İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Birinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Kemal Yılmaz Başvurusu (B. No: 2016/6320)

1. Başvuru, zilyetlikle kazanma koşulları gerçekleşen ancak

Başvuru No2016/6320Tarih24 Ekim 2019Okuma29 dk · 5.882 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm Kemal Yılmaz Başvurusu

Karar tarihi
24 Ekim 2019
Başvuru Numarası
2016/6320
R.G. Tarih ve Sayı
3/12/2019-30967
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.882 kelime·29 dk okuma·20 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, zilyetlikle kazanma koşulları gerçekleşen ancak

arkeolojik sit alanı ilan edilen taşınmazın Hazine adına tescili nedeniyle

mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 31/3/2016 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

A. Başvuru Konusu Olayın

Arka Planı

8. Başvurucu 13/1/1978 tarihli Köy Senedi ile senet metninde

mevki, sınır ve miktarı yazılı tapusuz taşınmazı önceki zilyetlerinden satın

almıştır.

9. Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (Kurul)

21/7/1992 tarihli ve 2523 sayılı kararla taşınmazı birinci derece doğal ve

birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tespit etmiştir. Aynı Kurul

22/6/2007 tarihli ve 2425 sayılı karar ile arkeolojik sit alanı derecesini

ikinci derece olarak değiştirmiştir.

10. Başvurucu, satın olmuş olduğu bu yer üzerine tek katlı kârgir ev inşa ederek kullanmaya başlamıştır. Bu taşınmaz,

Kastamonu'nun Cide ilçesine bağlı Kalafat köyünde 2008 yılında yapılan kadastro

çalışmalarında 108 ada 4 parsel numarasıyla bahçe vasfı ile Hazine adına tespit

edilmiştir.

11. 18/1/2008 tarihli Kadastro Tutanağı'nda,

bahçe niteliğindeki tapusuz taşınmazın başvurucunun tasarrufunda olup üzerinde

başvurucu tarafından inşa edilen tek katlı kârgir

evin mevcut olduğu belirtilmiştir. Tutanak bu belirlemeyi içermesine rağmen sit

alanı içinde kalan taşınmazların zilyetlikle kazanılması mümkün olmadığından

taşınmaz Hazine adına tespit edilmiştir.

B. Başvuruya Konu

Yargılama Süreci

12. Başvurucu 29/5/2008 tarihli dilekçesiyle taşınmazın yüz yılı

aşkın süredir özel mülk niteliğinde olduğunu ileri sürerek tapuda adına

tesciline karar verilmesi talebiyle tespite itiraz etmiştir.

13. Cide Kadastro Mahkemesi (Mahkeme) açılan dava üzerine

mahallinde keşif yaparak taşınmazın niteliğini ve başvurucu lehine kazanma

koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmıştır. Söz konusu 4/6/2009

tarihli Keşif Zaptı'nda dinlenen yerel bilirkişiler

dava konusu taşınmazın kırk yılı aşkın süredir başvurucunun zilyetliğinde

olduğunu belirtmiştir. Aynı keşifte dinlenen tanıklar da benzer beyanlarda

bulunmuş ve taşınmazın eklemeli olarak çok eski zamanlardan beri kişilerin

zilyetliğinde olduğunu bildirmişlerdir.

14. Teknik bilgisine başvurulan ziraatçi

bilirkişi taşınmazın yirmi beş yıldan az olmamak üzere tarım arazisi

niteliğinde olduğunu, arkeolog bilirkişi de sit alanı içinde kaldığını

bildirmiştir.

15. Mahkeme 24/8/2009 tarihli kararla birinci derece doğal sit

alanı içinde kalan yerlerin zilyetlikle kazanılamayacağı gerekçesiyle davayı

reddetmiş ve taşınmazın Hazine adına tesciline karar vermiştir.

16. Hüküm, başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 7.

Hukuk Dairesi (Daire) 19/12/2011 tarihinde, taşınmazın sit alanı içinde kalıp

kalmadığı hususunda ayrıntılı bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar

verilmesi gerektiğine işaret edip hükmü bozmuştur.

17. Mahkeme, bozma kararına uyarak uyuşmazlık konusu taşınmazın

niteliği ve sit alanı içinde kalıp kalmadığının belirlenmesi amacıyla ikinci

kez keşif yapmıştır. Keşif mahallinde dinlenen mahallî bilirkişi ve tanıklar

önceki keşifteki beyanlarını tekrar etmişlerdir. Arkeolog bilirkişi hazırlamış

olduğu 15/5/2013 tarihli raporunda taşınmazın birinci derece doğal ve ikinci

derece arkeolojik sit alanı içinde kaldığını ifade etmiştir.

18. Mahkeme 20/5/2013 tarihinde ikinci kez davanın reddine karar

vermiştir. Anılan kararda, taşınmaz yaklaşık otuz yıl süre ile başvurucunun

zilyetliği altında bulunuyorsa da ikinci derece doğal sit alanı içinde

kaldığından zilyetlikle kazanılmasının mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

19. Hüküm başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Daire

28/5/2015 tarihinde hükmü onamıştır. Karar düzeltme isteğinin Yargıtay 16.

Hukuk Dairesi tarafından reddiyle hüküm 28/1/2016 tarihinde kesinleşmiştir.

20. Nihai karar 2/3/2016 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu

31/3/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun Hükümleri

21. 22/12/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun ''Taşınmazın mülkiyetinin kazanılması''

kenar başlıklı 705. maddesi şöyledir:

"Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması,

tescille olur.

Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal,

kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden

önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi,

mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır."

22. 4721 sayılı Kanun'un

''Olağanüstü zamanaşımı'' kenar başlıklı 713. maddesinin ilgili

kısımları şöyledir:

''Tapu kütüğünde kayıtlı

olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik

sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya

bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini

isteyebilir.

...

Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların

gerçekleştiği anda kazanılmış olur.''

23. 4721 sayılı Kanun'un "Zilyetliğin

devri" kenar başlıklı 763. maddesi şöyledir:

''Taşınır mülkiyetinin nakli

için zilyetliğin devri gerekir.

Bir taşınırın zilyetliğini iyiniyetle

ve malik olmak üzere devralan kimse, devredenin mülkiyeti devir yetkisi olmasa

bile, zilyetlik hükümlerine göre kazanmanın korunduğu hâllerde o şeyin maliki

olur.''

24. 4721 sayılı Kanun'un "Kazandırıcı

zamanaşımından yararlanma" kenar başlıklı 996. maddesi

şöyledir:

''Kazandırıcı zamanaşımından yararlanma

hakkına sahip olan zilyet, zilyetliği kendisine devreden aynı yetkiye sahip

idiyse onun zilyetlik süresini kendi süresine ekleyebilir.''

25. 21/6/1986 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun "Amaç" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

''Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine

göre memleketin kadastral veya topoğrafik

kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların

sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukukî durumlarını tespit etmek

suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü

tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır.''

26. 3402 sayılı Kanun'un "Tapuda

kayıtlı olmayan taşınmaz malların tespiti" kenar başlıklı 14.

maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

''Tapuda

kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam yüzölçümü sulu

toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100 dönüm dahil) bir

veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri

malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık

beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir.''

27. 3402 sayılı Kanun'un "Kesin

hüküm" kenar başlıklı 34. maddesi şöyledir:

''Kadastro mahkemeleri kararları, davada taraf

olanlar ile taraflar dışında hak iddia ederek davaya müdahil sıfatıyla

katılanların leh ve aleyhinde kesin hüküm teşkil eder. Taraf olmadığı halde

lehine karar verilen şahıs hakkında mahkemece tesis edilen hüküm yukarıda sözü

edilenleri de bağlar.''

28. 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat

Varlıklarını Koruma Kanunu'nun "Tanımlar

ve kısaltmalar" kenar

başlıklı 3. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

''Sit; tarih öncesinden günümüze kadar gelen

çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik,

mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür

varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli

tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri

ile korunması gerekli alanlardır.

...

Doğal (tabii) sit' jeolojik devirlere ait

olup, ender bulunmaları nedeniyle olağanüstü özelliklere sahip yer üstünde, yer

altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlardır.''

29. 2863 sayılı Kanun'un 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasının

ilgili kısmı şöyledir:

''Ancak, kültür ve tabiat varlıklarını koruma

bölge kurullarınca birinci grup olarak tescil ve ilan edilen kültür

varlıklarının bulunduğu taşınmazlar ile birinci ve ikinci derece arkeolojik sit

alanlarındaki taşınmazlar zilyetlik yoluyla iktisap edilemez.''

2. Yargıtay Kararları

30. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 28/2/2007 tarihli ve

E.2007/1-75, K.2007/90 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:

''Bu davanın konusunu teşkil eden uyuşmazlık

sit alanlarında yer alan taşınmazlarda 20/7/2004 tarihinde 2863 sayılı Kültür

ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda 5226 sayılı Kanunla yapılan değişikliğe

kadar zilyetlikle iktisap koşulları lehine gerçekleşen zilyedin müktesep

hakkının korunup korunmayacağı ve değişikliğin kazanılmış hakları etkileyip

etkilemeyeceği konusunda toplanmaktadır. Diğer bir anlatımla kamu düzeni, kamu

yararı gibi gerekçelerle kanunda yapılan değişikliğin, kanunun yürürlüğe

girdiği tarihten önceki müktesep hakları ortadan kaldırıp kaldıramayacağı, bu

kararın ve ihtilafın konusunu oluşturmaktadır.

Konuyu incelerken öncelikle kazanılmış hakkın

ne olduğunun belirlenmesi, daha sonra da kazanılmış hakkın mevcut olup

olmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti,

Anayasasının 2. maddesine göre sosyal bir hukuk devleti olup, hukuk devletinin

vazgeçilmez unsurlarından birisi de kazanılmış hakların korunmasıdır.Bir çok yargı kararlarında da açık

biçimde saptandığı gibi hukuk devleti, kişinin mevcut yasalara göre kazandığı

haklarının daha sonra çıkartılacak yasalar ile elinden alınmayacağı yolunda

vatandaşına güvence veren devlettir.Bu ilke ile

Devletin güvenirliliği sağlanmaktadır. Hukukun temelinde 'kanunların geriye

yürümemesi' ilkesi bulunmaktadır.

Ancak, yasa koyucunun aksine bir düzenleme

yaparak açıkça bir kanunun geriye yürütülmesini öngörebileceği kabul

edilmektedir.

Bu husus müstakar yargı kararlarında da aynen

benimsenmiştir. (Örnek: YHGK. 9/3/1988 gün 1987/2-860 1988/232 K ve 13/2/1991

gün 1990/2-648 1991/65 K sayılı ilamları ).

Kazanılmış hakların korunması o kadar

önemlidir ki, sadece yasal değişiklikler nedeni ile değil yürürlükten

kaldırılan yasalar ile elde edilen haklar dahi korunmaktadır. Örneğin 1966

tarihinde yürürlüğe giren 775 sayılı Gecekondu Kanununun

3. maddesinin 1. fıkrasında bir kısım Hazine mallarının belediyelerin

mülkiyetine geçeceği belirtilmiş ve bu taşınmazlar belediyeler adına tescil

edilmiştir. Tescili yapılmayanlarla ilgili olarak açılan davalarda da koşulları

oluşmuş ise, bu taşınmazlar mahkeme kararı ile belediyeler adına tescil edilmekte

iken, 19/7/2003 tarihinde yürürlüğe giren 4916 sayılı Kanun ile Hazine

mallarının belediyeye geçişini sağlayan madde iptal edilmiştir. Bu iptale

rağmen, istikrarlı Yargıtay uygulamasında yasanın iptalinden önce kazanma

koşulları doğmuş ise, iptalden sonra açılan davalar kazanılmış hak ilkesi göz

önüne alınarak kabul edilmektedir.

...

Nitekim 3402 sayılı Yasa’nın 14-17. maddesinin

uygulanması sırasında da aynı prensipler kabul edilmiş, imar ihya ile iktisap

koşulları zilyet yararına oluştuktan sonra taşınmaz imar planı kapsamı

içerisine alınmışsa kesinleşen imar planı ile daha önce doğan mülkiyet hakkının

ortadan kaldırılamayacağı, imar planına ilişkin idari kararın zilyedin müktesep

hakkını etkilemeyeceği Yargıtay daireleri uygulamasında kararlılıkla

benimsenmiştir. Müktesep hakkın varlığının tanınması Hukuk Devletinde yukarda

belirtilen ilkeler ve mevzuat karşısında ayrı bir yasal düzenlemeye ihtiyaç

göstermez 5226 sayılı Yasa’da kazanılmış hakları bertaraf edecek bir hükme yer

verilmediğine göre, mahkemelerce kazanılmış hakların göz ardı edilemeyeceği

kuşkusuzdur. Hukuk Genel Kurulu’nun 9/3/1988 tarih 1987/2-860 esas ve 1988/232

sayılı kararında da belirtildiği üzere herhangi bir yasa veya düzenleyici kural

yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal ve ileriye doğru hukuksal sonuçlarını

doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucuda yasaların

yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla

geriye yürümeyeceğidir. Başta mahkemeler olmak üzere, yasaları uygulama

durumunda bulunanlar, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak şekilde

yorumlamamakla yükümlüdürler.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 nolu protokolünün 1. maddesi mülkiyet hakkını teminat

altına almaktadır. Madde şöyledir: 'Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk

dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse ancak kamu

yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve Uluslararası Hukukun genel

ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir…' Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi mülkiyet hakkını tanıyan tek uluslararası belge değildir.

Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi şöyle demektedir. '1- Herkesin tek

başına veya diğerleri ile birlikte mülkiyet sahibi olma hakkı vardır. 2- Kimse

keyfi bir biçimde mülkünden mahrum bırakılamaz.' Açıklanan ilkeler Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasının muhtelif maddelerinde de yerini bulmuştur.

Anayasamızın 35. maddesine göre; 'herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir

ve bu haklar ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir.' 63. maddede de, Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması başlığı

altında; 'Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlar. Bu

amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. Bu varlıklar ve değerlerde

özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak

sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınılacak

muafiyetler kanunla düzenlenir.' hükmünü getirmiştir. Yine 13. maddede 'Temel

hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın, yalnızca Anayasanın ilgili

maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla

sınırlanabileceği' hükmünü getirmiştir. Hukukun genel prensipleri de mülkiyet

hakkının kutsallığını ve sınırlamaların ancak kanunla yapılabileceğini kamu

düzeni ve kamu yararı amacıyla yapılabilecek sınırlamalarında müktesep hakları

bertaraf edemeyeceği prensiplerini öngörmektedir.

Bilindiği üzere, bir ülkenin zenginliklerinin,

tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir.

Bunların korunması ve özellikle gelecek nesillere aktarılması için herkese

büyük görevler düşmektedir. Bu varlıkların korunması için tüm çağdaş hukuk

sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuş

muhtelif tarihlerde yasa ve tüzükler çıkarılmıştır. Ancak getirilen

düzenlemelerle kişilerin mülkiyet hakları kısıtlanmakta ise, bu hükümlerin

iptal edilmediği sürece, ileriye doğru sonuç doğurması gerekir.

Görüşmeler sırasında sit alanlarının zamanaşımı

ile kazanılmasının yasa hükmü ile engellenmesinde kamu yararı bulunduğu, bu

nedenle geçmişe etkili olarak yasa değişikliğinin uygulanması gerektiği ileri

sürülmüştür. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi hiçbir neden hukuk devletinde

kazanılmış hakların geri alınması sonucunu doğuramaz. Unutulmamalıdır ki,

kazanılmış hakkın korunması da kamu yararı ilkesi ile sıkı sıkıya bağlıdır.

Kazanılmış haklar, Hukuk Devleti kavramının

temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı

nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa’nın 2.maddesinde 'Türkiye

Cumhuriyeti Sosyal bir Hukuk Devletidir' hükmüne aykırı olacağı gibi, toplumsal

kararlılığı ve hukuksal güvenceyi ortadan kaldıracağından belirsizlik ortamına

neden olur ve kabul edilemez(Y.H.G.K.’nun 12.4.2006 gün ve 2006/21-104-174 sayılı ilamı,

12.7.2006 gün ve 2006/4-519-527 sayılı ilamı).

Nitekim, yukarıda sözü edilen Kıyı Kanunu,

İmar Kanunu gibi kanunlar da kamu düzeni düşüncesi ile çıkarılan kanunlar

olmasına rağmen yargısal içtihatlarla, kararlı bir şekilde kazanılmış haklar

korunmuştur.

Öte yandan Türk Medeni

Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli hakkında Kanunun 1. maddesi Türk

Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukuki sonuçlarına

bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmiş ise kural olarak o kanun

hükümlerinin uygulanacağı ilkesini getirerek kazanılmış hakların korunmasını

yasal güvenceye almıştır.

Somut olayda, korunması gereken kazanılmış bir

hakkın bulunup bulunmadığı meselesine gelince: Taşınmazın, üzerinde korunmaya

değer doğal veya kültürel varlık bulunmayan birinci ve üçüncü derecede sit

alanı olduğu, bu niteliği ile yasa değişikliğinden önce zamanaşımı ile

kazanılacak yerlerden olup, davalının bu taşınmazda 1954 yılında başlayan

zilyetliğinin kadastro tespitinin yapıldığı 2002 yılına kadar nizasız(davasız),

aralıksız ve malik sıfatı ile devam ettiği ve kadastro tespitinde davalı adına

çap oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, kadastro tespitinden önce

zilyetlikle mülk edinme koşulları oluşmuştur. Bu nedenle, zamanaşımı ile

kazanımı engelleyen yasa değişikliğinden önce kadastro tespiti yapılmamış veya

senetsizden tescil davası açılmamış olsa bile, yasa değişikliğinden sonra,

tespitte davalı adına yazılmasına veya açılacak bir tescil davasında zilyet

adına tescile karar verilmesinde bir engel bulunmamaktadır. Çünkü zilyetliğin

hukuksal sonuçları yasa değişikliğinden önce doğmuştur. Türk

Medeni Kanununun 713. maddesinin beşinci fıkrasına göre; zilyetlik ile

kazanım koşulları oluştuğunda, iddia ispatlandığı taktirde, mülkiyet, kadastro

tespiti veya senetsizden tescil davasının sonucu ile değil, koşulların oluştuğu

anda kazanılmaktadır. Bu niteliği ile bu konuda açılan tescil davaları inşai (kurucu) nitelikte olmayıp ihdasi

(tespit edici) niteliktedir.

...

Tüm bu açıklamalar göz önüne alındığında;

davalının kazanılmış hakkı korunarak davanın reddine karar verilmesi

gerekirken, hukuksal ve yasal olmayan gerekçeler ile davanın kısmen kabulüne

karar verilmesi yerinde değildir. Davalının bu yöne ilişkin temyiz

itirazlarının kabulü ile yerel mahkeme kararının bozulması gerekmektedir.''

31. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 17/6/2010 tarihli ve

E.2010/761, K.2010/3310 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısımları

şöyledir:

''Dava; TMK. nun 713/1, 3402 sayılı Kanunun 14.maddesine dayalı

iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

...

Diğer yönden dosyadaki bilgi ve belgelere

göre; dava konusu 168 parsel, 20.06.2008 tarihinde4342 sayılı Kanunun 5.maddesi

uyarınca İl Mera Komisyonu tarafından K. Köyü merası olarak tahsis edilmiştir.

İl Mera Komisyon kararının iptali için süresinde bir dava açıldığı ileri

sürülmediğine göre, tahsis kararının usulüne uygun olarak kesinleşmesi üzerine

taşınmaz orta malı mera niteliğindeki kamu malına dönüşmüş olur.

...

Mahkemece yapılacak iş;... tespit tarihinden

geriye doğru davacı lehine kazanma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin

duraksamaya yol açmayacak şekilde açıklığa kavuşturulması, teknik bilirkişi ve

uzman ziraat bilirkişiden denetime elverişli rapor alınması, temyiz incelemesi

sırasında göz önünde tutulmak üzere HUMK.nun 366.

maddesi hükmü uyarınca tescil konusu taşınmaz ve çevresinin resimlerinin

çektirilip mahkeme hakimi tarafından onaylandıktan sonra dosya arasına

konulması, taşınmazın elbirliği mülkiyeti şeklinde olduğunun belirlenmesi

halinde dava koşulu yönünden davanın reddine karar verilmesi, davacı lehine

kazanma koşullarının gerçekleştiğinin tespiti halinde ise,dava

konusu parsel mera olarak tahsis edilmekle kamu malına dönüştüğünden davacının

mülkiyetinin tespitine karar verilmesi gerektiğinin nazara alınması, mevcut ve

elde edilecek tüm deliller birlikte değerlendirildikten sonra elde edilecek

sonuca göre uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması olmalıdır. Mahkemece yukarıda

açıklanan araştırmalar yapılmadan yasal ve yeterli olmayan gerekçelerle yazılı

şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.''

32. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 28/11/2006 tarihli ve

E.2006/7162, K.2006/7374 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

''Maddi anlamda kesin hüküm HUMK.nun 237.maddesinde ve 3402 sayılı Kadastro

Kanununun 34.maddesinde düzenlenmiş olup bu hükümlerin amacı mahkeme

kararlarına karşı güveni sağlamak ve aynı zamanda kişiler arasındaki

uyuşmazlıklara son vermektir. Maddi anlamda kesin hüküm, kamu düzeni ile ilgili

olduğundan mahkemece doğrudan doğruya gözönünde

bulundurulur. Maddi anlamda kesin hüküm taraflar arasında HUMK.nun

295.maddesi hükmü uyarınca kesin delil oluşturur ve bir daha aynı husus dava

konusu yapılmaz.Kesin hüküm

varlığından söz edilmesi için birinci dava ile ikinci davanın konusu, sebepleri

ve tarafları aynı olmalıdır. Somut olayda; aynı davacılar, tespit maliklerinden

Ali Öz’ün mirasçısı olan aynı davalı aleyhine, aynı taşınmaz bölümünü de

kapsayan yer için, Kadastro Mahkemesine açtıklarıyukarıda

belirtilen tespite itiraz davasında satın alma ve eklemeli zilyetlik nedenine

dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Kadastro Mahkemesince verilen

hüküm taraflarca temyiz edilmeksizin 8.6.1996 tarihinde kesinleşmiştir. Anılan

hüküm davacılar aleyhine kesin hüküm olduşturduğundan

davanın reddine ilişkin kararda usul ve kanuna aykırılıkbulunmamaktadır.''

33. Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 26/9/2018 tarihli ve

E.2016/2571, K.20018/5097 sayılı kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

''Ancak, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 1.

maddesi uyarınca kadastro hakimi doğru, infazı kabil,

infaz sırasında tereddüt oluşturmayacak ve taşınmaz hakkında sicil oluşturmaya

elverişli şekilde karar vermek zorundadır. Kadastro Mahkemesi sicil oluşturmak

zorunda olduğuna ve çekişmeli 103 ada 11 parsel sayılı taşınmaza yönelik dava

reddedildiğine göre taşınmazın uygulama tespiti gibi tesciline karar verilmesi

gerekirken, taşınmaz hakkında tescil hükmü kurulmaması isabetsizvebozmanedeni

isede;buhususun düzeltilmesiyeniden

yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, kararın hüküm fıkrasının 2.

paragrafının 2. satırında yer alan 'uygulama tutanağının olağan yoldan

kesinleştirilerek aynen tapu kütüğüne aktarılmak üzere Kadastro Müdürlüğüne

iadesine' sözlerinin hükümden çıkarılarak yerine 'uygulama tespiti gibi

tesciline' sözlerinin yazılmasına vehükmün

DÜZELTİLMİŞ bu şekli ile ONANMASINA,26.09.2018 gününde oybirliğiyle karar

verildi.''

B. Uluslararası Hukuk

34. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında,

mülkiyet hakkının kapsamı konusunda mevzuat hükümlerinden ve derece

mahkemelerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak özerk bir yorum esas alınmaktadır (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010 §

62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, §

63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99,

30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004,

§ 129).

35. AİHM, mülkiyet hakkına ilişkin Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin mülkiyeti elde

etme hakkını koruma altına almadığını kabul etmektedir (Slivenko ve diğerleri/Letonya [BD] (k.k.),

B. No: 48321/99, 23/1/2002, § 121; Fener Rum

Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye, B. No: 34478/97, 9/1/2007, § 52).

36. AİHM, mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının ancak müdahalenin

Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin

anlamı kapsamında bir mülk ile

ilişkili olması durumunda ileri sürülebileceğini belirtmektedir. Buna göre

alacak haklarını da içeren mevcut mülk veya mal varlığı yanında mülkiyet

hakkının elde edilebileceği yönündeki en azından bir meşru beklenti de mülkiyet hakkı kapsamında

değerlendirilebilir (Kopecký/Slovakya [BD], B. No: 44912/98,

28/9/2004, § 35; Lihtenştayn Prensi Hans-Adam II/Almanya [BD], B. No: 42527/98,

12/7/2001, § 83; Pine Valley Developments

Ltd ve diğerleri/İrlanda, B. No: 12742/87,

29/11/1991, § 51; Stretch/Birleşik

Krallık, B. No: 44277/98, 24/6/2003, §§ 34, 35; Pressos Companía Naviera S.A. ve

diğerleri/Belçika, B. No: 17849/91, 20/11/1995, § 31).

37. Bununla birlikte AİHM içtihatlarına göre temelsiz bir hak

kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında

savunulabilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli

değildir (Kopecký/Slovakya, § 35; Gratzinger ve Gratzingerova/Çek

Cumhuriyeti [BD] (k.k.), B. No: 39794/98,

10/7/2002, § 69). İç hukukun ne şekilde yorumlanacağına ve uygulanacağına dair

bir uyuşmazlık olduğunda ve bu bağlamda başvurucu tarafından ileri sürülen

iddiaların ulusal mahkemelerce kesin olarak reddedildiği durumlarda meşru bir beklentinin bulunduğu sonucuna

varılamaz (Kopecký/Slovakya, §§ 50, 52; Jantner/Slovakya, B. No: 39050/97, 4/3/2003, §§ 29-33).

38. AİHM içtihatlarında sıklıkla -her ne kadar anlaşılabilir

olsa da- basit beklenti ile daha somut nitelikte olması ve hukuki bir

düzenlemeye ya da iç hukukta yerleşik ve istikrarlı bir yargı kararına

dayanması gereken meşru beklenti arasındaki fark vurgulanmaktadır (Kopecký/Slovakya, § 52; Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfi/Türkiye

(k.k.), B. No: 22522/03, 9/12/2008).

39. AİHM, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkün edinildiği hâlde

çeşitli gerekçelerle kişilerin elinden alındığının iddia edildiği şikâyetler

yönünden de benzer bir yorum yapmaktadır. Bu bakımından AİHM, mülkiyet hakkının

kapsamını belirlerken iç hukuktaki düzenlemeler ile yargısal uygulamaları

gözeterek sonuca varmaktadır. Buna göre Türk hukukundaki mera, orman gibi

alanların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılamayacağı yönündeki

düzenlemeler nedeniyle başvurucuların bu taşınmazların mülkiyetini elde

etmelerini sağlayabilecek bir meşru beklentinin doğmasının mümkün bulunmadığı

kabul edilmiştir (Sarısoy ve

diğerleri/Türkiye (k.k.), B. No: 21303/07,

14/10/2014, § 35; Kadir Gündüz/Türkiye (k.k.), B. No: 50253/99, 18/10/2007; Nane ve diğerleri/Türkiye, B. No:

41192/04, 24/11/2009, §§ 25-28; Bölükbaş ve

diğerleri/Türkiye, B. No: 29799/02, 9/2/2010, § 26; Usta/Türkiye (k.k.),

B. No: 32212/11, 27/11/2012, § 44).

40. Bununla birlikte İpseftel/Türkiye (B. No: 18638/05, 26/5/2015)

kararında farklı bir duruma işaret edilmiştir. AİHM, başvurucunun açtığı

kadastro tespitine itiraz davasında derece mahkemelerinin zilyetliğe dayalı

olarak mülk edinmeyi sağlayan kazandırıcı zamanaşımı hükümlerinin başvurucu

lehine gerçekleştiği yönündeki tespitine dikkat çekmiştir. Ancak buna rağmen

sonradan -yani kazandırıcı zamanaşımı koşulları gerçekleştikten sonra- dava

konusu taşınmazın korunması gereken kültür varlığı olarak ilan edilmesi

nedeniyle özel mülke konu olamayacağı gerekçesiyle başvurucunun davası reddedilmiştir.

AİHM yine iç hukuktaki düzenlemelere ve derece mahkemelerinin tespitlerine yer

verdikten sonra 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesindeki mülk edinmeyi sağlayan

kazandırıcı zamanaşımı koşulları gerçekleştikten sonra verilen idari ve

yargısal kararlarla mülkiyetin kaybettirildiği sonucuna varmıştır. AİHM, mülkün

değeriyle orantılı, makul bir tazminat da ödenmediğini gözeterek ölçülü

olmadığı gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (İpseftel/Türkiye, §§ 48-69).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

41. Mahkemenin 24/10/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

42. Başvurucu, kadastro çalışmalarında Hazine adına tespit gören

taşınmazı 1978 yılında önceki maliklerinden satın aldıktan sonra üzerine tek

katlı kârgir ev inşa ettiğini veo

tarihten beri burayı konut olarak kullandığını iddia etmektedir. Başvurucu,

yargılama sırasında dinlenen yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile keşif

sonucu elde edilen teknik bilirkişi raporlarının da bu iddiasını doğruladığını

savunmaktadır.

43. Başvurucu, anılan hususlarla uyuşmazlık konusu taşınmazın

arkeolojik ve doğal sit alanı olarak ilanından önce zilyetlikle kazanma

koşulları gerçekleştiğinden Hazine adına tespitine ve sonrasında mahkeme

kararıyla tesciline karar verilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri

sürmüştür.

B. Değerlendirme

44. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak

35. maddesi şöyledir:

''Herkes, mülkiyet ve miras haklarına

sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz."

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

45. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Mülkün Varlığı

46. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı; mevcut

mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi

olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne

kadar güçlü olursa olsun Anayasa'yla korunan mülkiyet kavramı içinde değildir.

Bu hususun istisnası olarak belli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacağı elde etmeye yönelik meşru bir beklenti Anayasa'da yer alan

mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru beklenti; makul bir şekilde

ortaya konmuş icra edilebilir bir alacağın doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli

bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik

bir yargı içtihadına dayanan, yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir

beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı

kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için

yeterli değildir (Kemal Yeler ve Ali Arslan

Çelebi, B. No: 2012/636, 15/4/2014, §§ 36, 37).

47. Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp

bir kanun hükmü, yerleşik bir yargısal içtihat veya ayni menfaatle ilgili

hukuki bir işleme dayalı beklentidir (Selçuk

Emiroğlu, B. No: 2013/5660, 20/3/2014, § 28). Dolayısıyla Anayasa ve

Sözleşme'nin ortak koruma kapsamında olan meşru beklentiye dayalı mülkiyet

hakkının tespiti mevcut hukuk sisteminde iddia edilen mülkiyet iddiasının

tanınmasına bağlı olup bu tanım, mevzuat hükümleri ve yargı kararları ile

yapılmaktadır (Üçgen Nakliyat Ticaret Ltd.

Şti., B. No: 2013/845, 20/11/2014, § 37). Bu çerçevede mülkiyet

hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var

olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa

Ateşoğlu ve diğerleri, B. No: 2013/1178, 5/11/2015, §§ 49-54).

48. 4721 sayılı Kanun'un 705. maddesinin birinci fıkrasına göre

taşınmazın mülkiyetinin kazanılması, kural olarak tescille olur. Somut olayda

ise uyuşmazlık konusu taşınmaz yönünden başvurucunun bir tapu kaydının mevcut

olmadığı açıktır. Bununla birlikte başvurucu, kanunda öngörülen zilyetlikle

kazanma koşullarının gerçekleştiğini belirterek taşınmazın mülkiyetini

kazandığını ileri sürmektedir.

49. Zilyetlik yargıtayca eşya üzerinde

kurulan fiilî hâkimiyet olarak tanımlanmakta olup mevzuat ve Yargıtay

içtihatlarına göre tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devri ile mülkiyet alıcıya

geçmektedir (bkz. § 24). Somut olayda başvurucunun kadastro öncesinde tapusuz

olan uyuşmazlık konusu taşınmazın zilyedi olduğu ve derece mahkemelerinin

içtihatları uyarınca taşınmazın tapuda adına tescil edilmesi hususundaki

beklentisinin meşru bir temele dayandığı tartışmasızdır. Bu itibarla somut olay

bakımından başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi kapsamında korunması gereken

bir menfaatinin mevcut olduğu değerlendirilmiştir.

b. Müdahalenin Varlığı

50. Anayasa’nın 35. maddesi ve mülkiyet hakkına temas eden

hükümler içeren diğer hükümleri dikkate alındığında Anayasa'nın mülkiyet

hakkına müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Bu maddenin

birinci fıkrasında herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu belirtilmek suretiyle

mülkten barışçıl yararlanma hakkına

yer verilmiş, ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına

müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında genel olarak

mülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenmekle aynı zamanda mülkten yoksun bırakmanın şartlarının

genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının

kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle

devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân

sağlanmıştır. Anayasa'nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafından

mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca

belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi,

mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, §§

55-58).

51. Başvuru konusu olayda başvurucunun zilyetlikle kazanma

koşullarına sahip olduğu taşınmazın niteliği, idare tarafından değiştirilerek

bu yolla kazanılmaya engel olacak şekilde arkeolojik sit alanı içine alınmış ve

tespitin iptaliyle adına tapuya tescil talebi de reddedilmiştir. Dolayısıyla

kamu makamlarınca yapılan bu işlemlerin başvurucunun mülkiyet hakkına müdahale

teşkil ettiği açıktır. 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin (5) numaralı

fıkrası uyarınca zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleştiği tarih

itibarıyla taşınmaz mülkiyetinin kazanıldığı kabul edilmesine karşın sonradan

bu koşullarda yapılan değişikliğe dayalı olarak başvurucunun mülkünden yoksun

bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan

ve mülkiyetin kamu yararına kullanılmasının kontrolünü veya düzenlenmesini aşan

nitelikteki söz konusu müdahalenin türünün yoksun bırakma niteliğinde olduğu

açıktır (İpseftel/Türkiye, §§ 60-62).

c. Müdahalenin İhlal

Oluşturup Oluşturmadığı

52. Anayasa’nın 13. maddesi şöyledir:

''Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

53. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak

olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla

sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde

bulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler,

demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın

Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak

kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin

Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı

amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).

i. Kanunilik

54. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi

gereken ölçüt hukuka dayalı olma ölçütüdür. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit

edildiğinde diğer ölçütler bakımından inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının

ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Müdahalenin hukuka dayalı olması, iç

hukukta müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kuralların

bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş

Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44).

55. Somut olayda taşınmazın başvurucu adına tapuya tescil

edilmemesinin temel gerekçesi, 2863 sayılı Kanun'un 11. maddesi uyarınca birinci

ve ikinci derece sit alanı içinde kalan yerlerin zilyetlikle kazanılamayacağına

ilişkin kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesinin hukuk

kurallarının uygulanmasına yönelik şikâyetler bakımından görevi, bireysel

başvurunun ikincillik doğası gereği sınırlıdır. Somut olayda da müdahalenin

niteliğini dikkate alan Anayasa Mahkemesi, hukukun uygulanmasına dair kamusal

makamların yaklaşımının Anayasa'nın 35. maddesindeki gereklilikleri karşılayıp

karşılamadığı konusunda müdahalenin takip edilen meşru amacı gerçekleştirmede

başarılı olup olmadığını sorgulayarak sonuca varacaktır.

ii. Meşru Amaç

56. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı

ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı,

mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması

imkânı verdiğinden, bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet

hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda

bir sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde

korumaktadır (Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016, §

53).

57. Anayasa'nın 63. maddesinde; tarih, kültür ve tabiat

varlıklarının önemine değinilmiş ve korunması konusunda alınacak önlemlere yer

verilmiştir. Ülkenin sahip olduğu kültürel ve doğal güzelliklerin korunması,

gelecek nesillere aktarılması ve bu varlıkların ülke ekonomisinde önemli bir

yer tutan turizm yönünden değeri dikkate alındığında bu nitelikteki yerlerin

özel mülkiyete konu edilmesinin yasaklanmasında kamu yararının olduğu ve

müdahalenin bu nedenle meşru bir amacı içerdiği anlaşılmaktadır.

iii. Ölçülülük

(1) Genel

İlkeler

58. Son olarak kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına

yapılan müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacın

gerçekleştirilmesi için kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük

ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.

59. Ölçülülük ilkesi elverişlilik,

gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden

oluşmaktadır. Elverişlilik

öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmasını, gereklilik ulaşılmak

istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif

bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile

ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini

ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53,

27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §

38).

60. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının

sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları

arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun

şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş

olacaktır. Müdahalenin orantılılığını değerlendirirken Anayasa Mahkemesi; bir

taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin

niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate

alacaktır (Arif Güven, B. No:

2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60; Osman Ukav, B. No: 2014/12501, 6/7/2017, § 71).

61. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler

arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü

olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz

konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda sağlandığından

söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve

yeterli gerekçe bulunmalıdır. Bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap

verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın

sonucuna etkili, esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama

makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Kamil Darbaz ve GMO Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti., B. No: 2015/12563,

24/5/2018, § 53).

(2) İlkelerin

Olaya Uygulanması

62. Başvurucu, zilyetlik ile iktisap koşullarının sit alanı

ilanından çok önce oluştuğunu ancak taşınmazın kadastro çalışmalarında Hazine

adına tespit gördüğünü belirtmiştir. Taşınmazın sonradan sit alanı olarak ilan

edilmesinin kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği veya başka bir mülkiyet

belgesiyle edinilmesine engel olmadığını ifade eden başvurucu, açmış olduğu

kadastro tespitine itiraz davasında zilyetlikle kazanma koşullarının dikkate

alınmamasından yakınmaktadır. Başvurucu tarafından derece mahkemelerine sunulan

dava dilekçesinde Yargıtay HGK tarafından verilen 12/4/1995 tarihli karara

atıfta bulunulmuş ve iddialarına dayanak olarak gösterilmiştir. Son olarak

başvurucu verilen karar nedeniyle zarar gördüğünü iddia etmiştir.

63. Konu hakkında Kadastro Mahkemesince yapılan keşifte dinlenen

yerel bilirkişiler ile başvurucunun bildirmiş olduğu tanıklar, uyuşmazlık

konusu taşınmazın kadimden beri kişilerin zilyetliğinde olup satın alma yoluyla

başvurucuya geçtiğini belirtmiştir. Her iki tarihli keşfe iştirak eden teknik

bilirkişilerin düzenlemiş olduğu raporlar da benzer içeriğe sahiptir. Esas

olarak derece mahkemelerinin de tespiti bu yöndedir.Ancak 2863 sayılı Kanun'un 11. maddesinin

(1) numaralı fıkrasının emredici hükmü uyarınca taşınmazın başvurucu adına

tapuya tescili mümkün olmamıştır.

64. Diğer taraftan benzer uyuşmazlıklarla ilgili olarak Yargıtay

HGK tarafından çeşitli tarihlerde kararlar verilmiştir. Yargıtay HGK tarafından

verilen 12/4/1995 tarihli karara göre taşınmazın sit alanı içinde kalması

zilyetlik ile iktisap edilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Yargıtay HGK

tarafından 27/2/2007 tarihinde verilen kararda da zilyetlik ile kazanım

koşulları oluşmuş ise mülkiyetin kadastro tespiti veya senetsizden tescil

davasının sonucu ile değil koşulların oluştuğu anda kazanıldığı ifade

edilmiştir (§ 30).

65. Somut olayda ise sit alanı olan taşınmazın zilyetlikle

iktisabının 2863 sayılı Kanun'un 11. maddesine göre mümkün olmaması nedeniyle

derece mahkemelerince davanın reddine karar verilmiştir.

66. Sonuç olarak taşınmazın sit alanı ilan edildiği tarihe kadar

zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin olarak

Yargıtay HGK tarafından ortaya konulan tespitler ve başvurucunun buna ilişkin

sunmuş olduğu iddialar derece mahkemelerince dikkate alınmamıştır.

67. Bu durumda somut olayda derece mahkemeleri kararlarının

başvurucunun davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyette olan iddia ve

itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli ve uygun bir gerekçe içermediği

anlaşılmaktadır. Nihayetinde başvuruya konu davada başvurucu, taşınmazın

sonradan sit alanı olarak ilan edilmesinin kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği

yoluyla edinilmesine engel olmadığını ve buna bağlı olarak iddialarının

Yargıtay HGK kararıyla da tevsik edildiğini ileri sürerek iddialarını somut bir

temele dayandırmıştır. Ancak mahkeme kararında başvurucunun iddia ve

itirazlarının dayandığı olgular karşılanmamıştır.

68. Buna göre idari ve yargısal sürecin bütününe bakıldığında

mülkiyet hakkının korunmasında usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine

getirilmediği, başvurucunun bu güvencelerden yararlandırılmadığı sonucuna

varılmıştır. Bu sebeple mülkiyet hakkı ile müdahalenin dayandığı kamu yararı

arasında olması gereken adil denge başvurucu aleyhine bozulmuş olup mülkiyet

hakkına yapılan müdahale ölçüsüzdür.

69. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence

altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

70. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1)

Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da

edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2)

Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili

mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan

hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava

açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,

Anayasa Mahkemesi'nin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

71. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin

ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın veya işlemin

ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu

maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer

tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet

Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, § 55).

72. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna

göre ihlal; idari eylem ve işlemler, yargısal işlemler veya yasama

işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim

yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Mehmet Doğan, § 57).

73. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda 6216

sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendi uyarınca kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için

yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye

gönderilmesine hükmedilir (Mehmet Doğan, §

58).

74. Buna göre Anayasa Mahkemesince ihlalin tespit edildiği

hâllerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece

mahkemelerine değil ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine

bırakılmıştır. Derece mahkemeleri ise Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında

belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri

yapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan,

§ 59).

75. Başvurucu tazminat ve yeniden yargılama yapılması talebinde

bulunmuştur.

76. Somut olayda; başvurucunun zilyetlikle kazanma koşulları

gerçekleşen ancak arkeolojik sit alanı ilan edilen taşınmazın Hazine adına

tescili nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetine yönelik

olarak başvuru konusu Kadastro Mahkemesi kararının başvurucunun -davanın

sonucuna etkili olabilecek mahiyette olan ve Yargıtay HGK kararları yoluyla da

tevsik edilmiş olan- iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli ve

uygun bir gerekçe içermediği, kadastro tespiti işlemine karşı mülkiyet hakkının

korunması bağlamında usule ilişkin güvencelerden başvurucunun

yararlandırılmadığı tespit edilmiştir.

77.Bu durumda ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden

yargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan farklı ve bireysel

başvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2)

numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir.

Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce yapılması gereken iş,

öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılmasından ve

Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında

belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple

kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye

gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

78. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 239,50 TL harç ve 2.475

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.714,50 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyethakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Cide

Kadastro Mahkemesine (E.2012/6, K.2013/49) GÖNDERİLMESİNE,

D. 239,50 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.714,50 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve

Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

24/10/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

SONUÇ / HÜKÜM

KARAR

Başkan

:

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Burhan ÜSTÜN

Kadir ÖZKAYA

Yusuf Şevki

HAKYEMEZ

Raportör : Heysem KOCAÇİNAR Başvurucu : Kemal YILMAZ Vekili : Av. Seyfettin CİVELEKOĞLU

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm, E. 2016/6320, 24 Ekim 2019 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Başvuru Konusu Olayın
  7. B. Başvuruya Konu
  8. IV. İlgili Hukuk
  9. A. Ulusal Hukuk
  10. B. Uluslararası Hukuk
  11. B. No: 48321/99, 23/1/2002, § 121; Fener Rum
  12. V. İnceleme Ve Gerekçe
  13. A. Başvurucunun İddiaları
  14. B. Değerlendirme
  15. VI. Hüküm
  16. A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL
  17. C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin
  18. E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve
  19. F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  20. Gökcan
  21. Özgüldür
  22. Hakyemez
  23. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Birinci Bölüm
Başvuru No
2016/6320
Tarih
24 Ekim 2019

İlgili Kararlar

  • İbrahim Tuncer Başvurusu (B. No: 2016/15305)
  • Hasan Fırat Başvurusu (B. No: 2015/9496)
  • Erbil Tuşalp Başvurusu (B. No: 2015/2595)
  • Nihat Evren Toprak Başvurusu (B. No: 2016/9326)
  • Şinasi Umaz Başvurusu (B. No: 2016/40621)
  • Abuzer Demir ve Aslı Peksezer Başvurusu (B. No: 2016/73556)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.