İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Halil Kadri Buldanlıoğlu ve Necip Buldanlıoğlu Başvurusu (B. No: 2015/10533)

1. Başvuru, tapu kaydının iptali istemiyle Maliye Hazinesince

Başvuru No2015/10533Tarih4 Nisan 2018Okuma41 dk · 8.217 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Halil Kadri Buldanlıoğlu Ve Necip Buldanlıoğlu Başvurusu

Karar tarihi
4 Nisan 2018
Başvuru Numarası
2015/10533
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.217 kelime·41 dk okuma·24 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tapu kaydının iptali istemiyle Maliye Hazinesince

açılan davanın hak düşürücü süre yönünden reddedilmesine ilişkin kararın Yargıtayca kısmen onanması sonrası yargılama giderleriyle

sınırlı olarak devam eden davanın esasının yeniden

değerlendirilerek davanın kabulüne karar verilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil

yargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 19/6/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

9. İstanbul'un Silivri ilçesi Piri Mehmet Paşa Mahallesi'nde

bulunan 229 ada 22 parsel sayılı taşınmaz Maliye Hazinesinin tarafı olmadığı

bir yargılama neticesinde hükmen edinimli olarak

16/10/1985 tarihinde başvurucuların miras bırakanı M.B. adına tapuya tescil

edilmiştir.

10. Hazine tarafından tapu kayıt maliki aleyhine 18/9/1998

tarihinde Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tapu iptali ve tescil

davası açılmıştır. Dava dilekçesinde, taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde

kaldığından bahisle tapu kaydının hükümsüz ve geçersiz olduğu ileri

sürülmüştür.

11. Mahkeme 18/3/2002 tarihinde davanın kabulüne ve tapu

kaydının iptali ile taşınmazın tescil harici bırakılmasına karar vermiştir.

Temyiz edilen karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince 7/12/2005 tarihinde

bozulmuştur. Bozma kararında, kıyı kenar çizgisi haritasının düzenlenip

düzenlenmediğinin araştırıldıktan sonra yerinde keşif yapılarak kıyı kenar

çizgisinin belirlenmesi gerektiği, ayrıca kadastro komisyon kararında değinilen

tescil ilamı ile ilgili mahkeme kararlarının getirilmemesi ve tescil

haritasının araştırılmamasının doğru olmadığı belirtilmiştir.

12. Bozma kararına uyan Mahkeme, dava konusu taşınmazın

bulunduğu yerde 30/4/2008 tarihinde kadastro, ziraat ve jeoloji alanında uzman

bilirkişiler ile birlikte keşif yapmıştır. Yapılan keşif sonucu düzenlenen

26/6/2008 tarihli bilirkişi raporunda, anılan taşınmazın devletin hüküm ve

tasarrufu altındaki kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı kanaati bildirilmiştir.

13. Bununla birlikte Mahkeme 17/2/2010 tarihinde davanın hak

düşürücü süre yönünden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 14/3/2009

tarihli ve 27169 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak

yürürlüğe giren 25/2/2009 tarihli ve 5841 sayılı Kanun'un 2. ve 3. maddeleri

ile yapılan değişikliklere vurgu yapılmıştır. Buna göre 21/6/1987 tarihli ve

3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen hak

düşürücü süreye ilişkin hükmün devam eden davaları da kapsamak üzere iddia ve

taşınmazın niteliğine yahut devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil

tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanması öngörülmüştür.

14. Bu karar Hazine tarafından temyiz edilmiştir. Dairenin

9/6/2010 tarihli kararıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Kararın ilgili

kısmı şöyledir:

"Dava, 3621 sayılıKıyı

Kanunundan kaynaklanan tapu iptal ve kaydın sicilden terkini isteğine ilişkin

olup, mahkemece, hükmüne uyulan Daire bozma kararında gösterildiği şekilde

araştırma yapılmak suretiyle, taşınmazın tamamının tanımı aynı Yasa'nın 4.

maddesinde yapılan kıyıda kaldığı saptanmış ise de, 14 Mart 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve kesin hüküm

halini almayan eldeki davalara da uygulanması öngörülen5841 sayılı Yasa uyarıncadavanın hak düşürücü süreden reddine karar verilmiş

olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davacı Hazinenin, bu yöne

ilişkin temyiz itirazı yerinde değildir, reddine.

Ancak,bir taraf, dava açıldığı

andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, dava

açıldıktan sonra yürürlüğü giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da

yeni bir İçtihatları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada

haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz.

Anılan bu kural yasal ve yargısal uygulamada

kararlılık kazanmıştır.(Baki Kuru, Hukuk Usulü

Muhakemeleri 5. cilt, sayfa 5338, dipnot 159; 10. H.D. 21/12/1976, 8770/8739 ve

dipnot 160: 5. HD 12/09/1977, 5445/5655 dipnot 161: 10.HD 24/02/1976,

6296/1297) Ayrıca her dava açıldığı tarihteki koşullara bağlıdır. Öte yandan

avukatlık ücreti 29.05.1957 tarih ve 4/16 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı

uyarınca yargılama giderlerinden sayılır.

Hal böyle olunca; Mahkemece yaptırılan

bilirkişi incelemesi sonucu alınan krokili bilirkişi raporda, çekişmeli

taşınmazın tamamının kıyı kenar çizgisine göre kıyıda bulunduğu, dava tarihinde

davacı hazinenin davasında haklı olduğu anlaşıldığına ve yargılama sırasında

yürürlüğe giren 5841 sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre, davalının,

maktu harçtan, tüm yargılama giderlerinden veavukatlık

ücretinden sorumlu tutulması gerekirken aksine düşüncelerle yazılı olduğu üzere

hüküm kurulması isabetsizdir.

Davacı Hazinenin, harç, yargılama giderleri ve

avukatlık ücreti açısından temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün

açıklanan nedenlere hasren HUMK.'nun

428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 09.6.2010 tarihinde oybirliğiyle karar

verildi."

15. Hazinenin karar düzeltme

talebi Daire tarafından 13/12/2010 tarihinde reddedilmiştir.

16. Bozma kararına uyan

Mahkeme 4/5/2011 tarihinde yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına

ve taraflar yararına vekâlet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına karar

vermiştir. Mahkeme, davanın esası yönünden ise temyiz talebinin reddi nedeniyle

karar kesinleşmiş olduğundan bu hususta yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına

karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Tüm

dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; Mahkememizce verilen 17/10/2010

2006/588-2010/56Esas karar sayılı ilamın 1.bendi temyiz talebinin reddi ile,

kesinleşmiş olduğundan bu hususta yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, bozma

ilamından sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasaya 6099 sayılı Yasa ile eklenen

36/A maddesigözetilmek suretiyledava

reddedildiğinden ve Hazine harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer

olmadığına, bozma ilamından sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasaya 6099

sayılı Yasa ile eklenen 36/A maddesi gözetilmek suretiyle yargılama

giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, bozma ilamından sonra yürürlüğe

giren 3402 sayılı Yasaya 6099 sayılı Yasa ile eklenen 36/A maddesigözetilmek

suretiyle ve davacı lehine bozma ilamı ile oluşan usulü kazanılmış hak dikkate

alınarak davacı ve davalının kendisini vekille temsil ettirmiş olmaları

nedeniyle davacı ve davalı lehlerine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına

dair aşağıdaki hüküm fıkrasının tesisi uygun görülmüştür."

17. Hazinenin temyiz talebi, Dairece 19/3/2012 tarihinde

reddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, işinesasıbakımından

5841 sayılı Kanun'un yürürlüğü döneminde davanın hak düşürücü süreden

reddedilmiş olmasının doğru olduğu kabul edilmiştir. Bununla birlikte anılan

Kanun hükümlerinin Anayasa Mahkemesinin 23/7/2011 tarihli ve 28003 sayılı Resmî

Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 12/5/2011

tarihli ve E.2009/31, K.2011/77 sayılı kararı ile iptal edildiği belirtilmiştir.

Daireye göre kesin hüküm hâli söz konusu olmayıp olaydaki durum kazanılmış

hakkın istisnasını teşkil etmektedir. Daire, Anayasa'nın 153. maddesine göre

iptal kararlarının geriye yürümeyeceğini kabul etmekle birlikte Yargıtay

İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10/3/1969 tarihli ve 1/3 sayılı

kararının gerekçe bölümüne vurgu yapmıştır. Daire, Anayasa Mahkemesinin iptal

kararının kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceğini ancak

henüz devam eden uyuşmazlıkların iptal kapsamında bulunacağını belirtmiştir.

Daire sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararından sonra davanın

hak düşürücü süreden reddine ilişkin kararın doğruluğundan söz edilemeyeceğini

zira kamu düzeniyle ilgili bütün hâllerin istisnanın kapsamına gireceğini

açıklamıştır. Kararın sonuç kısmı şöyledir:

"...işin esası hakkında 28/11/1997 tarih

5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda değerlendirme yapılmak ve

yargılama masrafları yönünden de 6099 Sayılı Yasa hükümleri gözetilmek

suretiyle uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması için karar bozulmalıdır..."

18. Bozma kararına uyan Mahkeme 26/12/2012 tarihinde davanın

kabulüne ve taşınmazın tapu kaydının iptali ile tescil harici bırakılmasına

karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 30/4/2008 tarihinde yapılan keşif ve

26/6/2008 tarihli bilirkişi raporlarına atıfla dava konusu taşınmazın kıyı

kenar çizgisi içinde olduğunun tespit edildiği belirtilmiştir. Mahkemeye göre

devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan yerlerden olan bu taşınmazın özel

kişiler adına tescili ise mümkün değildir.

19. Başvurucular tarafından temyiz edilen karar, Yargıtay 8.

Hukuk Dairesince 16/6/2014 tarihinde oybirliğiyle onanmıştır. Başvurucuların

karar düzeltme talebi de Dairenin 26/2/2015 tarihli kararıyla oyçokluğuyla

reddedilmiştir. Karşıoy yazısında, kesin hüküm gücü

kazanan bir kararın Yargıtayca yeniden bozmaya konu

edilmesinin kamu düzenini bozacağı ve hukuki güvenlik ilkesini ihlal edeceği

belirtilmiştir. Ayrıca yargının verdiği ve bağlayıcı olan bir kesin hükmün

işlevsiz hâle getirilmesinin adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelere

aykırı olduğu ifade edilmiştir.

20. Nihai karar, başvurucular vekiline 21/5/2015 tarihinde

tebliğ edilmiştir.

21. Başvurucular 19/6/2015 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. İlgili Mevzuat

22. 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Bu tutanaklarda belirtilen haklara,

sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on

yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz

olunamaz ve dava açılamaz.”

23. 5841 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’un 12.

maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümle şöyledir:

“Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut

Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın

uygulanır.”

24. 5841 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a

eklenen geçici 10. madde şöyledir:

“Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm

ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve

henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.”

25. 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun 4.

maddesinin ilgili bölümü şöyledir:

"Bu Kanunda geçen deyimlerden;

Kıyı çizgisi:Deniz,

tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun karaya

değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgiyi,

Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl

ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin

oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri

alanların doğal sınırını,

Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi

arasındaki alanı,

...

ifade eder."

26.3621 sayılı Kanun'un 5. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:

" ...

Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu

altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.

...."

27. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "Sahipsiz yerler ve yararı kamuya ait

mallar" kenar başlıklı 715. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

"Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait

mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır."

28. 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinin

birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:

"Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün

zararlardan Devlet sorumludur.

Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan

görevlilere rücu eder."

29. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri

Kanunu'nun 303. maddesi şöyledir:

"(1) Bir davaya ait şeklî anlamda

kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm

oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk

davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması

gerekir.

(2) Bir hüküm, davada veya karşılık davada

ileri sürülen taleplerden, sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm

teşkil eder.

(3) Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri

hakkında da geçerlidir.

(4) Bir dava dolayısıyla ortaya çıkan kesin

hüküm, o hükmün kesinleşmesinden sonra dava konusu şeyin mülkiyetini tarafların

birisinden devralan yahut dava konusu şey üzerinde sınırlı bir ayni hak veya fer’î zilyetlik kazanan kişiler hakkında da geçerlidir.

Ancak, Türk Medenî Kanununun iyiniyetle mal edinmeye

ait hükümleri saklıdır.

(5) Müteselsil borçlulardan biri veya birkaçı

ile alacaklı arasında yahut müteselsil alacaklılardan biri veya birkaçı ile

borçlu arasında oluşan kesin hüküm, diğerleri hakkında geçerli değildir."

30. 6100 sayılı Kanun'un 367. maddesinin (2) numaralı fıkrası

şöyledir:

"Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz

mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine

getirilemez."

2. Anayasa Mahkemesi

Kararı

31. Anayasa Mahkemesinin 12/5/2011 tarihli ve E.2009/31, K.2011/77

sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"A- 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile

21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. Maddesinin Üçüncü

Fıkrasına Eklenen 'Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya

diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır'

Cümlesinin İncelenmesi

Dava konusu kuralın uygulanması halinde kıyı

ya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında

özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden

itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarak

kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılması olanağı ortadan

kalkacaktır. Bunun sonucunda tapu kayıtları kesinlik kazanacak ve özel

mülkiyete ilişkin tapular geçerli kabul edilecektir. Böylece dava konusu

kuralın uygulanması ile kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz

üzerinde özel mülkiyet mümkün hale gelecektir.

Anayasa’nın 43. ve 169. maddelerinde temel bir

değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanması

hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm ve

tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyet

yasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlarda

özel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir.

Ancak, hukuk devletinin en temel unsurlarından

birisi olan hukuki güvenlik ilkesi bireyleri keyfi yönetimlere ve hukuki

sürprizlere karşı korumak ve bireylerin ileride başlarına gelebilecekleri

öngörebilmesi ve hareketlerini buna göre ayarlayabilmesi amacıyla hukuk

kurallarının açık, anlaşılabilir ve öngörülebilir olmasını gerektirir. Hukuki

güvenlik ilkesini eşya hukuku alanında somutlaştıran kurum tapuya güven

ilkesidir. Tapu sicilinin temel işlevi bir taşınmazla ilgili tüm hakların bu

sicile kaydedilerek herkese karşı ileri sürülebilmesi ve sicile kayıtlı olmayan

hakların da iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülememesidir. Bu aynı

zamanda mülkiyet hakkının sağladığı güvencenin de bir sonucudur.

Anayasa’nın 35. maddesi ise kişi özgürlüğü ile

yakından ilişkili olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Ancak

mülkiyet hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir

ve bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması gerekir. Nitekim Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi hem kıyılar hem de ormanlarla ilgili kararlarında kadastro

tespiti ya da satın alma yoluyla tapulu taşınmazları edinen kişilerin

tapularının, kıyı kenar çizgisi ya da orman alanı içinde kaldığı gerekçesiyle

ve herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal edilmesini Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesine ek 1. protokolün 1. maddesinin ihlali olarak nitelendirmiştir.

AİHM bu kararlarında çevrenin korunmasına ilişkin kamu yararı ile bireyin

mülkiyet hakkının korunması arasında makul bir dengenin bulunması gerektiğini

belirterek, karşılığı ödenmeksizin mülkiyet hakkına müdahale edilemeyeceği

sonucuna ulaşmıştır.

Kıyıların ya da ormanların korunması amacıyla

mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin

tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve yasa koyucunun buna uygun çözüm

yolları bulması gerekeceği açıktır.

Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 43. ve

169. maddelerine aykırıdır; iptali gerekir...

B- 5841 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 21.6.1987

günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na Eklenen Geçici 10. maddenin İncelenmesi

Dava dilekçesi ve başvuru kararlarında dava

konusu kuralın aleyhe bir hüküm olduğu ve kazanılmış hakları ihlal ettiği

belirtilerek Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine aykırı

olduğu ileri sürülmüştür.

Dava ve itiraz konusu kural, Kadastro

Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen hükmün devletin hüküm ve

tasarrufu altında olduğu iddiası ile kanunun yürürlük tarihinden önce açılmış

ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda da uygulanmasını öngörmektedir.

Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü

fıkrasına eklenen kuralın yukarıda yapılan incelenmesi neticesinde Anayasa’ya

aykırı olduğu sonucuna ulaşıldığından aynı gerekçelerle kural, Anayasa’nın 43.ve

169. maddelerine aykırıdır; iptali gerekir..."

3. Yargıtay İçtihadı

32. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun

4/2/1959 tarihli ve E.1957/13, K.1959/5 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...Temyizce bir kararın bozulması ve mahkemenin

bozma kararına uyması halinde bozulan kararın bozma sebeplerinin şümulü dışında

kalmış cihetlerinin kesinleşmiş, sayılması, davaların uzamasını önlemek

maksadıyla kabul edilmiş çok önemli bir usuli

hükümdür. Bir cihetin bozma kararının şümulü dışında kalması da iki şekilde

olabilir. Ya o cihet, açıkça bir temyiz sebebi olarak ileri sürülmüş fakat

dairece itiraz reddedilmiştir, yahut da onu hedef

tutan, bir temyiz itirazı ileri sürülmemiş olmasına rağmen dosyanın Temyiz

Dairesince incelendiği sırada dosyada bulunan yazılardan onun bir boşama sebebi

sayılması mümkün bulunduğu halde o cihet dairece de bozma sebebi sayılmamıştır.

Her iki halde de o konunun bozma sebebi sayılmamış ve başka sebeplere dayanan

bozma kararına mahkemece uyulmuş olması, taraflardan birisi lehine usuli bir müktesep hak meydana getirir ki, bu hakkı ne mahkeme, ne de Temyiz Mahkemesi halele uğratabilir. Zira

umumi müktesep hakkın tanınması amme intizamı düşüncesiyle kabul edilmiş bir

esastır. Lakin, vazife konusunda usuli müktesep hak

prensibinin kayıtsız, şartsız tatbiki, usulün az önce anılan mutlak hükmünün

değiştirilmesi neticesini doğuracaktır ki, sözkonusu

maddenin yazılışı ve kanuna konuluş gayesi itibariyle böyle bir netice kaideten caiz görülemez. Ancak ileri sürülen vazifesizlik itirazının Temyiz Dairesine reddi ve kararın

başka sebeplerden bozulması ve bozmaya uyulması halinde davanın yine vazifesizlik sebebiyle reddi yoluna gidilebilmesi, usul

hükümlerinin esas gayesini haleldar edebilecek bir mahiyet arz edeceği cihetle

haddizatında nadir olan böyle vaziyetlerde istisnai olarak kanunun 7.

maddesinin tatbikini kabul etmemek, menfaatlar

vaziyetine gereği gibi uygun düşecektir. Netice;

Kaide olarak usuli

müktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanın

bittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararı

verebileceğine, birinci toplantıda 2/3 ekseriyet sağlanamaması sebebiyle

4/2/1959 günlü ikinci toplantıda ve mutlak ekseriyetle karar verildi."

33. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun

9/5/1960 tarihli ve E.1960/21, K.1960/9 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen

bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme

ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar

verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün

bozmada gösterilen esaslaraaykırı bulunması, usule

uygun sayılamaz ve bozma sebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozma

kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın

neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına

uymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu,

taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak

bir durumdur ve buna usuli müktesep hak yahut usule

ait müktesep hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki Usule ait

müktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma

kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi

ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması

yanında hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş

bulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun

dayandığı ana esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.

Gerçekten, mahkemenin doğru bularak uyduğu ve

yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul ve

kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul ve

kanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabul

edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen

Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule ait

hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul hükümleriyle

hedef tutulan iktikrarı zedeler ve hatta kararlara

karşı umumi güveni dahi sarsar.

Esasen, hukukun kaynağı, sadece kanun olmayıp,

mahkeme içtihatları dahi hukukun kaynaklarından oldukları cihetle, söz konusu, usuli müktesep hak için kanunda açık hüküm bulunmaması,

onun kabul edilmemesini gerektirmez.

4/2/1959 günlü ve E, 13, K/5

.sayılı içtihadı birleştirme kararında da belirtildiği üzere gerek Temyiz

Mahkemesini, gerekse diğer mahkemeleri bağlayan usuli

müktesep halk esasının müstesnası olarak mahkemenin vazifesizliğine

karar verilebileceği, adı geçen kararda kabul edilmiştir. O halde, usule ait

müktesep hak esası, bir birçok hukuk kaideleri gibi istisnaları bulunan

kaidelerdendir.

II - Temyiz Teşkilat Kanununun 6082 sayılı kanunla değiştirilmiş 8 inci

maddesinin 5 inci fıkrasında (İçtihatların birleştirilmesi suretiyle verilen

kararlar, emsali hadiselerde mahkemeleri bağlar) denilmektedir. Mahkemelerin

elinde bulunan bütün işlere ve bu arada bozma kararına uyulduktan sonra karar

bağlanıp aleyhine karar verilmiş olanın temyiz etmesi sebebiyle temyiz

mahkemesinde bulunan işlere ve yine bozma kararın uyulduktan sonra mahkemelerce

incelenmekte olan işlere yeni çıkan içtihadı birleştirme kararının tatbiki, bu

maddenin herhangi bir istisna kabul etmeyen lafzına uygun düşecektir. Bundan

başka, içtihadı birleştirme kararı, daire kararlarından daha doğru bir içtihada

varmak için verilmiş bir karar olduğu cihetle onun mümkün olan her davaya

tatbiki, usul kaideleriyle güdülen hakka varma gayesine dahi uygun olur.

Nihayet, içtihadi birleştirme kararıyla kabul edilen

afaki esasları tatbik ederek istikrarı sağlama prenisibinin

sayısı belli hadiselerde feda edilmesinde de bu yolsuzluk düşünülemez ve bu

şekilde bir tatbikat, adalete güveni sarsmak şöyle dursun bilakis bu güveni

kuvvetlendirir. Demek ki söz konusu kanun hükmünün mümkün olan her hadiseye

tatbiki ile müktesep hak esasının içtihadı birleştirme kararı karşısında gözönünde tutulmaması, o maddenin hem mutlak olan lafzına, hem de ruhuna uygun bulunacaktır.

Şu ciheti açıklayalım ki, usuli

müktesep hakka aykırı içtihadı birleştirme kararı çıkınca Temyiz Daireleri

içtihadı birleştirmeye aykırı ve fakat usuli müktesep

hakka uygun olan kararları bozacaklar, bozma kararı üzerine davayı incelemekte

olan diğer mahkemeler dahi içtihadı birleştirme kararını kesin olarak öğrenince

bozma kararıyla gösterilen yolu bırakarak içtihadı birleştirme kararı gereğince

inceleme yapmaya başlayacak ve o karar gereğince hüküm vereceklerdir.

III - Usule ait müktesep hakkın diğer bir şekli de bazı konuların Temyiz

Dairesinin bozma kararının şümulü dışında kalarak kesinleşmesi ile meydana

gelen şeklidir. Her ne kadar bu cihet, içtihadı birleştirmenin dışında kalmakta

ise de, bu şimdiki kararda ileri sürülen gerektirici

sebepler karşısında, bu içtihadı birleştirme ile kabul edilen hukuki esasın bu

şekil müktesep hakların varlığı halinde de, tatbiki ileri sürülebilecektir.

Netice;

Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının

Temyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep

hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunan

bütün işlere tatbikinin gerekli olduğuna, 9/5/1960 günlü birinci toplantıda

üçte ikiyi aşan ekseriyetle karar verildi."

34. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2013 tarihli ve

E.2013/23-131, K.2013/1681 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Somut uyuşmazlığın doğduğu tarihte

yürürlükte olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm

bulunmamaktadır.

Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki

alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek

amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul

hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam

itibariyle, bir davada, mahkemenin yada tarafların

yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine

uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.

Hemen belirtelim ki; bir mahkemenin Yargıtay

Dairesi'nce verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda

gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen

hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli

kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu

Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma

zorunluluğu getirdiği gibi, mahkemenin kararını bozmuş olan Yargıtay Hukuk

Dairesi'nce de, sonradan, ilk bozma kararı ile

benimsemiş olduğu esaslara ve dolayısı ile oluşan usuli

kazanılmış hakka aykırı bir şekilde ikinci bir bozma kararı verilmesini

yasaklamaktadır.

Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması

ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli

kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında

kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak

gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı

dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme

kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir

başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun

04.02.1959 gün ve 1957/13-1960/5; 09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı ilamlarında

açıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtayca verilen

bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde

inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar

gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin

sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun

sayılamaz ve bozma sebebidir; meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararında

gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini

değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla

meydana gelen durum uyarınca muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan

birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur

ve buna usuli kazanılmış hak yahut usule ait kazanılmış

hak denilmektedir.

Usul Kanunumuzda usule ait kazanılmış hakka

ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Yargıtayın

bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan

gayesi ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş

olması yanında, hukuki alanda istikrarı sağlamak amacına ermek üzere kabul

edilmiş bulunması bakımından usule ait kazanılmış hak müessesesi, usul

kanununun dayandığı ana esaslardandır ve kamu düzeni ile de ilgilidir.

Gerçekten, mahkemenin doğru bularak uyduğu ve

yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul ve

kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul ve

kanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabul

edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen Yargıtayın ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya

usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul

hükümleriyle hedef tutulan amacı zedeler ve hatta kararlara karşı duyulması

gereken genel güveni dahi sarsar.

Esasen, hukukun kaynağı, sadece kanun olmayıp,

mahkeme içtihatları dahi hukukun kaynaklarından oldukları cihetle, söz konusu, usuli kazanılmış hak için kanunda açık hüküm bulunmaması,

onun kabul edilmemesini gerektirmez.

Kazanılmış haklar Hukuk Devleti kavramının

temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan

kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.maddesinde

açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık

oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır,

belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.

Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında

olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları

bulunmaktadır:

Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir

içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe

etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş

olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer

taşımayacaktır.

Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun

hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilirse,

usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa

Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar

verilebilecektir (Hukuk Genel Kurulu’nun 21.01.2004 gün ve E:2004/10-44,

K:2004/19 sayılı ilamı).

Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu,

hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma

kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki, Kuru:Hukuk Muhakemeleri Usulü,

Cilt 5, İstanbul 2001, Sahife:4738 vd).

Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından

açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi

ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir

hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir..."

35. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2017 tarihli ve E.2017/5-2575,

K.2017/1906 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Bilindiği üzere bir davada mahkemenin

veya tarafların yapmış oldukları bir usul işlemi nedeniyle taraflardan biri

lehine, dolayısıyla diğeri aleyhine doğan ve gözetilmesi zorunlu olan hakka usuli kazanılmış hak denilir.

Örneğin mahkemenin Yargıtay bozma kararına

uymasıyla bozma kararı lehine olan taraf bakımından kazanılmış hak doğar.

Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen

bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen biçimde

inceleme ve araştırma yapmak ve yine o kararda belirtilen hukuksal esaslar

gereğince karar vermek yükümlülüğü oluşur. Bu itibarla mahkemenin sonraki

hükmünün bozma kararında gösterilen ilkelere aykırı bulunması, usule uygun

olmadığından bozma nedenidir.

Bozma kararı ile dava, usul ve yasaya uygun

bir hale sokulmuş demektir. Bozma kararınauyulduktan

sonra buna aykırı karar verilmesi usul ve yasaya uygunluktan uzaklaşılması

anlamına gelir ki, böyle bir sonuç kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturur. Buna

göre Yargıtay’ın bozma kararına uymuş olan mahkeme bu uyma kararı ile bağlıdır.

Daha sonra bu uyma kararından dönerek direnme kararı veremez; bozma kararında

gösterilen biçimde inceleme yapmak ya da gösterilen biçimde yeni bir hüküm

vermek zorundadır.

Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozma

kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve

araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar

verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün

bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma

sebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul

kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet

arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince

muamele yapma vehüküm verme durumu, taraflardan

birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur

ve buna usuli müktesep hak yahut usule ait müktesep

hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakka

ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma kararının hakka ve

usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve muhakeme

usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında

hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunması

bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun dayandığı ana

esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.

Gerçekten mahkemenin doğru bularakuyduğu

ve yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul ve

kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul vekanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle

bir netice asla kabul edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun

karar vermesine rağmen Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna

veya usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul

hükümleriyle hedef tutulan istikrarı zedeler ve hatta kararlara karşı umumi

güveni dahi sarsar. (09.05.1960 tarih 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı)

Aynı ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun

05.02.2003 gün ve 2003/8-83 E., 2003/72 K.; 17.02.2010 gün ve 2010/9-71 E.,

2010/87 K.; 25.01.2017 gün ve 2015/9-463 E., 2017/137 K. sayılı kararlarında da

benimsenmiştir.

Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında

olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları

bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadı

Birleştirme Kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili

bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla

oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer

taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm

kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin

iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK’nun 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E., 19 K.; 03.02.2010

gün ve 2010/4-40 E., 2010/54 K.).

Bu sayılanların dışında ayrıca görev, hak

düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma

kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru B.: Hukuk

Muhakemeleri Usulü – C. V, 6. b İstanbul 2001, s 4738 vd).

Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada ya

taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve

istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine

doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz

edilebilmesi gerekir."

B. Uluslararası Hukuk

1. Adil Yargılanma Hakkı

Yönünden

36. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinin

(1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri

ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların

esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir

mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini

isteme hakkına sahiptir...”

37. Brumărescu/Romanya ([BD], B. No: 28342/95,

28/10/1999) kararına konu olayda başvurucunun miras bırakanına ait ev 1950

yılında devletleştirilmiştir. 1973 yılında devlet bu taşınmazı üçüncü bir

kişiye satmıştır. Başvurucunun 1993 yılında açtığı davada ilk derece mahkemesi

taşınmazın başvurucuya iadesine karar vermiştir. Karar itiraz edilmeksizin

kesinleşmiş ancak Başsavcılığın süresiz olarak karara itiraz yetkisi

bulunduğundan, yapılan itiraz neticesinde temyiz mahkemesince karar

bozulmuştur. AİHM, söz konusu kararın bu şekilde bozulmuş olmasını adil

yargılanma hakkı çerçevesinde incelemiştir (Brumărescu/Romanya, §§ 59, 60).

38. AİHM'e göre Sözleşme'nin 6.

maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı Sözleşme'nin başlangıç

bölümü ile birlikte yorumlanmalıdır. Buna göre -diğer hususlar yanında- hukukun

üstünlüğü ilkesi taraf devletlerin ortak mirasının bir parçasıdır. AİHM,

hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından birinin ise mahkemelerin bir

konuda nihai olarak karar verdikleri takdirde hükümlerinin yeniden tartışma

konusu yapılmamasını (sorgulanmamasını) gerektiren hukuki belirlilik (legal certainty) ilkesi olduğunu vurgulamıştır (Brumărescu/Romanya, § 61).AİHM sonuç olarak olayda

herhangi bir zaman sınırı olmaksızın nihai nitelikteki hükümlerin

bozulabildiğine dikkat çekmiş ve bu durumun ise hukuki belirlilik ilkesiyle

bağdaşmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlaline karar vermiştir (Brumărescu/Romanya, §§ 62-65).

39. AİHM, bir taraf devletin iç hukuk sisteminin, nihai ve

bağlayıcı bir yargı kararının bir tarafın zararına olacak şekilde uygulanmamasına

izin verdiği takdirde bunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edeceğini

belirtmektedir. (Hornsby/Yunanistan, B. No: 18357/91, 19/3/1997, §

40).

2. Mülkiyet Hakkı

Yönünden

40. AİHM, mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek

bir tazminat ödemeden mülkiyetten yoksun bırakmanın Sözleşme'ye

ek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesikapsamında aşırı

bir yük oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ancak

istisnai durumlarla haklı bulunabileceğini belirtmektedir (Nastou/Yunanistan (No:2), B. No: 16163/02, 15/7/2005, § 33; Jahn ve diğerleri/Almanya [BD],

B. No: 46720/99, 72203/01, 72552/01, 30/6/2005, § 116). AİHM'e

göre bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında

olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi, hukuken öngörülebilir olup kamu

alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da

içermektedir. Ancak AİHM, kadastrodan kaynaklanan mülkiyet tespitine ilişkin

hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden

yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminat

ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde

bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi

şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile

bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu

müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak

başvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No:

37451/97, 11/10/2005, §§ 36-43; Turgut ve

diğerleri/Türkiye, B. No: 1411/03, 8/7/2008, §§ 86-93; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04,

10/3/2009, §§ 34-41).

41. AİHM'in ihlal kararlarında, belirtilen

“adil denge”nin bozulmasının temelini başvuruculara

hiç tazminat ödenmemesi oluşturmaktadır. Yargıtayın

içtihat değişikliğinden sonra AİHM, bireylerin tazminat ödenmeksizin

taşınmazının elinden alınması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiaları

bakımından Yargıtayın yeni içtihatlarına işaret

etmiştir. AİHM; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun AİHM'in

bu konudaki ihlal kararlarına dayanarak tapudaki yanlış kayıtlardan kaynaklanan

ayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da kısıtlanmış olanların tapu

kayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı devleti sorumlu tutabileceğine

hükmettiğini, tazminat miktarının söz konusu arazinin kullanılma şekli,

niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal değerlerin dikkate

alınarak değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat çektiğini, bu başvuru

yolunun düzenli olarak kullanılmakta olduğunu, ulusal mahkemelerin AİHM'in içtihatlarını ve Sözleşme'ye

ek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hükümlerini

uyguladıklarını, başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararın

kesinleşmesinden itibaren on yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğini

belirterek iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul

edilemez olduğuna hükmetmiştir (Mehmet

Altunay/Türkiye (k.k.), B. No: 42936/07, 17/4/2012; Arıoğlu ve diğerleri/Türkiye (k.k.), B. No: 11166/05, 6/11/2012; Osman Yaşar Dişlioğlu ve

diğerleri/Türkiye (k.k.), B. No: 39149/04,

11/12/2012).

42. Bununla birlikte her somut olayın kendine özgü koşulları

mevcut olup bu nedenle her başvurunun başvuru tarihindeki duruma göre karara

bağlanması gerektiği de kuşkusuzdur. Nitekim AİHM, söz konusu içtihat

değişikliğinin orman ve kıyı alanlarında kalan taşınmazlar ile ilgili olup her

somut olay bakımından kıyaslanabilecek bir durumda bulunan ve söz konusu

başvuru yolunun başarıyla kullanıldığı emsal bir içtihadın gösterilmesi

gerektiğini ifade etmiş; ayrıca başvuruya konu nihai karardan sonra söz konusu

içtihat değişikliğinin meydana geldiği durumlarda kabul edilemezlik

itirazlarını reddetmiştir (Dürrü Mazhar Çevik ve Asuman Münire

Çevik Dağdelen/Türkiye, B. No: 2705/05, 14/4/2015, §§ 21-30).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

43. Mahkemenin 4/4/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Hakkaniyete Uygun

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucuların

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

44. Başvurucular, aleyhlerine açılan davada hak düşürücü süreden

davanın reddine ilişkin kararın Yargıtayca onandığını

ve karar düzeltme talebinin de reddedilerek bu husus yönünden davanın

kesinleştiğini belirtmiştir. Başvurucular; bozma kararının yalnızca yargılama

giderleri ve vekâlet ücretine ilişkin olduğunu, bu hususların ise yeniden bir

yargılama yapılmasını dahi gerektirmediğini ifade etmiştir. Başvurucular ayrıca

bozma kararına uyulmakla bozma kararının kapsamı dışında kalan kısımların

kesinleştiğini, kesin hüküm gücü kazanan bir kararın Yargıtayca

yeniden bozmaya konu edilmesinin ise hukuki güvenlik ilkesine aykırı olduğunu

vurgulamıştır. Başvurucular sonuç olarak adil yargılanma hakkı kapsamında

hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

45. Bakanlık, bu konuda bir görüş bildirmemiştir.

2. Değerlendirme

46. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın

36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

47. Başvurucular, Yargıtayca daha önce

Hazinenin temyiz itirazlarının reddedilmesiyle oluşan usule ilişkin kazanılmış

haklarının gözardı edildiğinden yakınmıştır. Bu

sebeple belirtilen ihlal iddiası hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesi

bağlamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.

a. Genel İlkeler

48.Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin adil

yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak hakkaniyete uygun yargılanma

hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa'nın 36. maddesine

"...adil yargılanma"

ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası

sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılama hakkının madde metnine

dâhil edildiği vurgulanmıştır. Adil yargılanma hakkı kapsamında Sözleşme’nin 6.

maddesininbirinci fıkrasında birçok hak ve ilke

güvence altına alınmıştır. Bunlardan biri hakkaniyete uygun yargılanma hakkıdır.

Dolayısıyla Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının

hakkaniyete uygun yargılanma hakkını da kapsadığının kabul edilmesi gerekir (Ahmet Acar, B. No: 2014/19936, 21/9/2017,

§ 47).

49. Anayasa Mahkemesi; iptal veya itiraz yoluyla gündemine gelen

davalarda, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin eylem ve

işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup

güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek

sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün etkinliklerinde hukuka ve

Anayasa'ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olan devlet

olduğunu belirterek hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin unsurlarından

biri olduğunu ifade etmiştir (AYM, E.2014/73, K.2014/98, 22/5/2014; AYM,

E.2006/61, K.2007/91, 30/11/2007).

50. Anayasa Mahkemesi, bu kavramların içeriğini kararlarında

tanımlamış; kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik

ilkesinin hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve

işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu

güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kıldığını,

belirlilik ilkesinin ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden

herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır

ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına

karşı koruyucu önlem içermesini ifade ettiğini belirtmiştir (AYM, E.2013/64,

K.2013/142, 28/11/2013).

51. Anayasa Mahkemesi; mahkeme kararları ve uygulama açısından

belirliliği açıklarken belirlilik ilkesinin yalnızca yasal belirliliği değil

daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade ettiğini, yasal düzenlemeye

dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olma gibi niteliğe ilişkin

gereklilikleri karşılaması koşuluyla mahkeme içtihatları ve yürütmenin

düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabileceğini, hukuki

belirlilik ilkesinde bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların

o hukuk düzeninde öngörülebilir olmasının önemli olduğunu belirtmiştir (AYM,

E.2015/15, K.2015/118, 23/12/2015, § 7).

52. Bunun yanında Anayasa Mahkemesi, bazı kararlarında hukuk

güvenliği ilkesinin bir gereği olarak kuralların öngörülebilir olması

gerektiğinden açıkça bahsetmiş; hukuk güvenliğinin, temel hak güvencelerinde

korunan ortak değer olduğunu, hukuk devletinde hukuk normlarının öngörülebilir

olması ve bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesi

gerektiğini ifade etmiştir (AYM, E.2008/19, K.2010/17, 28/1/2010).

53. Türk hukukunda

"Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak

zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle

değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."

hükmüyle kaynağı Anayasa'nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasında bulunan kesin

hüküm; mahkemelerce verilen, yasa yolları izlenerek ya da izlenmesi gerekli

görülmeyerek sonuçlanan, uyulması ve yerine getirilmesi zorunlu, itirazı ve

konusunun yeniden ele alınması olanaksız kararları ifade etmektedir.

Anlaşmazlıkların sürüp gitmesini önleyerek kamu düzenine katkıda bulunma

düşüncesine bağlanan "kesin hüküm" ilkesi, yürürlükteki kurallara

göre çözümlenen bir konunun o konunun ilgilileri arasında -kanunun öngördüğü

"iade-i muhakeme" gibi ayrık durum dışında- yeniden incelenmesine

engeldir. Değişik kanunlarda yer alan bu hukuksal kurum, yargı alanında

kararlılık sağlamak amacına bağlanmaktadır. Biçimsel ve nesnel anlamda

tanımları yapılan bu kurumun ögeleri; yargı kararlarına tanınan bir nitelik

olması, bu niteliğin yasalarla tanınması ve yargı kararına uyulması

zorunluluğudur (AYM, E.1988/36, K.1989/24, 2/6/1989).

54. Kesin hükme saygı ve kesin hükmün bağlayıcı olması, hükmü

veren mahkeme de dâhil diğer bütün mahkemelerin ve diğer ilgili kurumların bu

kararla bağlı olması anlamına gelir. Yargının verdiği ve bağlayıcı olan kesin

hüküm, zarar gören taraflardan biri açısından işlevsiz duruma getirilmişse adil

yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin bir anlamı kalmayacaktır (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., B. No: 2013/1313,

26/2/2015, §§ 53, 54; Arman Mazman, B. No: 2013/1752, 26/6/2014, § 65).

55. Bir mahkeme kararının kesin hüküm mahiyetini alabilmesi için

genel olarak üç koşul aranmaktadır. Bunlardan birincisi, kesin hüküm sayılan

bir mahkeme kararının bulunmasıdır. Kesin hüküm niteliği taşımayan bazı

kararlar -özellikle tespit ve tedbir kararları ile icra mahkemesi kararları-

kesin hükmün bağlayıcılığı kudretini de haiz değildir. İkinci olarak kesinleşen

kararın taraflar arasında mevcut olan bir ihtilafı çözmek amacıyla verilmesi

gerekir. Dolayısıyla bir anlaşmazlığı çözmeyen, hasımsız olarak verilen bazı

veraset kararları kesin hüküm mahiyetinde değildir. Üçüncü olarak ise söz

konusu kararların nihai olması gerekir. Kararların nihailiği;

mahkemenin tarafların iddia ve savunmalarını dinleyerek, delilleri

değerlendirerek bu hususta son kararını vermiş olması anlamına gelmektedir. Bir

kararın maddi anlamda kesin hüküm niteliğini haiz olması ve bu konuda kesin

hüküm itirazında bulunulabilmesi için davanın taraflarının, konusunun ve

sebeplerinin aynı olması gerekmektedir (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., § 55).

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

56. Somut olayda Hazine tarafından başvurucular aleyhine açılan

davanın ilk derece mahkemesince 17/2/2010 tarihinde hak düşürücü süre yönünden

reddine karar verilmiş, bu karar Yargıtay 1. Hukuk Dairesince 9/6/2010

tarihinde yargılama giderleri yönünden bozulmuştur (bkz. §§ 13, 14). Bozma

kararına uymak suretiyle verilen karar, bu defa yargılama sırasında Anayasa

Mahkemesince verilen iptal kararı gerekçe gösterilerek Yargıtay 8. Hukuk

Dairesince 19/3/2012 tarihinde yeniden bozulmuştur (bkz. §§ 16, 17).

57. Öncelikle olayda kesin hükmün mevcut olup olmadığı tespit

edilmelidir. Buna göre ilk olarak taraflar arasındaki davanın tapu iptaline

ilişkin bir ihtilafı çözmek amacıyla açıldığı ve bu bakımdan davada verilecek

kararın kesin hükme konu olabileceği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte söz

konusu kararın nihai olarak verilmiş olması da gerekmektedir. Yargıtay

Dairesinin 9/6/2010 tarihli kararında Hazinenin temyiz itirazları kısmen

reddedilmekle birlikte kısmen dahi olsa bir onama hükmüne yer verilmediği

görülmektedir. Dolayısıyla özellikle usule ilişkin kazanılmış hak kavramı ve

bunun istisnalarına ilişkin Yargıtayın yerleşik

içtihatları ile 6100 sayılı Kanun'un 303. maddesi ile 367. maddesinin (2)

numaralı fıkrasındaki hükümler birlikte dikkate alındığında bozma kararı

sebebiyle ilk derece mahkemesinin kararı yönünden şeklî anlamda bir

kesinleşmeden söz edilemez.

58. Başvurucular ise karşı tarafın temyiz itirazlarının kısmen

reddedilmesiyle usule ilişkin kazanılmış haklarının olduğundan söz etmektedir.

Yargıtay kararlarında değinildiği üzere "usule ilişkin kazanılmış

hak" kavramına kanunda yer verilmemiş olup bu müessese içtihat yoluyla

kabul edilmiştir. Buna göre mahkemenin Yargıtay bozma kararına uymasıyla bozma

kararı lehine olan taraf bakımından kazanılmış bir hakkın doğduğu kabul edilir.

Ancak yine Yargıtayca "usule ilişkin kazanılmış

hak" kavramının bazı istisnalarının olduğu kabul edilmiştir. Bu

istisnalardan biri de yargılama devam ederken Anayasa Mahkemesinin iptal

kararının yürürlüğe girmesi hâlidir. Anayasa'nın 153. maddesinde Anayasa

Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceği açık olarak hüküm altına

alınmıştır. Ancak yargılama devam ederken yürürlüğe giren söz konusu iptal

kararlarının mezkûr davada da uygulama alanı bulacağı Yargıtay tarafından kabul

edilmiştir (bkz. §§ 28-31). Usule ilişkin kazanılmış hak kavramına ilişkin

Yargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığı görülmekte

olup bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda ise kuşku

bulunmamaktadır.

59. Bu durumda somut olayda ilk derece mahkemesince davanın

reddine ilişkin kararın Yargıtayca bozulduğu ve

kısmen dahi olsa hükmün onanmasına ilişkin açık bir ifadeye yer verilmediği

görüldüğünden şeklî anlamda bir kesinleşmeden söz edilemeyeceği

anlaşılmaktadır. Her ne kadar Yargıtayca Hazinenin

temyiz itirazları kısmen reddedildiğinden usule ilişkin kazanılmış hak gündeme

gelebilirse de yine Yargıtayın öngörülebilir

mahiyetteki süreklilik kazanmış yerleşik içtihadına göre Anayasa Mahkemesinin

iptal kararlarının yürürlüğe girmesi usule ilişkin kazanılmış hakkın

istisnalarından biri olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Dairesi sonuç olarak

daha önceki bozma kararının dayanağının Anayasa Mahkemesinin iptal kararıyla

ortadan kalktığını ve Hazinenin kararı temyiz etmemiş olmasının kazanılmış hak

yaratmayacağını ifade etmiştir. Dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihai

anlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan Anayasa

Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi kesin

hükmün ortadan kaldırıldığı anlamına gelmemektedir.

60. Olayda Mahkemece keşif yapılmış ve bilirkişi heyetinin

görüşüne başvurulmuştur. Mahkeme sonuç olarak bilirkişilerce açıklanan görüşe

itibar ederek taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı kanaatine

ulaşmıştır. Daire de Mahkemenin ulaştığı kanaati usule ve hukuka uygun

bulmuştur.

61. Kıyı kenar çizgisinin tespiti ve taşınmazın kıyı kenar

çizgisinin içinde kalıp kalmadığı hususu, maddi bir olgu olarak davaya bakan

derece mahkemelerinin yetkisi ve takdirindedir. Anayasa Mahkemesinin bireysel

başvuru kapsamında derece mahkemelerinin maddi olay ve olgular ile delillerin

değerlendirilmesi hususundaki takdirini denetlemesi kural olarak mümkün

değildir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki değerlendirmelerinin bariz

takdir hatası veya açık bir keyfîlik içermesi, bunun hak

ve özgürlüklere müdahale teşkil etmesi hâlinde Anayasa Mahkemesinin denetim

hakkı saklıdır (Ahmet Sağlam, B.

No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42).

62. Tüm bu hususlar birlikte dikkate alındığında Mahkemece

delillerin değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında açık ve bariz bir takdir

hatasının bulunmadığı ve yargılama sonucunda taşınmazın kıyı kenar çizgisinin

içinde kaldığı yolunda varılan kanaatin keyfîlik

içermediği sonucuna ulaşılmaktadır. Mahkemenin söz konusu taşınmazın kıyı kenar

çizgisi içinde kaldığı yolundaki kabulünün aksini düşünmeyi gerektirecek

başkaca bir neden de bulunmamaktadır.

63. Sonuç olarak yargılama nihai olarak sona ermeden kesin

hükümden söz edilemeyeceği ve özellikle yargılamaya ilişkin usul kurallarının

ise keyfî olarak uygulanmayıp öngörülebilir ve belirli olduğu sürece hukuki

belirlilik ilkesi yönünden bir sorun teşkil etmediği dikkate alındığında somut

başvuru bakımından yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmediği iddiası

yönünden bir ihlalin bulunmadığı açıktır.

64. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul

edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucuların

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

65. Başvurucular, Hazine tarafından açılan davada yapılan

yargılama neticesinde adlarına kayıtlı tapunun iptal edilmesi nedeniyle

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

66. Bakanlık görüşünde, başvurucuların 4721 sayılı Kanun'un

1007. maddesine dayalı olarak Hazine aleyhine tazminat

davası açabilecekleri belirtilerek başvuru yollarının tüketilmediği yönünde

kanaat bildirilmiştir.

2. Değerlendirme

67. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011

tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri

Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için ihlale neden olduğu iddia edilen

işlem veya eylem için idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş

olması gerekir.

68.Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının

uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya

çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine

başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir

kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle

genel yargı mercilerinde, olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulması

esastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin bu olağan

denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir (Bayram Gök, B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§

17, 18).

69. Olayda başvurucuların maliki bulunduğu taşınmazın tapusu

kıyı kenar çizgisinde kaldığı gerekçesiyle iptal edilerek bu kısmın tapudan

terkinine karar verilmiştir. Tapulu taşınmazın kıyıda kaldığı gerekçesiyle Hazine

tarafından açılan dava neticesinde yargı kararıyla tapudan terkin edilmesi

mülkiyet hakkına müdahale teşkil etmekte olup mülkten yoksun bırakma

niteliğindedir.

70. Mülkiyet hakkı, mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla

sınırlandırılabilir. Ancak bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması

gerekir. Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla

mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin

tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve kanun koyucunun buna uygun çözüm

yolları bulması gerekeceği açıktır (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011).

71. Temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesin

çevreden eşit şekilde yararlanma hakkının bir uzantısı olarak Anayasa'nın 43.

maddesinde, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek

bu alanlarda özel mülkiyet yasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir sürenin

geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir

(bkz. § 27). Dolayısıyla başvurucuların taşınmazının Hazine adına tescili

suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu

sonucuna ulaşılmaktadır. Öte yandan kıyıların korunması amacıyla mülkiyet

hakkına müdahale edilmesinde kamu yararı bulunduğu tartışmasızdır (AYM, E.2009/31,

K.2011/77, 12/5/2011).

72. Başvurucuların kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı anlaşılan

tapulu taşınmazı Hazine adına tespit ve tescil edilmek suretiyle mülkiyet

hakkına yapılan müdahale, kanuna uygun ve meşru bir amaç taşımakta ise de

taşınmazın bedelinin ödenmemesi başvuruculara ağır ve katlanılamaz bir külfet

yüklemektedir. Kıyıların korunmasındaki kamu yararı amacı ile başvurucuların

mülkiyet hakkı arasında makul denge, başvuruculara tazminat ödenmesi veya

başvurucuların zararlarının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla

sağlanabilir.

73. 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi;

tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin sorumlu olduğunu,

devletin zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu edebileceğini hüküm

altına almıştır. Anayasa Mahkemesi, daha önceki kararlarında Yargıtay

içtihadına dayanarak 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde

öngörülen tazminat yolunun kadastro tespiti aşamalarındaki işlemlerden doğan

zararların telafisi yönünden de etkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Nazmiye Akman, B. No: 2013/1012,

16/4/2013, § 25; Ahmet Hilmi Serter,

B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41, 42; Hatice

Avcı ve diğerleri, B. No: 2014/9788, 22/9/2016, §§ 74-76). Buna göre

tapu ve kadastro işlemleri nedeniyle zarar görenler, 4721 sayılı Kanun'un 1007.

maddesi gereğince zararlarının tazmini için 11/1/2011

tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince on yıllık

zamanaşımı süresinde Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler (Nazmiye Akman, §§ 25, 27).

74. Somut olayda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/11/2009 ve

16/6/2010 tarihli devletin sorumluluğu kapsamında tazminat ödenmesine ilişkin

söz konusu içtihat değişikliklerinin, başvurucuların tapu kaydının iptaline

ilişkin 26/2/2015 tarihli nihai karar tarihinden önce olduğu görülmektedir.

Buna karşın başvurucuların 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine

dayanarak tazminat davası açtığına dair herhangi bir bilgi veya belgenin

bireysel başvuru dosyasına sunulmadığı görülmektedir. Bu durumda erişilebilir

ve etkili bir çözüm yolu sunduğu tespit edilen söz konusu yargısal yola

başvurulmadığı görülmekle somut olay bakımından başvuru yollarının usulünce

tüketildiği söylenemez.

75. Açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddia yönünden başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden

incelenmeksizin başvuru yollarının

tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

C. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

76. Başvurucular, makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

77. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

78. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam

eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 50, 52).

79. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

80. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık 16 yıl 5 aylık

yargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

81. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

D. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

82. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

83. Başvurucular, ihlallerin tespiti ile maddi ve manevi

tazminata hükmedilmesi taleplerinde bulunmuşlardır.

84. Başvuruda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

85. Makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında

başvuruculara müştereken net 27.700 TL manevi tazminat ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

86. Başvurucuların diğer ihlal iddiaları yönünden başvurunun

kabul edilemez olduğuna karar verildiğinden bu ihlal iddialarının sonuçlarına

yönelik olduğu anlaşılan maddi tazminat taleplerinin ise reddine karar

verilmesi gerekir.

87. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 226,90 TL harç ve 1.980

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.206,90 TL yargılama giderinin

başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Hakkaniyete uygun

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Mülkiyet hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru

yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. Makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvuruculara net 27.700 TL manevi tazminatın müştereken

ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 226,90 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.206,90 TL yargılama giderlerinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme

olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre

için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

4/4/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Recai AKYEL

Raportör

:

Özgür DUMAN

Başvurucular

:

1. Halil

Kadri BULDANLIOĞLU

2. Necip

BULDANLIOĞLU

Vekili

:

Av. Ahmet

KANDIRALI

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2015/10533, 4 Nisan 2018 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. IV. İlgili Hukuk
  7. A. Ulusal Hukuk
  8. II - Temyiz Teşkilat Kanununun 6082 sayılı kanunla değiştirilmiş 8 inci
  9. III - Usule ait müktesep hakkın diğer bir şekli de bazı konuların Temyiz
  10. B. Uluslararası Hukuk
  11. V. İnceleme Ve Gerekçe
  12. A. Hakkaniyete Uygun
  13. B. Mülkiyet Hakkının
  14. B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41, 42; Hatice
  15. C. Makul Sürede
  16. D. 6216 Sayılı Kanun'un
  17. A. 1. Hakkaniyete uygun
  18. C. Başvuruculara net 27.700 TL manevi tazminatın müştereken
  19. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  20. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  21. Yıldırım
  22. Akıncı
  23. Topal
  24. M. Emin KUZ
  25. Buldanlıoğlu
  26. Kandıralı
  27. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2015/10533
Tarih
4 Nisan 2018

İlgili Kararlar

  • Emrullah Tayıpoğlu Başvurusu (B. No: 2017/21511)
  • Dağaz Yılmaz ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2014/17225)
  • Fatma Kılıçarslan Başvurusu (B. No: 2015/4991)
  • Mehmet Bayraktar Başvurusu (B. No: 2014/717)
  • Kemal Gözler Başvurusu (B. No: 2014/5232)
  • F.a.a. Başvurusu (B. No: 2015/15764)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.