KÜNYE
T.C. İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
- Karar tarihi
- 30 Nisan 2025
- Esas no
- 2023/189
- Karar no
- 2025/327
- Dava
- İtirazın İptali (Hizmet Sözleşmesinden Kaynaklanan
- Dava tarihi
- 14/09/2022
Karar Metni
4.197 kelime·21 dk okuma·1 bölüm
Mahkememizde görülmekte olan itirazın iptali davasında yetkisizlik kararı verilmesi sonrası dosyanın usulüne uygun olarak mahkememize gönderilmesine müteakiben yapılan açık yargılama sonucunda:
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ
Davacı vekili 14/09/2022 tarihli dava dilekçesinde özetle, müvekkili ile davalılar arasında ..., ..., ... Mah. 600 ada-1 parsel, 599 ada-1 parsel ve 580 ada-1 parsel sayılı taşınmazlarla ilgili olarak 19/12/2018 tarihli hizmet sözleşmesi yapıldığını, sözleşme metninde açıkça yazmasa da davalıların yükümlendiği işin taşınmazlar üzerindeki sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse bu yönde dava açmak olduğunu, nitekim arsa sahibi tarafından davalılara ve gösterdikleri
kişiler ile avukata gereken vekaletlerin verildiğini, sözleşmeye göre müvekkili şirket ve ortakları tarafından davalılara -dilekçede detayları gösterildiği şekilde- 812.900,00 TL ödeme yapıldığını, ödeme açıklamalarından anlaşılacağı üzere bu ödemelerin dava konusu anlaşmaya mahsuben davalıların talebi üzerine masraf ve harç ve saire adı altında yapıldığını, taraflar arasındaki sözleşmenin 7. maddesine göre hizmet süresinin 18 ay olduğunu, ancak davalıların bu süre içerisinde idari yönden başarı sağlayamadıkları, ...
2. İdare Mahkemesi’nin ...E. sayılı dosyasından açılan davanın da süre aşımı yönünden reddedildiğini, davalıların yükümlendikleri işlerle ilgili yaptıkları masrafları belgelemediklerini, yükümlendikleri işi tamamlamadıklarını ve aldıkları vekaleti kötüye kullanarak müvekkilini zarara uğrattıklarını, davalılara para gönderen müvekkili şirket ortakları ..., ...ve ...’nın dava konusu sözleşmeden kaynaklanan ve davalılardan olan
alacaklarını T.B.K.m.183 v.d. gereği müvekkili şirkete temlik ettiğini, müvekkili şirketin alacakların tahsili için davalılar aleyhine ... İcra Müdürlüğü’nün ...E. sayılı dosyasından icra takibi başlattığını ancak davalıların haksız ve kötü niyetli itirazı üzerine takibin durduğunu, dava öncesindeki arabuluculuk görüşmesinde de çözüm alınamayınca huzurdaki davanın açıldığını beyan ve iddia ederek davalıların ... İcra Müdürlüğü’nün... E. sayılı icra takibine yönelik itirazlarının iptaline, davalıların aleyhine inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar vekili 26/10/2022 tarihli cevap dilekçesinde özetle, öncelikle yetkiye itiraz ettiklerini, dava dilekçesinin HMK 119 maddesinde belirtilen şartlara haiz olmadığını, alacağın devri için öncelikle gerçek bir alacağın bulunması gerektiğini oysa dava konusu alacağın tartışmalı olduğunu ve bu sebeple aktif husumet yönünden davanın reddi gerektiğini, sözleşmenin müvekkili ... firmasını temsilen imzalandığını, müvekkilleri ... ve ... firmasının sözleşmenin tarafı olmadığını, sözleşmenin tarafı olmadıkları için kendilerine karşı dava açılamayacağını, bu sebeple pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddini talep ettiklerini,
davacı şirket ve şirket ortakları ..., ..., ...ve ... tarafından imzalanan sözleşmede müvekkili şirketin üstlendiği işlerin 1.maddede belirtildiğini, bunun dışında herhangi bir edim yüklenilmesinin söz konusu olmadığını, ekte sunulan davacı şirket yetkilileri ile müvekkili şirket temsilcili arasındaki vatsap yazışmalarından da anlaşılacağı üzere müvekkili şirketin edimlerini yerine getirdiğini, ancak karşı tarafın müvekkili şirkete yapılacak ödemelerden kurtulmak amacı ile hareket ettiğini, sözleşmeye konu taşınmazların tapu kayıtları celbedilip incelendiğinde davacı şirket ortakları tarafından devir ve temlik edildiğinin anlaşılacağını,
takip ve davanın müvekkili şirketin sözleşmeden kaynaklı alacaklarının ödenmesinden kaçınmak amacıyla kötü niyetle açıldığını beyan ve iddia ederek davanın usul ve esastan reddine, davacının % 20’den az olmamak üzere kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini savunmuştur.
Uyuşmazlık, taraflar arasında iddia olunan sözleşme çerçevesinde sözleşmesel bir ilişkinin sunulan veriler ve ticari defterlerden anlaşılır olup olmadığı, mevcut belgeler ve incelenecek defter ve kayıtlara göre sözleşmesel ilişkinin yazılı olarak hangi taraflar arasında kurulduğu, yazılı sözleşme yok ise benimsenip benimsenmediği, davalı gerçek kişiler ile davacı arasında akdi ilişki kurulduğu anlaşılamadığı takdirde davalı gerçek kişilerin herhangi bir şekilde ve belge ile akdi ilişkiyi benimseyip benimsemediği,
akabinde davacının dayandığı sözleşme içeriği dikkate alındığında ve sözleşmede yer alan taşınmazlar açısından "sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse dava açmak" noktalarında davalıların sözleşmesel bir yükümlülüğünün gerek sözleşmeden gerek somutlaştırılan belgelerden gerek muhasebe kayıtlarından sözleşmesel ve muhasebesel olarak anlaşılıp anlaşılamadığı, bu noktada davacı vekilinin sözleşmeye göre tarih ve miktarlarını dava dilekçesinde tek tek açıklamış olduğu rakam ve tarihleri bildirilen ödemelerin taraf şirketlerin ticari defter ve kayıtlarında gözüküp gözükmediği,
ne şekilde gözüktüğü, ödemenin kime hangi amaçla yapıldığı ve hangi amaçla alındığı, yazılı sözleşmedeki taraflar ile ödemeyi alan ve verenin mevcut defter kayıt içeriklerine göre uyumlu olup olmadığı, ne şekilde uyumlu olduğu noktasında tarafların lehine veya aleyhine herhangi bir veri olup olmadığı, bu noktada davalıların herhangi bir benimsemesinin bulunup bulunmadığı, mevcut kayıtların yazılı sözleşme içeriği ile uyumlu ve tamamlayıcı nitelik taşıyıp taşımadığı yahut yazılı sözleşmeyi değiştirici içerik taşıyıp taşımadığı,
davalılar vekilinin bu yöne ilişkin açık inkarları mevcut olmakla, bu husus üzerinde durulduğunda davalıların sözleşme gereği üzerine düşen yükümlülüklerini yerine getirilip getirilmediği, verilen bedelin bu şekilde karşılıksız kalıp kalmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Davacının dava dilekçesinde 19/12/2018 tarihli hizmet sözleşmesine vakıa olarak dayandığı, sözleşmenin davacı olan şirket ile davalı ... arasında yapıldığı, sözleşme ile tarafların hak ve yükümlülüklerinin ve sözleşme konusunun belirlendiği, diğer davalıların sözleşmeyi taraf olarak imzalamadığı, tarafların aralarındaki sözleşmeyi sözleşme konusu ve dayanak vekaletname uyarınca yapılacak iş ve işlemleri kapsayan hizmet akdi olarak nitelendirildiği, davacının dava konusu ettiği alacak ile ilgili icra takibi yaptığı, takibe itiraz üzerine dosyanın mahkememize gönderildiği, süresi içinde mahkememizde itirazın iptali davası açıldığı tartışmasızdır.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığın araştırılması için atanan birinci bilirkişi kurulu tarafından 03/06/2024 tarihinde hazırlanmış olan raporda "sözleşme ilişkisinin davacılar ile davalılardan ...Tic. A.Ş. arasında kurulduğu, vatsap yazışmalarından davalı gerçek kişi ...’nın sözleşme ilişkisini benimsediği, ödemelerin kendisine dava dışı şirkete yapılacak ödeme ile yapılmasını ve açıklama kısmına “...
İle Aramızdaki Anlaşmaya Mahsuben” ifadesinin yazılmasını istemek suretiyle bu iradeyi ortaya koyduğunun anlaşıldığı, açıklama kısmında da ortaya konulduğu üzere, sözleşme ile kararlaştırılan hususun ... alanının kaldırılması olduğu iddiasının gerek sözleşme ile ticari defter kayıtları ile anlaşılabilir olmadığı, diğer bir ifadeyle sözleşme ilişkisi ve ticari defter kayıtları ile belirli bir sonucun üstlenildiği, banka ödemelerinin dava dışı üçüncü kişiye yapıldığı, içeriğinde sadece bir ödeme bakımından “...
İle Aramızdaki Anlaşmaya Mahsuben” açıklamasının
bulunduğu, bunun dışındaki ödemelerde “Zemit Etüd Danışmanlık Ve Hizmet Bedeli”, “Harç Bedeli” ve “Havale” nitelikli açıklamalar bulunduğu, belirtilen açıklamaların yazılı sözleşme ile üstlenilen hususlarda bir değişiklik yarattığı kanaatinin
oluşmadığı, 19.12.2018 tarihli sözleşmenin 18 aylık süresinin bulunduğu, bu sürenin 19 Haziran 2020 yılında dolduğu, sözleşme kapsamında 10.07.2019 tarihli dilekçe ile ... Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna başvuru yapıldığı, ... tarih ... sayılı ...
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne kazı talebinin iletildiği, bu kapsamda sözleşmede belirtilen taşınmazlara ilişkin “… olarak her türlü iş ve işlemleri kapsayan hizmet akdidir” doğrultusunda sözleşmedeki yükümlülükleri olan başvuruların yapıldığı kanaatine ulaşıldığı, ayrıca tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları bedelin 500.000 TL olduğu, davacının iddiası ile söz konusu borca yönelik yapılan ödemelerin toplamda 436.900 TL olduğu, yapılan ödemelerin birinde harç bedeli açıklaması olup, resmi giderlerin de davacıya ait olduğunun kararlaştırıldığı,
bu haliyle sözleşme ile üstlenilenden fazla bir ödeme yapıldığının da belirlenemediği" şeklinde raporlarını sunmuşlardır.
Davacı vekilinin adı geçen rapora itiraz etmesi, hesaplamalarda hata olduğunun açıklanması, sözleşmesinin teknik içeriğine yönelik itirazların mevcut olması karşısında ve önceki bilirkişilerin ise teknik görüşlerini açıklamış olması nedeniyle bu defa davacı vekilinin 26/06/2024 tarihli dilekçesine uygun olarak başka bir bilirkişi kurulundan yeni rapor alınmasına dair ara karar oluşturulmuştur.
Bunun üzerine mahkememizce atanan konusunda ehil ikinci bilirkişi kurulu tarafından hazırlanan 10/03/2025 tarihli raporda "davacının dava konusu icra takibinde ve huzurdaki davada dayandığı 19/12/2018 tarihli sözleşme ilişkisinin davacı şirket ve davalılardan ... arasında kurulduğu, davalılar vekilinin cevap dilekçesi içeriği ve dayandığı vatsap yazışmalarından sözleşmenin aynı zamanda sözleşmeyi davalı şirket adına imzalayan davalı gerçek kişi... tarafından benimsenmiş olduğu,
davacı şirketin ticari defterlerinde alacağını dayandırdığı 19/12/2018 tarihli sözleşme ile bu sözleşme kapsamında yapıldığını ileri sürdüğü ödemeler ile takibe konu ettiği alacağına dair hiçbir kayıt bulunmadığı, sözleşmenin tarafı olan davalı ... firmasının ticari defterleri bilirkişi incelemesine ibraz edilmediğinden bu firmanın ticari defterlerinde davacının dayandığı 19/12/2018 tarihli sözleşme ile ilgili kayıt bulunup bulunmadığının anlaşılamadığı,
davacının dayandığı 19/12/2018 tarihli sözleşmede işin konusu taşınmazlar ile ilgili resmi kurum ve kuruluşlardaki iş ve işlemlerin takibi olarak açıklanmış olup dosya mevcudu kayıt ve belgelere göre davacının iddia ettiği şekilde davalıların –sözleşmede yazılanın dışında- sözleşme konusu taşınmazlar ile ilgili sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse dava açmak gibi ilave yükümlülüklerinin bulunduğu,
dosya kapsamına göre davacının dayandığı 19/12/2018 tarihli sözleşmeye konu taşınmazlar ile ilgili bir kısım başvuruların yapıldığı ve bu başvurular sonucu olup olmadığı belirlenememiş ise de sözleşmeden sonra davacı şirket adına tescil edilen 599 ada ve 1 parseldeki taşınmaz sit alanından çıkarıldığı anlaşılmakla sözleşme konusu hizmetin verilmiş olduğu,
davacının dayandığı 19/12/2018 tarihli sözleşme içeriğine uygun gözükmese de sözleşmede imzası bulunmayan davalı ... firmasına yapılan ödemelerin sözleşme kapsamında yapıldığının kabulü ihtimalinde dahi sözleşme konusu hizmetin verildiği kanaatine ulaşıldığından ve sözleşmede belirlenen iş bedelinden fazladan yapılan bir ödemenin varlığı belirlenemediğinden sözleşme gereği haksız yapılan ve iadesi gereken bir ödeme bulunmadığı" kanaatine varıldığı açıklanmıştır.
Mahkememizce yapılan değerlendirmeye göre taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü açısından yazılı yargılama usulüne tabi davada dilekçelerin verilme aşamasındaki beyanlar ve vakıalar ile bağlı kalınması esastır.
İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi” başlıklı 141. madde hükmü olup, yasa hükmü; “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. (...) Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” şeklindedir.
Anılan maddenin gerekçesinde belirtildiği üzere; tarafların karşılıklı dilekçelerini verdikleri aşamada, herhangi bir sınırlamaya bağlı olmadan uyuşmazlığın genel çerçevesi içinde iddia ve savunmalarını değiştirebilecekleri kabul edilmiştir. İkişer dilekçeden sonra, hangi ad altında olursa olsun verilecek dilekçeler, sınırlama ve yasak kapsamında kabul edilmelidir. Ön inceleme aşamasında, ancak karşı tarafın açık muvafakati durumunda iddia veya savunmaların genişletilmesi yahut değiştirilmesi kabul edilmiştir.
Görüldüğü üzere, 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılması amaçlanmaktadır.
Yargıtay HGK'nin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere "AİHS'nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için 6100 sayılı HMK’da düzenlemelere yer verilmiş olup, bu bağlamda delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Tarafların, Kanunda belirtilen bu sürelerden sonra delil gösterebilmeleri ancak iki yasa maddesinde belirtilen hallerle sınırlıdır. Onlar da; iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesini düzenleyen 141. madde ile sonradan delil gösterilmesinin hüküm altına alındığı 145. maddedeki durumlardır."
Bu açıklamalar ışında somut olay incelendiğinde; davacı vekilinin 19/12/2018 tarihli sözleşmeye vakıa olarak dayandığı, ayrıca bu sözleşme suretini sunduğu, mahkememizce 03/04/2023 tarihli ön inceleme duruşmasına davet aşamasında dahi açıkça ve "ön inceleme duruşma gün ve saatini tebliğ olunmasına dair davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmalarına veya başka yerden getirilecek belgelerin getirtilebilmesi amacı ile gereken açıklamayı yapmalarına;
bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi halinde o delile dayanmaktan, HMK m.139/f.2 ve HMK m.140/f.5 hükmü gereği vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceğinin tarafların dikkate almalarına" hususlarının dahi açıkça taraf vekillerine ihtar olunduğu, bu ihtara rağmen başkaca bir sözleşmenin dosyaya sunulmadığı gibi sunulması noktasında herhangi bir beyan ve açıklamanın dahi mevcut olmadığı öncelikle belirtilmelidir.
Zaten açıklandığı üzere, davacı vekilinin dava dilekçesinde vakıa olarak dayanmadığı sözleşmelerin ele alınabilmesi mümkün olmadığı gibi icra dosyasına ve dava dosyasına yapılan ihtaratlara rağmen sunulmayan bir sözleşmenin yargılama aşamasında mahkememizce dahi değerlendirilebilmesi usulen mümkün değildir.
Yukarıda yapılan usuli açıklamalar sonrası ise davacının dayanmış olduğu 19/12/2018 tarihli sözleşme içeriği ve davacının dayanmış olduğu vakıalar çerçevesinde, davacının haklılık durumunun incelenmesi gerekmektedir. Davacı, dava dilekçesinde ise sözleşme metninde açıkça yazmasa da davalıların yükümlendiği işin, sözleşmede belirtilen taşınmazlar üzerindeki sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse bu yönde dava açmak olduğunu, zaten bu nedenle vekaletnamenin verildiğini, sözleşmeye göre 812.900,00 TL tutarın bu nedenle ödendiğini, ancak bu hizmetin yerine getirilemediğini belirtmiş, davalıların uhdesinde kalmış olduğunu iddia ettiği bedelin iadesini talep etmiş, bu amaçla icra takibi yapmıştır.
Bilirkişi raporlarında doğal olarak belirtilmese de davacının bu iddiası karşısında öncelikle ispata ilişkin genel hükümlerin ele alınması gerekir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguları ispatla yükümlüdür”.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun “İspat yükü” başlığını taşıyan 190/1. maddesinde, ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmış; ikinci fıkrada ise, karinelerin varlığı hâlinde ispat yükünün nasıl belirleneceği düzenlenmiştir. Buna göre “(1)İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
(2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir”.
Davacının, dava konusu olan miktarın yüksekliği karşısında 6100 sayılı HMK m.200 hükmü uyarınca bu iddiasını senetle ispatlaması gerekir. Zira kanun koyucu HMK’nın 200. maddesinde belli miktarın üzerindeki uyuşmazlıklar yönünden bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerin senetle ispatını zorunlu kılmış ve bu miktar dâhilinde kalan bir alacağın takdiri delillerle ispatına imkân vermemiştir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.09.2021 tarihli ve...E.,... K. sayılı kararında da değinilmiştir.
Davacının dayanmış olduğu 19/12/2018 tarihli sözleşme ilişkisi, davacı şirket ile davalı ... arasında kurulmuştur.
Gerek davalılar vekilinin cevap dilekçesinde dayanılan vakıalar ve gerekse vatsap yazışmaları dikkate alındığında, davalı gerçek kişi ...'nın dahi bir an için sözleşmeyi benimsemiş olduğu kabul olunsa dahi yazılı sözleşmenin içeriğine göre aleyhine dava açılan hiçbir davalının "sözleşme konusu taşınmazlar ile ilgili sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse dava açmak" şeklinde üstlendikleri herhangi bir yükümlülük bulunmamaktadır.
Oysaki davacı bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle haksız olarak davalıların uhdesinde kaldığını iddia ettiği miktarın iade olunmasını talep etmektedir. Ne var ki Roma hukukunda kabul edilen temel ilke uyarınca "anlaşma kanundur". Adı geçen tarafların yapmış olduğu yazılı sözleşme ile davalıların hak ve yükümlülüğünü belirtme noktasında hak ve imkanları mevcut olduğu halde adı geçen davalılara bu yönde bir yükümlülük yüklendiği ise ayrıca anlaşılamamaktadır.
Nitekim davacının dayanmış olduğu 19/12/2018 tarihli sözleşmedeki taraflar, vekil sıfatıyla davalılardan .... A.Ş. ve müşteri sıfatıyla davacı ... A.Ş. olarak belirtilmiş olup sözleşme vekil adına davalılardan ..., müşteri adına ise ...,
..., ... ve ...tarafından imzalanmıştır. Adı geçen sözleşmenin birinci maddesine göre sözleşmenin konusu açıklanmıştır. Diğer davalı şirketin dayanak sözleşmeyi benimsediğini gösteren bir belge veya belgeler zinciri ise zaten yoktur.
Mahkememizce yapılan yargısal değerlendirmede adı geçen sözleşme maddesinin yorumlanmasının öncelikle sözel olarak yapılması zorunludur. Zira temel yorum ilkelerine göre sözün açık olduğu yerde kural olarak başka bir yorum yöntemine ve ilkelerine başvurulması gerekmemektedir. Yapılan sözleşmede taşınmazlarla ilgili yapılacak iş ve işlemlerin sözleşme konusu olduğu belirtilmişse de ancak bu sözleşmeye atıf yapan ve bu noktada ayrı ayrı davalıların yükümlülük altına girmesine yol açabilecek bir düzenleme mevcut olmadığı gibi dayanılan vekaletname içerikleri dahi bu noktada davalılar aleyhine sonuç doğuracak içerikte değildir. Zaten düzenleme şeklindeki vekaletname içerikleri dikkate alındığında davalılara yetki verildiği dahi anlaşılamamaktadır.
Hal böyle olunca davacının dayanmış olduğu belge içerikleri ve sözleşme içeriği karşısında, tarafların yazılı sözleşme ile düzenlemedikleri ve davalıların ise ayrı ayrı yazılı olarak üstlenmedikleri bir yükümlülüğün davalılarca yerine getirilmediği iddiası kabul edilemez. Esasen davalıların dahi bu yönde ayrı ayrı açık inkârları vardır.
Öte yandan davacının bu iddiasının belge ile ispatı gerekmekle birlikte tanık dinletilmesine açık muvafakatlarının olup olamadığını iki ay içinde açıklamaları hususu davalılar vekiline hatırlatılmıştır. Ne var ki davalılar tanık dinletilmesine dahi açıkça muvafakat etmemişlerdir. Bu çerçevede artık davacının iddiasını tanıkla dahi ispatlayabilmesi usulen mümkün bulunmamaktadır.
Zaten 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun "Sözleşmelerin yorumu" başlıklı 19 uncu maddesine göre; bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Bu durumda davacının dayanmış olduğu sözleşmenin dahi, dava dilekçesindeki vakıalar dikkate alındığında davacı lehine sonuç doğuramayacağı anlaşılmaktadır. Bir an için davacının dayanmış olduğu sözleşmenin genel ifadeler içerdiği ve davacı lehine yardımcı bazı deliller ile davacı lehine sonuca varılmasını sağlayabileceği ihtimali gözetildiğinde ise sunulan diğer belgelerin davacı lehine ve davalılar aleyhine sonuç doğurabilecek şekilde somutlaştırılmadığı görülmektedir.
Yine sözleşmenin tarafları tacir olmakla ticari defter ve kayıtlarının incelenmesine dair ara karar oluşturulmuştur. Özellikle davacı şirketin uyuşmazlık konusu husus ile ilgili defter ve kayıtları ... Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından atanan SMMM bilirkişi yardımıyla incelenmiştir.
Bu inceleme sonucunda hazırlanan 11/09/2024 tarihli rapora göre davacı şirketin ticari defterlerinin mutat tasdiklerinin olmadığı, lehine delil olma özelliklerini bu açıdan taşımadığı, davacının iddia etmiş olduğu ödemelerin davacı şirketin ticari defter ve kayıtlarında olmadığı, hatta ilgili hesapların açılmadığı, ticari defterlerde iddia olunan sözleşmeye dayalı herhangi bir kayıt, bağlantı, yükümlülükler noktasında bulgu ve kaydın oluşturulmadığı açıkça tespit edilmiştir.
Akabinde birleştirici nitelikte rapor alınmadığı takdir edilmiştir.
Ticari defterlerle ilgili olan davanın açıldığı tarihte ve yargılama sırasında yürürlükte bulunan HMK’nın “Tarafın belgeyi ibraz etmemesi” başlıklı 220. maddesi;
"(1) İbrazı istenen belgenin, ileri sürülen hususun ispatı için zorunlu ve bu isteğin kanuna uygun olduğuna mahkemece kanaat getirildiği ve karşı taraf da bu belgenin elinde olduğunu ikrar ettiği veya ileri sürülen talep üzerine sükut ettiği yahut belgenin var olduğu resmî bir kayıtla anlaşıldığı veya başka bir belgede ikrar olunduğu takdirde, mahkeme bu belgenin ibrazı için kesin bir süre verir.
(2) Mahkemece, ibrazı istenen belgenin elinde bulunduğunu inkâr eden tarafa, böyle bir belgenin elinde bulunmadığına, özenle aradığı hâlde bulamadığına ve nerede olduğunu da bilmediğine ilişkin yemin teklif edilir.
(3) Belgeyi ibraz etmesine karar verilen taraf, kendisine verilen sürede belgeyi ibraz etmez ve aynı sürede, delilleriyle birlikte ibraz etmemesi hakkında kabul edilebilir bir mazeret göstermez ya da belgenin elinde bulunduğunu inkâr eder ve teklif edilen yemini kabul veya icra etmezse, mahkeme, duruma göre belgenin içeriği konusunda diğer tarafın beyanını kabul edebilir.”hükmünü içermektedir.
Yine aynı kanunun “Ticari defterlerin ibrazı ve delil olması” başlıklı 222. maddesi ise;
“ (1) Mahkeme, ticari davalarda tarafların ticari defterlerinin ibrazına kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine karar verebilir.
(2) Ticari defterlerin, ticari davalarda delil olarak kabul edilebilmesi için, kanuna göre eksiksiz ve usulüne uygun olarak tutulmuş, açılış ve kapanış onayları yaptırılmış ve defter kayıtlarının birbirini doğrulamış olması şarttır.
(3) İkinci fıkrada belirtilen şartlara uygun olarak tutulan ticari defter kayıtlarının sahibi ve halefleri lehine delil olarak kabul edilebilmesi için, diğer tarafın aynı şartlara uygun olarak tutulmuş ticari defterlerindeki kayıtların bunlara aykırı olmaması veya ilgili hususta hiç bir kayıt içermemesi yahut defter kayıtlarının aksinin senet veya diğer kesin delillerle ispatlanmamış olması gerekir. Bu şartlara uygun olarak tutulan defterlerdeki sahibi lehine ve aleyhine olan kayıtlar birbirinden ayrılamaz.
(4) Açılış veya kapanış onayları bulunmayan ve içerdiği kayıtlar birbirini doğrulamayan ticari defter kayıtları, sahibi aleyhine delil olur.
(5) Taraflardan biri tacir olmasa dahi, tacir olan diğer tarafın ticari defterlerindeki kayıtları kabul edeceğini belirtir; ancak, karşı taraf defterlerini ibrazdan kaçınırsa, ibrazı talep eden taraf iddiasını ispat etmiş sayılır”.
şeklindedir.
Somut davada davalı şirketler tarafından ticari defterlerin ibraz edilmemiş olması nedeniyle 7251 sayılı Kanun’un 23. maddesi ile yapılan değişiklik dikkate alınmalıdır. Buna göre HMK’nın 222. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ilgili hususta hiç bir kayıt içermemesi” ibaresi “diğer tarafın ticari defterlerini ibraz etmemesi” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya birinci cümleden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir;
“Diğer tarafın ikinci fıkrada yazılan şartlara uygun olarak tutulan ticarî defterlerinin, ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi hâlinde ticarî defterler, sahibi lehine delil olarak kullanılamaz”.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 64/1. maddesinde ise, her tacirin, ticarî defterleri tutmak ve defterlerinde, ticarî işlemleriyle ticarî işletmesinin iktisadi ve malî durumunu, borç ve alacak ilişkilerini ve her hesap dönemi içinde elde edilen neticeleri, bu Kanun’a göre açıkça görülebilir bir şekilde ortaya koymak zorunda olduğu açıkça ifade edilmiştir. Yine aynı Kanun’un 64/3. maddesinde de, tacirlerin tuttuğu yevmiye defteri, defteri kebir ve envanter defterinin açılış onaylarının, kuruluş sırasında ve kullanılmaya başlanmadan önce yapılacağı, yevmiye defterinin kapanış onayının ise, izleyen faaliyet döneminin altıncı ayının sonuna kadar yaptırılması gerektiği düzenlenmiştir.
Oysaki istinabe yoluyla atanan bilirkişinin hazırlamış olduğu raporda, davacının iddia etmiş olduğu vakıa ve delillerin davalılar aleyhine olmak üzere ve davalılar aleyhine ayrı ayrı sonuç doğuracak şekilde davacının ticari defter ve kayıtlarında bulunmadığı gibi davacının ticari defterlerinin dahi usulen uygun olarak tutulmadığı anlaşılmaktadır.
Açıklandığı üzere 6100 sayılı HMK’nın 222/2 maddesine göre, ticarî defterlerin, ticarî davalarda delil olarak kabul edilebilmesi için, Kanuna göre eksiksiz ve usulüne uygun olarak tutulmuş, açılış ve kapanış onayları yaptırılmış ve defter kayıtlarının birbirini doğrulamış olması şarttır.
Davacının ticari defterlerinin içeriği ve ayrıca gerekli tasdiklerin yapılmaması karşısında davalılar ticari defterlerini sunmamış olsalar dahi bu durum 6100 sayılı HMK m.220/f.3 uyarınca davacı lehine sonuç doğuramaz. (Yargıtay HGK ...E. ...K.sayılı kararı) Bir başka deyişle, davacının kendi ticari defterlerinin dahi davacı aleyhine olduğu mahkememizce yorumlanmıştır.
Sonuç olarak davacının, dava dilekçesinde iddia ettiği vakıa nedeniyle davalılar ile yazılı olmasa da akdi ilişkisinin var olduğu, bu nedenle davalılara ödeme yapıldığı, davalıların uhdesinde de haksız olarak bu ödeme tutarının kaldığı yönündeki iddia, TMK m.1, m.6, m.190/f.1, m.199, m.200, m.220, m.222 hükümleri dahi irdelendiğinde ispat olunamamıştır.
Kaldı ki bir an için davacının dayanmış olduğu 19/12/2018 tarihli sözleşmede belirtilen "taşınmazlar ile ilgili sit ve benzeri diğer şerhleri kaldırmak ve gerekirse dava açmak" şeklinde davalıların yükümlülüklerinin bulunduğu varsayımında dahi taşınmazların durumu ve kesinleşen idare mahkemesi karar içeriği karşısında yine farklı bir sonuca varılamayacaktır.
Zira sebebi ne olursa yazılı sözleşmede adı geçen 599 Ada, 1 parseldeki taşınmaz, 19/12/2018 tarihli sözleşmenin imza tarihi itibariyle dava dışı kişiye ait olup 13/02/2019 tarihinde ise de bu taşınmaz davacı şirkete satılmıştır. Mahkememizce yapılan değerlendirmeye göre ise 23/11/2020 tarihi itibariyle taşınmaz sit alanından çıkarılmıştır. Bu durumda dava açmaya gerek kalmayacağı ise aşikardır. O halde bu taşınmaz yönünden davalılara atfedilen yükümlülüğün yerine getirilmediğinin iddia olunması ve iddia olunan amacın gerçekleşmediği iddiası sübut bulmamaktadır.
Diğer yandan davacının davaya esas kıldığı 19/12/2018 tarihli sözleşmenin varlığı esastır. Oysaki gerek bu tarih itibariyle gerekse 19/06/2020 tarihi itibariyle taşınmaz davacı adına kayıtlı olmayıp ayrıca 580 ada, 1 parsel ve 600 ada, 1 parsel sayılı taşınmazın fiili ve hukuki durumu dahi bu şekildedir.
Adı geçen bu taşınmazlarla ilgili davacının hukuki olarak maliki olmadığı, hukuken tasarruf sahibi dahi bulunduğu anlaşılamayan bu taşınmaz noktasında davalıların herhangi bir suretle "sit ve benzeri şerhleri kaldırmak ve gerekirse dava açmak" noktasında yetkilerinin dahi bulunmadığı kabul olunmalıdır. Davacının, davalılara atfedilen yükümlülüğün davalılar tarafından ifa edilmediği noktasındaki iddianın bu nedenlerle dahi sübut bulmadığı, sözleşme tarihi itibariyle kayıt maliki olan kişinin ise idari yargıda dava açtığı halde bu davanın süre aşımı nedeniyle reddolunduğu görülmektedir.
Son olarak belirtmek gerekir ki davacının yapmış olduğu havalelerin dahi davacı lehine bir delil niteliğinde olmadığı mahkememizce değerlendirilmiştir.
Esasen bizzat davacının kendi düzenlemiş olduğu havale içeriği dahi aslında davacı aleyhine tek başına delil niteliğindedir. Zira, davacının iddia etmiş olduğu ilişki çerçevesinde, konu etmiş olduğu miktarı iddia etmiş olduğu sözleşmesel ilişki yani akit nedeniyle gönderdiğini havale belgesine yazmak, bu konuda bankaya yazılı talimat vermek veya şerh koydurmak hak ve imkânına haiz iken bu imkânı kullanmadığı açıktır. Esasen temel hukuk ilkeleri gözetildiğinde imzalayan kişinin imzalamış olduğu belgeyi kabul ettiği düşünülür. (Subscribens consentire subscriptis censetur) Bu kaideden hareketle, davacının düzenlenmesinde bizzat rol aldığı ve içeriğini etkileyebileceği bu belgeyi bu haliyle kabul ettiği, aleyhine sonuç doğurabilecek belge düzenlediği göz ardı edilemez.
Alınan her iki bilirkişi kurulu raporu ise sonuç olarak davacı lehine herhangi bir tespit içermemektedir. Bu nedenle bilirkişi kurulu raporlarının açıklamalar kısmı dikkate alındığında mahkememizce ek gerekçeler belirtilmiş olmakla birlikte en azından raporların sonuç kısımına itibar etmeye engel bir hal bulunmamaktadır. Zaten bilirkişi kurulu raporlarındaki muhasebe ve değerleme uzmanlarının teknik görüşleri mahkememizin gerekçesiyle uyumludur.
İspat hukuku şekli hukukun içinde yer alsa da, ispat yükü maddi hukuk tarafından belirlenir... Delil ikamesi, bir davada tarafların kendi vakıalarının, iddialarının doğru olduğu veya karşı tarafın iddialarının doğru olmadığı hususunda ispat sonucuna ulaşabilmek ve kendi lehine karar verilmesini sağlamak amacı ile çekişmeli vakıalar ile ilgili deliller sunarak gerçekleştirdikleri bir hukuki faaliyettir.
Delil ikame yükü ise, ispat yükü kuralları çerçevesinde hakimin aleyhte karar verme tehlikesini ortadan kaldırmak amacı ile tarafların delil ikamesi faaliyeti ile kendi vakıa iddialarının doğruluğu veya karşı taraf iddialarının yerinde olmadığı yolunda hakimde kanaat oluşturmasıdır.
(Bilge Umar, İspat Yükü Kavramı ve Bununla İlgili Bazı Kavramlar, İÜHFM, 1962, Cilt: 3, Sayfa: 4, 64) Davacının iddia etmiş olduğu, sözleşmede yazılı olmayan yükümlülük çerçevesinde ve iddia ettiği vakıa nedeniyle davalıların uhdesinde haksız olarak takip konusu miktarın kaldığı yönündeki iddiasını ispatlayamadığı anlaşılmıştır.
Yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki "Gerek davacı gerekse davalı sıfatı tamamen maddi hukuka göre belirlendiğinden sıfat konusu usul hukuku sorunu değildir ve bu sebepledir ki sıfat yokluğundan verilecek bir karar yine işin esasına yönelik bir karardır." (Yargıtay HGK ...E. ...K.sayılı kararı)
Bu kabulden hareketle her halûkarda davacının tüm davalılar aleyhine açmış olduğu davada davacının dayanmış olduğu vakıa ile ilgili davalıların taraf oldukları, benimsedikleri bir sözleşmenin varlığının ispatlanamadığı, davalılara atfedilecek bir hukuka aykırılığın da ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle yapılan tüm araştırmalara rağmen davalıların uhdesinde haksız bir miktarın kaldığı yönündeki iddianın mevcut deliller ile ispatlanmadığı, bu nedenle davanın sübut bulmadığı sonucuna varılmıştır.
Bilindiği üzere İİK.m.67/f.2 hükmüne göre itirazın iptali davalarında davalı borçlunun itirazının haksızlığına karar verilmesi karşısında borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli olması halinde ise alacaklı tazminata mahkum edilir. Buna göre davalı borçluların itirazının haklı olduğu anlaşılmakla davacının icra inkar tazminat talebinin reddine, buna mukabil davacının kötü niyetli olarak takip yaptığı anlaşılamadığından davalıların kötü niyet tazminat talebinin yine reddine karar verilmesi usulen zorunludur.
Yapılan açıklamalar karşısında davacının, ... İcra Müdürlüğünün... Esas sayılı icra dosyasındaki borçlu olan davalılar aleyhine açtığı itirazın "iptali ile takibin devamı"amacına yönelik davanın sübut bulmaması nedeniyle tümden reddine, davanın reddi ve şartların oluşmaması karşısında davacının, icra inkar tazminatı talebinin tümden reddine, şartların oluşmaması nedeniyle, davalıların kötü niyet tazminat taleplerinin tümden reddine karar vermek gerekmiştir.
Başkan ... Üye ... Üye ... Katip ...
İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2023/189, K. 2025/327, 30 Nisan 2025 tarihli karar · Kaynak: UYAP Emsal Karar Arama