İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm
İkinci BölümBaşvuru No: 2014/11141Tarih: 22 Eylül 2016

Yahya Özay Başvurusu (B. No: 2014/11141)

Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

YAHYA ÖZAY BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/11141)

Karar Tarihi: 22/9/2016

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, kadastro sırasında paftasında yol vasfı ile tespit

dışı bırakılan taşınmaz hakkında kadastro öncesi zilyetliğe dayalı olarak

açılan tescil davasının içtihat yoluyla kabul edilen iki yıllık makul süre

içinde açılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının

ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 7/7/2014 tarihinde Karşıyaka 1. Asliye Hukuk

Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil

edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca 13/1/2016 tarihinde,

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 25/3/2016 tarihinde, başvurunun

kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 18/5/2016 tarihinde Anayasa

Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş

30/5/2016 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne

karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu, 2007 yılında yapılan kadastro çalışmalarında yol

vasfı ile tespit dışı bırakılan dava konusu taşınmazı yirmi yıldan fazla

süredir kullanmakta olduğunu, zilyetlikle kazanım koşullarının oluştuğunu ileri

sürerek taşınmazın adına tapuya tescili talebiyle 17/9/2009 tarihinde

(kapatılan) Hafik Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tescil davası açmıştır.

9. Mahkeme 22/9/2010 tarihli ve E.2009/105, K.2010/72 sayılı

kararı ile davanın kabulüne karar vermiştir.

10. Davalıların temyizi üzerine anılan karar, Yargıtay 8. Hukuk

Dairesinin 2/12/2011 tarihli ve E.2011/1856, K.2011/6524 sayılı ilamı ile “davanın, Yargıtay ve Daire uygulamalarıyla kabul

edilen iki yıllık makul süre içinde açılmadığı ve taşınmazın tespit dışı

bırakıldığı 23/5/2007 tarihinden dava tarihine kadar yirmi yıllık sürenin de

geçmediği” gerekçesiyle bozulmuştur. Bozma ilamının ilgili kısmı

şöyledir:

“Mahkemece, yazılı gerekçeyle davanın kabulüne

karar verilmiş ise de, mahkemenin bu görüşüne katılma

olanağı bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmazın bitişiğinde bulunan 152 ada 18

sayılı parsel, 23.5.2007 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında

davacı Yahya Özay adına tespit ve tescil edilmiştir. Davacıya ait parselin

kadastro tespiti 23.5.2007 tarihinde yapıldığına göre, dava konusu taşınmazın

da aynı tarihte paftasında yol olarak bırakıldığının kabulü gerekir. Kural

olarak, paftasında yol olarak ya da tespit dışı bırakılan bir taşınmaz için

kadastrodan önceki zilyetlik kadastro tespitiyle kesintiye uğrayacağından

kadastrodan sonra başlayacak zilyetliğe eklenmez. Kadastro tespitinin yapıldığı

tarihten itibaren taşınmazın yeniden ilgilisi tarafından aralıksız, çekişmesiz

malik sıfatıyla ve 20 yıllık süreyle kullanılması gerekir. Yargıtay ve Daire

uygulaması gereğince kadastro tespitinin yapıldığı tarihten itibaren, iki yıl

ve daha aşağı makul sayılacak bir süre içerisinde paftasında yol ya da tespit

harici bırakılan taşınmaz için dava açılmış ise, kadastrodan önceki zilyetliğin

hesaba katılması kabul edilmektedir. Somut olayda, dava konusu ve paftasında

yol olarak bırakılan taşınmaz 23.05.2007 tarihinde paftasında yol olarak

gösterilmiş, dava ise 17.09.2009 tarihinde açılmıştır. Yani paftasında yol

olarak gösterildiği tarihten itibaren yaklaşık 2 yıl 4 aylık bir süre geçtikten

sonra davanın açıldığı belirlenmiştir. Şu halde,

paftasında yol olarak bırakılan taşınmazın 23.5.2007 tarihinden itibaren davanın

açıldığı 17.09.2009 tarihine kadar 20 yıllık kazanma süresi geçmediğinden ve

Dairece kabul edilen makul sayılabilecek süre de aşılmış bulunduğundan davanın

bu gerekçeyle reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmiş olması

usul ve kanuna aykırıdır.”

11. Yargıtay bozma ilamına uyan Mahkeme 7/3/2012 tarihli ve

E.2012/20, K.2012/41 sayılı kararı ile bozma ilamındaki gerekçelerle davanın

reddine karar vermiştir.

12. Başvurucu tarafından temyiz edilen söz konusu karar,

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 16/1/2013 tarihli ve E.2012/7575, K.2013/274

sayılı ilamı ile onanmıştır.

13. Başvurucunun karar düzeltme talebi, aynı Dairenin 25/2/2014

tarihli ve E.2013/20734, K.2014/3249 sayılı ilamı ile reddedilmiştir.

14. Nihai karar başvurucuya 9/6/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

15. Başvurucu 7/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili Hukuk

16. 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12.

maddesi şöyledir:

“30 günlük ilan süresi geçtikten sonra, dava

açılmayan kadastro tutanaklarına ait sınırlandırma ve tespitler kesinleşir.

Kadastro müdürü tarafından onaylanarak

kesinleşen tutanaklar ile kadastro mahkemesinin kesinleşmiş kararları;

kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç 3 ay

içinde tapu kütüklerine kaydedilir.

Bu tutanaklarda belirtilen haklara,

sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on

yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz

olunamaz ve dava açılamaz.

Kadastrosu tamamlanan çalışma alanı içerisinde

kalan eski tapu kayıtları, işleme tabi kayıt niteliğini kaybederler. Bu

kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu sicil müdürlüklerinde işlem yapılamaz.

Kesinleşmemiş tutanaklar herhangi bir nedenle

tapuya tescil edilmişse, iddia ve taşınmazın niteliğine bakılmaksızın,

taşınmazı tescil tarihinden itibaren 20 yıl müddetle malik sıfatıyla

zilyetliğinde bulunduranlar ile bunların akdi ve kanuni halefleri açılmış ve

açılacak olan davalarda medeni kanunun tapuya itimat prensibinden yararlanırlar.”

17. 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesinin birinci fıkrası

şöyledir:

“Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı

içinde bulunan ve toplam yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme

kadar olan (40 ve 100 dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal,

çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini

belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına

tespit edilir.”

18. 3402 sayılı Kanun’un 16. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Kamunun ortak kullanılmasına veya bir kamu

hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında

bulunan sahipsiz yerlerden:

...

Yol, meydan, köprü gibi orta malları ise

haritasında gösterilmekle yetinilir.”

19. 22/11/2011 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun

713. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı

davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde

bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki

mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.

... Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen

koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.”

20. Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 7/9/2015 tarihli ve

E.2015/11595, K.2015/9767 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:

“Mahkemece, paftasında yol olarak tespit

harici bırakılan, fen bilirkişi raporunda 109 ada 1 parsel sayılı taşınmazın

doğu hududunda ve kırmızı renkle gösterilen, dava konusu taşınmaza ilişkin,

davacı tarafından makul süre geçtikten sonra dava açıldığı ve bu nedenle

kadastro tespitinden önceki zilyetlik süresinin hesaba katılamayacağı, kadastro

tespitinden sonra da davacının 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresini

doldurmadığı gerekçesiyle hüküm kurulmuş ise de; verilen karar usul ve yasaya

uygun bulunmamaktadır. Davacı, kadastro sırasında adına tespit edilen 109 ada 1

parsel sayılı taşınmazın doğusunda kalan ve hakkında tutanak düzenlenmeyerek

haritasında gösterilmekle yetinilen yolun adına tescili istemiyle, kadastrodan

önceki nedenlere dayanarak dava açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36.

maddesi uyarınca herkes, yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğüne sahip

olup, bu özgürlüğün en yaygın kullanılma şekli dava açma hakkıdır. Yine

Anayasamızın 13. maddesi uyarınca, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir". 3402 sayılı Kadastro

Kanunu'nun 12/3. maddesinde, kadastro sırasında haklarında tutanak düzenlenen

taşınmazlar yönünden, kadastrodan önceki nedenlere dayanılarak dava açma hakkı

10 yıl ile sınırlanmış ise de, kadastro sırasında

haklarında kadastro tutanağı düzenlenmeyen taşınmazlar yönünden kadastrodan

önceki nedenlere dayanılarak dava açma hakkını sınırlayan herhangi bir yasa

hükmü bulunmamaktadır. Davacı, kadastro sırasında hakkında tutanak

düzenlenmeyen taşınmaz bölümü yönünden dava açtığına göre, mahkemece işin

esasına girilip ... neticesine göre bir karar verilmek gerekirken, yasal

olmayan gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.”

21. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22/4/2015 tarihli ve

E.2013/8-2061, K.2015/1256 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:

“3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesi

hükmüne göre; yollar, paftasında gösterilmekle yetinilir. Dava konusu taşınmaz

kadastro işlemi sırasında hukuksal niteliği belirlenerek yol olması nedeniyle

tespit dışı bırakılmıştır. Kadastro veya tapulama dışı bırakılma işlemi,

taşınmazın geometrik durumu belirlenmediğinden bir tespit işlemi değil ise de

görevlilerce bir yerin tescile tabi olmadığı saptanarak hukuksal durumunun

belirlenmiş olması nedeniyle öncelikle bir kadastro veya tapulama işlemidir.

Tespit dışı bırakılan bir taşınmaz hakkında

kadastro tutanağı düzenlenmediğinden paftasınındüzenlenmesi

ile işlemin tamamlandığının kabulü gerekir.

Tespit dışı bırakılan yerlerle ilgili mülkiyet

uyuşmazlıklarında mülkiyeti kazanma koşullarının hangi tarih esas alınarak

inceleneceği ve zilyetliğin hangi tarihte başlamış sayılacağı hususlarının

belirlenmesi önemli ve zorunludur.

Tespit dışı bırakılan yer hakkında komisyon

veya mahkeme kararıyla bir belirleme yapılmamış ve kadastro tutanağı

düzenlenmeden pafta düzenlenmesi suretiyle hukuksal durumu belirlenerektespit

dışı bırakılma işlemi tamamlanmış ise paftasının düzenlendiği tarih kazanma

süresinin ve koşullarının hesaplanmasında esas alınmalıdır. Paftasındayol

olarak gösterilen bir yerin, tapuya tesciline karar verilebilmesi için paftanın

düzenlendiği ve terk edildiği tarihten itibaren 20 yıldan fazla süre ile

tasarruf edilmiş olması gerekir.

Somut olayda dava konusu taşınmaz, davacı

adına tespit edilen 101 ada 8 parsel sayılı taşınmaza ait kadastro tutanağına

göre 25.06.2007 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında paftasında yol

niteliği ile tespit dışı bırakılmıştır.

3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 7/4. maddesinegöre ”

çalışma alanı sınırı içinde veya bitişiğindeki taşınmaz mallar ile dışında

toplu olarak bulunan taşınmaz mallardan kadastro tutanağı düzenlenmeyen

yerlerin kadastroya tabi olması yolunda iddia vaki olursa, bu Kanun gereğince

tahdit ve tespiti yapılarak tutanak düzenlenir ve iddia sebepleri açıklanarak

kadastro komisyonuna tevdi edilir”.

Bu maddedeki düzenlemeden de anlaşılacağı

üzere, bu çeşit taşınmazlara yönelik olarak açılacak davalarda herhangi bir

süre öngörülmemiştir.

O halde, Özel Daire bozma ilamında davanın

makul sürede açılmadığına ilişkin belirleme isabetli olmadığından, yerel

mahkemenin bu yöne değinen direnme kararı yerindedir.”

22. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30/9/2015 tarihli ve

E.2014/16-102, K.2015/2026 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:

“Mahkemece, davanın tespit tarihinden sonraki

2 yıllık makul süre içerisinde açılmadığı gibi tespit tarihinden sonra 20

yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmadığı ve davanın süresinde

açılmadığı gerekçesi ile davanın reddine dair verilen, davacılar vekilinin

temyizi üzerineÖzel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle

hüküm bozulmuş; Yerel Mahkemeceönceki gerekçelerle

ilk kararda direnilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen

uyuşmazlık; kadastro işlemleri sırasında tescil harici bırakılan yerler

hakkında kadastrodan önceki hukuki nedenlere dayanarakdava

açılmasını sınırlayan bir sürenin bulunup bulunmadığı noktasındatoplanmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki; Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi uyarınca herkes, yargı mercileri önünde

hak arama özgürlüğüne sahip olup, bu özgürlüğün en yaygın kullanılma şekli dava

açma hakkıdır. Yine Anayasanın 13. maddesi uyarınca "Temel hak ve

hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde

belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir."

Öte yandan; ayni haklar yasal kısıtlama yok

ise nitelikleri gereği her zaman ve herkese karşı ileri sürülebilirler. 3402

sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesinde yalnızca

hakkında tutanak düzenlenen taşınmazlarla ilgili olarak 10 yıllıkhak

düşürücü süre belirlenmiş olup, gerek 3402 sayılı Kanunda, gerekse 4721 sayılı

Türk Medeni Kanununun tescil hükümlerini düzenleyen maddelerinde, hakkında

tutanak düzenlenmeyen ya da tescil harici bırakılan yerler hakkında kadastro

öncesi nedenlere dayanarak dava açılmasını sınırlayan bir süre düzenlenmesi

bulunmamaktadır.

Nitekim,aynı

ilkeler YargıtayHukuk Genel Kurulunun 22.04.2015 gün

ve 2013/8-2061E.-2015/1256 K. sayılı kararında dakabul

edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında,

kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılan yerler hakkında tespit öncesi

zilyetlik hukuksal nedenine dayanılarak dava açılması halinde, söz konusu

davanın tespit harici bırakılma tarihinden itibaren makul bir süre içerisinde

açılması gerektiği, makul süreninYargıtayın yerleşik

kararları ile kabul edilip uzun yıllar boyunca istikrarlı bir şekilde

uygulandığı, aksi takdirde bir süre kısıtlaması olmaksızın aradan uzun yıllar

geçtikten sonra açılan davalarda sağlıklı bir sonuca ulaşılamayacağı, bu

nedenle makul süre uygulamasının yerinde olduğu belirtilerek direnme kararının

onanması gerektiği dile getirilmiş ise de, bu görüşçoğunluk

tarafından benimsenmemiştir.

O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen

Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul

ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

23. Mahkemenin 22/9/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

24. Başvurucu, kadastro sırasında paftasında yol vasfı ile

tespit dışı bırakılan taşınmaz hakkında kadastro öncesi zilyetliğe dayalı

olarak tescil davası açtığını, bu tür taşınmazlarla ilgili tescil davaları için

mevzuatta herhangi bir süre sınırlaması bulunmadığını, 3402 sayılı Kanun’un 12.

maddesine göre kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak on yıl içinde

dava açılabileceğini, buna rağmen derece mahkemelerince yorum yoluyla kabul

edilen iki yıllık makul süre içinde açılmadığı gerekçesiyle davasının

reddedildiğini belirterek Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma

hakkı ile 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüş; tazminat talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

25. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

26. Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş

ise de başvurucunun şikâyetinin özü, kadastro öncesi zilyetliğe dayalı tescil

davasının, yorum yoluyla kabul edilen iki yıllık makul süre içinde açılmadığı

gerekçesiyle süre yönünden reddedilmesi nedeniyle davanın esasının Mahkemece

incelenmediğine ilişkindir. Bu nedenle başvurucunun iddiasının adil yargılanma

hakkının güvenceleri arasında yer alan mahkemeye erişim hakkı kapsamında

incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

27. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkinbaşvurunun

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

28. Bakanlık görüş yazısında, başvurucunun şikâyeti mülkiyet

hakkı kapsamında değerlendirilerek Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen

mülkiyet hakkının sadece sahip olunan bir mülke ve varlığa koruma sağladığı,

belli durumlarda bir malı elde etmeye yönelik meşru beklentinin de anılan

maddenin güvencesinden yararlanabileceği, somut davada, tespit dışı bırakılan

yerlerle ilgili açılacak davalar hakkında Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin

yerleşmiş uygulamasıyla kabul edilen iki yıllık süre içinde davanın açılmaması

nedeniyle tespit dışı bırakılma tarihinden önceki zilyetliğin kazanma

bakımından nazara alınmadığı, yerleşmiş içtihat doğrultusunda bir uygulama söz

konusu olduğundan başvurucunun malı elde etmeye yönelik meşru bir beklentisinin

mevcut olmadığının değerlendirildiği ifade edilerek başvurucunun şikâyeti

incelenirken bu hususların dikkate alınması gerektiği yönünde beyanda

bulunulmuştur.

29. Anayasa’nın “Hak arama

hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak

suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile

adil yargılanma hakkına sahiptir.”

30. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru

vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya

davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu

belirtilmiştir. Anayasa'da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden

bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).

31. Sözleşme’nin “Adil

yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı

fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile

ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar

konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak

görülmesini istemek hakkına sahiptir.”

32. Sözleşme’nin 6. maddesi mahkemeye başvurma hakkını açıkça

düzenlenmemekle beraber Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından,mahkemeye başvurma

hakkının hukukun temel prensibi olduğu, mahkemeye başvurma hakkı olmaksızın

hakkaniyete uygun, aleni bir yargılamadan söz edilemeyeceği ve adil yargılanma

hakkının içerdiği güvencelerden yararlanmanın olanaksız hâle geleceği kabul

edilmektedir (Golder/Birleşik Krallık, B. No: 4451/70,

21/2/1975, § 35).

33. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne

taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını

isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen

veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme

kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını

ihlal edebilir (Özkan Şen, B. No:

2012/791, 7/11/2013, § 52).

34. AİHM, mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü”

ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili

erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını

ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili

fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki

belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye

erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar

verilmektedir (Geffre/Fransa, (k.k)

B. No: 51307/99, 23/1/2003).

35. Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön

koşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik

ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve

işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu

güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik

ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir

duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve

uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı

koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (AYM, E.2013/64, K.2013/142,

28/11/2013).

36. Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıp

sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlamaların

hakkın özünü, zedeleyecek şekilde hakkı kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi,

açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir

(Serkan Acar, B. No: 2013/1613,

2/10/2013, § 38).

37. Dava açma hakkı birtakım sınırlamalara tabi tutulabileceği

gibi bu hakkın kullanımı da belli kurallara bağlanabilir. Bununla birlikte bu

sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne

zarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Edificaciones March Gallego

S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34; Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99,

11/10/2001, § 22).

38. Bir mahkemeye başvuru hakkının yasal şartlara tabi tutulması

kabul edilebilir olsa da mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan adil

yargılanma hakkını ihlal edebilecek aşırı şekilcilikten diğer yandan da yasalar

tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu

doğurabilecek aşırı esneklikten kaçınmalıdırlar (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007, § 29).

39. Usul kurallarının hukuki güvenliğin sağlanması ve

yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi sonucu adaletin tecelli etmesine

hizmet etmek yerine kişilerin davalarının yetkili bir mahkeme tarafından

görülmesi bakımından bir çeşit engel hâline gelmesi durumunda mahkemeye erişim

hakkı ihlal edilmiş olacaktır (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, B. No: 36998/02,

27/7/2006, § 24).

40. AİHM, süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşulları

birden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise mahkemeye erişim hakkı

kapsamında o yorumlardan birinin davayı açmak isteyen kişileri engelleyecek

şekilde katı bir şekilde kullanılmaması veya söz konusu koşulların katı bir

uygulamaya tabi olmaması gerektiğini ifade etmiştir (Beles/Çek Cumhuriyeti, B. No: 47273/99, 12/11/2002, § 51; Tricard/Fransa, B. No: 40472/98, 10/7/2001, §

33).

41. Dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin

öngörülmesi, bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça

hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık

oluşturmaz. Ne var ki öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak

yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler, dava açma ya da

kanun yollarına başvurma hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal

edildiğini kabul etmek gerekir (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Osu/İtalya, B. No: 36534/97, 11/7/2002, §§

36-40).

42. Başvuruya konu olayda başvurucu, 2007 yılında yapılan

kadastro çalışmalarında yol vasfı ile tespit dışı bırakılan taşınmazı yirmi

yıldan fazla süredir kullanmakta olduğunu,zilyetlikle

kazanım koşullarının oluştuğunu ileri sürerek taşınmazın adına tapuya tescili

talebiyle 17/9/2009 tarihinde tescil davası açmıştır. Mahkeme 22/9/2010 tarihli

karar ile davanın kabulüne karar vermiş ise de temyiz üzerine bu karar,

Yargıtay 8. Hukuk Dairesince, “davanın,

Yargıtay ve Daire uygulamalarıyla kabul edilen iki yıllık makul süre içinde

açılmadığı ve taşınmazın tespit dışı bırakıldığı 23/5/2007 tarihinden dava

tarihine kadar yirmi yıllık sürenin de geçmediği” gerekçesiyle

bozulmuştur.

43. Söz konusu Yargıtay bozma ilamında, paftasında yol olarak ya

da tespit dışı bırakılan bir taşınmaz için kadastrodan önceki zilyetliğin

kadastro tespitiyle kesintiye uğrayacağından kadastrodan sonra başlayacak

zilyetliğe eklenemeyeceği, kadastro tespitinin yapıldığı tarihten itibaren

taşınmazın yeniden ilgilisi tarafından aralıksız, çekişmesiz malik sıfatıyla ve

yirmi yıllık süreyle kullanılması gerektiği, Yargıtay ve Daire uygulaması

gereğince kadastro tespitinin yapıldığı tarihten itibaren, iki yıl ve daha

aşağı makul sayılacak bir süre içerisinde paftasında yol ya da tespit harici

bırakılan taşınmaz için dava açılmış ise kadastrodan önceki zilyetliğin hesaba

katılmasının kabul edilebileceği, somut olayda, dava konusu ve paftasında yol

olarak bırakılan taşınmazın 23/5/2007 tarihinde paftasında yol olarak

gösterildiği, davanın ise yaklaşık 2 yıl 4 aylık bir süre geçtikten sonra

17/9/2009 tarihinde açıldığı, dolayısıyla kadastro sonrası yirmi yıllık kazanma

süresinin geçmediği ve Dairece kabul edilen makul sayılabilecek sürenin de

aşılmış bulunduğu belirtilmiştir (bkz. § 10).

44. Bozma ilamına uyan Mahkeme, bozma ilamındaki gerekçelerle

davanın reddine karar vermiştir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından onanan bu

karar, başvurucunun karar düzeltme talebinin reddedilmesiyle kesinleşmiştir.

45. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince bozma ilamında ortaya konan ve

ilk derece mahkemesince de uyma kararı ile benimsenen uygulamaya göre kadastro

sırasında yol vasfı ile tespit dışı bırakılan taşınmazlar hakkında kadastro

öncesi zilyetliğe dayalı olarak açılan tescil davaları için doğrudan bir dava

açma süresi öngörülmemekle birlikte bu taşınmazlarla ilgili açılacak davalarda

kadastro öncesi zilyetliğin dikkate alınması için davanın Yargıtay ve Daire

uygulaması ile kabul edilen iki yıl içinde açılması zorunlu kılındığından bu

yaklaşımla, kadastro öncesi zilyetliğe dayalı olarak açılan tescil davalarının

dinlenebilmesi için dolaylı olarak iki yıllık dava açma süresi getirilmiş

olduğu anlaşılmaktadır.

46. Başvurucu, kadastro sırasında tespit dışı bırakılan

taşınmazlar hakkında açılacak tescil davaları için mevzuatta herhangi bir süre

sınırlaması bulunmadığını, 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesine göre kadastrodan

önceki hukuki sebeplere dayanılarak on yıl içinde dava açılabileceğini, buna

rağmen derece mahkemelerince yorum yoluyla kabul edilen iki yıllık makul süre

içinde açılmadığı gerekçesiyle davasının reddedildiğini belirterek adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

47. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği mevzuatın

yorumlanması ve uygulanması, derece mahkemelerinin görevi olmakla birlikte bu

yorum ve uygulamaların etkilerinin Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanında bulunan hak ve yükümlülüklerle bağdaşıp bağdaşmadığının Anayasa

Mahkemesince incelenebileceği tabiidir. Mahkemeye erişim hakkı yönünden

yapılacak böyle bir inceleme, somut olayın koşulları çerçevesinde olacaktır (Emre Kartal, B. No: 2014/5020, 6/10/2015,

§ 40).

48. 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinde, kadastro çalışmaları

sırasında hakkında kadastro tutanağı düzenlenen taşınmazlarla ilgili

tutanaklarda belirtilen haklara, tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on

yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak dava

açılamayacağı belirtilmiştir (bkz. § 16). Aynı Kanun'un 16. maddesinin üçüncü

fıkrasında yol, meydan, köprü gibi orta mallarının haritasında gösterilmekle

yetinileceği belirtildiğinden bu nitelikteki kamu malları hakkında kadastro

tutanağı düzenlenmemektedir. 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinde belirtilen on

yıllık dava açma süresi, hakkında kadastro tutanağı düzenlenen taşınmazlara

ilişkin olduğundan yol, meydan, köprü gibi kamu malları hakkında kadastro

öncesi nedenlere dayalı olarak hangi sürede dava açılabileceği konusunda anılan

Kanun’da açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

49. Başvurucu, bu tür taşınmazlar hakkında açılacak tescil

davaları için 3402 sayılı Kanun’da düzenlenmeyen iki yıllık dava açma süresinin

yorum yoluylu öngörülmesinin adil yargılanma hakkını

ihlal ettiğinden şikâyet etmiştir.

50. Anayasa'nın 36. maddesinde, mahkemeye erişim hakkı açısından

herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte bunun hiçbir

şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel

sınırlama nedeni öngörülmemiş olan hakların da hakkın doğasından kaynaklanan

bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede

herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın diğer

maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da

mümkün olabilir. Bu noktada Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvence

ölçütleri işlevsel niteliği haizdir (Tahir Gökatalay, B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39).

51. Anayasa'nın “Temel hak ve

hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

52. Belirtilen Anayasa hükmü, hak ve özgürlükleri sınırlama ve

güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olup Anayasa'da yer alan bütün hak

ve özgürlüklerin yasa koyucu tarafından hangi ölçütler gözönünde

bulundurularak sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Anayasa'nın

bütünselliği ilkesi çerçevesinde Anayasa kurallarının bir arada ve hukukun

genel kuralları gözönünde tutularak uygulanması

zorunlu olduğundan belirtilen düzenlemede yer verilen güvence ölçütlerinin,

Anayasa'nın 36. maddesinde yer verilen hakkın kapsamının belirlenmesinde de

gözetilmesi gerektiği açıktır (Tahir Gökatalay, § 41).

53. Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yapılan bir müdahalenin

kanunilik şartını sağladığının kabulü için, müdahalenin kanuni bir dayanağının

bulunması zaruridir. Bununla birlikte, temel hak ve hürriyetlerin

sınırlandırılmasına ilişkin kanunların şeklen var olması yeterli değildir.

Kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği de gerektirmekte olup bu

noktada yasanın niteliği önem kazanmaktadır. Kanunla sınırlama ölçütü,

sınırlamanın erişilebilirliğini, öngörülebilirliğini ve kesinliğini ifade etmekte;

böylece uygulayıcının keyfî davranışlarının önüne geçtiği gibi kişinin hukuku

bilmesine de yardımcı olmakta; bu yönüyle hukuk güvenliği güvencesi

sağlamaktadır (Bülent Polat [GK],

B. No: 2013/7666, 10/12/2015, §§ 73-96).

54. Kanunun bu gerekliliklere uygun olduğunun söylenebilmesi

için yeterince ulaşılabilir olması yani vatandaşların belirli bir olaya

uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye

sahip olabilmesi, ayrıca ilgili normun keyfîliğe

karşı uygun bir koruma sağlaması, yetkili makamlara verilen yetkinin

genişliğini ve icra edilme biçimlerini yeterli bir netlikte tanımlaması

gerekmektedir (Gülmez/Türkiye,

16330/02, 20/5/2008, § 49; Silver ve

diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 5947/72, 25/3/1983, § 86-88; Malone/Birleşik Krallık, B. No: 8691/79,

2/8/1984, § 66-68; Rotaru/Romanya,

[BD], B. No: 28341/95, 4/5/2000, § 55).

55. Bununla birlikte her ihtimale çözüm getiremeyecek olan yasal

mevzuatın gereken koruma seviyesi, büyük ölçüde ilgili metnin düzenlediği alan

ve içeriğiyle birlikte muhataplarının niteliği ve sayısıyla yakından

bağlantılıdır. Bu nedenle kuralın karmaşık olması ya da belirli ölçülerde

soyutluk içermesi ve bu nedenle hukuki yardım ile tam olarak anlaşılabilir hâle

gelmesi tek başına hukuken öngörülebilirlik ilkesine aykırı görülemez. Bu

kapsamda hak ya da özgürlüğe müdahale eden kural belirli ölçülerdeki takdir

alanını elbette uygulayıcıya sunabilir. Fakat bu takdir alanının sınırlarının

da yeterli açıklıkta belirlenmesi ve kuralın asgari bir kesinlik içermesi

zaruridir (Halime Sare

Aysal [GK], B. No: 2013/1789, 11/11/2015, § 65).

56. Somut başvuru açısından kadastro çalışmalarında yol vasfı

ile tespit dışı bırakılan taşınmaz hakkında başvurucu tarafından açılan tescil

davasının, uygulamayla kabul edilen iki yıllık makul süre içinde açılmadığı

gerekçesiyle reddedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişim hakkına bir müdahale

oluşturduğu açıktır.

57. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin benzer davalar için benimsediği

ve somut davada da uyguladığı yaklaşıma göre kural olarak bir taşınmaz için

kadastrodan önceki zilyetlik kadastro tespitiyle kesintiye uğrayacağından

kadastrodan sonra başlayacak zilyetliğe eklenmez. Bunun sonucu olarak da

kadastro tespitinin yapıldığı tarihten itibaren taşınmazın yeniden ilgilisi

tarafından aralıksız, çekişmesiz, malik sıfatıyla ve yirmi yıllık süreyle

kullanılması gerekir.

58. Kural bu olmakla birlikte Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin

uygulaması gereğince kadastro tespitinin yapıldığı tarihten itibaren iki yıl ve

daha aşağı makul sayılacak bir süre içerisinde paftasında yol ya da tespit

harici bırakılan taşınmaz için dava açılmış ise kadastrodan önceki zilyetliğin

hesaba katılması kabul edilmektedir. Bir başka ifadeyle yol, meydan, köprü gibi

kamu malları hakkında açılacak tescil davalarında kadastro öncesindeki

zilyetliğin dikkate alınması için kadastro öncesi zilyetliğe dayalı davanın,

taşınmazın kadastro sırasında tespit dışı bırakıldığı tarihten itibaren iki

yıllık makul süre içinde açılması gerekmektedir.

59. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin anılan yaklaşımına karşılık bu

tür taşınmazlarla ilgili kadastro öncesi zilyetlik iddiasına dayalı olarak

açılacak davaların son dönemde temyiz incelemesini yapan Yargıtay 16. Hukuk

Dairesi, hakkında tutanak düzenlenmeyen ya da tespit harici bırakılan yerler

hakkında kadastro öncesi nedenlere dayanılarak dava açılmasını engelleyen ya da

hak düşürücü süre belirleyenyasal düzenleme mevcut

olmadığından bu tür davalar için süre sınırı bulunmadığını kabul etmektedir

(bkz. § 20; Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 7/3/2016 tarihli ve E.2015/2527,

K.2016/2239 sayılı; 2/7/2015 tarihli ve E.2014/17506, K.2015/9510 sayılı;

14/5/2014 tarihli ve E.2014/4311, K.2014/6035 sayılı; 6/5/2013 tarihli ve

E.203/2914, K.2013/4922 sayılıilamları).

60. Öte yandan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca da aynı konunun

yakın zamanda incelendiği ve Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin yaklaşımı

doğrultusunda bir uygulama benimsendiği görülmektedir (bkz. §§ 21, 22).

61. Yukarıda yer verilen tespitlere göre 3402 sayılı Kanun'un

12. maddesinde, kadastro çalışmaları sırasında haklarında kadastro tutanağı

düzenlenen taşınmazlarla ilgili kadastro öncesi nedenlere dayalı olarak

açılacak davalar için on yıllık hak düşürücü süre sınırı düzenlendiği ancak

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve 16. Hukuk Dairesinin yukarıda bahsi geçen

kararlarında vurgulandığı gibi haklarında tutanak düzenlenmeyip haritasında

gösterilmekle yetinilen yol, meydan, köprü gibi orta malları için kadastro

öncesi nedenlere dayalı olarak açılacak davalarla ilgili 3402 sayılı Kanun veya

ilgili mevzuatta süre sınırı öngören herhangi bir düzenleme bulunmadığı

anlaşılmaktadır. Bu itibarla dava konusu taşınmaz hakkındaki zilyetliğe dayalı

tescil davasının iki yıl içinde açılmasını zorunlu kılan Yargıtay 8. Hukuk

Dairesinin bu uygulamasının Anayasa'nın 36. maddesi anlamında müdahalenin

meşruiyet unsurlarından biri olan kanunilik şartını sağladığı söylenemez.

62. Başvuruya konu müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı

anlaşıldığından söz konusu müdahale açısından diğer güvence ölçütlerine riayet

edilip edilmediğinin ayrıca değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.

63. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde

güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim

hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

64. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu'nun 50. maddesinin (1) ve (2)

numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir. …

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

65. Başvurucu tazminat talebinde bulunmuştur.

66. Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı

kapsamında mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

67. Adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim hakkının

ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunduğundan ihlale konu kararı veren Hafik Asliye Hukuk

Mahkemesinin bulunduğu adliyenin Sivas adliyesiyle birleştirilmiş olması

nedeniyle kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Sivas Nöbetçi

Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

68. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı

kapsamında mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin adil yargılanma hakkı kapsamında

mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yeniden yargılama yapılmak üzere ihlale konu kararı veren Hafik Asliye Hukuk

Mahkemesinin bulunduğu adliyenin Sivas Adliyesiyle birleştirilmiş olması

nedeniyle Sivas Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

22/9/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Raportör

:

Kamil KAYA

Başvurucu

:

Yahya ÖZAY

Vekili

:

Av. Emine

ÇANDARLI

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/11141, 22 Eylül 2016 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

Karar Bilgileri

  • Mercii: Anayasa Mahkemesi
  • Bölüm: İkinci Bölüm
  • Başvuru No: 2014/11141
  • Tarih: 22 Eylül 2016

İlgili Kararlar

  • Hüseyin Demirdizen Başvurusu (B. No: 2014/11286)
  • Muhittin Pirinççioğlu Başvurusu (B. No: 2014/4397)
  • Fatma Çavuşoğlu ve Bilal Çavuşoğlu Başvurusu (B. No: 2014/5167)
  • S.s. Başvurusu (B. No: 2014/5727)
  • Mustafa Nihat Behramoğlu Başvurusu (B. No: 2014/11299)
  • Salim Ercan Başvurusu (B. No: 2014/12791)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.