İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Hasan Rahmi Özgenç Başvurusu (B. No: 2013/2418)

1. Başvuru, başvurucu aleyhine açılan menfi tespit davasında

Başvuru No2013/2418Tarih16 Aralık 2015Okuma35 dk · 6.901 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Hasan Rahmi Özgenç Başvurusu

Karar tarihi
16 Aralık 2015
Başvuru Numarası
2013/2418
R.G. Tarih ve Sayı
5/2/2016-29615
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

6.901 kelime·35 dk okuma·15 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru, başvurucu aleyhine açılan menfi tespit davasında

imza incelemesine ilişkin alınan bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin

giderilmemesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına uyulmaması, devam

eden ceza yargılamasının bekletici mesele yapılmaması ve davanın kabul edilmiş

olması nedenleriyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiği

iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru 1/4/2013 tarihinde İstanbul

13. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari

yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel

teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 4/7/2014

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına

karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 21/11/2014

tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte

yapılmasına karar verilmiştir.

5. Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular

bildirilmiş, başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir.

Bakanlığın 23/1/2015 tarihli görüş yazısı başvurucuya

tebliğ edilmiş; başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarını sunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP)

aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle

şöyledir:

7. Başvurucu, eski eşi Y.A. tarafından Kadıköy 2. Aile

Mahkemesinde açılan boşanma davasında karşı dava olarak devam eden ve daha

sonra boşanma davasından tefrik edilerek aynı Mahkemenin E.2006/406 sayısına

kaydedilen katılım payı ve tazminat istemli davada Mahkemece yurt dışındaki

yaklaşık 40.000.000 USD’nin oluşumundaki katkı payı

alacağının reddedilmesinden sonra taraflar arasındaki uyuşmazlığın 28/10/2008 tarihli beş maddelik protokol kapsamında sulh

olunmak suretiyle sonuçlandırıldığını belirtmiştir.

8. 28/10/2008 tarihli protokolün 1.

maddesinde, tarafların evlilikleri boyunca edindikleri yurt dışında Y.A. adına

kayıtlı fonlarda bulunan ve Y.A.nın ilk eşinden olan

oğlu A.H.O. tarafından yönetilen hesaplara karşılık Y.A.nın

protokolün 2. maddesinde yazılı 28/10/2008 tanzim ve 5/1/2009 vade tarihli

20.000.000 USD meblağlı bonoya (senet) dayalı olarak 20.000.000 USD'yi başvurucuya ödeyeceği, bunun karşılığında protokolün

4. maddesinde başvurucunun Y.A.nın oğlu A.H.O.

tarafından yönetilen fon ve banka hesaplarını kesinlikle irdelemeyeceği, bu

konuda herhangi bir hukuki yola başvurmayacağı ve suç duyurusunda

bulunmayacağı, protokolün 5. maddesinde de başvurucunun temyiz etmiş olduğu

Kadıköy 2. Aile Mahkemesinin E.2006/406 sayılı dosyasında yürüyen davadan

feragat edeceği şartları yazılıdır.

9. Başvurucu, protokolün 5. maddesine dayanarak Kadıköy 2. Aile

Mahkemesinin 27/5/2008 tarihli ve E.2006/406, K.2008/463

sayılı kararıyla ilgili temyiz talebinden feragat etmiş; feragat üzerine

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 1/12/2008 tarihli ve E.2008/17919, K.2008/16212

sayılı ilamı ile temyiz dilekçesinin reddine karar verilerek hükmün 1/12/2008

tarihinde kesinleştiği karara yazılmıştır.

10. Başvurucu, protokol ve 28/10/2008

tanzim ve 5/1/2009 vade tarihli 20.000.000 USD meblağlı senede dayalı olarak

20.000.000 USD'nin kendisine ödenmesini istemiştir.

11. Senet bedelinin ödenmemesi üzerine başvurucu, Y.A. hakkında

İstanbul 7. İcra Müdürlüğünün E.2009/27171 sayılı dosyası kapsamında icra

takibi başlatmış; Y.A.nın malları üzerine haciz

konulmuştur.

12. a. Y.A. imzaya ve borca itiraz ederek başvurucu aleyhine 16/9/2009 tarihinde İstanbul 10. İcra Hukuk Mahkemesinde

imzaya itiraz davası açmıştır. Mahkemece İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli

Tıp Bölümünden üç kişiden oluşan bilirkişi heyetinden alınan 31/5/2010

tarihli bilirkişi raporunda senetteki imzanın Y.A.nın

eli ürünü olduğu tespit edilmiştir.

b. İstanbul 10. İcra

Hukuk Mahkemesinin 30/6/2010 tarihli ve E.2009/1899, K.2010/1013 sayılı kararı

ile imza inkârına rağmen takibe konu senetteki imzanın davacının eli ürünü

olduğu gerekçesiyle dava reddedilmiştir.

c. Temyiz üzerine

Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 9/11/2010 tarihli ve E.2010/22814, K.2010/26240

sayılı kararı ile hükme esas alınan bilirkişi raporunun yeterli teknik donanıma

sahip bir laboratuvar ortamı yerine icra mahkemesi hâkim odasında yapılan

inceleme sonucu düzenlendiği, ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında

açıklanan ilkelere uygun bulunmadığı gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar

verilmiştir.

d. Karar düzeltme

istemi aynı Dairenin 3/5/2011 tarihli ve E.2011/1431, K.2011/8268 sayılı

ilamıyla reddedilmiştir.

e. Bu arada Kadıköy

4. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan bireysel başvuruya konu menfi tespit

davasında verilen karar kesinleşmiştir. İstanbul 10. İcra Hukuk Mahkemesince

bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda 22/3/2013

tarihli ve E.2011/666, K. 2013/169 sayılı karar ile davacı tarafından bireysel

başvuruya konu Kadıköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan menfi tespit

davası sonunda protokol ve senet dolayısıyla davacının başvurucuya borçlu

olmadığının tespitine karar verildiği ve kararın kesinleştiği, bu karar

doğrultusunda davacının icra takibine konu senetten dolayı borcunun

bulunmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın konusu kalmadığından esas

hakkında karar verilmesine yer olmadığı kabul edilmiştir.

13. a. Y.A., protokolün sahte olarak

kendisi adına imzalandığını ileri sürerek başvurucunun resmî belgede sahtecilik

suçunu işlediği iddiasıyla Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda

bulunmuştur.

b. Kadıköy Cumhuriyet

Başsavcılığınca protokoldeki imzanın incelenmesi için önce Kadıköy Adli Tıp

Şube Müdürlüğüne başvurulmuş, 17/2/2010 tarihli raporda protokol aslındaki

imzanın Y.A.nın eli ürünü olduğu tespit edilmiş;

itiraz üzerine alınan Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 24/11/2010 tarihli

raporunun da aynı doğrultuda olması nedeniyle 7/12/2010 tarihli ve Sor.

2009/52964, K.2010/25805 sayılı karar ile kovuşturmaya yer olmadığına karar

verilmiştir.

c. Kadıköy Cumhuriyet

Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı, itiraz üzerine Üsküdar

2. Ağır Ceza Mahkemesinin 8/2/2011 tarihli ve 2011/136 Değişik İş sayılı kararı

ile suçun işlenip işlenmediğine ilişkin yargılama yapılması gerektiği

belirtilerek kaldırılmış ve başvurucu aleyhine Kadıköy 3. Ağır Ceza

Mahkemesinde resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçundan dava açılmıştır.

d. Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 20/3/2012

tarihli ve E.2011/73, K.2012/54 sayılı kararı ile gerek Kadıköy Cumhuriyet

Başsavcılığının Sor.2009/52964 sayılı dosyası kapsamında Adli Tıp Belge

İnceleme Uzmanı tarafından düzenlenen 17/2/2010 tarihli bilirkişi raporu gerek

Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan 24/11/2010 tarihli bilirkişi raporu ile bu

raporları destekler nitelikteki diğer bilirkişi raporları kapsamında

protokoldeki imzanın Y.A.nın eli ürünü olduğunun net

olarak tespit edildiği, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen rapora itibar

edilmekle birlikte protokol çıplak gözle incelendiğinde de katılan Y.A.nın ismi altında bulunan imzanın Y.A.dan temin edilen imza örnekleri ile benzerlik

gösterdiği, her ne kadar Y.A. tarafından senede ilişkin olarak Kadıköy 4.

Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan menfi tespit davasının kabul edildiği iddia

edilmiş ise de menfi tespit davasından farklı olarak bu davanın taraflar

arasındaki borca ilişkin olmayıp iddia edilen belge üzerindeki imzanın Y.A.ya ait olup olmadığına ilişkin bir ceza davası olduğu,

hukuk mahkemesi ile ceza mahkemesinin ispat kuralları arasında fark bulunduğu,

bu bakımdan borçlu olunmadığının tespitine ilişkin olarak Hukuk Mahkemesince

verilen kararın bu yargılama yönünden bağlayıcı bir yönü olmadığı ve çelişki

oluşturmadığı vurgulanarak tüm dosya kapsamı dikkate alındığında protokoldeki

imzanın Y.A.ya ait olduğunun anlaşıldığı ve müsnet suçların başvurucu tarafından işlenmediğinin sabit

olduğu gerekçesiyle başvurucunun beraatına karar verilmiştir.

e. Karar, katılan

sıfatıyla Y.A. tarafından temyiz edilmiş olup temyiz incelemesinin devam ettiği

anlaşılmıştır.

14. a. Y.A., senedin sahte olarak

düzenlendiği iddiasıyla başvurucu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına

suç duyurusunda bulunmuştur.

b. İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığınca Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 28/2/2011 tarihli

senetteki imzanın müşteki Y.A.nın eli ürünü olduğunu

tespit eden raporuna dayanılarak 8/3/2011 tarihli ve Sor.2009/54795,

K.2011/2568 sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.

c. İstanbul

Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı, itiraz

üzerine Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 20/4/2011 tarihli ve 2011/130 Değişik

İş sayılı kararı ile reddedilmiş ise de Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin

18/7/2012 tarihli ve 2012/286 Değişik İş sayılı kararıyla şikâyete konu senedin

sahte olarak düzenlendiği hususunun Kadıköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesinde

açılan menfi tespit davası sonunda verilen karar ile kesinleştiği, bu nedenle

yeni delilin ortaya çıktığı, ortaya çıkan bu yeni delilin mahkemede

tartışılmasının zorunlu olduğu gerekçesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 173. maddesinin (6) numaralı fıkrası kapsamında

itirazın reddine ilişkin kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Bu

kapsamda başvurucu aleyhine İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesinde resmî belgede

sahtecilik ve dolandırıcılık suçundan dava açılmıştır.

d. İstanbul 18. Ağır

Ceza Mahkemesinin E.2012/379 sayılı dosyası kapsamında açılan ceza davası devam

etmekte olup Mahkemece Kadıköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin (İstanbul Anadolu 8.

Ağır Ceza Mahkemesi) 20/3/2012 tarihli ve E.2011/73, K.2012/54 sayılı

dosyasının Yargıtay temyiz incelemesinden dönüşünün beklendiği anlaşılmıştır.

15. a. Y.A. tarafından başvurucu aleyhine protokol ve senedin

kendi iradesi ve bilgisi dışında sahte olarak düzenlendiği, her iki belgedeki

imzaların kendisine ait olmadığı ve borçlu olmadığının tespitine ilişkin olarak

22/10/2010 tarihinde Kadıköy 4. Asliye Ticaret

Mahkemesinde, yukarıda belirtilen (bkz. § 12.e) ve İcra Hukuk Mahkemesi

kararına esas alındığı anlaşılan menfi tespit davası açılmıştır.

b. Kadıköy 4. Asliye

Ticaret Mahkemesince protokol ve senetteki imzaların incelenerek rapor alınması

için dosya, İstanbul Polis Kriminoloji Müdürlüğü Belge İnceleme Şube

Müdürlüğüne gönderilmiş; üç grafoloji ve sahtecilik uzmanının hazırladığı

17/8/2011 tarihli bilirkişi raporunda protokoldeki ve senetteki imzaların

davacı Y.A.nın elinden çıktığını gösterir nitelikte

kaligrafik ve grafolojik bulgu tespit edilemediği yönünde görüş bildirilmiştir.

c. Kadıköy 4. Asliye

Ticaret Mahkemesinin 30/12/2011 tarihli ve E.2010/837, K.2011/986 sayılı kararı

ile davanın kabul edilme gerekçesi şöyledir:

“...

Her ne kadar davalı tarafından bilirkişi raporuna itiraz

edilmişse de, raporun içeriğine yönelik bir itirazları olmamıştır. Şeklen

bilirkişilere ve bilirkişilere gönderilme biçimine itirazda bulunmuşlardır. Ayrıca dosya içinde bir kısım imza incelemesi raporları bulunsa da,

bunların başka dava dosyalarından yapılan incelemeler olması, bir kısmının tek

kişilik bilirkişi, bir kısmının da özel bilirkişi incelemesi olması ve denetime

elverişli olmaması nedeniyle, mahkemece 3 kişilik heyetçe incelenmesi için

bilirkişi incelemesi kararı verilmesiyle, dava dosyası Polis Kriminoloji

Enstitüsüne gönderilerek inceleme yaptırılmıştır. Heyetçe verilen

raporun kapsamlı, denetime elverişli ve karar verilmeye yeterli olduğu

kanaatine varılmıştır. Ayrıca, Mahkemenin aşağıda açıklandığı gibi farklı

gerekçeleri de olduğundan yeniden bilirkişi incelemesinin gerekli olmadığı

sonucuna varmıştır. Bu nedenle davalının yeniden bilirkişi incelemesi

yapılmasını isteyen itirazları reddedilmiştir.

Kaldı ki; davalı-alacaklı tarafından, davacı Y.A.nın şahsına verilmiş bir para bulunmadığı konusunda

taraflar arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Davalı-alacaklı Y.A.nın şahsına herhangi bir para verdiği iddiasında

değildir.

Davalının iddiası;

davaya konu “senedin temel ilişkisi” olarak, davacı Y.A.nın

eski eşinden olma oğlu A.H.O.ya ticaret yapmak üzere

para verdiği iddiasına dayanmaktadır. Davalı gerek Kadıköy 2.Aile Mahkemesinde

açmış olduğu 2006/406 E., 2008/463 K. sayılı katkı

payı davasında, gerekse işbu davada aynı iddiasını tekrarlamıştır…..

…Davalının para verdiğini iddia ettiği kişi A.H.O. dava dışı

olup, üçüncü kişi durumundadır. Davacının oğlu A.H.O.ya

verildiği iddia edilen paradan davacının sorumlu olması söz konusu değildir.

Davalı iddiasını sürdürecekse, üçüncü kişi A.H.O.ya

karşı yöneltmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle senedin temel ilişkisinde

davacıya verilen bir para olmadığından, davacının borçlu olması söz konusu

değildir. Nitekim, Kadıköy 2.Aile Mahkemesi’nin …

27/5/2008 tarih ve 2006/406 E., 2008/463 K. sayılı

kararının hüküm fıkrasında ‘’davacı-karşı davalının oğlu A.H.O.nun

Amerika’daki yaklaşık 40.000.000.- USD’nin

oluşumundaki katkı payı isteminin ispatlanamadığından reddine’’ karar

verilmiştir.…Karar kesinleşmiştir.

Davalının cevap dilekçesinin 2.sayfasındaki, …A.H.O.nun yaptığı usulsüzlüklerin tespit edilmesi ve

Amerika vergi kanunlarındaki ağır hükümler nedeniyle büyük miktarda para

cezalarına ve hapis cezasına çarptırılması söz konusu olacağından Y.A.nın müvekkiline uzlaşma talebinde bulunduğunu, bunun

üzerine 28.10.2008 tarihli protokolün tanzim edildiğini, protokol gereği

05.01.2009 vadeli, 20.000.000.- USD. bedelli senedin kendilerine verildiğini, protokolde

ayrıca, A.H.O tarafından hesaplarda bir takım usulsüzlükler yapılıyor olsa

gerek, bu ödeme karşılığında müvekkilli tarafından A.H.O.nun fon ve banka hesaplarının müvekkil tarafından

irdelenmemesi, bu konuda Amerika ve Bermuda’da hiçbir hukuki yola

başvurulmaması ve suç duyurusunda bulunulmaması kararlaştırıldığından,

özellikle dilekçenin 3.sayfasındaki “protokolde ayrıca (A.H.O tarafından

hesaplarda bir takım usulsüzlükler yapılıyor olsa gerek) bu ödeme karşılığında

müvekkil tarafından A.H.O.nun fon ve banka

hesaplarının müvekkil tarafından irdelenmemesi, bu konuda Amerika ve Bermuda’da

hiçbir hukuki yola başvurulmaması, suç duyurusunda bulunulmaması

kararlaştırılmıştır” şeklindeki ifadesinden davacı tarafından imzalandığı öne

sürülen senet ve protokol, davalı tarafın, davacının oğlu A.H.O.nun

Amerika’da usulsüz işler yaptığı, oğlunun şikayet edileceği, şikayet edilmesi

halinde ağır vergi cezaları ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalacağı

yönündeki telkinleri neticesinde, davacının endişe ve korku ile müzayakaya

düşürülmesi neticesinde gerçekleşmiştir. Bu durumda senet ve protokol davacı

tarafından imzalanmış olsa bile, davalının bu davranışı hukuken ahlaki

olmadığından, hukuki korumadan yararlanması söz konusu değildir.

…

Bu itibarla;

Senet ve bonodaki imzanın davacının eli mahsulü olmadığı

yönündeki raporun yeterli ve denetime elverişli olması, senedin temel

ilişkisinde iddia edilen paranın üçüncü kişi A.H.O.ya

verildiği, davalı tarafında bir talepte bulunacaksa davacı-borçludan değil,

üçüncü kişi A.H.O.ya yönlendirilmesi gerekeceği,

davacı-borçluya doğrudan herhangi bir para verilmemiş olması, bu hususta davacı

ve davalı tarafın ihtilafının olmaması, ayrıca senet ve protokol davacı

tarafından verilmiş olsa bile, senedin iktisap şeklinin hukuken korunamayacak

nitelikte ahlaka aykırı olması nedenleriyle mahkememizce, davanın kabulüne

karar vermek kanaati kesin olarak oluşmuştur.”

d. Davalının temyizi

üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 12/11/2012 tarihli ve E.2012/10133,

K.2012/16467 sayılı ilamı ile dosya içeriğine uygun davanın görüldüğü Mahkemede

alınan bilirkişi heyetinin raporunun hükme esas alınmasına ve senedin

düzenlemesine konu paranın dava dışı üçüncü kişiye verildiği savunmasına göre

hükmü oy çokluğu ile onamıştır.

e. Çoğunluk görüşüne

katılmayan üyenin karşıoy gerekçesi şöyledir:

‘’…

Davacı vekili, gerek protokol, gerekse bonodaki imzaların

müvekkiline ait olmadığını, dava konusu protokol ve bononun sahte

düzenlendiğini ve müvekkilinin davalıya herhangi bir borcu bulunmadığını iddia

etmiş, davalı ise protokolün taraflar arasındaki boşanma davasından sonra

açılan katkı payı alacağına ilişkin davanın uzlaşma yoluyla sonuçlandırılması

amacıyla bononun da bu protokole göre düzenlendiğini, imza inkarının

yersiz olduğunu savunmuştur.

Bu iddia ve savunma karşısında öncelikle dava konusu

protokol ve bonodaki imzaların davacının eli ürünü olup olmadığının

belirlenmesi gerekmektedir.

Mahkemece yaptırılan imza incelemesiyle ilgili olarak

düzenlenen 17.08.2011 tarihli bilirkişi heyeti raporunda: “protokol ve senet

altındaki imzaların mevcut mukayese imzalarına kıyasla Y.A.nın

elinden çıktığını gösterir nitelikte kaligrafik ve grafolojik bulgu tespit

edilemediği” görüşüne yer verilmiştir. Davalı vekilince iş bu bilirkişi

raporuna itiraz edilmiş, dosyada bulunan ve resmi mercilerce alınan diğer

bilirkişi raporlarıyla mahkemece alınan bilirkişi raporu arasında çelişki

bulunduğu gerekçesiyle imza incelemesine yönelik olarak Adli Tıp Kurumu Genel

Kurulu'ndan rapor alınması talep edilmiştir.

Hükme esas alınan bilirkişi heyeti raporu dışında dosyada

resmî yoldan alınmış imza incelemesine ilişkin 4 ayrı rapor bulunmaktadır. Bu

raporlardan ikisi protokoldeki imzanın, diğer ikisi ise senetteki imzanın

incelenmesi sonucu düzenlenmiştir.

…

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, önceki resmi raporlar

irdelenmemiş ve o raporlardaki görüşlere itibar edilmemesinin nedenleri

açıklanmamıştır. Bu durumda mahkemece, raporlar arasındaki çelişkinin

giderilmesi amacıyla yeniden imza incelemesi yaptırılması ve bu yöne ilişkin itirazların

değerlendirilmesi gerekirken eksik incelemeyle hüküm kurulması doğru değildir.

Yerel mahkemenin “dava konusu protokol ve senet davacı

tarafından imzalanmış olsa bile, davacı müzayakaya düşürülerek alındığından ve

davalının davranışı hukuken ahlaki olmadığından hukuki korunmadan

yararlanamayacağı, senedin temel ilişkisinde iddia edilen paranın üçüncü kişi A.H.O.ya verildiği konusunda taraflar arasında ihtilaf

bulunmaması karşısında davalının alacak talebini davacıya değil A.H.O.ya yönlendirmesi gerektiği" yolundaki

gerekçesinde de isabet bulunmadığı düşünülmektedir.

Zira, dava konusu protokolün konusu, “21 yıl evli

kalan tarafların Kadıköy 2.Aile Mahkemesinin 2006/406 Esas ve 2008/463 Karar

sayılı ilamı ile aralarında devam eden katılım payı, tazminat davasının

protokolde belirtilen hususlarda mutabık kalınarak sonuçlandırılması” olarak

belirlenmiş ve 2. maddesinde “İmzalanan bu protokol ile Y.A.nın

davalıya 28.10.2008 tanzim ve 05.01.2009 vadeli 20.000.000 USD bedelli bonoyu

imza edip verdiği” belirtilmiştir. Protokolün 3,4 ve 5. maddelerinde ise

davalıya düşen yükümlülükler hükme bağlanmış ve davalı bu yükümlülükler

çerçevesinde katkı payına ilişkin davanın temyizinden feragat etmiştir.

Taraflar arasında dava konusu olan katkı payı ile ilgili uyuşmazlığın

sulh yoluyla çözümlenmesini amaçlayan dava konusu protokolün müzayaka altında

düzenlendiği ve ahlaka aykırı olduğu yolundaki iddianın inandırıcı delillerle

kanıtlanamadığı ve bu nedenle uyuşmazlığın sağlıklı bir biçimde ve her türlü

kuşkudan uzak bir şekilde çözümlenebilmesinin imza incelemesiyle ilgili

raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesine bağlı olduğunu ve yerel mahkeme

kararının bu nedenlerle bozulması gerektiği …’’ şeklinde görüş bildirmiştir.

f. Başvurucunun karar

düzeltme talebi, aynı Dairenin 11/2/2013 tarihli ve E.2013/589, K.2013/2466

sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

16. Anılan karar başvurucuya 28/2/2013

tarihinde tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 1/4/2013 tarihinde

bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

18. 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı

İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Borçlu, icra takibinden önce veya takip

sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit

davası açabilir.”

19. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 25. maddesi şöyledir:

“(1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki

taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz

ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz

…”

20. 6100 sayılı Kanun’un 26. maddesi şöyledir:

“(1) Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan

fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.

…”

21. 6100 sayılı Kanunu’nun 27. maddesi şöyledir:

“(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer

ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına

sahiptirler.

(2) Bu hak;

a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,

b) Açıklama ve ispat hakkını,

c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini

ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini,

içerir.”

22. 6100 sayılı Kanun’un 141. maddesi şöyledir:

“(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile

serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile

iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme

duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun

muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut

değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya

savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.

(2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi

konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.”

23. 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı

mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 185. maddesi şöyledir:

“Kanunu Medenide tayin olunan haller mahfuz

kalmak şartiyle dava ikamesi ile aşağıda gösterilen

neticeler hasıl olur:

1 – Müddeaaleyhin

rızası olmaksızın müddei davasını takipten sarfınazar edemez.

2– Müddei, Müddeaaleyhin rızası

olmaksızın davasını tevsi veya mahiyetin tebdil edemez. Aşağıdaki madde

hükmiyle davadan feragat veya ıslah bu hükümden müstesnadır.”

24. 6100 sayılı Kanun’un

211. maddesi şöyledir:

“(1) Bir belgenin sahteliğinin iddia edilmesi durumunda, bu

hususta karşı tarafın açıklamaları da dikkate alınarak, aşağıdaki sıra ile

inceleme yapılarak öncelikle karar verilir:

a) Hâkim, yazı veya imzayı inkâr eden tarafı isticvap

ettikten sonra bir kanaat edinememişse, huzurda bu kişiye yazı yazdırıp imza

attırmak suretiyle elde ettiği belge ve diğer delilleri değerlendirir. Hâkim,

sahtelik konusunda başka bir incelemeye gerek duymadan karar verebilecek

durumda ise gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle, senedin sahteliği hakkında

bir karar verir. İsticvap için mahkemeye davet edilen taraf, belirtilen günde hazır bulunmadığı takdirde, inkâr

etmiş olduğu belgedeki yazı veya imzayı ikrar etmiş sayılır; bu husus kendisine

çıkartılacak davetiyede ayrıca ihtar edilir.

b) (a) bendi hükmüne göre yaptığı incelemeye rağmen, hâkimde

sahtelik konusunda kesin bir kanaat oluşmamışsa, bilirkişi incelemesine karar

verir. Bilirkişi incelemesinden önce, mevcutsa, o tarafa ait olan karşılaştırma

yapmaya elverişli yazı ve imzalar, ilgili yerlerden getirtilir. Bilirkişi, bu

yazı ve imzalarla, o mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak

inceleme yapar. Bilirkişi, inceleme için gerekli görürse, kendi huzurunda

tarafın yeniden yazı yazması veya imza atmasını mahkemeden talep edebilir.”

25. 6100 sayılı Kanun’un 214. maddesi şöyledir:

“(1) Belgenin sahte olmadığına dair hukuk mahkemesince

verilen karar kesinleştikten sonra, söz konusu belge hakkında ceza mahkemesinde

de sahtelik iddiası dinlenmez.

(2) Ceza mahkemesince belgeyi düzenleyen hakkında ceza

verilmesine yer olmadığı ya da beraat kararı verilmiş olması, hukuk

mahkemesinin belgenin sahteliğini incelemesini engellemez.”

26. 6100 sayılı Kanun’un 266. maddesi şöyledir:

“(1) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya

teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut

kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik

mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan

konularda bilirkişiye başvurulamaz.”

27. 6100 sayılı Kanun’un 281. maddesi şöyledir:

“(1) Taraflar, bilirkişi raporunun,

kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik

gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren

hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni

bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler.

(2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik

yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için,

bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi,

tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da

kendiliğinden isteyebilir.

(3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için

gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme

de yaptırabilir.”

28. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı

mülga Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi şöyledir:

“Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.”IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

29. Mahkemenin 16/12/2015 tarihinde

yapmış olduğu toplantıda başvurucunun 1/4/2013 tarihli ve 2013/2418 numaralı

bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

30. Başvurucu, başvuruya konu edilen

Kadıköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin E.2010/837, K.2011/986 sayılı menfi

tespit davasında daha önce dava, takip ve soruşturma dosyaları kapsamında ikisi

Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınmış toplam dört resmî bilirkişi raporuyla

dava konusu senet ve protokoldeki imzaların davacının eli ürünü olduğu tespit

edilmesine rağmen Mahkemece yeniden imza incelemesi yapıldığını, alınan son

bilirkişi raporunun diğer raporlar ile çelişkili olmasına ve çelişkinin

giderilmesi talep edilmesine rağmen çelişki giderilmeden son rapora itibar

edilerek karar verildiğini, son bilirkişi raporunun Adli Tıp Kurumu Başkanlığı

dışından bilirkişilerce düzenlendiğini, çelişki hâlinde bilirkişi raporunun

Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınması zorunlu olmasına rağmen bu kurala

uyulmadığını, protokolün sahteliğine ilişkin olarak devam eden ceza

yargılamasının sonucu beklenmeksizin hızlı bir şekilde karar verildiğini, iddia

ve savunmanın genişletilmesine muvafakat edilmediği hâlde iddianın

genişletilmesi yasağına aykırı olarak karar verildiğini, verilen kararın keyfî

olduğunu belirterek adil yargılanma ve davanın sonucu itibarıyla mülkiyet

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş; ihtiyati tedbir kararı verilerek

20.000.000 USD (36.422.000 TL) zararın ödenmesini, bu talebin kabul edilmemesi

hâlinde yeniden yargılanma yapılmak üzere dosyanın Mahkemesine gönderilmesini

talep etmiştir.

B. Değerlendirme

31. Başvuru dilekçesi ve ekleri incelendiğinde başvurucunun,

mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğü

anlaşılmıştır. Başvurucu mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasını özellikle

menfi tespit davasının sonucuna dayandırmaktadır. Anayasa Mahkemesi, olayların

başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve

olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16).

32. Başvurucunun; daha önce alınmış

bulunan resmî bilirkişi raporlarına rağmen yeniden imza incelemesi yapılarak

diğer bilirkişi raporlarıyla çelişkili olan son bilirkişi raporuna itibar

edilmek suretiyle hüküm kurulduğu, çelişkinin giderilmesi talep edilmesine

rağmen talebin dikkate alınmadığı, son bilirkişi raporunun Adli Tıp Kurumu

Başkanlığı dışından bilirkişilerce düzenlendiği, çelişki hâlinde Adli Tıp

Kurumu Başkanlığından rapor alınmasının zorunlu olduğu, dava konusu protokolün

sahteliğine ilişkin olarak devam eden ceza yargılamasının sonucunun

beklenmediği, iddianın ve savunmanın genişletilmesi yasağına aykırı hareket

edildiği, kararın keyfî olduğu yönündeki iddiaları bir bütün olarak adil

yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali

iddiası niteliğinde değerlendirilerek incelenmiştir. Menfi tespit davasının sonucu

itibarıyla Anayasa’nın 35. maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiası ise hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali iddiasının

incelenmesi sonucu verilen karara bağlı olup bu ihlal iddiası yönünden ayrıca

inceleme yapılmamıştır.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

33. Başvurucunun, adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete

uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin başvurusunun açıkça

dayanaktan yoksun olmaması ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden de bulunmaması nedeniyle başvurunun kabul

edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

34. Başvurucu, daha önce ikisi Adli Tıp

Kurumu Başkanlığından alınmış bulunan toplam dört resmî bilirkişi raporunda

dava konusu senet ve protokoldeki imzaların davacının eli ürünü olduğunun

tespit edilmesine rağmen Mahkemece yeniden imza incelemesi yapıldığını, son

alınan bilirkişi raporunun diğer raporlar ile çelişkili olmasına ve çelişkinin

giderilmesi talep edilmesine rağmen çelişki giderilmeden son rapora itibar

edilerek karar verildiğini, son bilirkişi raporunun Adli Tıp Kurumu Başkanlığı

dışından bilirkişilerce düzenlendiğini, çelişki hâlinde Adli Tıp Kurumu

Başkanlığından rapor alınması zorunlu olmasına rağmen bu kurala uyulmadığını,

protokolün sahteliğine ilişkin olarak devam eden ceza yargılamasının sonucu

beklenmeksizin hızlı bir şekilde karar verildiğini, iddia ve savunmanın

genişletilmesi yasağına aykırı davranıldığını, verilen kararın keyfî olduğunu

belirterek Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğini iddia etmiştir.

35. Bakanlık görüş yazısında, dava

konusu olay ve olgulara ilişkin delillerin değerlendirilmesi ve hukuk

kurallarının yorumlanması sonucu keyfîlik içermeyen

bir gerekçe ile karar verilmesi durumunda adil yargılanma hakkının ihlal

edildiğinden söz edilemeyeceği, bu kapsamda ceza hâkiminin verdiği kararın

kural olarak hukuk hâkimini bağlamayacağı ancak hukuk hâkiminin bazı durumlarda

ceza hâkiminin kararlarını dikkate alması, hukuk güvenliği ilkesi ve adaletin

tecellisi için iki çelişkili bilirkişi raporu ile karşılaşıldığında raporlar

arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıracak yeni bir bilirkişi raporu istemesi

gerektiği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de (AİHM) aynı dava konusuna

ilişkin çelişkili bilirkişi raporları ile karşılaşılması hâlinde hiçbir kuşkuya

yer vermeyecek ve çelişkileri ortadan kaldıracak şekilde yeni bir bilirkişi

raporunun hazırlanması gerektiği yönünde kararı bulunduğu, somut olayda

senetteki imzanın Y.A.ya ait olduğunun toplam dört

bilirkişi raporuyla kabul edildiği ancak menfi tespit davasında İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı

Müdürlüğüne yaptırılan incelemede imzanın Y.A.nın eli

ürünü olmadığının tespit edildiği, Mahkemece toplam beş bilirkişi raporu

arasında oluşan bu çelişkili duruma rağmen hazırlanan bilirkişi raporunun

yeterli ve denetime elverişli olması gerekçe gösterilerek son bilirkişi raporu

yönünde hüküm kurduğu, şikâyetin esasının incelenmesinde belirtilen hususların

da dikkate alınması gerektiği bildirilmiştir.

36. Başvurucu; Bakanlık görüşüne katıldığını, başvurunun özünü

teşkil eden ve somut olan problemin bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin

giderilmemesi olduğunu belirtmiştir.

37. Anayasa Mahkemesi; kural olarak derece mahkemelerince

verilen kararlarda maddi vakıaların kanıtlanması, hukuk kurallarının

yorumlanması ve uygulaması, delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirmesi

ile uyuşmazlığa getirilen çözümün esas yönünden adil olup olmadığını inceleyen

bir merci değildir. Bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesinin görevi Anayasa

ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma alanında kalan

haklar kapsamındaki güvencelerin somut olayda sağlanıp sağlanmadığını

incelemektir. Buna göre Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında kalan hak

ve özgürlüklere müdahale edilmedikçe, derece mahkemelerinin maddi vakıaları ve

delilleri değerlendirmesi, hukuk kurallarını yorumlaması ve uygulaması ile

uyuşmazlığın sonucunun esas yönünden adil olup olmaması Anayasa Mahkemesinde

bireysel başvuru incelemesine konu olmayacaktır (Sebahat Tuncel (2),

B. No: 2014/1440, 26/2/2015, §§ 53, 54).

38. Nitekim Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyetleri

incelediği pek çok kararında derece mahkemelerinin kararların yapısı ve içeriği

ile ilgili olarak geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu, özellikle

taraflarca ileri sürülen kanıtların kabulü ve değerlendirilmesinin öncelikle

derece mahkemelerinin görevi olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte Anayasa

Mahkemesi, görevi gereği Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında bulunan

adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan usule ilişkin güvencelerin asgari

standartlarda sağlanıp sağlanmadığını denetlemek zorundadır. Bu durum salt

kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapıldığı şeklinde

yorumlanamayacağı gibi Anayasa Mahkemesinin, Anayasa ile verilen temel

haklardan birinin ihlal edilip edilmediğini incelemek görevinin yerine getirilmesi

anlamını taşımaktadır (Sebahat Tuncel (2), § 54).

39. Yargılama makamları yargılamanın taraflarınca ileri sürülen

iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Bununla

birlikte belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve

gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi

esasen derece mahkemelerine aittir. Mevcut yargılamada geçerli olan delil sunma

ve inceleme yöntemlerinin adil yargılanma hakkına uygun olup olmadığını

denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında olmayıp Mahkemenin görevi,

başvuru konusu yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığının

değerlendirilmesidir (Muhittin Kaya ve

Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret

Ltd. Şti.,

B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27). Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, mevcut

başvuruda adil yargılanma hakkı kapsamındaki güvencelerden başvurucunun

şikâyetleriyle bağlantılı görülen silahların eşitliği ilkesi ile gerekçeli

karar hakkının gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini, bir bütün olarak

yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülüp yürütülmediğini inceleyecektir.

40. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahiptir.”

41. Anayasa’nın “Duruşmaların

açık ve kararların gerekçeli olması” kenar başlıklı 141. maddesinin

üçüncü fıkrası şöyledir:

“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak

yazılır.”

42. Sözleşme’nin “Adil

yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

43. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu

olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

Maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü -kendisi bir temel hak

niteliği taşımasının ötesinde- diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken

şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili

güvencelerden biridir. Bu bağlamda Anayasa’nın, bütün mahkemelerin her türlü

kararlarının gerekçeli olarak yazılmasını ifade eden 141. maddesinin de hak

arama hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır (Vedat Benli, B. No: 2013/307, 16/5/2013, § 30).

44. Gerekçelendirme; davanın sonucuna etkili olay, olgu ve argümanları açıklamak yükümlülüğü olmakla birlikte bu şekildeki

gerekçelendirmenin mutlaka detaylı olması şart değildir. Ancak

gerekçelendirmenin, iddia ve savunmadan birinin diğerine üstün tutulma

sebebinin ve bu kapsamda davanın taraflarınca gösterilen delillerden karara

dayanak olarak alınanların mahkemelerce kabul edilme ve diğerlerinin

reddedilmesi hususunda, makul dayanakları olan bir bilgilendirmeyi sağlayacak

ölçü ve özeni haiz olması gerekmektedir. Zira bir davada tarafların, hukuk

düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri

için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme

varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren,

ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe

bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması “gerekçeli karar hakkı”

yönünden zorunludur (Sencer Başat ve

diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014,

§§ 37, 38).

45. Mahkemeler “kararlarını hangi temele dayandırdıklarını

yeterince açık olarak belirtme” yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük,

tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olmanın yanı sıra

tarafların, muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun

bir biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir

toplumda toplumun kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini

öğrenmelerinin sağlanması için de gereklidir (Sencer

Başat ve diğerleri, § 34).

46. Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma

hakkının unsurlarından biri olmakla beraber bu hak, yargılamada ileri sürülen

her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde

anlaşılamaz. Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın

niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir

yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddialarının cevapsız

bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm

Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., § 26).

47. Diğer yandan özellikle muhakeme sırasında açık ve somut bir

biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka

bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olması hâlinde davayla

doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt

verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri,

§ 35). Nitekim insan haklarına ilişkin güvencelerin soyut ve teorik olarak

değil, uygulamada ve etkili bir şekilde sağlanması zorunludur. Buna göre

mahkemelerin ileri sürülen iddia ve savunmalara şeklen cevap vermiş olmaları

yeterli olmayıp iddia ve savunmalara verilen cevapların dayanaksız olmaması,

mantıklı ve tutarlı olması da gerekir. Diğer bir ifadeyle mahkemelerce

belirtilen gerekçeler, davanın şartları dikkate alındığında makul olmalıdır (Sencer Başat ve diğerleri, § 36). Makul

gerekçe, davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini,

kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını

ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek

nitelikte olmalıdır (İbrahim Ataş,

B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24). Mahkemenin davanın

sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında ilgili ve yeterli bir

yanıt vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul ve esasa dair iddia veya

savunmaların cevapsız bırakılması, gerekçeli karar hakkı kapsamında adil

yargılanma hakkının ihlaline neden olabilir (Hüseyin

Özdemir, B. No: 2013/7455, 25/3/2015, §

77).

48. Anayasa’daki hakların etkili bir biçimde korunması için

davaya bakan mahkemelerin Anayasa’nın 36. maddesine göre “tarafların

dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi”

vardır (Sencer Başat ve diğerleri,

§ 30; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000,

§ 33). AİHM içtihatlarına göre bir mahkemenin davaya yaklaşımının,

başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve başvurucuların temel

şikâyetlerini incelemekten kaçmaya neden olması hâlinde Sözleşme’nin 6. maddesi

davanın düzgün bir biçimde incelenmesi hakkı bakımından ihlal edilmiş olur (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007,

§§ 84, 85).

49. Yapılan yargılama sırasında tanık dinletme hakkı da dâhil

olmak üzere delillerin ibrazı ve değerlendirilmesi adil yargılanma hakkının

unsurlarından biri olarak kabul edilen silahların eşitliği ilkesi kapsamında

kabul edilmektedir (Uğur Büke, B.

No: 2013/4177, 22/1/2015, § 29). Silahların eşitliği

ilkesi davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi

tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma

düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile

getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir (Yaşasın

Aslan, B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32).

Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok

kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında

yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla

adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen silahların eşitliği ilkesine

Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013,

§ 38).

50. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın

yürütülebilmesi için “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkeleri

ışığında taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanması

şarttır. Taraflara tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve

inceletme noktasında uygun imkânların tanınması gerekir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik

Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., § 27). Buna göre özellikle

çözümü hukuk dışında özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda Mahkemece -alınan

bilirkişi raporu yeterli şekilde açıklığa kavuşturulmamış ve başvurucunun bu

yöndeki iddia ve delilleri yeterince değerlendirilmemiş ise- silahların

eşitliği ilkesi kapsamında delilleri inceletme hususunda uygun imkânların

sağlandığından bahsedilemeyecektir. Sunulan delillere karşı davanın taraflarına

etkili şekilde itiraz etme imkânı sunulmalıdır.

51. Başvuru konusu olayda, protokol ve senedin Y.A.nın iradesi ve bilgisi dışında sahte olarak

düzenlendiği, protokol ve senetteki imzaların Y.A.ya

ait olmadığı iddiasıyla başvurucu aleyhine menfi tespit davası açılarak borçlu

olunmadığının tespiti istenmiştir. Protokol ve senet üzerindeki imzaya itiraz

edilerek imzaların davacıya ait olmadığı iddia edildiğinden Mahkemece gerekçeli

kararda konunun en iyi uzmanı olduğu belirtilen İstanbul Kriminal

Polis Müdürlüğü Belge İnceleme Şube Müdürlüğünden imza incelemesine ilişkin

olarak rapor alınmıştır. Üç kişilik bilirkişi heyetince hazırlanan 17/8/2011 tarihli raporda, protokol ve senet üzerinde yer

alan iki imza ile Y.A.nın mevcut mukayese imzaları

arasında her ne kadar genel şekil ve yapıları itibarıyla benzerlik bulunduğu

gözlemlenmiş ise de yapılan ileri analiz ve mukayeseli incelemeler neticesinde

aralarında kaligrafik ve grafolojik tanı unsurları yönünden farklılıklar

bulunduğunun belirlendiği ve sonuç olarak protokol ve senet üzerindeki imzaların

Y.A.nın elinden çıktığını gösterir nitelikte

kaligrafik ve grafolojik bulgu tespit edilemediği belirtilmiştir. Raporda daha

önce savcılık soruşturma dosyalarında ve taraflar arasında devam eden dava

dosyaları kapsamında alınmış bulunan bilirkişi raporlarından farklı bir sonuca

ulaşılmasına rağmen bu raporlara niçin itibar edilmediği yönünde bir

değerlendirme ve açıklamaya yer verilmemiştir.

52. Başvurucu, bilirkişi raporuna itiraz etmiştir. Bilirkişi

raporunun Mahkemeye sunulmasından sonra 25/10/2011 tarihli

celsede bilirkişi raporuna itirazların tekrar edildiği, dosyada dört rapor

bulunduğu, Adli Tıp Kurumundan alınan iki ayrı rapor, İstanbul 10. İcra Hukuk

Mahkemesinden alınan rapor ve Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca alınmış

raporlar bulunduğu, bu raporların mevcut rapor ile çeliştiği, çelişkinin

giderilmesi ve dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi gerektiği vurgulanmış;

yine 20/12/2011 tarihli celsede Polis Kriminal

Müdürlüğünde inceleme yapılmasının doğru olmadığı, raporun geçersiz olup Adli

Tıp Kurumu Daireler Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği, ayrıca rapora

itirazların da bulunduğu belirtilmiştir. Mahkemece 20/12/2011

tarihli celsede başvurucu vekilinin Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına

ilişkin talepleri dosya kapsamına göre yerinde görülmeyerek reddedilmiş ve

30/12/2011 tarihli celsede davanın kabulüne, dava konusu protokol ve senet

dolayısıyla davacının davalı başvurucuya borçlu olmadığının tespitine karar

verilmiştir.

53. Mahkeme kararının gerekçesinde

davalı başvurucunun bilirkişi raporunun içeriğine yönelik bir itirazının

bulunmadığı, şeklen bilirkişilere ve bilirkişilere gönderilme biçimine itiraz

ettiği, dosya içinde bir kısım imza incelemesi raporu bulunsa da bunların başka

dava dosyaları kapsamında alındığı, bir kısmının tek kişilik, bir kısmının da

özel bilirkişi incelemesi olduğu ve denetime elverişli bulunmadığı, Mahkemece

üç kişilik heyetçe bilirkişi incelemesi kararı verildiği, dava dosyasının Polis

Kriminoloji Enstitüsüne gönderilerek inceleme yaptırıldığı, heyetçe verilen

raporun kapsamlı, denetime elverişli ve karar vermeye yeterli olduğu, ayrıca

Mahkemenin davanın kabulüne ilişkin olarak farklı gerekçeleri de olduğundan

yeniden bilirkişi incelemesinin gerekli bulunmadığı, bu yöndeki itirazların

reddedildiği belirtilmiştir.

54. Bir davaya ilişkin olarak iddia ve savunmanın dayanağını

teşkil eden, taraflarca usulüne uygun ileri sürülmüş maddi vakıaların ve bu

vakıalara ilişkin delillerin doğru olup olmadığının usulünce araştırılarak

tespit edilmesi mahkemelerin görevidir. Özellikle yapılan bir yargılamada

çözümü hukuk dışında, özel ve teknik bir bilgi ve inceleme gerektiren

hususların yeterince açıklığa kavuşturulması gerekir.

55. Somut olayda davacı, menfi tespit davasına ilişkin dava

dilekçesinde protokol ve senedin iradesi ve bilgisi dışında sahte olarak

düzenlendiğini, protokol ve senetteki imzaların kendisine ait olmadığını iddia

ederek borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Yargılama

aşamasında senet ve protokoldeki imzaların davacının eli ürünü olduğuna ilişkin

ilgili Cumhuriyet Savcılıklarınca ve İcra Hukuk Mahkemesince alınmış dört

bilirkişi raporu sunulmuştur.

56. Uyuşmazlık konusu protokol sebebiyle resmî belgede

sahtecilik suçundan Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının Sor.2009/52964 sayılı

dosyası ile başlatılan soruşturma kapsamında 17/2/2010

tarihli Adli Tıp-belge inceleme (grafoloji) uzmanı tarafından düzenlenen

raporda, protokoldeki Y.A. adına atfen atılı imzanın Y.A.nın

eli ürünü olduğu kanaati bildirilmiştir. Aynı soruşturma dosyası kapsamında

Adli Tıp Kurumu Başkanlığından heyet hâlinde alınan 24/11/2010

tarihli raporda da Adli Belge İnceleme Laboratuvarında yapılan incelemede

protokoldeki Y.A. adına atılı imzanın Y.A.nın eli

ürünü olduğu, belgedeki Y.A. adına atılı imzanın başvurucu adına atılı imzaya

kıyasla farklı fiziki evsafta bir kalem ile atılmış olduğu bildirilmiştir.

57. Uyuşmazlık konusu senet sebebiyle İstanbul Cumhuriyet

Başsavcılığının Sor.2009/54795 sayılı dosyası ile başlatılan soruşturma

kapsamında Adli Tıp Kurumu Başkanlığından heyet hâlinde alınan 28/2/2011 tarihli raporda Adli Belge İnceleme

Laboratuvarında yapılan incelemede senetteki borçlu imzalarının Y.A.nın eli ürünü olduğu bildirilmiştir.

58. İstanbul 10. İcra Hukuk Mahkemesinin E.2009/1899 sayılı

dosyası ile senetteki imza itirazına ilişkin olarak yapılan yargılamada İ.Ü.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp A.D. ve İstanbul Kriminal

Polis Laboratuvarı Müdürlüğünden bilirkişilerce heyet hâlinde düzenlenen 31/5/2010 tarihli raporda da bir kısım optik aletten istifade

edilmek suretiyle grafometrik yöntemlerle yapılan

incelemede senette atılı bulunan borçlu imzalarının Y.A.nın

eli ürünü olduğu bildirilmiştir.

59. Başvurucu, senet ve protokoldeki imzaların davacıya ait

olduğunu tespit eden birbiriyle aynı yönde dört resmî bilirkişi raporu

bulunmasına rağmen Mahkemece yeniden yapılan bilirkişi incelemesinde önceki

raporlardan farklı olarak imzaların davacıya ait olmadığının ilk kez

belirlenmesinden ve itiraz edilmesine rağmen çelişki giderilmeksizin karar

verildiğinden şikâyet etmektedir. Başvurucunun söz konusu şikâyeti, davacının

dava dilekçesindeki temel iddiası ile doğrudan bağlantılı olup davanın sonucuna

etki etme ve oluşacak vicdani kanaati değiştirme ihtimali bulunmaktadır. Buna

göre başvurucunun bu şikâyetine ilişkin usulünce ileri sürülen itirazlarının

Mahkemece gerekçelendirilmemesi hakkaniyete uygun yargılanma hakkı kapsamında

sorun oluşturabilir. Diğer yandan itirazların şeklî olarak değerlendirmiş

olması yeterli olmayıp itiraza makul bir gerekçe ile cevap verilmelidir.

60. Başvurucunun 25/10/2011 ve

20/12/2011 tarihli duruşma tutanaklarına da yansıyan raporun içeriği ile

raporlar arasındaki çelişkiye ilişkin itirazları, protokoldeki imzanın

davacının eli ürünü olduğunu tespit eden Adli Tıp Kurumu Başkanlığından heyet

hâlinde alınan 24/11/2010 tarihli bilirkişi raporu ile senetteki imzanın

davacının eli ürünü olduğunu tespit eden Adli Tıp Kurumu Başkanlığından heyet

hâlinde alınan 28/2/2011 tarihli bilirkişi raporları ile bu raporları teyit

eden diğer raporlar dikkate alındığında başvurucunun son alınan bilirkişi

raporunun içeriğine itiraz ettiği, itirazın yalnızca şeklen bilirkişilere ve

bilirkişilere gönderilme biçimine ilişkin olmadığı, itiraza dayanak bilirkişi

raporlarının resmî nitelikte bulunduğu, özellikle 24/11/2010 ve 28/2/2011

tarihli raporların Adli Tıp Kurumu Başkanlığından heyet hâlinde alınmış

raporlar olduğu anlaşılmaktadır.

61. Belirtilen nedenlerle başvurucunun bilirkişi raporları

arasındaki çelişkinin giderilmesi yönündeki itirazlarının yeterince ve makul

bir biçimde değerlendirilmediği, itirazın reddi sebeplerinin makul gerekçeler

ile ortaya konulmadığı sonucuna varılmıştır.

62. Diğer yandan Mahkemece imza

incelemesine ilişkin bilirkişi raporu dışında davanın kabulüne ilişkin başka

gerekçelerin de bulunduğu belirtilmiş, başvurucunun cevap dilekçesi kapsamından

imzalandığı öne sürülen senet ve protokolün davacının endişe ve korku ile

müzayakaya düşürülmesi neticesinde gerçekleştiği, senet ve protokol imzalanmış

olsa bile senedin iktisap şeklinin hukuken korunamayacak nitelikte ahlaka

aykırı olduğu ifade edilmiştir. Başvurucu, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına

aykırı hareket edildiğinden ve protokolün tamamının ahlaka aykırı olduğu ayrıca

ikrah nedeniyle iptalinin istenebileceği yönünde davacının sonradan ileri

sürdüğü iddiaya süresinde itiraz edilerek muvafakat edilmediğinin

bildirilmesine rağmen bu hususun dikkate alınmadığından şikâyet etmektedir.

63. Dava açılmasının usul hukuku bakımından bir takım sonuçları

bulunmaktadır. Gerek dava tarihinde yürürlükte bulunan 1086 sayılı Kanun’da

gerek karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Kanun’da iddia ve

savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağına ilişkin düzenlemeler

bulunmakta olup davanın belli bir aşamasından sonra iddianın değiştirilmesi ve

genişletilmesi ancak karşı tarafın muvafakati gibi bir takım şartların

varlığına bağlanmıştır.

64. Somut olayda davacının iradesi ve bilgisi dışında sahte

olarak protokol ve senet düzenlendiği iddiasıyla dava açılmıştır. Başvurucu

dava dilekçesinin verilmesinden sonra protokolün ahlaka aykırı olduğu, ikrah

nedeniyle iptal edilebileceğine ilişkin olarak davacı tarafça dilekçe

verildiğini, sahtelik iddiasıyla çelişen bu beyanlara süresinde itiraz edilerek

iddianın genişletilmesine muvafakat edilmediğinin bildirildiğini savunmuştur. Buna göre davacının süresinden sonra ileri sürüldüğü belirtilen

iddialarının öncelikle iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı kapsamında

değerlendirilmesi ve ancak bu değerlendirmeden sonra esas yönünden kabul

edilebilirliğinin irdelenmesi gerektiği hâlde Mahkemece hakkaniyete uygun

yargılama hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkı yönünden bu hususlarda

herhangi bir tartışma yapılmadığı, başvurucunun bu yöndeki iddialarına rağmen

hangi gerekçe ile belirtilen şekilde karar verildiği anlaşılamamaktadır.

65. Dava konusu protokolün sahteliği iddiasına dayalı olarak

başvuruya konu menfi tespit davasından sonra hükme bağlanan Kadıköy 3. Ağır

Ceza Mahkemesinin 20/3/2012 tarihli kararında

bilirkişi raporları kapsamında imzanın katılan Y.A.ya

ait olduğunun net bir şekilde tespit edildiği, mesnet suçların sanık başvurucu

tarafından işlenmediğinin sabit olduğu gerekçesiyle bir maddi vakıayı tespit

eden nitelikte beraat kararı verilmiş olup bu durum başvurucunun iddialarının

ciddiliğini destekleyici olması bakımından önemlidir.

66. Belirtilen nedenlerle yargılama süreci bir bütün olarak

değerlendirildiğinde hakkaniyete uygun yargılanma hakkı kapsamında silahların

eşitliği ve gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmış olup

başvurucunun Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

67. Başvurucu, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal

edildiğini belirterek terditli olarak dava tarihi

itibarıyla 20.000.000 USD (36.422.000 TL) olan zararının ödenmesini, bu talebin

kabul edilmemesi hâlinde ise yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın

Mahkemesine gönderilmesini talep etmiştir.

68. Bakanlık görüş yazısında, başvurucunun haklarının ihlal

edildiğinin tespiti hâlinde daha önce verilen kararlar doğrultusunda

hakkaniyete uygun bir tazminata karar verilmesinin yerinde olabileceğini

bildirmiştir.

69. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesi

şöyledir:

“Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal

edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde

ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem

niteliğinde karar verilemez.

Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

70. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde Anayasa’nın 36.

maddesi kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği tespit

edilmiştir. İhlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere kararın ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

71. Başvurucu tarafından maddi tazminat talebinde de bulunulmuş

olup mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiği tespit edilmiş

olmakla beraber tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında illiyet

bağı bulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine

karar verilmesi gerekir.

72. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında hakkaniyete uygun

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

SONUÇ / HÜKÜM

C. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden

yargılama yapılmak üzere kararın İstanbul Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesine

(Kapatılan Kadıköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi) GÖNDERİLMESİNE,

D. Tazminata ilişkin taleplerin REDDİNE,

E. 198,35 TL harç ve 1.500 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA

16/12/2015 tarihinde OYBİRLİĞİYLE

karar verildi.

Başkan : Burhan ÜSTÜN Üyeler : Serruh KALELİ Hicabi DURSUN Erdal TERCAN Hasan Tahsin GÖKCAN Raportör : Fatma KARAMAN ODABAŞI Başvurucu : Hasan Rahmi ÖZGENÇ Vekili : Av. İbrahim AKSOY

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2013/2418, 16 Aralık 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve Olgular
  8. A. Olaylar
  9. B. İlgili
  10. Gerekçe
  11. A. Başvurucunun İddiaları
  12. B. Değerlendirme
  13. B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24). Mahkemenin davanın
  14. V. Hüküm
  15. A. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine
  16. B. Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında hakkaniyete uygun
  17. F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  18. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2013/2418
Tarih
16 Aralık 2015

İlgili Kararlar

  • Ayişe Kaya ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/4210)
  • Hikmet Çelik ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/4894)
  • Hasan Özen ve Mazlum Atak Başvurusu (B. No: 2013/5423)
  • Abdulvahap Aydemir ve Yusuf Candemir Başvurusu (B. No: 2013/7349)
  • Melih Tataroğlu Başvurusu (B. No: 2013/1766)
  • Semra Bekiroğlu ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6717)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.