İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /Genel Kurul

ANAYASA MAHKEMESİ · GENEL KURUL

KARAR

Orhan Yüksel Başvurusu (B. No: 2013/604)

1. Başvuru, miras yoluyla intikal eden taşınmazlar üzerine

Başvuru No2013/604Tarih10 Aralık 2015Okuma27 dk · 5.465 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul Orhan Yüksel Başvurusu

Karar tarihi
10 Aralık 2015
Başvuru Numarası
2013/604
R.G. Tarih ve Sayı
14/1/2016-29593
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

5.465 kelime·27 dk okuma·23 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, miras yoluyla intikal eden taşınmazlar üzerine

yapılan gecekonduların sahiplerince açılan olağanüstü zamanaşımı ile zilyetliğe

dayalı tapu iptal ve tescil davalarının kabulüne karar verilmesi nedeniyle

mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru, 21/1/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan

yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin

bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 21/4/2014 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 18/7/2014 tarihinde, kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvuru belgelerinin

bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar

verilmiştir.

5. Bakanlığın 19/9/2014 tarihli görüş yazısı 30/9/2014 tarihinde

başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular Bakanlığın cevabına karşı

beyanlarını 14/10/2014 tarihinde yasal süresi içinde ibraz etmişlerdir.

6. İkinci Bölümün 19/11/2015 tarihinde yaptığı toplantıda

başvurunun, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması

gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün

28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve ekleri ile dava dosyasında yer aldığı

şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, babasının 13/12/1956 tarihinde vefatı ile bağ

vasfında olan taşınmazların tek mirasçısı olduğunu, 1970'li yıllardan sonra bu

taşınmazlar üzerine üçüncü kişiler tarafından gecekondu tabir edilen evler inşa

edildiğini, 1989 ve 1998 yıllarında yapılan imar çalışmaları neticesinde

taşınmazların arsa vasfına kavuştuğunu ve 20/6/2000 tarihinde adına tescil

edildiğini belirtmiştir.

9. Gecekondularda mukim üçüncü kişilerce, 27793 ada 2, 27804 ada

1 ve 2, 27820 ada 1 sayılı parsellerin 20/6/2000 tarihinde intikaline kadar 20

yıldan fazla süreyle koşullarına uygun olarak tasarruf edildiği, tapu

kayıtlarının değerini yitirdiği ileri sürülerek tapu iptali ve tescil talebiyle

14/9/2001 tarihinde başvurucu aleyhine Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesinde

(Mahkeme) dava açılmıştır.

10. Mahkeme, 20/3/2003 tarihli ve E.2001/517, K.2003/164 sayılı

kararı ile kazandırıcı zamanaşımı süresinin imar düzenlemesine kadar

gerçekleşmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

11. Temyiz üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 1/10/2003 tarihli

ve E.2003/4114, K.2003/6018 sayılı ilamı ile hükmün davacılar lehine

bozulmasına karar vermiştir.

12. Başvurucu aleyhine, 1066 ada 21 parsel sayılı taşınmazın

tapu iptali ve tescili talebiyle Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan

2001/811 esas sayılı dava dosyasının asıl dosya ile birleştirilmesine karar

verilmiş; başvurucu birleşen davada tüm davacılar aleyhine menimüdahale

davası açmıştır.

13. Mahkeme, 11/9/2008 tarihli ve E.2003/856, K.2008/291 sayılı

kararında "1966 ada 22 parsel iken

değişik tarihteki imar uygulaması sonucu 27804 ada 1,2 parseller olarak intikal

gören taşınmazlarda davacı N.Y., D. K., A. K., H. Ü., G K.’un

1974 yıllarından başlayan zilyetliklerinin kesintiye uğramaksızın nizasız

herhangi bir mahkeme olmaksızın intikal tarihi olan 20.06.2000 tarihine kadar

devam ettiği, halen bu yerlerin kullanımlarında olduğu, Medeni Kanun’un 713/2

maddesinde belirlenen 20 yıllık sürenin dolmuş olduğu, bir kısım yerlerin yolda

kaldığı bilirkişi ve krokide yer alan kısımların Çankaya Belediye Başkanlığı

imar ve şehircilik müdürlüğü yazılarına göre ifrazlarının mümkün olmadığı hisse

tescilini de davacıların kabul ettiği, zilyetliğe dayalı kullanım sebebi ile men'i müdahale şartları oluşmadığı"

gerekçesiyle davacılar lehine davanın kısmen kabulüne, birleşen dava yönünden

diğer davacılar lehine davanın kısmen kabulüne ve başvurucunun davacıların menimüdahalesi talepli karşı davasının reddine karar

vermiştir.

14. Temyiz istemi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 14/4/2009

tarihli ve E.2009/553, K.2009/1857 sayılı ilamı ile "tapu maliki Hilmi Yüksel’in 13.12.1956 ölüm tarihinden ikinci

imar uygulamasının yapıldığı 23.3.1998 ve intikal tarihi olan 20.6.2000

tarihine kadar davacılar lehine kazanma koşullarının oluşmasına, Çankaya 5.

Bölge Tapu Sicil Müdürlüğünün 2.4.2002 tarihli karşılık yazısına ve dosya

arasında bulunan tapu kayıtlarına göre öncesi 1966 ada 22 kadastro parseli olan

dava konusu taşınmazın 20.1.1989 tarihli birinci imar uygulamasında 25693 ada

1,2,3,4,5,6,7,8,9 ile 25695 ada 1 ve 25687 ada 8 parsellerin oluşmasına,

23.3.1998 tarihli ikinci imar uygulamasında 27804 ada 1,2 ve 5 parsellerin

oluşmasına, dava konusu taşınmaz bölümlerinin ilk imar uygulamasında zemindeki

yerlerinin ve maliklerinin değişmemiş olmasına, bir bölümünün imar yolunda

bırakıldığı ikinci imar uygulamasına kadar TMK.’nun

713/2. maddesine göre davacılar lehine kazanma koşullarının oluşmasına, bir

kısım teknik bilirkişi raporlarındaki yüzölçümü hatasının düzenleme ortaklık

payının (DOP) hesaba katılmamış olmasından kaynaklandığı anlaşılıp sonradan

düzeltildiği" gerekçesiyle usul, yasa ve bozma gereklerine

uygun tapu iptal ve tescil davasının kabule ilişkin bölümü ile karşı

davacıların açtıkları el atmanın önlenmesi ve yıkım davasının esasının reddine

ilişkin hüküm bölümlerinin onanmasına karar vermiştir. Davacı N.Y. ile birleşen

dosyanın davacıları N.E., A.E., S. E., A.K. ile H. Ü.nün

tespit davalarına ilişkin ise dosya içeriğine, somut olayın koşullarına, imar

uygulamasına göre bu yerlerin tespitinin istenmesinde davacıların hukuki yararı

bulunduğu, taraf teşkili sağlandıktan sonra yasal hasım durumundaki Hazine ve

Belediyenin bildirmesi hâlinde deliller toplanıp, tartışılıp, değerlendirilerek

tespit koşullarının oluşması durumunda adı geçen davacıların tespit

isteklerinin kabulüne karar verilmesi gerekirken değişik gerekçelerle tespit

isteklerinin reddine karar verilmesi doğru görülmediğinden kararın buna ilişkin

bölümünün bozulmasına karar verilmiştir.

15. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 8/10/2009

tarihli ve E.2009/4032, K.2009/4630 sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

16. Bozma sonrası yargılamaya devam eden Mahkeme, 27/5/2010

tarihli ve E.2009/380, K.2010/249 sayılı kararı ile Yargıtay ilamı

doğrultusunda davanın kabulüne karar vermiştir.

17. Başvuruya konu Mahkeme kararına dayanak olan 22/11/2001

tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 713. maddesinin ikinci fıkrasında

yer alan "ölmüş ya da"

kelimeleri Anayasa Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli ve E.2009/58, K.2011/52

sayılı kararıyla Anayasa'nın 2. ve 35. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal

edilmiş ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiştir. Yürürlüğü durdurma

kararı 2/4/2011 tarihli ve 27893 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanmıştır.

18. İlk Derece Mahkemesinin K.2010/249 sayılı kararı, aynı

Dairenin 19/12/2011 tarihli ve E.2010/6729, K.2011/7299 sayılı ilamı ile

onanmıştır.

19. Karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 26/11/2012 tarihli ve

E.2012/2445, K.2012/11143 sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

20. Karar 24/12/2012 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

21. Başvurucu 21/1/2013 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

22. 4721 sayılı Kanun’un “Olağanüstü

zamanaşımı” başlıklı (17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk

Medeni Kanunu’nun 639 maddesiyle benzer) 713. maddesi şöyledir:

“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı

davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde

bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki

mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.

Aynı

koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce (…)

[“Bu fıkrada yer alan “…ölmüş ya da …” kelimeleri Anayasa Mahkemesi’nin

17/3/2011 tarihli ve E.:2009/58, K.: 2011/52 sayılı Kararıyla iptal

edilmiştir.”] hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan

taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi

de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının

tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye

ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin

mirasçılarına karşı açılır.

Davanın konusu, mahkemece gazeteyle bir defa

ve ayrıca taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa

ilân olunur.

Son ilândan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki

koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz

yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar

verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda

kazanılmış olur.

Davalılar ve itiraz edenler, aynı davada kendi

adlarına tescile karar verilmesini isteyebilirler. Kararda, tescili istenilen

taşınmazın niteliği, yeri, sınırları ve yüzölçümü belirtilir ve karara,

uzmanlarca düzenlenen teknik bilgileri içeren krokisi de eklenir. Özel kanun

hükümleri saklıdır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

23. Mahkemenin 10/12/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,

başvurucunun 21/1/2013 tarihli ve 2013/604 numaralı bireysel başvurusu

incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

24. Başvurucu, murisinden intikal eden taşınmazlar üzerine

1970'li yıllarda gecekondu tabir edilen inşaatlar yapıldığını, bu inşaat

sahiplerince olağanüstü zamanaşımı ile zilyetliğe dayalı tapu iptal ve tescil

davaları açıldığını; Mahkemenin, miras hakkını göz önünde bulundurmayarak

aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davasının kabulüne karar verdiğini

belirterek Anayasa’nın 35. maddesinde tanımlanan mülkiyet ve miras haklarının

ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin giderilmesi için duruşma, keşif ve

bilirkişi incelemesi yapılarak kendisine 1.600.000 TL maddi tazminatın

yargılama giderleriyle birlikte ödenmesini talep etmiştir.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

25. Başvuruya konu edilen bir kısım taşınmazlara ilişkin dava,

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 14/4/2009 tarihli kararıyla Anayasa Mahkemesinin

bireysel başvuruları kabul etmeye başladığı 23/9/2012 tarihinden önce

kesinleştiğinden inceleme konusu yapılmamıştır. Başvurucunun Yargıtay 8. Hukuk

Dairesinin 26/11/2012 tarihli kararıyla kesinleşen davaya konu ettiği

taşınmazlar yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası açıkça dayanaktan

yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden

herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle 26/11/2012 tarihli karar ile

kesinleşen konuyla sınırlı olarak başvuruya ilişkin kabul edilebilirlik kararı

verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

26. Başvurucu, murisinden kalan taşınmazın olağanüstü zamanaşımı

nedeniyle başkaları adına kaydedilmesine karar verildiğini, dayanılan Kanun

hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından mülkiyet hakkına aykırı olduğu

gerekçesiyle iptal edildiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmektedir.

27. Bakanlık, başvurucunun mülkünün elinden çıkmasına üçüncü

kişilerce açılan dava sonucunda karar verildiği, devletin bir müdahalesinin

bulunmadığı ancak devletin etkili iç hukuk yolları ihdas etmek gibi pozitif

yükümlülüklerinin bulunabileceği yönünde görüş bildirmiştir.

28. Başvurucu ise Bakanlığın görüşüne karşı; bilirkişi raporuyla

taşınmazlarının tamamının tarım arazisi olarak nitelendirildiğini, davanın

kısmen kabul edilebilmesi mümkün olduğu hâlde reddedildiğini, bu nedenle

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini beyan etmiştir.

29. Anayasa’nın “Mülkiyet

Hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

30. Anayasa'nın “Temel hak ve

hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

31. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) Ek (1) No.lu

Protokol’ün “Mülkiyetin korunması”

kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk

dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak

kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun

genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin

kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da

başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli

gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

32. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye, başkasının hakkına zarar vermemek ve

yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği

gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf etme olanağı veren bir

haktır. Anayasa’ya göre bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla

sınırlama getirilebilir. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının mutlak

bir hak olmadığı ve kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceği belirtilmiştir

(Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B.

No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 28, 32).

a. Müdahalenin Niteliği

33. Bireysel başvuru, devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş ikincil bir koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirlerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava, sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

34. Mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde

kullanılabilmesi, yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı olmayıp

özellikle başvurucuların kamu makamlarından meşru beklentilerinin olduğu

tedbirler ile mülkünden etkili bir biçimde yararlanabilmeleri arasında doğrudan

bir bağ bulunduğu durumlarda ayrıca pozitif koruma önlemlerinin de alınması

gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §

134).

35. Bunun yanında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ulusal

makamların iç hukuk ve olaylara ilişkin yorumunun açık biçimde Sözleşme

değerleriyle uyumsuz ve keyfî olmaması gerektiğini, ulusal mahkemelerin de iç

hukuku yorumlarken AİHM’in yorumladığı şekliyle Sözleşme’ye en uygun yorumu tercih etmeleri gerektiğini

vurgulamaktadır (Pla ve Puncernau/Andora,

B. No: 69498/01, 13/7/2004, §46,059,062).

36. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan

engelleri kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için

gerekli şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsedilmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 38).

37. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında bulunan temel

haklara özel hukuk kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu bireylerin

haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı mülkiyet hakkının

korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan müdahalelere karşı

özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle bireylerin koruma talep

edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan

hakları arasında tercih yaparken mahkemelerce Anayasa’ya uygun yorumla temel

hakların korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu

ihdas ederek adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturarak

üzerine düşen görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye Emekliler Derneği, § 39).

38. Anayasa’nın 35. maddesi ve (1) No.lu Protokol’ün 1. maddesi

benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenleme de üç

kural ihtiva etmektedir. Sözleşme’nin ilk cümlesi herkese mülkünden barışçıl

yararlanma hakkı verirken Anayasa daha geniş manada mülkiyet hakkını

tanımaktadır. Düzenlemelerin ikinci cümleleri ise kişilerin hangi koşullarda

mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere ait mülkiyetin hangi

koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No:

2013/1301, 30/12/2014, § 46).

39. Her iki düzenlemenin üçüncü cümleleri ise mülkiyetin

kullanımının kontrolü ya da düzenlenmesine ilişkindir. Anayasa’nın 35.

maddesinin son fıkrası mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı

olamayacağı şeklinde hakkın kullanımına ilişkin genel bir ilkeye yer verirken Sözleşme’ye Ek (1) No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci

fıkrası devletlere mülkiyeti kamu yararına düzenleme yetkisi tanımakta ve

vergiler, diğer katkılar ile cezaların tahsili konusunda gerekli gördükleri

yasaları uygulama konusundaki haklarını saklı tutarak taraf devletlerin genel

yarara uygun olarak “mülkiyetin kullanımını kontrol” yetkisine sahip

olduklarını kabul etmektedir. Bununla beraber Anayasa’nın birçok maddesi ilgili

olduğu hususta devlete mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da mülkiyeti

düzenleme yetkisi vermektedir (Necmiye

Çiftçi ve diğerleri, § 47).

40. AİHM’e göre ikinci ve üçüncü

kurallar, mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesi şeklinde ifade edilen birinci

kuralın özel görünüm şekilleridir ve bu nedenle genel nitelikli birinci kuralın

ışığı altında anlaşılmaları gerekmektedir (James

ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, §

37).

41. Somut olayda başvurucu, murisinden kalan taşınmaza ilişkin

olarak üçüncü kişilerce olağanüstü zamanaşımı nedeniyle açılan tescil davasında

Mahkemece, 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesinde yer alan zamanaşımı süreleriyle

ilgili genel hükmün uygulanması sonucu dava konusu taşınmaz parçalarında

mülkiyet hakkını kaybetmiştir. Bahsedilen hüküm, 4721 sayılı Kanun’un eşya

hukukunu düzenleyen dördüncü kitabının taşınmaz mülkiyetini düzenleyen ikinci

bölümünde yer almakta olup başka amaçların yanında taraflar arasında toprak

mülkiyeti ve kullanımı konusundaki zamanaşımı sürelerini düzenlemek amacıyla

getirilmiştir. Devletin bu düzenlemedeki amacı kişileri kamu yararı gereği

mülklerinden mahrum bırakmak olmayıp yirmi yıldan uzun süre fasılasız ve

nizasız kullanılan taşınmazın mülkiyet hakkının kime ait olduğunun düzenlenmesi

olduğundan somut başvurunun, devletin mülkiyetin kullanımının kontrolü ya da

mülkiyeti düzenleme yetkisi kapsamında mülkiyet hakkının üçüncü kuralı

çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir.

b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

i. Kanunilik

42. Başvurucu, 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesinde yer alan “ölmüş” kelimesinin 17/3/2011 tarihli

Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edildiğini, bu nedenle murisinden kalan

taşınmazının başkası adına tescilinin kanuni olmadığını iddia etmiştir.

43. Anayasa’nın 35. ve 13. maddeleri mülkiyet hakkına

getirilecek sınırlamaların kamu yararı amacıyla ve kanunla yapılması

gerektiğini hüküm altına almaktadır. AİHM, yasada öngörülen koşulları, bir

diğer ifadeyle hukukiliği geniş yorumlayarak istikrar kazanmış yargı

kararlarına dayanan içtihat yoluyla geliştirilmiş ilkelerin de hukukilik

şartını karşılayabildiğini kabul ederken (Malonei/İngiltere, B. No: 8691/79, 2/8/1984, §§ 66-68) Anayasa, tüm

sınırlandırmaların mutlak manada kanunla yapılacağını öngörerek Sözleşme’den daha geniş bir koruma sağlamaktadır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 31).

44. Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da

bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebilecekleri kadar hukuki belirlilik

taşıması, bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp

sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 39).

45. “Belirlilik” ilkesi yalnızca yasal belirliliği değil, daha

geniş anlamda hukuki belirliliği ifade etmektedir. Erişilebilir, bilinebilir ve

öngörülebilir olmak gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla

yasalar, mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki

belirlilik sağlanabilir. Asıl olan, muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında

belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün

kılacak bir normun varlığıdır (AYM, E.2009/9, K.2011/103, 16/6/2011).

46. Anayasa'nın 153. maddesinin ikinci fıkrası gereği, Anayasa

Mahkemesince iptal edilen kanun hükmü, iptal kararının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte, Anayasa Mahkemesince daha

ileri bir tarih belirlenmiş ise belirlenen tarihte yürürlükten kalkacaktır.

Aynı maddenin dördüncü fıkrası gereği ise Anayasa Mahkemesi iptal kararları

geriye yürümeyecektir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesince iptal edilen bir kanun

hükmü, iptal kararının yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla yürürlükten kalkacak

ve iptal kararları geriye yürümeyeceği için de bu kanun hükmüne göre tesis

edilmiş işlemler geçerliliklerini sürdürecektir. Nitekim AİHM de hukuki

kesinlik ilkesi gereği anayasa mahkemelerinin iptal kararlarının geriye dönük

olarak haklar tesis etmeyeceğini belirtmiştir (Benzer yöndeki AİHM kararları

için bkz. H.R./Almanya, B. No:

17750/91, 30/6/1992; J.R./Almanya,

B. No: 22651/93, 18/10/1995; Mika/Avusturya,

B. No: 26560/95, 26/6/1996).

47. Somut başvuruya konu davada Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin

17/3/2011 tarihli iptal kararından önce 11/9/2008 tarihli kararıyla 14/9/2001

tarihinde açılan davada dava sürecinde yürürlükte olan 4721 sayılı Kanun’un

713. ve mülga 743 sayılı Kanun’un 639. maddelerinde yer alan hükümlere

dayanarak başvurucunun murisinin 1956 yılında vefat ettiğini, davacıların 1974

yılından itibaren taşınmazı nizasız olarak 2000 yılına kadar kullandıklarını,

başvurucunun taşınmazı 2000 yılında adına kaydettirdiğini tespit ederek

davacılar lehine olağanüstü zamanaşımı nedeniyle tescil koşullarının oluştuğu

kanaatine ulaşmış ve taşınmazın davacılar lehine tesciline hükmetmiştir.

Yargıtay tarafından yapılan son temyiz yargılamasında ise Daire, bahsedilen

koşulların dava tarihi itibarıyla oluştuğunu gözeterek Anayasa Mahkemesi iptal

kararını dava konusu olaya uygulamamıştır.

48. Somut davada uygulanan 4721 sayılı Kanun’un 713. ve mülga

743 sayılı Kanun’un 639. maddelerinde yer alan hükümler erişilebilir,

bilinebilir ve muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür

sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak nitelikte olup Anayasa

Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli iptal kararına kadar hüküm ifade ettikleri

açıktır. Anayasa Mahkemesi iptal kararı ise geçmişe dönük olarak başvurucu

lehine bir hak doğurmamaktadır.

49. Bu durumda mevcut düzenlemelerin, başvurucuların mevcut

koşullarda makul kabul edilebilecek bir ölçüde davranışlarının sonuçlarını dava

tarihi itibarıyla öngörmelerini sağlamaya yetecek hukuki belirlilik taşıdığının

ve müdahalenin hukuki dayanağının yeterli açıklıkta bulunduğunun kabulü

gerekir.

ii. Meşru Amaç

50. Kamu yararı kavramı, genel bir ifadeyle özel veya bireysel

çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Bütün

kamusal işlemler, nihai olarak kamu yararını gerçekleştirme hedefine yönelmek

durumundadır. Kamu yararı, doğası gereği geniş bir kavramdır. Yasama ve yürütme

organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararına olduğunu

belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Kamu yararı konusunda bir

uyuşmazlığın çıkması hâlinde ise uzmanlaşmış ilk derece ve temyiz yargılaması

yapan mahkemelerin uyuşmazlığı çözmek konusunda daha iyi konumda oldukları

açıktır. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinde, açıkça dayanaktan

yoksun veya keyfî olduğu anlaşılmadıkça yetkili kamu organlarının kamu yararı

tespiti konusundaki takdirine müdahalesi söz konusu olamaz (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, §§ 34, 35,

36).

51. Devlet, düzenlemelerle bireylerin taşınmaz mülkiyetlerini

sürdürmeleri için olumlu eylemlerde bulunmalarını zorunlu tutabilir. Birçok

ülkede bulunan olağanüstü zamanaşımı ile taşınmazın mülkiyetini veya mülkiyet

haklarının bir kısmını kazandırıcı düzenlemeler, taşınmaz üzerinde mülkiyet

haklarının kullanımında hukuki belirliliği sağlamaya yönelik olup bu tür

düzenlemeler açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemez sonuçlar

doğurmadığı sürece devletin takdir yetkisi içinde kabul edilmelidir (Benzer

yönde AİHM kararları için bkz. Denev/İsveç,

B. No: 12570/86, 18/1/1989; J.A. Pye (Oxford) Ltd. ve J.A. Pye

(Oxford) Land Ltd./Birleşik Krallık, B. No: 44302/02, 30/7/2007, §§

74, 83).

52. 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesiyle, ölmüş kişiye ait

taşınmazın 20 yıldan uzun bir süre davasız ve aralıksız kullanılması hâlinde

zilyet lehine tescil hakkı verilmektedir. Kanun koyucu, taşınmaz mülkiyeti ve

taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, kullanılarak ekonomiye katkı sağlanmasının

temin edilmesi amacıyla bu konudaki hukuki güvenliği ve belirliliği sağlamaya

dönük olarak ölmüş kişinin taşınmazını adına tescil ettirmeyen varisi ile

davasız ve aralıksız 20 yıl zilyetliği bulunan kişi arasında yarışan haklar

yönünden ikincisi lehine bir düzenleme yapmıştır.

53. 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesiyle hedeflenen 20 yıllık

olağanüstü zamanaşımı süresi öngören düzenleme, her ne kadar daha sonra Anayasa

Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilmiş ise de başvuru konusu dava, tarihi

itibarıyla meşru bir amaca yönelik olup söz konusu davada ilgili hükmün

uygulanmasıyla Anayasa Mahkemesinin 17/3/2011 tarihli iptal kararından önce

gerçekleşen müdahalenin kamu yararı amacı taşımadığı söylenemez.

iii. Ölçülülük

54. Anayasa’nın 35. maddesine göre kişilerin mülkiyet hakları

ancak kanunun öngördüğü usullerle ve kamu yararı gereği sınırlandırılabilir.

Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet

haklarının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile

bireyin hakları arasında adil bir denge kurulması gerekmektedir.

55. Ölçülülük ilkesi, “elverişlilik”, “gereklilik” ve

“orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, öngörülen

müdahalenin, ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını;

“gereklilik”, ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını

yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,

“orantılılık” ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç

arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, 19/12/2013, §

38).

56. AİHM; bireylerin, değeriyle orantılı makul bir bedel

ödenmeden mülklerinden mahrum edilmeleri hâlinde yapılan müdahalenin ölçülü

olmadığına hükmetmektedir. Bununla beraber Sözleşme ile korunan mülkiyet hakkı

her durumda tam bedelin ödenmesini güvence altına almamaktadır. Ekonomik reform

ya da sosyal adaleti gerçekleştirmek gibi geniş çaplı tedbirleri uygulamaya

yönelik istisnai durumlarda meşru kamu yararı amacıyla yoksun bırakılan

mülkiyetin piyasa değerinin altında ödeme yapılmasını ölçülülük ilkesine aykırı

bulmayabilmektedir (Sporrong ve Lönnroth/İsveç,

B. No: 7151/75, 72/52/75, 23/9/1982, § 69; James

ve diğerleri/Birleşik Krallık, § 54; Papachelas/Yunanistan, B. No: 31423/96, 25/3/1999, §

48; Lithgow ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No:

9006/80…, 8/7/1986 §§ 120,121).

57. Anayasa ve Sözleşme’de yer alan ve

yukarıda yer verilen üçüncü kurallar devlete, mülkiyetin kullanımı veya

mülkiyetten yararlanma hakkını kontrol etme ve bu konuda düzenleme yetkisi

vermektedir. Mülkiyetten yoksun bırakmaya göre daha geniş takdir yetkisi veren

düzenleme yetkisinin kullanımında da yasallık, meşruluk ve ölçülülük

ilkelerinin gereklerinin karşılanması kural olarak aranmaktadır (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz. Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010,

§§ 83, 84). Buna göre mülkiyet hakkının düzenlenmesi yetkisi de kamu yararı

amacıyla ve kanunla kullanılmalıdır. Bunun yanında ölçülülük ilkesi gereği

mülkiyetten yoksun bırakmada aranan tazminat ödeme yükümlülüğü, davanın

koşullarına bağlı olarak düzenleme yetkisinin kullanıldığı durumlarda

gerekmeyebilmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Depalle/Fransa, § 91).

58. Somut başvuruya konu davada taşınmazın mülkiyeti devlete

intikal etmemiş, özel kişiler arasında olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı hükmü

gereği el değiştirmiştir. Mülkiyetin devlete geçmediği kimi durumlarda da

bireylerin oluşan zararlarında devlete atfedilebilecek sorumluluklar

bulunabilir ve bu nedenle tazminat ödeme yükümlülüğü doğabilir. Bu konudaki

tespitin her davanın özel koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi

gerekmektedir.

59. Mülkiyetin kullanımını düzenleyen kanun ve uygulamaların da

elde edilmek istenen kamu yararıyla bireysel menfaatler arasında adil bir denge

kurması yani ölçülü olması gerekmekle birlikte mülkiyetten yoksun bırakan

uygulamalar gibi bireyin kişisel menfaati ile toplumun genel menfaati arasında

dengeyi sağlamak için her zaman tazminat ödenmesi gerekmez (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, § 65).

60. Somut başvuruya konu davada başvurucunun murisi 1956 yılında

vefat etmiş ancak başvurucu mirası devralmamış, dava konusu taşınmazı 1974

yılından itibaren burada gecekondu tabir edilen konutlar inşa eden kişiler

aralıksız ve davasız olarak kullanmışlardır. Başvurucu 2000 yılında taşınmazı

adına tescil ettirmiştir. Davacı kişilerin zilyetliğinin aralıksız ve davasız

olarak 1974 yılından 2000 yılına kadar sürdüğü konusunda bir uyuşmazlık

bulunmamaktadır.

61. 4721 sayılı Kanun’un çeşitli hükümlerinde taşınmaz malikinin

taşınmazına yapılan haksız müdahaleleri önleyici ve haksız kullanımı tazmin

edecek mekanizmalar düzenlenmiştir. Kanun’un 683. maddesinde malikin, malını

haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi

her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği belirtilmiştir.

Somut davada başvurucuya murisinden 1956 yılında kalan taşınmaz, 1974 yılından

2000 yılında kadar başkaları tarafından kullanıldığı hâlde başvurucu, bu

kişilerden kullanım bedeli talep edecek bir istihkak davası veya üçüncü

kişilerce el atmanın önlenmesi amacıyla bir dava açmamıştır. Başvurucu 20

yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak zamanaşımı süresini

kesme olanağına sahip olup bahsedilen süre, başvurucunun taşınmazın mülkiyetini

kaybetmemesi için taşınmazı kullanan üçüncü kişiler aleyhine dava açması ve bir

uyuşmazlık yaratması için yeterli bir süredir.

62. Aynı şekilde başvurucu, dava açmasa bile taşınmazları tapuda

mirasa dayanarak adına tescil ettirmek suretiyle de olağanüstü zamanaşımı ile

kazanmayı engelleyebilecek imkâna sahip olup bu haktan yaklaşık 46 yıl boyunca

yararlanmamıştır.

63. Taşınmazın mülkiyetinin devletin kusuru olmaksızın

olağanüstü zamanaşımı nedeniyle üçüncü kişilere geçtiği durumlarda devletin

tazminat sorumluluğunu kabul etmek taşınmazların kullanımı ve diğer mülkiyet

haklarında belirliliği sağlamaya yönelik zamanaşımı sürelerinin amacına aykırı

olacaktır. Bireylerin diğer özel kişilerin eylemlerine karşı haklarını korumak

için etkili hukuk yollarının bulunduğu bu durumlarda hak düşürücü sürelere

uymamalarından kaynaklanan kayıpları için devletin tazminat sorumluluğu

bulunduğu kabul edilemez.

64. Nitekim AİHM, benzer nitelikte bir başvuruda 12 yıllık

zamanaşımı süresi ile mülkiyet haklarının zilyet tarafından elde edilmesi

nedeniyle taşınmazı elinden çıkan başvurucunun şikâyetini, Birleşik Krallık’ta uzunca bir süredir yerleşik olan sistemin mevcudiyetine

işaret ederek bu tür düzenlemelerin, mevzuatı kabul edilemez duruma getirecek

kadar alışılmışın dışında sonuçlar doğurmadığı sürece devletin takdir alanı

içinde kaldığını kabul edip başvuranın 12 yıl boyunca dava açma imkânı

bulunduğunu gözeterek yerinde bulmamış ve mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine

karar vermiştir (J.A. Pye

(Oxford) Ltd. ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd./Birleşik

Krallık, §§ 83, 84, 85).

65. Bu durumda toprak mülkiyetinin; atıl kalmaması, kullanılarak

ekonomiye katkı vermesinin temin edilmesi amacıyla hukuki belirliliği sağlamaya

yönelik 20 yıllık olağanüstü zamanaşımı süresinin meşru amacı ile başvurucunun

mevcut hukuk sisteminde sahibi olduğu mirası devralma hakkını 46 yıl boyunca,

gecekondu sahipleri aleyhine dava açma hakkını ise 26 yıl boyunca kullanmayarak

dava konusu taşınmazın mülkiyetini kaybetmesi karşılaştırıldığında mülkiyet

hakkının gerektirdiği adil dengenin bozulmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

66. Belirtilen nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 35.

maddesinde güvence altına alınan mülkiyet haklarının ihlal edilmediğine karar

verilmesi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe

katılmamışlardır.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

A. Başvurunun KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet

hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh

KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Celal Mümtaz AKINCI’nın karşıoyları ve

OYÇOKLUĞUYLA,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına

OYBİRLİĞİYLE

10/12/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY GEREKÇESİ

Başvurucu hakkında ilk derece Mahkemesince verilen davanın reddi

kararında ve bunu onayan (akabinde de karar düzeltme işlemini reddeden)

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararında “norm” olarak 4721 sayılı Medeni Kanunu’nun

713. maddesinde yer alan “…ölmüş ya da” ibareleri

gerekçelere esas alınmışsa da; dava Yargıtay’da temyiz incelemesinde iken

Anayasa Mahkemesi’nin 17.3.2011 tarih ve E.2009/58, K.2011/52 sayılı kararı ile

iptal edilmiş ve bu iptal kararı yine henüz temyiz istemi hakkında bir karar

verilmeden 23.7.2011 tarih ve 28003 sayılı Resmi Gazete’de

yayımlanmış; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi ise yayımlanan bu iptal kararı

sonrasında 19.12.2011 tarihinde “ONAMA”

ve 26.11.2012 tarihinde ise “Karar Düzeltme İsteminin Reddi” kararı vermiştir.

Anayasa’nın 153.

maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi

Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve

yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 17.3.2011 tarihli iptal kararının her ne

kadar bir itiraz mahkemesince yapılmış başvuru üzerine somut norm denetimi

sonucu verilmiş bir karar olsa da gerek yukarda işaret edilen Anayasa hükmü,

gerek “hukuk devleti” ilkesi (Anayasa Madde 2) uyarınca, kesin hüküm halini

almamış tüm hukuki uyuşmazlıklara (davalara) derhal uygulanması gerekmektedir.

İlk derece mahkemesi kararının verildiği tarihte yürürlükte olan kural (Medeni

Kanunun 713. maddesindeki “…ölmüş ya da …” ibaresi), bu hükmün temyizi

aşamasında Resmi Gazete’de 23.7.2011 tarihinde

yayımlanan iptal kararıyla hukuk dünyasında geçerliliğini kaybettiği gibi;

kuralla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal tarihi (17.3.2011) itibariyle

YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI kararı da

verildiği dikkate alındığında, temyiz merciinin artık 23.7.2011 tarihi

itibariyle anılan önceki kuralı dikkate almadan temyiz incelemesini yapması icab ederdi. Esasen uygulamada gerek Danıştay gerek

Yargıtay’ın yerleşik uygulamasının bu doğrultu da olduğu görülmektedir. Oysa

davanın somutunda bu lazımeye riayet edilmeden temyiz inlemesi yapılmış ve önce

onama, akabinde de karar düzeltme isteminin reddi yolunda kararlar verilmiştir.

Bu suretle temyiz merciince tesis edilen kararlardaki vaki takdir zaafı,

sonuçta başvurucunun mülkiyet hakkının özünün ortadan kalkması sonucunu

doğurmuştur.

Açıklanan nedenlerle;

başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde belirtilen mülkiyet hakkının ihlâl

edildiği sonucuna vardığımızdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz

AKINCI

Erdal TERCAN

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin

GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Selami ER

Başvurucu

:

Orhan YÜKSEL

Vekili

:

Av. Şakir

Erkan GÖKSU

KARŞIOY YAZISI

1. Başvurucu, 1956 yılında vefat eden murisinden kalan

taşınmazları 20/6/2000 tarihinde kendi adına tapuya tescil ettirmiş, ancak aynı

taşınmazları 1974 yılından beri tasarruflarında bulunduran bazı kişiler

(gecekondu sahipleri) 14/9/2001 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesi

gereğince tapu iptali ve tescil talebiyle dava açmışlardır.

2. Taşınmazları tasarruflarında bulunduran kişilerin dava

açtıkları tarihte taşınmazların tapuda kayıtlı bir maliki bulunduğu ve bu

malikin (başvurucu) sağ olduğu açıktır. Bu nedenle TMK 713. maddesindeki

koşullara uygun olmayan talebin reddi gerekirken, olay 2000 yılından önceki

duruma göre değerlendirilerek, başvurucunun murisinin TMK 713. maddesinde

öngörülen yirmi yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu tarihte ölmüş olduğu

noktasından hareketle, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda

taşınmazların gecekondu sahipleri adına tesciline karar verilmiştir.

3. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, 713. maddenin ikinci

fıkrasındaki “ölmüş ya da”

ibaresini 17.3.2011 tarihli, Esas:2009/58, Karar:2011/52 sayılı kararıyla iptal

etmiş, bu karar Resmi Gazete’nin 23/7/2011 tarihli, 28003 sayılı nüshasında

yayımlanmıştır.

4. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen

yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı

organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar”.

5. Taşınmazlarda inşa edilen gecekondularda mukim kişilerin

açtığı dava, henüz karar düzeltme safhasında iken Anayasa Mahkemesinin ilgili

kararı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Buna göre, henüz

kesin hükümle sonuçlanmamış olan davanın, Anayasa Mahkemesinin “ölmüş” kelimesini iptal eden kararı

doğrultusunda sonuçlandırılması gerekmektedir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesi

kararlarının geriye yürümezliği ilkesi gereğince dava tarihinde uygulanabilir

olan “ölmüş” kelimesinin iptal

kararından sonra dahi geçerliliğini koruduğundan söz edilemez. Ancak

Yargıtay’ın onama kararı 19.12.2011,

karar düzeltme talebinin reddi kararı da 26.11.2012

tarihlidir.

6. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin “ölmüş”

kelimesinin Anayasa Mahkemesince iptali konusunda bir değerlendirmeyi ve

gerekçeyi de ihtiva etmeyen kararında bariz bir takdir hatası olduğu, bu

nedenle başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği kanaatindeyim.

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Serruh KALELİ

KARŞI OY

Başvurucu, miras yoluyla intikal eden taşınmazların işgali

suretiyle, üzerlerine yapılan gecekonduların sahiplerince açılan, olağanüstü

zamanaşımı ile zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescili davalarının kabulüne

karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikayet etmektedir.

Olayda uygulanacak Medeni

Kanun'un 713. maddesine göre, tapu kütüğüne kayıtlı olmayan veya malikinin kim

olduğunun tapu kütüğünden anlaşılamayan veya malikinin yirmi yıl önce ölmüş ya

da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan

taşınmazların olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetinin kazanılması

mümkündür.

Bu madde hükmüne göre, Tapu kütüğüne

kayıtlı bulunan ve malikinin kim olduğu bilinen taşınmazların mülkiyetinin,

olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı sonucu kazanılmasının mümkün olmadığı

açıktır.

TMK 713. maddesinin getiriliş

amaçlarından en önemlisi tapu kütüğünde kayıtlı olmayan veya malikinin kim

olduğu anlaşılamayan veya malikinin yirmi yıl önce ölmüş veya hakkında gaiplik

kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazların atıl kalmaması, kullanılarak ülke ekonomisine katkı

sağlamasını temindir. Ancak bu amaç temin edilirken mülkiyet hakkına müdahale

teşkil edecek uygulama ve yorumlardan kaçınılmalı, mülkiyet hakkının

korunmasına öncelik tanınmalıdır.

Başvuru konusu yargılama

sürecinde, Anayasa ve Kanun tarafından korunan tapuda kayıtlı mülkiyet

hakkının, zilyetlik yoluyla mülkiyet kazanımına tercih edildiği ve tapuda

kayıtlı mülkiyet hakkının ihlal edilerek, işgalci durumundaki gecekonduculara

zilyetliğe dayalı hak verildiği kanısındayım.

Olayda zilyetlik

mülkiyete nasıl tercih edilmiştir? Sorusunun cevabına gelince; TMK 713/2

fıkrasına göre hak sahibi olabilmek için öncelikle “maliki tapu kütüğünden

anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş

bir kimse....” olması gerekmektedir. Başvuruya konu

olayda ihtilaf konusu taşınmazlar başvurucunun babası Hilmi YÜKSEL adına

kayıtlıdır. Yani malikin tapu kütüğünden anlaşılamaması gibi bir durum söz

konusu değildir. Malik tapu kütüğüne göre Hilmi YÜKSEL, O'nun ölümü üzerine de

(TMK705/2 hükmüne göre) başvurucu Orhan YÜKSEL'dir.

Taşınmazlar üzerine gecekondu yapan “işgalciler”, tapu kütüğünde bir araştırma

yapmış olsalardı, dava konusu taşınmazların malik hanesinin boş olmadığını,

tapuda malik hanesinde Hilmi YÜKSEL'in adının

bulunduğunu, Hilmi YÜKSEL'in ölümü üzerine de TMK

705/2 uyarınca taşınmazların başvurucu Orhan YÜKSEL'e

intikal etmiş olduğunu anlayacaklardı.

TMK 705. maddesi, “Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması” başlığını

taşımaktadır. 705. maddesinin birinci fıkrasında taşınmaz mülkiyetinin tescil

ile kazanılacağı, (bu başvuru açısından önemli olduğunu düşündüğümüz) ikinci

fıkrasında ise, “MİRAS, mahkeme

kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri

ile kanunda öngörülen diğer hallerde MÜLKİYET TESCİLDEN ÖNCE KAZANILIR. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf

işlemleri yapabilmesi mülkiyetin tapu siciline tescil edilmiş olmasına bağlıdır.”

denilmektedir. 705 son hükmüne göre malik Orhan'ın, satış, kira, ipotek vb. tasarrufi işlemleri yapabilmesi için mülkiyetin tapu

kütüğüne tescil edilmiş olması aranmaktadır. Yani

başvurucu Orhan'ın mülkiyeti kazanması için tescil şart değildir. Çünkü kendisi

babasının ölümüyle malik olmuştur. Gecekonducular tapuda araştırma

yapmış olsalardı işgal ettikleri taşınmazların maliki bulunduğunu bu kişinin de

Orhan YÜKSEL olduğunu bilebilecek durumdaydılar.

Taşınmazların

gecekonducular adına tesciline karar veren Asliye Hukuk Mahkemesi ihtilaf

konusunda karar verirken, “maliki yirmi yıl önce ölmüş” ibaresini lafzi yorumla

değerlendirmiş, TMK 705/2 fıkrasını dikkate almadan karar vermiş, Yargıtay da

bu yoruma katılmıştır. TMK 705/2 hükmüne göre muris Hilmi'nin ölmesi üzerine taşınmazların MALİKİ mirasçı (başvurucu)

Orhan olmuştur. Yani tapuya kaydedilmemiş

olmakla beraber MALİK SAĞDIR. Yirmi yıl önce ölmüş bir malik yoktur. İhtilafa

uygulanan TMK 713/2 hükmünün lafzi olarak ve 705/2 dikkate alınmadan

yorumlanıp, uygulanmış olması başvurucunun mülkiyet hakkının ihlaline neden

olmuştur. Örneğin dava konusu taşınmazların tapu kütüğünün malik hanesinde,

baba adı, sülale ismi ya da soyadı olmadan sadece “Hilmi” yazılı olsaydı, “Hilmi”nin kendisinin ve mirasçısının kim olduğunun

anlaşılamaması durumunda yirmi yıllık kazandırıcı zamanaşımı da geçmişse TMK

713/2 uyarınca zilyetlerin adına tescili doğru olurdu.

713/2

deki “ölmüş” ibaresi olayımızda olduğu gibi yanlış yorumlara ve hak kaybına

neden olduğundan mahkememiz tarafından iptal edilmiştir. Ancak iptal kararları

geriye yürümediğinden başvurucunun bu karardan yararlanması mümkün olamamıştır.

Kanaatimce 713/2 deki “ölmüş” ibaresi iptal edilmeseydi dahi yukarıda arz

edilen nedenlerle, başvurucu Orhan babası Hilmi'nin vefatı üzerine tek

mirasçı olduğu için TMK 705/2 hükmüne göre mirasın intikaliyle başvuruya konu

taşınmazların mülkiyetini kazanmıştır. Maliki

bulunan bir taşınmazın da zilyetlik yoluyla iktisabı mümkün değildir. Somut

olayda tapu kütüğünde kayıtlı olmamakla beraber malikin araştırma ile kim (başvurucu

Orhan Yüksel) olduğu anlaşılabilir durumda olduğundan, Asliye Hukuk Mahkemesi

ve ardından Yargıtay kararı, başvurucunun mülkiyet hakkının ihlaline neden

olmuştur. Yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesi

gerekirdi.

Sunulmaya çalışılan nedenlerle, “mülkiyet

hakkının ihlal edilmediği” yolundaki çoğunluk görüşüne katılmadım.

Üye Osman Alifeyyaz PAKSÜT Üye Celal Mümtaz AKINCI

Anayasa Mahkemesi Genel Kurul, E. 2013/604, 10 Aralık 2015 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. B. No: 7151/75, 72/52/75, 23/9/1982, § 69; James
  12. B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet
  13. C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına
  14. Oybirliğiyle
  15. Karşı Oy Gerekçesi
  16. Yıldırım
  17. Özgüldür
  18. Kömürcü
  19. Altan
  20. Akıncı
  21. Topal
  22. M. Emin KUZ
  23. Gökcan
  24. Karşıoy Yazısı
  25. Karşı Oy
  26. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
Genel Kurul
Başvuru No
2013/604
Tarih
10 Aralık 2015

İlgili Kararlar

  • Yavuz Durmuş ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6574)
  • Şariye Aslan Başvurusu (B. No: 2014/1024)
  • Yasin İlgin ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/5815)
  • C.k. Başvurusu (B. No: 2013/8728)
  • Mehmet Reşit Arslan Başvurusu (B. No: 2013/750)
  • Volkan Aydın Başvurusu (B. No: 2013/9619)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.