/11/2001 tarihinde başlayan

soruşturma ve sonrasındaki yargılamaların 20/5/2013 tarihli Yargıtayın

onama kararı ile sonuçlandığı görülmüştür. Böylece yargılama sürecinin 11 yıl 6

ay 14 gün sürdüğü tespit edilmiştir. Dolayısıyla, derece mahkemeleri önündeki

yargılamanın makul önem gösterilerek, gerekli ivedilikte sonuçlandırıldığından

bahsedilemez.

137. Sonuç olarak yukarıda belirtildiği gibi soruşturma ve davaların

uzaması, bazı sanıklar hakkındaki suçlamaların zaman aşımına uğramasına, bazı

sanıklar hakkındaki cezaların ise çok geç kesinleşmesine neden olmuş, işkence

uygulayan veya uygulanmasına göz yuman kamu görevlilerinin hiç ceza almaması ya

da çok geç alması sonucunu doğurmuştur. Bu durumda soruşturmanın etkili

olduğundan söz edilemez.

138. Açıklanan nedenlerle, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü

fıkrasının öngördüğü Devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

V. 6216 SAYILI KANUN’UN 50. MADDESİNİN UYGULANMASI

139. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2)

numaralı fıkrası şu şekildedir:

“(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

140. Başvuruda, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının maddi ve

usul boyutlarıyla ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Başvurucular uğradıkları

maddi ve manevi zararlarının karşılanmasını talep etmişlerdir. Başvurucular,

uğradıklarını iddia ettikleri maddi zarar ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine

herhangi bir belge sunmamışlardır. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata

hükmedebilmesi için, başvurucuların uğradıklarını iddia ettikleri maddi zarar

ile tazminat talebi arasında illiyet bağı kurulması gerekir. Dolayısıyla

Anayasa Mahkemesine herhangi bir belge sunmayan başvurucuların maddi tazminat

talebi reddedilmelidir.

141. Başvurucuların maddi ve manevi varlığının korunması hakkına

yönelik müdahale ve olay hakkında etkili ve

caydırıcı bir ceza soruşturması ve kovuşturması yürütülmemesi nedenleriyle

yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek ölçüdeki manevi zararları

karşılığında, somut olayın özellikleri dikkate alınarak her başvurucuya takdiren 40.000 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği

sonucuna varılmıştır.

142. Ayrıca başvurucular tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler

uyarınca tespit edilen 198,35’er TL harç masraflarına ilişkin yargılama

giderlerinin başvuruculara ödenmesine ve karar örneğinin ilgili mahkemeye

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucular tarafından ileri sürülen Anayasa’nın 17. maddesinin

üçüncü fıkrasının ihlaline ilişkin şikâyetlerin KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına

alınan işkence yasağının maddi yönden İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına

alınan işkence yasağının usul yönünden İHLAL EDİLDİĞİNE,

D. Her başvurucuya ayrı ayrı olmak üzere takdiren

40.000 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucuların tazminata ilişkin diğer

taleplerinin REDDİNE,

E. Başvurucular tarafından yapılan 198,35’er TL harç masrafına

ilişkin yargılama giderlerinin BAŞVURUCULARA ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

G. Kararın bir örneğinin 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (3) numaralı

fıkrası uyarınca başvuruculara, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına

ve ilgili Mahkemeye gönderilmesine,

17/7/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Serruh KALELİ

Üyeler

:

Zehra

Ayla PERKTAŞ

Burhan

ÜSTÜN

Nuri

NECİPOĞLU

Zühtü

ARSLAN

Raportör

:

Özcan

ÖZBEY

Başvurucular

:

Cezmi

DEMİR

Ertan

DAĞABAKAN

Hicrettin

DAĞABAKAN

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/293, 17 Temmuz 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olaylar Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. H. A.’nın da “her
  8. Ö. ve müdafileri ile birlikte, müdahiller Hicrettin Dağbakan
  9. A. hakkındaki beraat kararının gösterilmediği anlaşılmakla, belirtilen
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  12. A. Başvurucuların
  13. B. Değerlendirme
  14. B. No: 69908/01, 15/2/2007, § 49). Kötü
  15. A. savunmalarında, başvurucuların sağlıklı şekilde girdikleri halde
  16. H. A.’nın, İ. Ö’nün yanında bulunmakla beraber darp
  17. V. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesinin Uygulanması
  18. A. Başvurucular tarafından ileri sürülen Anayasa’nın 17. maddesinin
  19. B. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına
  20. C. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına
  21. D. Her başvurucuya ayrı ayrı olmak üzere takdiren
  22. E. Başvurucular tarafından yapılan 198,35’er TL harç masrafına
  23. F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  24. Üstün
  25. Necipoğlu
  26. Arslan
  27. Özbey
  28. Demir
  29. Dağabakan
  30. Dağabakan
  31. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/293
Tarih
17 Temmuz 2014

İlgili Kararlar

  • İlhan Yüksel Ekşioğlu Başvurusu (B. No: 2014/1572)
  • Osman Geçer Başvurusu (B. No: 2013/1326)
  • Nilgün Halloran Başvurusu (B. No: 2012/1184)
  • Ömer Faruk Şah Başvurusu (B. No: 2014/232)
  • Muharrem Erbey Başvurusu (B. No: 2014/328)
  • Sinan Aydın Aygün Başvurusu (B. No: 2014/923)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.