İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Öznur Çiçek Bildik Başvurusu (B. No: 2013/6595)

1. Başvuru; genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) içeren

Başvuru No2013/6595Tarih21 Nisan 2016Okuma43 dk · 8.676 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Öznur Çiçek Bildik Başvurusu

Karar tarihi
21 Nisan 2016
Başvuru Numarası
2013/6595
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

8.676 kelime·43 dk okuma·15 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) içeren

ürünlerle ilgili olarak Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Anayasa, kanun

ve uluslararası sözleşmeler uyarınca üzerine düşen görevlerini yerine

getirmeyerek ağır hizmet kusuru işlediği gerekçesiyle açılan tam yargı

davasının reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve

geliştirilmesi hakkının, davanın heyet hâlinde incelenmesi gerekirken tek hâkim

tarafından ele alınması nedeniyle kanun yolu merciinin değişmesi ve

yargılamanın heyet hâlinde yapılmaması nedeniyle kanuni hâkim güvencesinin

ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/8/2013 tarihinde Orhangazi Asliye Hukuk Mahkemesi

vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 31/10/2014 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 5/1/2015 tarihinde, başvurunun kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 6/3/2015 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

13/3/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın

görüşüne karşı beyanlarını 17/3/2015 tarihinde ibraz etmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. 11/11/2009 tarihli bir ulusal gazetede “İlk 20’sinin 8’inden GDO çıktı” başlıklı

haber yayımlanmış ve haber içeriğinde “Gıdada

GDO denetimi için alınan numunelerin ilk 20’sinin 8’inden GDO çıkmasıyla

ithalatta tam bir kaos yaşanıyor.”, “Dün

GDO analizinden gelen ilk 20 numuneden 8’inde GDO çıkması, “Yıllardır GDO’lu ürünleri tüketiyoruz savının ne kadar gerçek

olduğunu kanıtlamış oldu.” şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Yine

20/11/2009 tarihinde yayımlanan “İthal

edilen mısırlar, soyalar limanlarda kalınca GDO yönetmeliği ertelendi”

başlıklı bir başka haberde “Genetiği

değiştirilmiş organizmalı ürünlerle ilgili yönetmelik 25 gün sonra değişti.

Yeni yönetmeliğe göre, GDO analizleri 1 Mart'ta başlayacak. O tarihe kadar

ithal edilen gıda ürünleri, geçtiğimiz 10 yılda olduğu gibi denetlenmeyecek.”

ifadeleri kullanılmıştır. GDO’lar ile ilgili yapılan

aynı tarihli bir başka haberde ise TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gıda

Enstitüsünde görevli olduğu belirtilen bir uzmanla yapılan söyleşinin ilgili

kısımları “Yapılan analizlerin sonuçları

istatistiksel çıkarımlar yapmak için yeterli değil, fakat laboratuarımıza

gelen örneklerin bazılarında özellikle mısır ve soya kökenli gıda maddelerinde GDO’ya rastlamaktayız.” şeklinde aktarılmıştır.

9. 25/5/2006 doğumlu bir çocuk annesi olan başvurucu; soya,

mısır ve pirinç gibi ürünlerin bebek mamalarında kullanıldığını, söz konusu

gazete haberlerinin yayımlandığı tarihte çocuğunun üç buçuk yaşında olduğunu,

ilgili haberler nedeniyle çocuğunun beslenmesi için kullandığı mamaların GDO

içeren ürünlerden olup olmadığı konusunda korku ve endişeye kapıldığını, GDO’lu ürünlerin insan sağlığına olumsuz etkileri konusunda

ulaştığı ve dava dilekçesi ekinde de örneklerini sunduğu çeşitli bilimsel

açıklamalar nedeniyle endişelerinin haklı olarak daha da arttığını; ham madde,

tohum ve nihai tüketim malzemesi olarak GDO’lu

ürünlerin ülkemize ithal edildiğini, birbirinden farklı ürünler olduğundan

insan sağlığına etkileri yönünden kategorik olarak tümünün güvenli kabul

edilemeyeceğini, her ürünün ayrı ayrı güvenlik testlerinden geçirilmesi

gerektiğini, Anayasa, kanun ve uluslararası sözleşmeler gereğince

vatandaşlarını bu ürünlerle ilgili olarak aydınlatma, bilgilendirme ve uyarma

görevi bulunan ilgili Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının bu görevini yerine

getirmediğini, dolayısıyla idarenin ağır hizmet kusurunun bulunduğunu ileri

sürerek 24/12/2009 tarihinde 6.400 TL manevi tazminat istemiyle Bursa İdare

Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır.

10. Bursa 3. İdare Mahkemesinin 22/1/2010 tarihli ve

E.2009/1111, K.2010/33 sayılı kararı ile dava yetki yönünden reddedilmiş ve

dava dosyasının yetkili Ankara İdare Mahkemesine gönderilmesine karar

verilmiştir.

11. Ankara 5. İdare Mahkemesinin 27/10/2010 tarihli ve

E.2010/308, K.2010/1494 sayılı kararı ile idari eylemler nedeniyle hakları

ihlal edilen kişilerin dava açmadan önce ilgili idareye başvurmalarının ve

idareden ön karar almalarının zorunlu olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin

eski adıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığına tevdi

edilmesine karar verilmiştir.

12. Dava dilekçesinin tevdi edilmesi üzerine Gıda Tarım ve

Hayvancılık Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünün 23/12/2010 tarihli

ve 48653 sayılı yazısı ile başvurucunun iddialarına cevap verilmiştir. Gıda

Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının cevap yazısının ilgili kısımları şöyledir:

“... Genetiği değiştirilmiş gıda ve yem maddelerinin ülkemize ithal

edilmesi, işlenmesi,ihracatı

ve denetimi ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi, yapılacak denetimler ve

denetim sonucu uygulanacak yaptırımlar için yasal dayanak oluşturulması

amacıyla, “Genetiği Değiştirilmiş Gıda ve Yem İthalatı, İşlenmesi, İhracatı ve

Denetimine Dair Yönetmelik” 26 Ekim 2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yönetmelik,

5179 sayılı Kanun, Kartagena Biyogüvenlik

Protokolü ve AB mevzuatı esas alınarak hazırlanmış olup, yönetmelik ile insan,

hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının

sağlanması, bilimsel olarak insan sağlığına zarar verme ihtimali bulunan

uygulamalara izin verilmemesi hedeflenmiştir.

Daha önceden GDO ile ilgili sadece beyan esası ile sınırlı bir kontrol

ve denetim öngörülürken, yönetmelikle bilimsel kriterlerle risk değerlendirme

şartı getirilerek daha ileri düzeyde bir denetim sağlanmıştır. Bu değerlendirme

neticesinde insan, hayvan ve çevre sağlığına uygunluğa dahil risk

değerlendirmeleri yapılıp karar verilmesi hüküm altına alınmıştır.

Ayrıca dilekçenizde ileri sürüldüğü gibi Bakanlıkça insan sağlığı ve

gıda güvenliği açısından yapılan denetimlerle ilgili bir gecikmede söz konusu

değildir. Çünkü ithal edilen bitkisel ve hayvansal gıda maddelerinin

ithalatında orijin ülke ve/veya yükleneceği ülkenin yetkili makamlarınca

onaylanmış Sağlık sertifikası aranmaktadır. 2.9.2007 tarih ve 26631 sayılı

Resmi Gazete’de yayımlanan “Gıda Maddeleri ve Gıda

ile Temas Eden Ambalaj Materyallerinin İthalatında Kontrol Belgesi Onaylanması

ve İthalat Aşamasındaki Kontrol İşlemleri Hakkında Tebliğ (Tebliğ No: 39)’de

sertifika “Sertifika: Ürünün güvenliğini gösteren ve hayvansal ürünlerde,

üründe kullanılacak hammaddenin elde edildiği hayvanların bulaşıcı veya salgın hayvan

hastalıklarından ari olduğunu gösteren orijin ülke ve/veya yükleneceği ülkenin

yetkili resmi makamlarınca onaylanmış sertifikayı,” olarak tanımlanmaktadır.

Dolayısıyla gıda maddeleri ithalatında ihracatçı ülke yetkili otoriteleri

tarafından insan sağlığı gıda güvenliği açısından garanti altına alınmaktadır.

Dilekçenizde de belirtildiği üzere Avrupa Birliği mevzuatında konu

EC/178/2002 ile düzenlenmiştir. Ayrıca GDO ve ürünlerinin ABD, Arjantin,

Kanada, AB gibi gelişmiş ülkeler dahil dünyanın bir çok

ülkesinde tüketime sunulduğu bir gerçektir.

GDO ve ürünlerinin kullanımına izin vermeyen ülkeler tüketici sağlığını

korumaktan daha çok ithalat baskısının önüne geçmek amacıyla bu düzenlemeye

gitmişlerdir. Ülkemiz ise başta yem hammaddeleri olmak üzere yerli üretim

tüketimi karşılayamadığından ithalata ihtiyaç duymaktadır.

26 Ekim 2009 tarihli Yönetmeliğin yürürlüğe girmesiyle ülkemizin dış

ticaretinde gündeme gelen sorunların çözümlenmesi, Dünya Ticaret Örgütü

kurallarına uygunluk sağlanması hususları ve kamuoyunun hassasiyetleri dikkate

alınarak, Yönetmelikte değişiklik yapılmış ve bu değişikliklerden önce kontrol

belgesi alınmış ürünler için, 1 Mart 2010 tarihine kadar bu ürünlerin Avrupa

Birliğinin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile yurda girişine izin

verilmesi yönünde düzenleme yapılmıştır.

Dilekçenizde 20 Kasım 2009 ve 20 Ocak 2010 tarihlerinde yapılan

yönetmelik değişiklikleri ile kontrol belgesi olan ürünlerde analiz

zorunluluğunun kaldırıldığı iddia edilmiştir. Ancak Bakanlığımızca, söz konusu

yönetmelik değişiklikleri ile GDO’lu ürün ithal etmek

isteyen ithalatçı firmalardan ürünün içerisindeki geni belirten uluslararası

akredite laboratuardan alınmış analiz raporu veya

ürünün üretildiği/yüklendiği ülkenin yetkili otoritelerince düzenlenmiş belge

aranmıştır. İstenen belgede belirtilen genin Avrupa Birliğinde EFSA tarafından

risk değerlendirmesi yapılarak insan sağlığı ve gıda güvenliği açısından risk

oluşturmayacağı bilimsel olarak değerlendirilmiş genlerden olması durumunda

diğer ithalat kontrolleri de yapılarak uygun bulunanların yurda girişine izin

verilmiştir. Belge getirilememesi durumunda analiz sıklığına göre numune

alınmakta ve ürün analize tabi tutularak GDO tespit edilmesi halinde ürünün

yurda girişine izin verilmemektedir.

Söz konusu yönetmeliğin 11inci maddesin 2inci

fıkrası (a) bendinde “İthalatta, GDO riski taşıması nedeniyle analize tabi

tutulacak ürünler ve bunların sıklıkları Bakanlık onayı ile belirlenir.

Gerektiğinde yine Bakanlık onayı ile güncellenir.” Hükmü yer almaktadır. Buna

göre menşei riskli olan ülkeler de dikkate alınarak GDO riski taşıyan çeşitli

ürün grupları ve analiz sıklıkları belirlenerek, talimatla Bakanlığımız

tarafından İl Müdürlüklerimize gönderilmiş ve İl Müdürlüklerimizce bu çerçevede

ithalat kontrolleri gerçekleştirilmiştir. Buna göre mısır, soya, kolza, pamuk,

papaya ve bunlardan elde edilen ürünler, ABD, Arjantin, Brezilya, Kanada, AB

ülkeleri (27 ülke), Meksika, Çin gibi menşei riskli olan ülkelerden ithal ediliyor

ise söz konusu Bakanlık talimatındaki analiz sıklıkları tablosuna göre %100

sıklıkla kontrol edilmektedir. Analiz sonucunda onaysız GDO tespit edilen

ürünlerin ithalatına izin verilmemektedir.

Ayrıca tüketicilerin yedikleri üründe Genetiği Değiştirilmiş Organizma

olup olmadığı hakkında bilgi edinebilmesi için söz konusu yönetmeliğin 14üncü maddesinde gıdaların etiketlenmesi ve 15inci

maddesinde ise yemlerin etiketlenmesi ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Bu

madde ile tüketicilerin ürünün içinde ne olduğunu bilme hakkı garanti altına

alınmıştır.

5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu 26.3.2010

tarih ve 27533 sayılı Resmi Gazete’de

yayımlanmış ve 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiş olup GDO’lu ürünlerle ilgili işlemler Kanun kapsamında hazırlanan

ve 13 Ağustos 2010 tarih ve 27671 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Genetik

Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik” hükümlerine

göre yürütülmektedir.

Bu kanunun amacı: “Bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde,

modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik

yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri

engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik

çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu

faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve

esasları belirlemektir.”

Kanun hükümlerine göre gıda ve yemlerde kullanımına izin verilecek gen

ve oranına gerekli risk değerlendirmeler yapıldıktan sonra Biyogüvenlik

Kurulunca izin verilecek olup Biyogüvenlik Kurulunun

kararları Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim

Mekanizmasında www.tbbdm.gov.tr yayınlanacaktır. Türkiye Biyogüvenlik

Bilgi Değişim Mekanizmasının kurulmasının amacı kamuoyunun bilgilendirilmesi ve

karar sürecine katılımının sağlanması olup Biyogüvenlik

Kurulu kamuoyu görüşlerini de dikkate alarak nihai kararını oluşturmaktadır.

5977 sayılı Kanunun Sorumluluğa ilişkin temel ilkeler başlıklı 14üncü maddesinde; ... hükümleri yer almaktadır.

Dilekçenizin incelenmesinde GDO’lu ürünlerden

fiili olarak zarar gördüğünüze dair sağlık kuruluşundan alınmış rapor, mahkeme

kararı veya bu konuda herhangi bir iddianızın bulunmadığı görülmüştür.

Ayrıca GDO’lu ürünlerden zarar görülse dahi

Bakanlığımızın sorumlu tutulamayacağı, sorumluluğun GDO ve ürünleri ilgili

faaliyetlerde bulunanlar olduğu kanunla belirlenmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle Bakanlığımızın

denetimlerle ilgili hizmet kusuru bulunmadığından 6.400 TL’lik manevi tazminat

talebiniz Bakanlığımızca uygun görülmemiştir.”

13. İdarenin yazısı üzerine başvurucu, aynı iddiaları (bkz. § 9)

içeren 28/12/2010 havale tarihli dava dilekçesini ve 28/12/2010 alındı tarihli

dava harç makbuzlarını Ankara İdare Mahkemesine gönderilmek üzere Orhangazi

Asliye Hukuk Mahkemesine sunmuş ve bu defa 7.800 TL manevi tazminat isteminde

bulunmuştur.

14. Ankara 13. İdare Mahkemesinin 18/1/2011 tarihli ve

E.2011/58, K.2011/50 sayılı kararı ile Ankara 5. İdare Mahkemesinin 27/10/2010

tarihli kararı üzerine idari başvuru yolları tüketilerek açılan davanın ilgisi

nedeniyle Ankara 5. İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

15. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Hukuk Müşavirliği

tarafından sunulan 4/3/2011 tarihli cevap dilekçesinde gıdaların ve yemlerin

etiketlenmesi ile ilgili düzenlemeler yapılarak tüketicilerin ürünlerin içeriği

ile ilgili bilgi alma haklarının garanti altına alındığı, Gıda Tarım ve

Hayvancılık Bakanlığının gıda güvenliği konusunda kendisine verilen görevlerini

hukuka, kamu yararına ve hizmet gereklerine uygun olarak yerine getirdiği ifade

edilmiş ve hizmet kusurunun olmaması, başvurucunun bir zararının doğmaması ve

gerçekleştiği iddia edilen zarar ile eylem ya da işlemler arasında illiyet

bağının bulunmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi talep edilmiştir.

16. 6/1/1982 tarihli ve 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri,

İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında

Kanun’un 7. maddesine göre dava değerinin belirlenen parasal sınırın altında

kaldığı gerekçesiyle dava dosyası tek hâkim tarafından incelenmiş ve Ankara 5.

İdare Mahkemesinin 27/6/2012 tarihli ve E.2011/174, K.2012/1116 sayılı kararı

ile davanın reddine karar verilmiştir.

17. Ret kararının gerekçesi şöyledir:

“...

Dava, davacı tarafından, genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerle

ilgili olarak, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın,

Anayasa, kanun ve uluslararası sözleşmeler uyarınca kendisine verilmiş olan

vatandaşları aydınlatma, bilgilendirme ve uyarma görevlerini yerine

getirmediğinden ağır hizmet kusuru işlediği gerekçesiyle 7.800,00 TL manevi

tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte

ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

...

Olayda, genetiği değiştirilmiş gıda ve yem maddelerinin ülkemize ithal

edilmesi, işlenmesi, ihracatı ve denetimi ile ilgili usul ve esasların

belirlenmesi, yapılacak denetimler ve denetim sonucu uygulanacak yaptırımlara

yönelik idari düzenleme yapılması amacıyla, "Genetiği Değiştirilmiş Gıda

ve Yem İthalatı, İşlenmesi, İhracatı ve Denetimine Dair Yönetmelik" Ekim

2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdiği, söz konusuYönetmelik 5179 sayılı Kanun, Kartagena

Biyogüvenlik Protokolu ve

AB mevzuatı esas alınarak hazırlanmış olup, yönetmelik ile insan, hayvan ve

bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının sağlanması,

bilimsel olarak insan sağlığına zarar verme ihtimali bulunan uygulamalara izin

verilmemesi hedeflendiği, önceden GDO ile ilgili sadece beyan esası ile sınırlı

bir kontrol ve denetim öngörülürken, yönetmelikle bilimsel kriterlerle risk

değerlendirme şartı getirilerek daha ileri düzeyde bir denetim sağlandığı,

ayrıca ithal edilen bitkisel ve hayvansal gıda maddelerinin ithalatında orijin

ülke ve/veya yükleneceği ülkenin yetkili resmi makamlarınca onaylanmış sağlık

sertifikası arandığı, 02.09.2007 tarih ve 26631 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 'Gıda Maddeleri ve Gıda ile Temas Eden

Ambalaj Materyallerinin ithalatında Kontrol Belgesi Onaylanması ve İthalat

Aşamasındaki Kontrol işlemleri Hakkında Tebliğ (Tebliğ No: 39)'de sertifika

"Sertifika; Ürünün güvenliğini gösteren ve hayvansal ürünlerde, üründe

kullanılacak hammaddenin elde edildiği hayvanların bulaşıcı veya salgın hayvan

hastalıklarından ari olduğunu gösteren orijin ülke ve/veya yükleneceği ülkenin

yetkili resmi makamlarınca onaylanmış sertifikayı," olarak tanımlandığı,

dolayısıyla gıda maddeleri ithalatında ihracatçı ülke yetkili otoriteleri

tarafından ürün insan sağlığı gıda güvenliği açısından garanti altına alındığı,

26 Ekim 2009 tarihli Yönetmelikte değişiklik yapılarak değişikliklerden önce

kontrol belgesi alınmış ürünler için, 1 Mart 2010 tarihine kadar bu ürünlerin

Avrupa Birliğinin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile yurda

girişine izin verilmesi yönünde düzenleme yapıldığı, 20 Kasım 2009 ve 20 Ocak

2010 tarihlerinde yapılan yönetmelik değişiklikleri ile GDO'lu

ürün ithal etmek isteyen ithalatçı firmalardan ürünün içerisindeki geni

belirten uluslararası akredite laboratuardan alınmış

analiz raporu veya ürünün üretildiği/yüklendiği ülkenin yetkili otoritelerince

düzenlenmiş belge arandığı, belge getirilememesi durumunda analiz sıklığına

göre numune alınarak ve ürün analize tabi tutularak GDO tespit edilmesi halinde

ürünün yurda girişine izin verilmediği, ayrıca tüketicilerin yedikleri üründe

genetiği değiştirilmiş organizma olup olmadığı hakkında bilgi edinebilmesi için

söz konusu yönetmeliğin 14. maddesinde gıdaların etiketlenmesi ve 15.

maddesinde ise yemlerin etiketlenmesi ile ilgili düzenlemeler yapılarak

tüketicilerin ürünün içinde ne olduğunu bilme hakkı garanti altına alındığı,

5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu 26.03.2010 tarih ve

27533 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 26 Eylül

2010 tarihinde yürürlüğe girdiği, Kanun kapsamında hazırlanan ve 13 Ağustos

2010 tarih ve 27671 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan "Genetik Yapısı

Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik" hükümlerine göre

yürütülmekte olduğu, GDO'lu ürünlerden görülen

zararın sorumluluğunun GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerde bulunanlar

olduğunun kanunla belirlendiği anlaşılmıştır.

Yukarıda açıklandığı üzere, ülkemizde GDO'lu

ürünlerin kontrol ve denetimi için gereken yasal ve idari düzenlemelerin yerine

getirildiği, bu düzenlemeler doğrultusunda denetim ve yaptırımların

uygulandığı, davacının, somut olarak zarara uğratıldığına veya davalı idarenin

üzerine düşen görevi yerine getirmediğine ilişkin her hangi

bir tespit bulunmadığı görülmektedir.

Bu durumda, manevi tazminata hükmedilebilmesi için manevi tazminatın

unsurlarından olan ağır hizmet kusurunun aranması gerektiği açık olup,

uyuşmazlık konusu olayda, uğranıldığı iddia edilen manevi zararda davalı

idarenin her hangi bir kusuru bulunduğu yolunda tespit

olmadığından, ağır hizmet kusurunun varlığından söz edilemeyeceği dolayısıyla

manevi tazminat unsurlarının oluşmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.

...”

18. Ret kararına karşı başvurucu tarafından süresi içinde itiraz

başvurusunda bulunulmuştur. İtiraz dilekçesi şöyledir:

“... ilamın usulden ve esastan bozulması istemidir.

1. Yukarıdaki ilama konu olan dava, 28.12.2010 tarihinde açılmış; dava

değeri 7800 TL olan, manevi tazminata ilişkin tam yargı davasıdır.

2576 Sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi

Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun:

Tek hakimle çözülecek davalar:

Madde 7 – 1. (Değişik birinci fıkra: 8/6/2000 -

4577/3 md.) Uyuşmazlık miktarı yirmibeşbin

Türk Lirasını aşmayan;

a) Konusu belli parayı içeren idarî işlemlere karşı açılan iptal

davaları,

b) Tam yargı davaları,

İdare mahkemesi hâkimlerinden biri tarafından çözümlenir.

2010 Yılı için tek hakimle görülecek davalarda parasal sınır 7.790 TL

olarak belirlenmiştir. Oysa, açılan davanın değeri mahkeme ilamında da

belirtildiği gibi, 7.800 TL’dir.

2. Davanın tek hakimle görülmesi yasal olarak mümkün değildir, bu

nedenle kararın bozulmasını talep ediyoruz. Ayrıca gereksiz olarak yargılamanın

uzatılmasından dolayı, makul sürede yargılanma hakkımız ihlal edilmiştir, bu

konudaki taleplerimizi saklı tutuyoruz.

Talep Sonucu:

Yukarıda belirtilen sebeplerle, mahkemenin yukarıda belirtilen kararı

hukuka açıkça aykırıdır ve bu sebeple bozulmasına karar verilmesini talep

ediyorum.”

19. İtiraz incelemesi neticesinde karar Ankara Bölge İdare

Mahkemesi 1. Kurulunun 18/1/2013 tarihli ve E.2012/13963, K.2013/918 sayılı

ilamı ile onanmıştır. Kararın gerekçesi şöyledir:

“Ankara 5. İdare Mahkemesi'nce verilen 27/06/2012 gün ve E:2011/174,

K:2012/1116 sayılı karar usul ve hukuka uygun olup bozulmasını gerektiren bir

neden bulunmadığından, itiraz isteminin reddi ile anılan kararın ONANMASINA ...

oybirliğiylekarar verildi.”

20. Onama kararına karşı başvurucu tarafından süresi içinde

karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. Karar düzeltme talepli dilekçe

şöyledir:

“... ilamın usulden ve esastan bozulması istemidir.

1. Yukarıdaki ilama konu olan dava, 28.12.2010 tarihinde açılmış; dava

değeri 7800 TL olan, manevi tazminata ilişkin tam yargı davasıdır.

2576 Sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi

Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun:

Tek hakimle çözülecek davalar:

Madde 7 – 1. (Değişik birinci fıkra: 8/6/2000 -

4577/3 md.) Uyuşmazlık miktarı yirmibeşbin

Türk Lirasını aşmayan;

a) Konusu belli parayı içeren idarî işlemlere karşı açılan iptal

davaları,

b) Tam yargı davaları,

İdare mahkemesi hâkimlerinden biri tarafından çözümlenir.

2010 Yılı için tek hakimle görülecek davalarda parasal sınır 7.790 TL

olarak belirlenmiştir. Oysa, açılan davanın değeri mahkeme ilamında da

belirtildiği gibi, 7.800 TL’dir.

2. Davanın tek hakimle görülmesi yasal olarak mümkün değildir, bu

nedenle kararın bozulmasını talep etmemize rağmen karar yasaya aykırı şekilde

onanmıştır.

Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Kurulu 18.01.2013 tarih 2012/13963E,

2013/918K sayılı ilamıyla hiçbir gerekçe göstermeden, kararın usul ve hukuka

uygun olduğunu belirtip, kararı onamıştır.

Anayasa

Madde 36: Herkes, meşrû vasıta ve yollardan

faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve

savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.

Madde 141: Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak

yazılır.

İYUK Madde 24’e göre:

e) Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi kararda gösterilmek

zorundadır.

Madde 31

1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin

davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması,

davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava,

bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım

hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu

ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik

işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır.

HMK’nun Hukuki dinlenilme hakkını açıklayan 27/c fıkrası, Mahkemenin,

açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak

gerekçelendirilmesini düzenlemektedir. Yine aynı maddenin b fıkrası, açıklama

ve ispat hakkını düzenlemiştir. Gerekçesi olmayan bir karara karşı açıklama

yapmak mümkün değildir.

Madde 298- (1) Hüküm, hükmü veren hâkim, toplu mahkemelerde başkan veya

hükme katılmış olan hâkimlerden başkanın seçeceği bir üye tarafından yazılır.

(2) Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.

(3) Hükümde gerekçesi ile birlikte karşı oya da yer verilir.

Madde 370- (1) Yargıtay, onama kararında, onadığı kararın hukuk

kurallarına uygunluk gerekçesini göstermek zorundadır.

Sonuç olarak, itiraz üzerine verilen onama kararı AİHS m.6 ve Anayasa

m.36 daki adil yargılanma

hakkına ve kanuna ve hukuka aykırıdır.

Talep Sonucu:

Yukarıda belirtilen sebeplerle, mahkemenin yukarıda belirtilen kararı,

yukarıda açıkladığımız nedenlerle hukuka açıkça aykırıdır ve bu sebeple kararın

düzeltilmesini talep ediyorum.”

21. Karar düzeltme talebi yine aynı Mahkemenin 26/6/2013 tarihli

ve E.2013/8558, K.2013/12694 sayılı kararıyla reddedilmiş ve 12/8/2013

tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

“Bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararların

düzeltme yoluyla yeniden incelenebilmeleri, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun 54. maddesinde yazılı sebeplerden birinin varlığı halinde mümkün

olup, kararın düzeltilmesi istemi bu maddede sayılan sebeplerden hiçbirine

uymadığından, yerinde bulunmayan istemin reddine ... oybirliğiylekarar

verildi.”

22. 21/8/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

1. İlgili Mevzuat

23. 18/3/2010 tarihli ve 5977 sayılı Biyogüvenlik

Kanunu'nun "Yasaklar"

kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir:

"(1) GDO ve ürünlerine ilişkin aşağıdaki fiillerin yapılması

yasaktır:

a) GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi.

b) GDO ve ürünlerinin, Kurul kararlarına aykırı olarak kullanılması

veya kullandırılması.

c) Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi.

ç)

GDO ve ürünlerinin Kurul tarafından piyasaya sürme kapsamında belirlenen amaç

ve alan dışında kullanımı.

d) GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam

mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek

besinlerinde kullanılması."

24. 13/8/2010 tarihli ve 27671 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanan Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair

Yönetmelik'in (Yönetmelik) “Genel Hükümler”

kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir:

"(1) Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve

biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler

hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün

mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası,

piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler

dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir.

(2) Başvurular, başvuru dokümanları, bilimsel değerlendirme raporları

ve kararlar biyogüvenlik bilgi değişim mekanizması

aracılığıyla kamuoyuna duyurulur.

(3) Araştırma ve geliştirme amacıyla ithal edilmek istenen GDO ve

ürünleri dışında bu Yönetmelik kapsamındaki ürünler için gümrük idarelerince GDO'ya ilişkin ek bir belge aranmaz.

(4) GDO ve ürünlerinin araştırmaya yetkili kuruluşlarda sağlanması

gereken standart ve koşullar ile izleme, denetim ve kontrol amaçlı analizleri

yapacak laboratuvarlarda aranacak koşullar Kurul tarafından belirlenir."

25. Yönetmelik’in “Yasaklar”

kenar başlıklı 6. maddesi şöyledir:

"(1) Bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler ile ilgili olarak;

a) GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi,

b) GDO ve ürünlerinin, Kurul kararlarına aykırı olarak kullanılması

veya kullandırılması,

c) Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi,

ç)

GDO ve ürünlerinin Kurul tarafından piyasaya sürme kapsamında belirlenen amaç

ve alan dışında kullanımı,

d) GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam

mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde

kullanılması yasaktır."

26. Türkiye açısından onaylanması 29/8/1996 tarihli ve 4177

sayılı Kanun'la uygun bulunan ve 27/12/1996 tarihli ve 22860 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Biyolojik Çeşitlilik

Sözleşmesi'nin "Biyoteknolojinin

İşlem Görmesi ve Yararlarının Dağıtımı" kenar başlıklı 19.

maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:

"3. Taraflar, biyoteknoloji sonucunda

değişime uğratılmış ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir

kullanımı üzerinde olumsuz etkide bulunabilecek her türlü canlı organizmanın

emniyetli biçimde taşınması, işlem görmesi ve kullanılması konusunda, özellikle

önceden bilgilendirerek mutabakat sağlanmasını da kapsayan uygun usullerin yer

aldığı bir protokolün gerekliliğini ve bunun şeklini değerlendireceklerdir.

4. Akit Tarafların her biri, yukarıdaki 3 üncü

paragrafta anılan organizmaların işlem görmesinde kendisinin şart koştuğu

kullanım ve emniyet kurallarına ilişkin mevcut her türlü bilgiyi, ayrıca özgün

organizmaların potansiyel olumsuz etkileriyle ilgili mevcut her türlü bilgiyi,

bu organizmaların ithal edileceği Akit Tarafa, ya doğrudan doğruya ya da bu

çeşit organizmaları kendi yargı yetkisinin alanı içinde temin etmekte olan

gerçek veya hükmi şahıslardan talep ederek verecektir."

27. Türkiye açısından onaylanması 17/6/2003 tarihli ve 4898

sayılı Kanun'la uygun bulunan, 11/8/2003 tarihli ve 25196 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Biyolojik Çeşitlilik

Sözleşmesi'nin Kartagena Protokolü'nün "Genel Hükümler" kenar başlıklı

2. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"2. Taraflar, insan sağlığı üzerindeki riskleri de gözönünde bulundurarak, herhangi bir değiştirilmiş canlı

organizmanın geliştirilmesi, muamelesi, taşınması, kullanımı, nakli veya

çevreye serbest bırakılmasının biyolojik çeşitlilik üzerindeki riskleri

engelleyecek ya da azaltacak şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacaklardır."

28. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü

Kanunu’nun “Dilekçelerin verileceği yerler” kenar

başlıklı 4. maddesi şöyledir:

“Dilekçeler ve savunmalar ile davalara ilişkin her türlü evrak,

Danıştay veya ait olduğu mahkeme başkanlıklarına veya bunlara gönderilmek üzere

idare veya vergi mahkemesi başkanlıklarına, idare veya vergi mahkemesi

bulunmayan yerlerde büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde kalıp

kalmadığına bakılmaksızın asliye hukuk hakimliklerine veya yabancı

memleketlerde Türk konsolosluklarına verilebilir.”

29. 2577 sayılı Kanun’un “Dilekçe

üzerine uygulanacak işlem” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“1. Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına veya 4

ncü maddede yazılı yerlere verilen dilekçelerin harç

ve posta ücretleri alındıktan sonra deftere derhal kayıtları yapılarak kayıt

tarih ve sayısı dilekçenin üzerine yazılır. Dava bu kaydın yapıldığı tarihte

açılmış sayılır.”

30. 2577 sayılı Kanun’un “Kararlarda

bulunacak hususlar” kenar başlıklı 24. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

“Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi ve hüküm: tazminat

davalarında hükmedilen tazminatın miktarı,”

31. 2576 sayılı Kanun’un “Tek

hâkimle çözümlenecek davalar” kenar başlıklı 7. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

“1. (Değişik birinci fıkra: 8/6/2000 - 4577/3 md.) Uyuşmazlık miktarı yirmibeşbin

Türk Lirasını aşmayan;

a) Konusu belli parayı içeren idarî işlemlere karşı açılan iptal

davaları,

b) Tam yargı davaları,

İdare mahkemesi hâkimlerinden biri tarafından çözümlenir.”

32. 2576 sayılı Kanun’un ek 1. maddesi şöyledir:

“Bu Kanunun tek hakimle çözümlenecek davalara ilişkin 7 nci maddesindeki parasal

sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan

parasal sınırların, o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298

inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan

edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde

belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz.

Yukarıdaki fıkra uyarınca her takvim yılı başından geçerli olmak üzere

uygulanan parasal sınırların artışı, artışın yürürlüğe girdiği tarihten önce

idare ve vergi mahkemelerince nihaî olarak karara bağlanmış davalar ile Danıştayın bozma kararı üzerine bozulan mahkemece yeniden

bakılan davalarda uygulanmaz.”

33. 2576 sayılı Kanun’un “Bölge

İdare Mahkemelerinin Görevleri” kenar başlıklı mülga 8. maddesinin

(a) bendinin, 18/6/2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 103. maddesiyle

yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli şöyledir:

“Bölge idare mahkemeleri;

a) Yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemelerinde tek hâkim

tarafından 7'inci madde hükümleri uyarınca verilen kararları itiraz üzerine

inceler ve kesin olarak hükme bağlar.”

34. 2577 sayılı Kanun’un “Temyiz”

başlıklı 46. maddesinin birinci fıkrasının, 6545 sayılı Kanun’un 19.

maddesiyle yapılan değişiklikten önceki hâli şöyledir:

“Danıştay dava daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin nihai

kararları, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştayda

temyiz edilebilir.”

2. İlgili Yargı Kararları

35. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 21/2/2013 tarihli ve

E.2012/2656, K.2013/576 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"İdare mahkemesince temyiz incelemesine konu kararın verildiği

tarih itibariyle, 2576 sayılı Yasa uyarınca tek hakim

tarafından çözümlenmesi gereken davalardaki parasal üst sınır..."

36. Danıştay 11. Dairesinin 6/6/2012 tarihli ve E.2010/4701,

K.2012/3700 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"... ikramiye tutarının, İdare

Mahkemesince temyize konu kararın verildiği tarih itibarıyla, 2576 sayılı Kanun

uyarınca tek hâkim tarafından çözümlenmesi gereken davalardaki parasal üst

sınırın altında kalması karşısında; .."

37. Danıştay 10. Dairesinin 17/11/2009 tarihli ve E.2009/9692,

K.2009/9685 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"... idare mahkemesince temyiz

incelemesine konu kararın verildiği tarih itibariyle, 2576 sayılı Yasa uyarınca

tek hakim tarafından çözümlenmesi gereken davalardaki

parasal üst sınır olan ... altında kaldığından ..."

38. Danıştay 4. Dairesinin 6/10/2015 tarihli ve E.2012/8059,

K.2015/4341 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"... Aynı Kanunun Ek 1. maddesinde ise,

bu Kanunun tek hakimle çözümlenecek davalara ilişkin 7. maddesindeki parasal

sınırların her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan

parasal sınırların, o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298.

maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen

yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanacağı hükmüne yer

verilmiştir.

Söz konusu mevzuat hükmü uyarınca, tek hâkim

tarafından çözümlenecek davalara ilişkin üst sınır mahkemece kararın verildiği

2012 yılı için 9.230,00 TL olarak belirlenmiştir."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

39. Mahkemenin 21/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

40. Başvurucu; ithal edilerek satışa sunulmuş gıda ürünlerinin

bir kısmının GDO içerdiği ile ilgili olarak basında yer alan haberler nedeniyle

küçük yaştaki çocuğunun bu tür ürünlerle beslenmiş olabileceği düşüncesiyle

korku ve endişeye kapıldığını, özellikle GDO’lu

olduğu dile getirilen soya, mısır, buğday ve pirinç gibi ham maddelerin bebek

mamalarında kullanıldığını, Anayasa, sair kanun ve uluslararası sözleşmeler

gereğince vatandaşların beden ve ruh sağlıklarının korunması, gıda güvenliğinin

sağlanması amacıyla başta denetim olmak üzere koruyucu tedbirler alınması ve

ürünlerin içeriğiyle ilgili tüketicilerin aydınlatılması konularında devletin

yükümlülüklerinin bulunduğunu, bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi

nedeniyle ilk kez dava açma yoluna başvurduğu 24/12/2009 tarihinde 5977 sayılı

Kanun'un ve Yönetmelik’in henüz yürürlükte olmadığını, dolayısıyla anılan ve

hâlihazırda yürürlükte olan mevzuat gereği ülkemize girişi yasak olan GDO’lu ürünlerin dava tarihi öncesinde etkin şekilde

denetlenmediğini, ayrıca GDO’lu gıdalar nedeniyle

tüketicilerin zarar görme tehlikesi bulunmasına rağmen bu konuda

bilgilendirilmediğini, idarenin hareketsiz kalarak ağır hizmet kusuru

işlediğini, bu gerekçelerle dava tarihinden önceki dönemde uğradıkları manevi

zararın giderilmesi talebiyle dava açmasına ve içinde bulunduğu koşullar ile

davaya konu süreci açıkça ifade etmesine rağmen Mahkemelerce dava tarihinden

sonraki döneme ilişkin değerlendirmeler yapıldığını, yetkisizlik ve mercie

tevdi kararlarından sonra idareden gelen ön karar mahiyetindeki cevap yazısı

üzerine 28/12/2010 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesine gönderilmek üzere

Orhangazi Asliye Hukuk Mahkemesine aynı iddiaları ve 7.800 TL manevi tazminat

talebini içeren dava dilekçesini sunduğunu, tek hâkimle çözümlenecek

uyuşmazlıklarda 2010 yılı için belirlenen parasal sınırın 7.790 TL olduğunu,

dolayısıyla değeri bu sınırın üzerinde olan söz konusu davanın heyet hâlinde

incelenmesi gerektiğini ancak kararın tek hâkim tarafından verildiğini, bu

nedenle yargılama usulü ile kanun yolu mercilerinin değiştiğini, itiraz kanun

yolunda dava dosyasının heyet hâlinde incelenmesi hususunda itirazlarını açıkça

sunmasına rağmen bu hususta hiçbir değerlendirme yapılmadan ve gerekçe

sunulmadan kararın onandığını, karar düzeltme talebinde bulunarak aynı

itirazları kapsamlı bir şekilde yinelediğini ancak yine hiçbir değerlendirme

yapılmadan ve gerekçe sunulmadan talebinin reddedildiğini, itiraz ettiği

hususun kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olduğunu, kanuni hâkim

ilkesinin göz ardı edildiğini ve Mahkeme kararlarının gerekçesiz olarak

verildiğini belirterek Anayasa’nın 17., 36., 37., 56. ve 141. maddelerinin

ihlal edildiğini ileri sürmüş; ihlallerin tespiti ile lehine maddi ve manevi

tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

41. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

42. Başvurucunun;

i. Çocuğu için kullandığı gıda ürünlerinde GDO bulunduğuna

ilişkin basında çıkan haberler nedeniyle korku ve endişeye kapıldığı ve bu

ürünlerle ilgili kamusal makamların denetim, tedbir alma ve bilgilendirme

yükümlülüklerini yerine getirmediği yönündeki şikâyetinin maddi ve manevi

varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında,

ii. Heyet hâlinde çözümlenmesi gereken dava hakkında tek hâkim

tarafından incelenip karar verilmesinin kanuni düzenlemelere açıkça aykırı

olduğu, buna ilişkin itirazlarının kanun yolu mercileri tarafından

karşılanmadığı, davanın heyet hâlinde incelenmesi gerekirken tek hâkim

tarafından ele alınması nedeniyle kanun yolu merciinin değiştiği ve öngörüldüğü

gibi yargılamanın heyet hâlinde yapılmadığı yönündeki şikâyetlerinin iddiaların

özüne uygun olarak adil yargılanma hakkının unsurlarından olan kanuni hâkim

güvencesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

a. Maddi ve Manevi Varlığın Korunması ve

Geliştirilmesi Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

43. Başvurucu, bebek mamalarının bir kısmının GDO içerdiği ile

ilgili olarak basında yer alan haberler nedeniyle küçük yaştaki çocuğunun bu

tür ürünlerle beslenmiş olabileceği konusunda korku ve endişeye kapıldığını,

GDO içeren gıda ürünleri ile ilgili olarak devletin denetleme ve vatandaşlarını

bu ürünlerle ilgili aydınlatma yükümlülüğü bulunmasına rağmen bu

yükümlülüklerin yerine getirilmediğini belirterek maddi ve manevi varlığının

korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

44. Bakanlık görüş yazısında, ihlal iddiasına konu eyleme ve

içeriklerine dair kanıtlar ile öne sürülen ihlal nedeniyle ne şekilde ve hangi

ölçüde zarar görüldüğüne ilişkin hususların ortaya konulmadığı ifade

edilmiştir.

45. Başvurucu tarafından Bakanlığın görüşüne karşı verilen

beyanda, başvuru dilekçesindeki görüş ve talepler tekrar edilmiştir.

46. Anayasa’nın “Kişinin

dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.

maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına

sahiptir.”

47. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar

başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve

yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak

müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu

güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin

önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin

korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

48. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

"Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul

edilemezliğine karar verebilir."

49. Özel hayat alanına dâhil olan tüm hukuksal çıkarlar

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınmakla birlikte söz konusu

hukuksal çıkarların Anayasa’nın farklı maddelerinin koruma alanına girdiği

görülmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında,

herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu

belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve

geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı

kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı ile bireyin

kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına

karşılık gelmektedir. Bunun dışında özel hayat kavramına dâhil bir kısım

hukuksal değerin Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlendiği, özel hayatın diğer

alt kategorileri olarak ele alınan haberleşmenin gizliliği ve konuta saygı

hakkının ise Anayasa’nın 21. ve 22. maddelerinde güvence altına alındığı

görülmektedir. Bu kapsamda Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan hakların, temel

olarak Anayasa’nın 17., 20., 21. ve 22. maddelerinde düzenlendiği

anlaşılmaktadır (Mehmet Kurt [GK],

B. No: 2013/2552, 25/2/2016, § 44).

50. Özel hayatın korunması kapsamında kişiliğin serbestçe

geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu hakkın kapsamına dâhildir. Bu

bağlamda kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne ilişkin hukuksal çıkarı da özel

hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınmaktadır. Fiziksel ve ruhsal

bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan biri de

sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014).

51. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının anayasal anlamda

normatif dayanağı 56. madde hükmünde yer verilen herkesin sağlıklı ve dengeli

bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu yönündeki düzenlemedir. Ancak söz

konusu hüküm, Anayasa’nın sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer

almaktadır. Anayasa’nın bireysel başvuru hakkının düzenlendiği 148. maddesinin

üçüncü fıkrasında “Herkes, Anayasada güvence

altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla

Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” hükmüne yer verilmek suretiyle

Anayasa’da yer alan ikinci ve üçüncü kuşak hakların ihlal edildiği iddiasıyla

bireysel başvuruda bulunulamayacağı ifade edilmekle birlikte sağlıklı bir

çevrede yaşama hakkının; Anayasa’nın, fiziksel ve ruhsal bütünlüğün korunması

ile ilgili hukuksal çıkarları ihtiva eden 17. maddesi, özel ve aile hayatına

saygıyı güvence altına alan 20. maddesi ve konut dokunulmazlığını düzenleyen

21. maddesi ile bağlantılı olarak ve söz konusu hükümlerde yer alan hukuksal

çıkarlar üzerindeki etkisi dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir (Mehmet Kurt, § 46).

52. Özel hayat kavramı eksiksiz tanımı bulunmayan geniş bir

kavram olup bu hak kapsamında devlet için söz konusu olan yükümlülük, sadece

belirtilen hakka keyfî surette müdahaleden kaçınmakla sınırlı olmayıp

-öncelikli olan bu negatif yükümlülüğe ek olarak- özel hayata etkili bir

biçimde saygının sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri de içermektedir.

Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da

özel hayata saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (Sevim Akat Eşki,

B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 26). Çevresel rahatsızlıklarla ilgili ihlal

iddiaları kapsamında da ağırlıklı olarak devletin pozitif yükümlülüklerinin

değerlendirilmesi gerekmektedir.

53. Çevre hakkı bağlamında özel hayata, aile hayatına ve konuta

saygı hakkı, sadece kamusal müdahalelere karşı korunmamakta; pozitif

yükümlülükler doktrini uyarınca bu koruma özel kişilerden kaynaklanan

müdahaleler kapsamında da gündeme gelmektedir (Mehmet

Kurt, § 48).

54. Çevresel meseleler bağlamında çevreyi geliştirme, çevre

sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ödevleri arasında

olduğunu belirten Anayasa’nın 56. maddesinin ikinci fıkrasının kamusal

makamların çevresel meseleler bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin tespiti ve

değerlendirilmesi hususunda gözönünde bulundurulması

gerektiği açıktır. Anayasa’nın 56. maddesinin gerekçesinde de genel olarak

çevresel kirlenmeye yer verildiği, vatandaşın korunmuş çevre şartlarında beden

ve ruh sağlığı içinde yaşamını sürdürmesini sağlamanın devletin görevi olduğu

ile çevreyi koruyucu mevzuat kadar devlet denetiminin ve çevreyi koruyucu fiilî

tedbir ve faaliyetlerin de gerekli olduğunun belirtildiği, bu kapsamda devletin

hem kirlenmenin önlenmesi hem de tabii çevrenin korunması ve geliştirilmesi

için gereken tedbirleri alması gerektiğinin vurgulandığı ve bu suretle çevresel

meselelerde devletin pozitif yükümlülüklerine işaret edildiği görülmektedir (Mehmet Kurt, § 50).

55. Çevresel kirliliğe dayalı şikâyetlerin genellikle özel

teşebbüslerin faaliyetleri çerçevesinde gündeme geldiği dikkate alındığında

Anayasa’nın 48. maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen “Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin

gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde

çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” şeklindeki düzenlemenin de

kamusal makamların çevresel meseleler bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin

normatif dayanaklarından birini teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Söz konusu hüküm

aynı zamanda ilgili faaliyete ilişkin kamusal menfaat ile bireyin maddi ve

manevi varlığının korunması ve geliştirilmesine ilişkin menfaat arasında

gözetilmesi gereken dengeye de vurgu yapmaktadır (Mehmet Kurt, § 51).

56. Gerek yaşam hakkıyla gerekse sağlık hakkıyla olan yakın

ilişkisi ve bugünkü nesilden daha çok gelecek nesilleri ilgilendirmesi çevre

hakkını günümüzde çok daha önemli hâle getirmektedir. Çevrenin kirlendikten ve

bozulduktan sonra eski hâline getirilmesinin çok güç ve külfetli olması hatta

kimi zaman mümkün olmaması nedeniyle ekonomik gelişme ve kalkınma için

yapılacak yatırım ve faaliyetlerin doğayı tahrip etmeden ve çevreyi kirletmeden

gerçekleştirilmesi, kirlenen çevrenin temizlenmesi veya bozulan çevrenin

onarılması yerine kirliliği ve bozulmayı önleyici tedbirlere ağırlık verilmesi

gerekmektedir (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014; E.2006/99, K.2009/9,

15/1/2009). Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı, getirilecek kuralın

ekonomik, bürokratik ve fiilî yükümlülüklere yol açacağı ve üretim

faaliyetlerinin etkileneceği gerekçeleriyle vazgeçilecek haklardan değildir

(AYM, E.2011/110, K.2012/79, 24/5/2012).

57. Çevre kavramının üzerinde uzlaşılmış bir tanımı bulunmamakla

birlikte çevrenin genel olarak hava, su, toprak, flora ve fauna gibi doğal

kaynakları ve bunların karşılıklı etkileşimini kapsadığı ifade edilmekte;

9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun da ise çevre kavramının

canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak

etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel

ortamı ifade edecek şekilde ele alındığı anlaşılmaktadır (Mehmet Kurt, § 53).

58. Çevre hakkı kapsamında ele alınması gerektiği açık olan

hava, su, toprak kirliliği, gürültü kirliliği ya da elektromanyetik kirlilik

yanında canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ekoloji

bilimiyle ilişkili biyolojik çeşitlilik kavramı da bilimsel gelişmelerle

birlikte çevre hukuku çerçevesinde incelenmesi gereken yeni bir kavram

olmuştur. Türkiye açısından onaylanması 29/8/1996 tarihli ve 4177 sayılı

Kanun'la uygun bulunan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nde biyolojik çeşitlilik

kavramı, diğerlerinin yanı sıra kara, deniz ve diğer su ekosistemleri ile bu

ekosistemlerin bir parçası olan ekolojik kompleksler ve türlerin kendi içindeki

ve türler arasındaki çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliği de dâhil olmak üzere

tüm kaynaklardan oluşan canlı organizmalar arasındaki farklılaşma olarak

tanımlanmıştır. Modern biyoteknolojik yöntemler

kullanılmak suretiyle gen aktarılarak elde edilmiş, insan dışındaki bitki,

hayvan ve mikroorganizma dâhil canlı organizma olarak ifade edilen genetiği

değiştirilmiş organizmaların da biyolojik çeşitliliğin kirlenmesi bağlamında

öznesi olan bireyler açısından çevre hakkının konusu olabileceği ve bu şekilde

değerlendirilebileceği açıktır.

59. Söz konusu tanımlar kapsamında çevrenin kendi başına bir

değer olarak korunduğu izlenimi ortaya çıkmakla birlikte çevre merkezli

yaklaşım olarak da adlandırılabilecek, çevrenin kendi başına bir değer olarak

korunması gerekliliğine işaret eden ekolojik yaklaşımın, yerini insan hakları

ile çevrenin korunması arasında açık bir bağ olduğu düşüncesine bıraktığı

görülmektedir. Bu kapsamda çevreye insan merkezli bir anlayışla yaklaşıldığı,

çevre ile nitelikli yaşam ve sağlık arasında bir bağ kurulduğu, çevresel insan

hakları bağlamında değerlendirilebilecek olan birçok uluslararası metnin de

çevrenin korunması ile insan sağlığı ve esenliği arasında bir bağ kurulması ile

oluştuğu anlaşılmaktadır (Mehmet Kurt, §

54).

60. Sözleşme’de de sağlıklı bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde belirli bir hak normatif olarak öngörülmemiştir (Bor/Macaristan, B. No: 50474/08,

18/6/2013, § 24). Bununla birlikte çervesel

meseleler, Sözleşme’nin 2., 3., 6. ve 8. maddeleri ile Sözleşme’ye

Ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi çerçevesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

(AİHM) tarafından değerlendirilmektedir (Brincat ve diğerleri/Malta, B. No: 60908/11, 24/7/2014, §§

103-117).

61. Çevresel meselelerin sıklıkla çevresel kirlilik bağlamında

AİHM önüne taşındığı ve söz konusu çevresel rahatsızlığın devletin veya özel

kişilerin faaliyetleri sonucunda oluşması arasında bir ayırım gözetilmeksizin

Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlarla

bağlantı kurulmak suretiyle Mahkemece incelendiği anlaşılmaktadır (Bor/Macaristan, § 25). Belirtilen

değerlendirmeler kapsamında Mahkemenin; iddiaya konu çevresel kirliliğin, özel

hayatın veya aile hayatının nitelik ve kalitesini veya konutundan yararlanma

şeklindeki hukuksal çıkarı olumsuz etkilediğini tespit ederek özel hayat

kavramının alt kategorileri olan özel hayata, aile hayatına ve konuta saygı

hakkı ile sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı arasında bir bağ kurduğu

görülmektedir (Powell ve Rayner/Birleşik Krallık,

B. No: 9310/81, 21/2/1990; Hatton ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No:

36022/97, 2/7/2003; Lopez Ostra/İspanya, B. No: 16798/90, 9/12/1994).

62. Özel hayata saygı hakkı alt kategorisinde geçen özel hayat

kavramı, AİHM tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici

bir tanım yapmaktan özellikle kaçınılmaktadır. Bununla birlikte, Sözleşme’nin

denetim organlarının içtihatlarında, “bireyin

kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi” kavramının, özel hayata

saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel alındığı anlaşılmaktadır (Koch/Almanya, B. No: 497/09, 19/7/2012, § 51).

63. AİHM içtihadında sıklıkla, devletin, bireylerin 8. maddenin

(1) numaralı fıkrasında yer alan haklarını güvence altına almak hususunda

gerekli ve uygun önlemler alma şeklindeki pozitif yükümlülüğünün söz konusu

olduğu davalar ile 8. maddenin (2) numaralı fıkrası bağlamında haklılığının

ortaya konulması gereken bir kamusal müdahale ile ilgili davalarda uygulanacak

prensiplerin, hemen hemen aynı olduğunun vurgulandığı görülmektedir. Her iki

bağlamda da dikkate alınması gereken hususun, bireyin ve kamunun yarışan

menfaatleri arasında adil bir dengenin tesisi olduğu ve her iki durumda da Sözleşme’ye uyumun sağlanabilmesi için alınması gereken

tedbirlerin belirlenmesinde, devletin geniş bir takdir yetkisini haiz olduğu

ifade edilmektedir (Bor/Macaristan,

§ 24).

64. Bununla birlikte çevresel meselelerin Sözleşme’nin 8.

maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için belirli koşulların mevcudiyeti

aranmaktadır. Bu bağlamda söz konusu çevresel rahatsızlığın, başvurucunun maddi

ve manevi varlığına, özel hayatına, aile hayatına ya da konuta saygı hakkı

üzerinde doğrudan bir etkide bulunması ve belirtilen değerler üzerindeki

etkisinin asgari bir şiddet derecesine ulaşması gerekmektedir. Bu kapsamda çevresel

rahatsızlığın ciddi bir boyuta ulaşmış olması aranmaktadır. Belirtilen bağlamda

aranan asgari ağırlık eşiğinin söz konusu hukuksal değerlerin ihlal edilip

edilmediğinin değil bizatihi söz konusu alana ilişkin incelenebilir bir sorun

doğurup doğurmadığının tespiti amacıyla değerlendirildiği görülmektedir. Söz

konusu şiddet derecesinin değerlendirilmesi göreli olup her somut olayda

çevresel etkinin yoğunluğu, süresi, beden ve ruh bütünlüğüne etkileri ile

çevrenin genel bağlamı gibi kriterler çerçevesinde ayrıca değerlendirme

yapılmasını zorunlu kılmaktadır (Fadeyeva/Rusya,

B. No: 55723/00, 9/6/2005, § 69). Başvurucunun iddiaya konu çevresel kirlilik

kaynağına yakınlığı ya da çevresel rahatsızlıkla olan etkileşimi yapılacak

değerlendirmeler açısından şüphesiz en önemli unsurlardır. Bu kapsamda modern

yaşama mündemiç çevresel tehlikeler ile kıyaslandığında önemsiz kalan çevresel

olumsuzluklar, 8. madde çerçevesindeki güvenceleri harekete geçirmek için

yeterli görülmemektedir (Mehmet Kurt,

§ 58; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 43449/02, 25/11/2010, §

88).

65. Sözleşme’de temiz ve sessiz bir

çevrede yaşama hakkı şeklinde bir hak güvence altına alınmadığı için özel hayat

çerçevesinde korunan hukuksal çıkarlar üzerinde doğrudan ve ciddi bir etkisi

bulunmayan manzara hakkı veya güzel bir çevrede yaşama hakkı gibi çevresel

hakların Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında değerlendirilmesi söz konusu

değildir (Krytatos/Yunanistan, B. No: 41666/98, 22/5/2003,

§§ 52, 53; Ali Rıza Aydın/Türkiye,

B. No: 40806/07, 15/5/2012, §§ 27-29 ). Zira 8.

maddenin aktif hâle gelmesini sağlayan etken, çevrenin genel olarak bozulması

değil; bireylerin özel veya aile hayatı ile konutları için zararlı bir etkinin

söz konusu olmasıdır.

66. Yukarıda yer verilen tespitler çerçevesinde somut başvuru

açısından değerlendirilmesi gereken ilk husus, başvuruya konu çevresel etkinin

Anayasa’nın 17.maddesi kapsamındaki güvenceleri harekete geçirecek asgari

ağırlıkta olup olmadığıdır. Söz konusu ağırlık, olayın tüm koşulları dikkate

alınarak değerlendirilmeli ve değerlendirmede bahsedilen etkinin yoğunluğu,

süresi, fiziksel ve ruhsal etkisi de nazara alınarak normal bir yaşama mündemiç

ve katlanılması mümkün ve muhtemel görülen etki ve rahatsızlıklara nispetle

nasıl bir ağırlık arz ettiği gözönünde

bulundurulmalıdır.

67. AİHM içtihadında da inceleme konusu çevresel etkinin 8.

maddede yer alan güvenceleri etkin hâle getirebilmesi için aranan ağırlık

eşiğinin tespitinde genel olarak başvurucudan söz konusu etki derecesini ortaya

koyan somut veriler sunmasının beklenildiği, söz konusu etki derecesini ortaya

koyan kamusal ölçümler veya uzman raporları gibi veriler ile ilgili alanın

örneğin gürültüye açık bölge olarak tespit edildiğini gösteren kamusal

kararların yapılan değerlendirmelerde dikkate alındığı anlaşılmaktadır. Bununla

birlikte Mahkemenin başvuru evrakı ile ilgili idari ve yargısal prosedüre

ilişkin evrak kapsamında tespit ettiği veriler ve hayatın olağan akışına göre

söz konusu çevresel rahatsızlığın asgari ağırlık eşiğini geçtiğinin kabul

edilmesi gerektiği yönünde tespitlerde bulunduğu başvuru örneklerinin de mevcut

olduğu görülmektedir (Moreno Gomez/İspanya,

B. No: 4143/02, 16/11/2004, §§ 59, 60; Ruano Morcuende/İspanya, B. No:

75287/01, 6/9/2005; Fagerskiöld/İsviçre, B. No: 37664/04, 26/2/2008; Oluic/Hırvatistan,

B. No: 61260/08, 20/5/2010, §§ 52-62; Mileva ve diğerleri/Bulgaristan, §§ 93-95).

68. Bu kapsamda ilgili tesis, işletme veya sair faaliyetler,

eylemler ve ihmaller sonucu ortaya çıkan çevresel etkiler ile başvurucunun

maddi ve manevi varlığı ve bütünlüğü arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı

yeterlidir.

69. Somut başvuruda ileri sürülen çevresel bir rahatsızlığa

ilişkin şikâyetlerin başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi

hakkını doğrudan ve ciddi şekilde etkileyip etkilemediği tespit edilirken

Ankara 5. İdare Mahkemesinin 2011/174 Esas sırasına kaydedilen dava dosyasına

sunulan bilgi ve belgelerin ve yargılama sonucunda verilen karar gerekçesi ile

başvuru dosyasına sunulan bilgi ve belgelerin bir bütün hâlinde

değerlendirilmesi gerekir.

70. Başvuru konusu olayda ileri sürülen çevresel rahatsızlığın,

piyasada satışa sunulan bebek mamalarında GDO bulunduğuna ilişkin basında çıkan

haberler nedeniyle duyulan korku ve endişe olduğu ve bunun kamusal makamlar

tarafından GDO içeren ürünlerin ithalatına izin verilmesinden, denetimlerin

yapılmamasından, tüketicilerin bilgilendirilmemesinden ve sonuç olarak gıda

güvenliğinin sağlanmamasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

71. Başvurucu tarafından gerek İlk Derece Mahkemesine sunulan

dava dilekçesinde gerekse başvuru kapsamında sunulan dilekçede, ihlale neden

olduğu belirtilen kamusal makamların ihmallerinden 11/11/2009 tarihinde ulusal

gazetede çıkan haber üzerine bilgi sahibi olunduğu, sonraki tarihlerde bebek

mamalarında GDO içeren ürünler bulunabileceği ile ilgili olarak farklı gazete

ve bilimsel dergilerde birtakım haberlerin ve makalelerin yayımlandığı, bu tür GDO'lu gıda ürünlerinin tüketildiği takdirde ciddi sağlık

sorunlarının ortaya çıkabileceği düşüncesiyle bebek mamaları ile beslenen

başvurucunun çocuğunun sağlığı için korku ve endişe duyulduğu, bu haberlerin

doğruluğunu teyit eden birçok bilimsel araştırmanın bulunduğu ve tüm bunların

denetim, gözetim ve bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen kamusal

makamların kusurundan kaynaklandığı ileri sürülmüştür.

72. Gıda güvenliğinin sağlanmaması nedeniyle biyolojik

çeşitliliğin kirlenmesi şeklindeki çevresel rahatsızlığın başvurucunun maddi ve

manevi varlığına doğrudan bir etkide bulunması ve belirtilen değerler

üzerindeki etkisinin asgari bir şiddet derecesine ve ciddi bir boyuta ulaşmış

olması gerekir. Bu bağlamda aranan asgari ağırlık eşiği, söz konusu alana

ilişkin incelenebilir bir sorunun bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi

açısından önemli bir kriterdir.

73. Anayasa'nın 17. maddesinin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan

başvuru kapsamında bir inceleme yapılabilmesi için başvurucu tarafından

öncelikle birtakım delillerin ortaya konulması gerekmektedir. Başvurucudan

beklenen, ileri sürdüğü şikâyetlerini destekleyen olguları ve buna ilişkin

somut kanıtları başvuru dosyasına sunmuş olmasıdır. Başvurucu, maddi ve manevi

varlığına müdahalede bulunulduğunu ifade ettiği dilekçelerde basında yer alan

haberlerde ve TÜBİTAK yetkililerinin açıklamalarında ithal edilen soya, mısır,

pirinç gibi ürünlerde GDO bulgusuna rastlandığının belirtildiğini ifade etmiş

ve bu tür ürünlerin bebek maması içeriğinde kullanıldığını, kendisinin de üç

buçuk yaşında bir çocuk sahibi olduğunu ve söz konusu ürünleri çocuğu için de

kullanmış olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu öne sürmüştür. Basında çıkan

haberlere ve bilimsel dergilerde yayımlanan makalelere dayanan başvurucunun GDO

içeren gıda ürünleri ile ilgili olarak endişelerini dile getirdiği

görülmektedir. Sunulan bilgi ve belgelerde birtakım gıda ürünleri hakkında

bilimsel raporların bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu tür ürünlerin

başvurucunun çocuğunun beslenmesinde kullanılan gıda ürünlerinin içeriğinde

olduğuna ilişkin olaya özgü açıklamalarda bulunulması, buna ilişkin kanıtların

ortaya konulması ve GDO içeren ürünler nedeniyle ortaya çıkan rahatsızlığın

varlığı, yoğunluğu, beden ve ruh sağlığına olan ya da olması muhtemel etkileri

hakkında açık şekilde ve başvuru konusu somut olay özelinde anlatımlarda

bulunulması önem arz etmektedir.

74. Gıda güvenliği konusunda kamusal makamların yükümlülüklerini

yerine getirmedikleri durumlarda başvurucunun içinde bulunduğu kendine özgü

koşullar altında güncel ve kişisel haklarına yönelik ne tür somut olumsuz

etkilerin ortaya çıkığı ya da çıkmasının muhtemel olduğu hususu açıklanmaya

muhtaçtır. Somut durumlara ve etkiye ilişkin açıklamalarda bulunulmaksızın

soyut iddialarla gerçekleştirilen başvurularda ihlal edildiği belirtilen temel

haklara doğrudan bir etkinin bulunduğu veya değerler üzerindeki etkinin asgari

bir şiddet derecesine ve ciddi bir boyuta ulaştığı söylenemeyeceğinden

başvuruya konu çevresel rahatsızlığın inceleme yapılmasını gerektirecek

ağırlıkta olmadığı şeklinde bir sonuç ortaya çıkacaktır.

75. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında yapılan incelemede

basında çıkan haberlere ve birtakım bilimsel araştırmalara dayanan maddi ve

manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasını

içeren başvuru kapsamında başvurucunun çocuğu için kullanılan bebek mamalarının

içeriğinde GDO'lu gıdaların bulunduğunu ortaya koyan

herhangi bir somut delilin ya da bir verinin Anayasa Mahkemesine sunulmadığı

görülmektedir. Derece Mahkemeleri önünde devam eden yargılamalarda da basında çıkan

haber içeriklerine dayanıldığı ve GDO içeren gıdalar ile ilgili oluştuğu ileri

sürülen endişe ve korkuların güncel ve kişisel etkileri somut olarak

açıklanmadan soyut ve genel olarak ileri sürüldüğü ve GDO'lu

olabilecek gıdaların olumsuz etkilerine maruz kalmış "olma" ihtimali

üzerinden hareket edildiği anlaşılmaktadır. Başvurucunun ileri sürdüğü

hususlarda bir endişe yaşadığı görülmekle birlikte, bu endişesinin incelenmeyi

haklı gösterecek ve somut olay bazında asgari şiddet derecesini aşacak şekilde ortaya

konulamadığı değerlendirilmektedir. Dolayısıyla somut başvurunun, başvurucunun

Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan haklarına bir etkide bulunduğu

veya bu etkinin asgari bir şiddet derecesine ve ciddi bir boyuta ulaştığı

sonucuna varılamamıştır.

76. Ayrıca tüm bu iddiaların belirtilen çerçevede Derece

Mahkemeleri tarafından değerlendirildiği, mevzuat çerçevesinde ele alınıp

incelendiği ve kararlarda başvurucunun somut olarak bir zarara uğratıldığına

ilişkin herhangi bir tespitte bulunulmadığı gerekçesine dayanıldığı

görüldüğünden karar gerekçelerinin ilgili ve yeterli şekilde oluşturulduğu

anlaşılmaktadır.

77. Açıklanan nedenlerle kişinin maddi ve manevi varlığının

korunması ve geliştirilmesi hakkına yönelik ihlal iddiasının Anayasa’nın 17.

maddesi bağlamında inceleme yapılmasını gerektirecek ağırlıkta olmadığı

anlaşıldığından başvurunun bu kısmının açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar

verilmesi gerekir.

b. Kanuni Hâkim Güvencesinin İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

78. Başvurucu; 7.800 TL manevi tazminat talebini içeren dava

dilekçesini sunduğu 2010 yılında tek hâkimle çözümlenecek uyuşmazlıklar için

belirlenen parasal sınırın 7.790 TL olduğunu, davanın tek hâkimle çözümlenecek

davalardan olup olmadığı belirlenirken parasal sınıra ilişkin olarak dava

tarihinde geçerli olan düzenlemelerin dikkate alınması gerektiğini, dolayısıyla

değeri bu sınırın üzerinde olan davanın heyet hâlinde incelenmesi gerekirken

tek hâkim tarafından çözümlenmesi nedeniyle kanun yolu merciinin değişmesi ve

öngörüldüğü gibi yargılamanın heyet hâlinde yapılmaması nedeniyle kanuni hâkim

güvencesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

79. Anayasa'nın "Hak

arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı

mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma

hakkına sahiptir."

80. Sözleşme'nin "Adil

yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya

da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan,

kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul

bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına

sahiptir. ..."

81. Anayasa'nın "Kanuni

hâkim güvencesi" kenar başlıklı 37. maddesi şöyledir:

"Hiç

kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.

Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne

çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler

kurulamaz."

82. Anayasa'nın "Mahkemelerin

kuruluşu" kenar başlıklı 142. maddesi şöyledir:

"Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama

usulleri kanunla düzenlenir."

83. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda

inceleme yapılamaz.”

84. 6216 sayılı Kanun’un

“Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi”

kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, …açıkça dayanaktan yoksun başvuruların

kabul edilemezliğine karar verebilir.”

85. Kanuni hâkim güvencesi, mahkemelerin kuruluş ve yetkileri

ile izleyecekleri yargılama usulünün yasayla düzenlemesini ve dava konusu olay

ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi

kararlarında, kişinin hangi mahkemede yargılanacağını önceden ve kesin olarak

bilmesini gerektiren doğal hâkim ilkesini koruyan bir hüküm olarak ele

alınmaktadır (AYM, E.2002/170, K.2004/54, 5/5/2004; E.2005/8, K.2008/166,

20/11/2008; Tahir Gökatalay,

B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 79; Benzer yöndeki Avrupa İnsan Hakları

Komisyonu (AİHK) kararları için bkz. Zand/Avusturya, B. No: 7360/76, 16/5/1977; Crociani, Palmiotti, Tanassi,

Lefebvre D'Ovidio/İtalya,

B. No: 8603/79, ..., 18/12/1980).

86. Kanuni hâkim güvencesi, sadece mahkemelerin yargı yetkisi

içinde yer alan konuların belirlenmesini değil her bir mahkemenin kuruluşu ve

yer bakımından yargı yetkisinin belirlenmesi de dâhil olmak üzere mahkemelerin

organizasyonlarına ilişkin tüm düzenlemeleri ifade etmekte, mahkemelerin görev

ve yetki alanlarının açık ve anlaşılır biçimde tespit edilmesi gereğini ortaya

koymaktadır (Tahir Gökatalay,

§ 80).

87. Başvuruya konu yargılama dosyası incelendiğinde, Gıda Tarım

ve Hayvancılık Bakanlığının ağır hizmet kusurunun bulunduğu gerekçesiyle ilk

davanın 6.400 TL değer ile 24/12/2009 tarihinde Bursa İdare Mahkemesinde

açıldığı, anılan Mahkemece davanın yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının

Ankara İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, Ankara 5. İdare

Mahkemesi tarafından ilgili idareden ön karar alınmadan davanın açıldığı

gerekçesiyle dava dilekçesinin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına tevdi

edilmesine karar verildiği, hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle ilgili

idarenin tazminat talebini reddetmesi üzerine başvurucu tarafından 28/12/2010

tarihli dava dilekçesi ile Ankara İdare Mahkemesinde 7.800 TL değerinde yeni

bir dava açıldığı ve Ankara 5. İdare Mahkemesinin 27/6/2012 tarihli kararıyla

davanın reddine karar verildiği görülmektedir.

88. Başvurucunun iddialarının özü 7.800 TL değer ile 28/12/2010

tarihinde açılan davanın dava tarihi itibarıyla belirlenen parasal sınırın

7.790 TL olması nedeniyle heyet hâlinde incelenmesi gereken davalardan olmasına

rağmen tek hâkim tarafından incelenmesi ve bu nedenle kanun yolu merciinin

değişmesi nedeniyle kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiğine ilişkindir.

89. İdari yargı uyuşmazlıklarında görev kuralları kamu düzenine

ilişkin olduğundan verilen kararların itiraz ya da temyiz incelemeleri

öncelikle görev kuralları yönünden yapılmaktadır (Danıştay İdari Dava Daireleri

Kurulu, E.2011/1155, K.2014/1962, 30/4/2014). İdare veya vergi mahkemelerinin

tek hâkim tarafından verilen kararlarına karşı yapılan kanun yolu

başvurularının bölge idare mahkemelerince, heyet hâlinde verilen kararlarına

karşı yapılan başvuruların ise Danıştayca incelemeye

tabi olması nedeniyle, mahkemelerce kanuni düzenlemelerin öngördüğü parasal

sınırlar dikkate alınmaksızın görev kurallarına aykırı şekilde verilen

kararların, kamu düzenine ve kanuni hâkim güvencesine aykırılık oluşturacağı

açıktır (Danıştay 7. Dairesi, E.2012/120, K.2015/7774, 28/12/2015). Zira

davaların heyet veya tek hâkim tarafından çözümlenmesi kuralının ihlali

hâlinde, bu kararlara karşı kanun yolunun değişmesi sonucu ortaya çıkacaktır.

90. Kamu düzenine ve kanuni hâkim güvencesinin gerekliliklerine

uygun şekilde, tek hâkim sınırı için her yıl belirlenen parasal sınır ile dava

değeri dikkate alınarak davanın tek hâkim tarafından mı yoksa heyet hâlinde mi

çözümlenmesi gerektiği hususunda göreve ilişkin kuralların doğru şekilde tespit

edilerek uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekir. Davanın tek hâkim sınırında olup

olmadığı belirlenirken ise Danıştayın yerleşik

içtihatları doğrultusunda, ilk derece mahkemesi tarafından kararın verildiği

tarihte yürürlükte olan parasal sınırın dikkate alınması gerektiği açıktır

(bkz. §§ 35-38).

91. Yukarıda yer verilen ilkeler ve Danıştayın

yerleşik içtihatları doğrultusunda başvuruya konu edilen dava dosyası

incelendiğinde, 7.800 TL manevi tazminat talebiyle açılan söz konusu davanın

Ankara 5. İdare Mahkemesi tarafından 27/6/2012 tarihinde reddedildiği, tek hâkimle

çözümlenecek davalar için belirlenen parasal sınırın bu tarihte 9.230 TL olduğu

anlaşılmış (bkz. § 38), dolayısıyla verilen mahkeme kararlarının Danıştayın yerleşik içtihatlarıyla uyumlu ve kanuni hâkim

ilkesinin sağladığı güvencelere uygun olduğu sonucuna varılmıştır.

92. Ayrıca başvurucu tarafından davanın heyet hâlinde

çözümlenmesi gereken davalardan olmasına rağmen tek hâkim tarafından

çözümlenmesi nedeniyle kanun yolu mercilerinde ileri sürülen itiraz

nedenlerinin Bölge İdare Mahkemesince verilen kararlarda karşılanmadığı iddia

edilmiş ise de Danıştayın yerleşik uygulamaları

kapsamında verilen kararların hukuki öngörülebilirlik şartını taşıması ve buna

ilişkin değerlendirmelerin kanuni hâkim güvencesi bağlamında ele alınmış olması

nedeniyle ayrıca gerekçeli karar hakkı yönünden bir inceleme yapılmasına gerek

görülmemiştir.

93. Açıklanan nedenlerle başvurucunun kanuni hâkim güvencesinin

ihlal edildiği iddiası kapsamında yapılan incelemede açık ve görünür bir ihlal

saptanmadığından, başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları

yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

21/4/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep

KÖMÜRCÜ

Alparslan

ALTAN

Raportör Yrd.

:

Fatih ALKAN

Başvurucu

:

Öznur ÇİÇEK

BİLDİK

Vekili

:

Av. Erol

ÇİÇEK

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/6595, 21 Nisan 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Olaylar
  7. B. İlgili Hukuk
  8. IV. İnceleme Ve Gerekçe
  9. A. Başvurucunun İddiaları
  10. B. Değerlendirme
  11. D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  12. Yıldırım
  13. Özgüldür
  14. Kömürcü
  15. Altan
  16. Bildik
  17. Çiçek
  18. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/6595
Tarih
21 Nisan 2016

İlgili Kararlar

  • Selman Kapan ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/7302)
  • Hamdiye Demirel ve Diğerleri Başvurusu (B. No: 2013/6649)
  • Laleş Çeliker Başvurusu (B. No: 2013/8413)
  • Kamuran Reşit Bekir Başvurusu (B. No: 2013/7644)
  • Ömer Aybar Başvurusu (B. No: 2013/6974)
  • Mehmet Sabri Yar Başvurusu (B. No: 2013/5845)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.