İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Emin Acar Başvurusu (B. No: 2014/333)

1. Başvuru; belediyece yapılan ihaleyle satın alınan taşınmazın

Başvuru No2014/333Tarih4 Ekim 2017Okuma46 dk · 9.229 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Emin Acar Başvurusu

Karar tarihi
4 Ekim 2017
Başvuru Numarası
2014/333
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

9.229 kelime·46 dk okuma·20 bölüm

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; belediyece yapılan ihaleyle satın alınan taşınmazın

geri alınması üzerine açılan davada hükmedilen tazminat bedelinin düşük

belirlenmesi ve bu tazminatın yargılamada geçen sürede değer kaybetmesi

nedeniyle mülkiyet hakkının, ayrıca yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 8/1/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

A. Uyuşmazlığın Arka

Planı

8. Aksaray Belediye (Belediye) Meclisinin 16/10/1968 tarihli

kararı ile Belediyeye ait bazı taşınmazların satışına karar verilmiş, satışın

gerçekleştirilmesi için de Belediye Encümenine yetki verilmiştir. Belediye

Encümeni 17/4/1969 tarihinde Aksaray ili Zafer Mahallesi'nde bulunan çeşitli

taşınmazlarının satışına karar vermiş ve bu kapsamda anılan mahallede bulunan

444 ada 6 ve 31 parsel, 28/4/1969 tarihinde 62 ada 25 parsel, 27/9/1974

tarihinde 444 ada 13 ve 48 ada 8 parsel sayılı taşınmazları ihale yoluyla

satışa çıkarmıştır. Yapılan ihaleler sonucu söz konusu taşınmazları başvurucu

satın almıştır.

9. Başvurucu, ihale bedeli olarak Belediyeye on adet makbuz

karşılığı toplam 70.935 TL (eski Türk lirası) tutarında ödeme yapmıştır. Bu

ödemelerin 60.935 TL tutarındaki dokuz adedi 1969 yılında, 10.000 TL

tutarındaki biri ise 6/10/1971 tarihinde yapılmıştır. Ancak söz konusu

taşınmazlar, tapuda Belediye tarafından başvurucuya devredilmemiştir.

B. Tapu İptali ve Tescil

Davası Süreci

10. Bunun üzerine başvurucu, Belediye aleyhine Aksaray 1. Asliye

Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Mahkeme

19/12/1990 tarihinde davanın kabulüne ve uyuşmazlık konusu taşınmazların

tapularının iptali ile başvurucu adına tapuya tesciline karar vermiştir.

11. Temyiz edilen hüküm, Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin (Daire)

6/3/1992 tarihli ilamıyla bozulmuştur. Bozma ilamında, Belediye taşınmazlarının

satışı için Belediye Meclisi ve Encümeni kararı ile taşınmazların ihaleye

çıkarılması yanında ayrıca noter önünde sözleşme düzenlenmesi gerektiği

belirtilmiştir. Daire; somut olayda 2/6/1934 tarihli ve 2490 sayılı Artırma,

Eksiltme ve İhale Kanunu'nun 25 ve 26. maddelerine aykırı olarak, böyle bir

sözleşmenin yapılmadığını tespit etmiştir. Öte yandan Daire, satış tarihinden sonra

yürürlüğe giren 22/5/1986 tarihli ve 3290 sayılı Kanun'un geçici 2.

maddesindeki düzenlemeye de dikkat çekmiştir. Buna göre davaya konu taşınmazlar

"geniş tarlalar" niteliğinde olup bu nitelikteki taşınmazların

satışının anılan Kanun'un amacına uygun olmadığı kabul edilmiştir.

12. Başvurucu karar düzeltme talebinde bulunmuş ancak Dairenin

22/1/1993 tarihli ilamıyla başvurucunun karar düzeltme talebinin reddine karar

verilmiştir.

13. Bozma ilamına uyan Mahkeme 28/4/2000 tarihinde davanın

reddine karar vermiştir. Başvurucu kararı temyiz etmiş, Dairenin 4/12/2000

tarihli ilamıyla hükmün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar

düzeltme talebi ise Dairenin 11/10/2001 tarihli ilamıyla reddedilmiştir.

C. Tazminat Davası Süreci

14. Başvurucu bu defa ihale bedellerinin taşınmazların

11/10/2001 tarihindeki (tapu iptali ve tescil davasının reddine ilişkin kararın

kesinleştiği tarihteki) rayiç bedellerinin ödenmesi istemiyle Belediye aleyhine

yine Aksaray 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde 10/4/2002 tarihinde tazminat davası

açmıştır.

15. Mahkeme dava konusu taşınmazlarda keşif yapmış, keşif sonucu

düzenlenen bilirkişi raporunda, dava konusu taşınmazların tapu iptali ve tescil

davasının açıldığı 20/8/1984 ile bu davanın kesinleşme tarihi olan 11/10/2001

tarihleri itibarıyla rayiç değerleri gösterilmiştir.

16. Mahkeme 15/9/2005 tarihinde davanın kabulü ile 298.775,12 TL

tutarındaki maddi tazminatın 11/10/2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal

faizi ile birlikte davalı Belediyeden alınarak başvurucuya ödenmesine karar

vermiştir. Kararın gerekçesinde, dava konusu taşınmazların davalı Belediye

tarafından ihale yoluyla başvurucuya satıldığı ve bu taşınmazların başvurucunun

zilyetliğinde olduğu belirtilmiştir. Mahkeme bu sebeple sürenin tapu iptali ve

tescil davasının reddine ilişkin kararın kesinleştiği tarihten başlayacağını

kabul ederek davalı yanın zamanaşımı defini reddetmiştir. Mahkeme ayrıca

başvurucunun Belediye tarafından yapılan ihaleyle dava konusu taşınmazları iyi

niyetli olarak aldığını ve tapuda devir yapılmaması sebebiyle mağdur olduğunu

belirtmiştir. Mahkemeye göre bu nedenle başvurucunun haksız bir kullanımı söz

konusu değildir. Kararda, başvurucu uyuşmazlık konusu taşınmazları satın aldığı

hâlde tapu devrinin yapılmamış olduğu ve başvurucuya taşınmazlar için ödediği

bedelin iade edilmediği belirtilerek davalı Belediyenin sebepsiz zenginleştiği

açıklanmıştır. Mahkemece, yapılan keşif ve düzenlenen bilirkişi raporuna göre

taşınmazların 11/10/2001 tarihi itibarıyla tespit edilen rayiç bedelleri üzerinden

başvurucu yararına hesaplanan alacağa hükmedilmesi gerektiği sonucuna

varılmıştır.

17. Belediye kararı temyiz etmiş, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin

1/6/2009 tarihli ilamıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma ilamında,

öncelikle ihale bedellerinin tümünün ödenip ödenmediğinin tespiti gerektiği

belirtilmiştir. 13. Hukuk Dairesi, tespit edilecek ödeme miktarının satış

bedeline oranı belirlendikten sonra, belirlenecek bu oranın tapu iptali ve

tescil davasının kesinleştiği tarih itibarıyla taşınmazların rayiç değerlerine

uygulanması sonucu bulunacak bedele hükmedilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

18. Davalı Belediyenin karar düzeltme talebinde bulunması

üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 8/2/2010 tarihli ilamıyla önceki bozma

kararı kaldırılmıştır. Karar düzeltme ilamında, tapu iptali ve tescil davasında

taraflar arasındaki satışın geçersizliğinin tespit edildiğine vurgu

yapılmıştır. İlama göre bu durumda başvurucu, yaptığı ödemeler nedeniyle "denkleştirici adalet ilkesi" uyarınca akdin ifasının

imkânsız hâle geldiği tapu iptali ve tescil davasının kesinleştiği tarihte

ulaştığı değeri isteme hakkına sahiptir. 13. Hukuk Dairesi bu sebeple, ilk

derece mahkemesince, enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz

kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi çeşitli

ekonomik etkenlerin ortalamaları alınmak suretiyle başvurucunun ödediği bedelin

tespiti gerektiğini belirtmiş, böylelikle iade tarihinde ulaşacağı alım gücüne

göre alacağın tespit edilmiş olacağını açıklamıştır.

19. Bozma ilamına uyan Mahkeme adli istinabe yoluyla hesap

konusunda uzman kişilere bilirkişi incelemesi yaptırmış; 5/10/2012 tarihli

raporda, başvurucunun ödediği bedelin 11/10/2001 tarihinde ulaştığı değer

hesaplanmıştır. Raporda ödeme tarihlerinden itibaren Cumhuriyet altını, külçe

altın, Alman markı, ABD doları, asgari ücret, toptan eşya fiyat endeksi

verilerine göre ayrı ayrı hesaplama yapılmış; bu altı ekonomik verinin

ortalaması esas alınmıştır. Bilirkişi raporuna göre başvurucunun Belediyeye

ödediği paranın tapu iptali ve tescil davasının kesinleştiği 11/10/2001

tarihinde ulaştığı değer 32.068 TL'dir. Mahkeme 29/1/2013 tarihli kararı ile

bilirkişi raporunda belirtilen 32.068 TL tutarındaki tazminatın 11/10/2001

tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Belediyeden

alınarak başvurucuya ödenmesine karar vermiştir.

20. Temyiz edilen hüküm, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 8/10/2013

tarihli ilamıyla onanmıştır.

21. Nihai karar başvurucu vekiline 9/12/2013 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

22. Başvurucu 8/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Mevzuat Hükümleri

23. 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenîsi'nin "Gayrimenkul

mülkiyetinin iktisabı" kenar başlıklı 633. maddesi şöyledir:

"Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için

tapu siciline kayıt, şarttır. Bununla beraber işgal, miras, istimlak, cebri

icra tarikleriyle veya mahkeme ilamı ile bir gayrimenkulü iktisabeden

kimse tescilden evvel dahi ona malik olur.

Fakat tescil merasimi ikmal edilmedikçe

temliki tasarrufta bulunamaz."

24. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Tescil" kenar başlıklı 705.

maddesi şöyledir:

“Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille

olur.

Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal,

kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden

önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi,

mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır.”

25. 4721 sayılı Kanun'un "Yürürlükten

kaldırılan kanun" kenar başlıklı 1028. maddesi

şöyledir:

"17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk

Kanunu Medenîsi yürürlükten kaldırılmıştır."

26. 3/12/2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun

Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un

"Geçmişe etkili olmama kuralı" kenar başlıklı 1. maddesi

şöyledir:

"Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği

tarihten önceki olayların hukukî sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte

iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır.

Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği

tarihten önce yapılmış olan işlemlerin hukuken bağlayıcı olup olmadıkları ve

sonuçları, bu tarihten sonra dahi, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan

kanunlara göre belirlenir.

..."

27. 4722 sayılı Kanun'un "Aynî

haklar" kenar başlıklı 18. maddesi şöyledir:

"Eski hukuka göre kurulmuş olup da, Türk Kanunu Medenîsinin yürürlükte bulunduğu zamanda

varlıklarını korumuş olan aynî haklar, Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği

tarihten sonra da varlıklarını sürdürürler. Bu haklardan Türk Medenî Kanunu

uyarınca kurulması mümkün olmayanlar, tapu kütüğünün beyanlar sütununa

yazılır."

28. Olay ve uyuşmazlık tarihi itibarıyla yürürlükte olan 2490

sayılı mülga Kanun'un 25. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

" Yapılması komisyonların selâhiyeti içinde bulunan ihalelerde ,

ihale tarihinden ve vekâletlerin tasdikine bağlı olan işlerde ihale kararının

kendisine veya kanunî ikametgâhına tebliğ tarihinden itibaren tatil. günleri sayılmamak üzere 15 gün içinde müteahhit muvakkat

teminatı kat’i teminat miktarına çıkarmağa ve şartnamede yazılı masrafları

müteahhide ait olmak üzere mukavele yapmağa ve noterliğe tescil ettirerek

alâkalı daireye vermeğe mecburdur. Bu müddet zarfında alâkalı daire dahî bu mukavelenin tanzim, imza ve tescili hususunda

kendisine düşen bütün vazifeleri yapmakla mükelleftir...

Alâkadar daire ihaleden sonra kendisine ait

mükellefiyeti yapmadığı takdirde müteahhit ihale tarihinden itibaren 15 gün

tamamlandıktan sonra taahhüdünden feragat etmeğe selâhiyetlidir.

Bu selahiyet ihale tarihinden itibaren nihayet bir ay

zarfında taallûk ettiği daireye yazı ile bildirmek suretiyle kullanılır. Bu

takdirde sebebiyet veren daireden teminat için ihtiyar eylediği masrafı

istemeğe hak kazanır.

...

...

Alâkadar daire mukavele ve şartname ile

kendisine düşen vazifeleri yerine getirmezse, müteahhit aynı hadiseden dolayı

kendisine bu kanunla tahmil edilen mali mes’uliyet

derecesinde tazminat isteyebilir.

..."

29. Olay ve uyuşmazlık tarihi itibarıyla yürürlükte olan

3/4/1930 tarihli ve 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun "Belediyelerin hakları, salahiyet ve imtiyazları" kenar

başlıklı 19. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Belediyelerin hakları, salahiyetleri ve

imtiyazları şunlardır:

...

6- Belediyeye ait hizmetlerin ifası zımnında

şahsı hükmi sıfatiyle sınır dahil ve haricinde menkul

ve gayrimenkul mallara tasarrufa, bey` ve şiraya,

icar ve isticar, ikraz ve istikraza, teberruatın

kabulüne, emsali nukut ve taahhüdatı medeniyeyi ifaya ve davaya ve sulh ve ibraya ehil olmak;

..."

30. 1580 sayılı Kanun'un "Meclisin

müzakere edeceği ve karar vereceği işler" kenar başlıklı 70.

maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Meclis aşağıda gösterilen işleri

müzakere eder bunlar hakkında karar verir:

...

11- Menafii umuma

mahsus belediye gayrimenkul emvalinin bir hizmete tahsisi, ciheti tahsisinin

tebdil veya akar haline ifrağı,

..."

2. Yargısal İçtihatlar

31. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15/12/2010 tarihli ve

E.2010/13-618, K.2010/668 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Öncelikle; taşınmaz satımının hukuki niteliği,

unsurları, tabi olduğu şekil şartları üzerinde durmakta yarar vardır.

Bilindiği üzere, tapulu bir taşınmazın

mülkiyetinin devrini öngören her türlü sözleşmelerin resmi şekilde yapılması

geçerlilik koşuludur (743 sayılı Türk Kanunu Medenisi m. 634; 4721 sayılı Türk

Medeni Kanunu m. 706; Borçlar Kanunu m. 213; Tapu Kanunu m. 26; 1512 sayılı

Noterlik Kanunu m. 60). Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu

doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak

yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil

davası kural olarak kabul edilemez. Yasa hükümlerinin öngördüğü biçimde

yapılmayan sözleşmeler hukuken geçersizdir; burada öngörülen şekil, sözleşmenin

geçerlilik koşulu olup, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenledir ki, gerek mahkemece gerekse Yargıtay’ca doğrudan göz önünde

tutulur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 05.12.2001 gün ve 2001/13-1021 E.,

2001/1101 K.; 16.04.2008 gün ve 2008/8-324 E., 2008/328 K.; 27.05.2009 gün ve

2009/1-181 E., 2009/220 K.; 16.06.2010 gün ve2010/14-290 E., 2010/328 K. sayılı

ilamları).

Burada, kanunun öngördüğü şeklin bir

geçerlilik (sıhhat)şartı olarak düzenlendiğini, buna uyulmadan yapılan

sözleşmelere “geçersizlik” müeyyidesinin bağlandığını, bunun hukuki mahiyet

olarak emredici nitelikte olduğunu, bu nedenle de “geçersizlik” müeyyidesine

bağlanan şekil eksikliğinin hâkim tarafından, taraflar ileri sürmeseler dahi,

yargılamanın her aşamasında re'sen gözönüne alınması gerektiğini belirtmekte yarar vardır.

818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 20/I. maddesi; 'Bir akdin mevzuu gayrı mümkün veya

gayri muhik yahut ahlaka mugayir olursa o akit batıldır' hükmünü içermektedir.

Söz konusu maddeye göre, bir akdin konusu

mümkün değilse, o akit imkânsızdır. Burada söz konusu olan imkânsızlık,

başlangıçtaki, yani sözleşme yapıldığı sırada mevcut olan imkânsızlıktır. Bu

halde, konusu hukuki veya fiili sebeplerden dolayı imkânsız olan sözleşme

butlan yaptırımına tabidir ve başlangıçtan itibaren geçersizdir. Burada geçerli

olan butlan yaptırımından bahsedebilmek için, imkânsızlık sözleşmenin konusu

ile ilgili olmalı ve yalnız borçlu bakımından değil, objektif mahiyette ve

herkes için söz konusu olmalıdır. Batıl bir sözleşme baştan itibaren hiçbir

hüküm ve sonuç doğurmaz. Fakat, sözleşme yapılırken taraflardan biri

imkânsızlığı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa ve buna rağmen diğer tarafı

bundan haberdar etmemişse, bu durumda karşı tarafın uğradığı menfi zararı

karşılamakla yükümlüdür...

Hukuk Genel Kurulu'ndaki görüşmeler sırasında;

davacının, tapuda kayıtlı taşınmazı tapu sicil memuru huzurunda resmi şekilde

düzenlenen satım sözleşmesiyle satın aldığı, kayden

satın aldığı tarihte tapuda satımı engelleyen bir kayıt da bulunmadığından

ortada şekil bakımından geçerli bir sözleşme bulunduğu sonucuna varılmıştır.

Taraflar arasındaki satım sözleşmesinin

geçerli olduğu kabul edildiğine göre, davacının bu sözleşme ilişkisi nedeniyle

doğan zararını hangi hukuki ilke gereğince tazmin edilmesi gerektiği konusunun

incelenmesi gerekir.

Hukuk Genel Kurulu'nda yapılan görüşmeler

sırasında azınlıkta kalan görüş burada sebepsiz zenginleşme bulunduğu ve bunun

sonucu olarak da davacının zararının denkleştirici adelet ilkeleri uyarınca karşılanması gerektiğni

ileri sürmüştür.

Bu nedenle öncelikle sebepsiz zenginleşme

kavramı ve hukuki işlemlerden doğan borçlardan farkının açıklanması

gerekmektedir. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf

zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun

nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene

dayalı olmaması gerekir. Borçlar Kanununun konuya

ilişkin 61 ve devamı maddelerindeki düzenlemelere göre, sebepsiz zenginleşme;

geçerli olmayan veya tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da

borçlu olunmayan şeyin hataen verilmesine dayalı

olarak gerçekleşebilir.

Sebepsiz zenginleşme bunlardan hangisi yoluyla

gerçekleşmiş olursa olsun, sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa

karşı, geri verme borcu altındadır.

Öte yandan, hukuki işlemin borç doğurmasının

nedeni irade açıklamasıdır. Sebepsiz zenginleşmenin borç doğurmasının nedeni ise,

tam aksine, kişinin iradesi dışında malvarlığında bir eksilmenin meydana

gelmesidir. Bunun sonucu olarak, taraflar arasında malvarlıkları arasındaki

değişim bir sözleşmeye, yani tarafların açıkladıkları iradeye dayanırsa,

sebepsizlikten ve dolayısıyla sebepsizzenginleşmeden

söz edilemez. Hukuki işlemlerden ve bunun en yaygın türü olan sözleşmeden doğan

borçlarda, borçlunun borcunu anlaşmaya uygun olarak yerine getirmesi gerekir.

Borçlu anlaşmaya uygun hareket etmezse, alacaklı borca aykırılık hükümlerini

işletir ve mümkün ise borcun aynen ifasını, değilse doğan zararının

giderilmesini talep eder. Sebepsiz zenginleşmede ise, sadece mal varlığındaki

eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur. Bütün bu açıklamalara

göre, sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikinci derecede (tali nitelikte) bir

dava hakkı temin eder. Malvarlığındaki azalmanın başka asli nitelikteki

davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez.

Aynı ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir hukuki ilişkinin

bulunduğu hallerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte

bulunması olanaklı değildir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13.6.2007 gün ve

2007/18-330 E., 2007/350 K; 17.02.2010 gün ve 2010/13-93 E., 2010/88 K. sayılı

ilamları).

Bu tür işlemlerde amaç; davalının edindiği

çoğalma sonucu, tüm malvarlığında meydana gelen artışın iadesinden ibarettir.

O nedenle, zenginleşmenin kapsamını tayinde, müktesibin malvarlığında oluşan çoğalma ile azalmanın

karşılaştırılması yapılmalı, böylece, kazanç ve farkın oluşturacağı sonuç,

zenginleşmeyi ortaya koymalıdır...

...

Somut olay bakımından üzerinde durulması

gereken bir diğer konu da tamamen zapt halidir. Tamamen zapt hali, şeyin tamamı

üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet hakkının sabit olması halinde söz konusu olur.

Satılanın tamamen zaptı satım akdinin münfesih olması sonucunu doğurur ve alıcı

da akdin hüküm ifade etmemesinden doğan bütün haklara sahip olur.

...

Bu genel açıklamalar karşısında somut olay değerlendirildiğinde;

davacı alıcı ile davalı satıcı arasındaki tapulu taşınmazın satışına ilişkin

sözleşmenin tapu sicil memuru huzurunda düzenlendiği, taşınmazın satımını

engelleyen yasal bir engelin satış anında bulunmadığı tapu kayıtlarından

anlaşılmaktadır. Taşınmazın bulunduğu bölgede yapılan ve tapuya şerh verilmeyen

orman sınırlandırmasının bu kapsamda yapılan satım akdini hükümsüz kılmayacağı,

tarafların hileli bir eylemlerinden söz edilmediği gibi devletin geçersiz bir

sözleşme düzenleyeceği de kabul edilemez. Bu nedenle yasanın öngördüğü biçim

koşullarına uygun olarak yapılan ve yapıldığı tarihte konusu hukuki veya fiili

sebeplerden dolayı imkansız olmayan bu sözleşmenin

geçerli olduğu sonucuna varılmalıdır.

Hal böyle olunca geçerli olarak kurulan bu

sözleşmenin konusunu oluşturan taşınmazın üçüncü bir kişi tarafından satım

anından önceki bir ayni hakka dayanarak alıcının elinden alınması hali zapt

durumunu oluşturmakta olup, bu durum satıcının zapta karşı tekeffül

sorumluluğunu doğurmaktadır.

Bu durumda sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanaması mümkün değildi. Çünkü, sebepsiz zenginleşme

geçerli olmayan ve tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da

borçlu olunmayan bir şeyin hataen verilmesine dayalı

olarak gerçekleşebilir. Ayrıca sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikincil (tali

nitelikte) bir dava hakkı vermektedir. Malvarlığındaki azalmanın başka asli

nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme

gelemez.

...

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda

olduğu gibi başlangıçta gerçerli olarak kurulan

ancak, sonradan hükümsüz hale gelen bir sözleşmede zararı şu şekilde

belirlemiştir: 'Bir sözleşmenin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına rağmen

daha sonra ortaya çıkan nedenler dolayısı ile imkansız

hale gelmesi durumunda, davacı gerçek ve güncel müspet zararını talep

edebilmelidir' (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 29.09.2010 gün ve 2010/14-386

esas,2010/427 karar sayılı ilamı).

Buradaki ilke; zarar doğurucueylem,

zarar görenin malvarlığında ne miktarda bir azalmaya neden olmuş ise, zarar

verenin tazminat borcu da, o miktarda olmalıdır. Öyle

ise, oluşan gerçek zarar ne kadarsa, tazminat da o kadar olacaktır. Bir başka

değişle, ödenecek tazminat o miktarda olmalıdır ki, eğer zarar verici eylem

gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne durumda olacak idiyse,

ödenecek tazminatla, aynı durum tesis edilebilsin (Yargıtay Hukuk Genel

Kurulu'nun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152esas, 2003/125 karar; 29.09.2010 gün ve

2010/14-386 esas,2010/427 sayılı ilamları).

Hal böyle olunca, davacının ödediği satış

bedelinin Özel Dairece başlangıçtan itibaren geçersiz satışlarda uygulanması

gereken denkleştirici adalet ilkesine göre;

enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş

artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamaları esas alınarak bulunacak bedelin

davacının gerçek zararını karşılamadığı ortadadır.

Somut olayda, davacı alıcı ile davalı satıcı

arasında tapuda yapılan gayrimenkul satım sözleşmesinin başlangıçta geçerli

olarak kurulmasına ve taşınmazın davacıya teslim edilmesine rağmen daha sonra

üçüncü kişinin (Hazinenin) satım anında ve öncesinde mevcut olan, alıcı vesatıcının da bilmediği, bir ayni hakka dayanarak

taşınmazın mahkeme kararı ile davacının elinden alınması söz konusudur."

32. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14/1/2015 tarihli ve

E.2014/3-8, K.2015/10 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen

uyuşmazlık; belediyenin maliki bulunduğu taşınmazı 775 sayılı Gecekondu

Kanunu’nun 25 ve 26. maddeleri uyarınca davacıya tahsisine ilişkin sözleşmenin

geçerli olup olmadığı, varılacak sonuca göre davacının talep ettiği alacağın

taşınmazın ifasının imkânsız hale geldiği tarihteki rayiç değeri mi, yoksa belirtilen

tarihte denkleştirici adalet ilkesi uyarınca

belirlenecek değerinin mi olduğu noktasında toplanmaktadır.

...

Diğer taraftan satış sözleşmesi mülkiyetin

devrini amaçlayan bir sözleşmedir. Bununla alıcı bir bedel karşılığında

taşınmazın mülkiyetini kazanmakta, satıcı da mülkiyeti devir ve zilyetliği

teslim borcu altına girmektedir. İnceleme konumuz olanolayda

davalı Belediye yapılan satış sözleşmesi ile davacıya arsanın mülkiyetini devir

etmemekte, arsayı davacı adına tahsis etmekte, yani davacıya ayırmaktadır. Bu

sözleşme ile ne davalı taraf arsanın mülkiyetini ve zilyetliğini kaybetmekte,

ne de davacı taraf arsanın mülkiyetini ve zilyetliğini kazanmaktadır.

...

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda

olduğu gibi başlangıçta geçerli olarak kurulan ancak, sonradan hükümsüz hale

gelen sözleşmede zararı “Bir sözleşmenin başlangıçta geçerli olarak kurulmasına

rağmen daha sonra ortaya çıkan nedenler dolayısı ile imkansız

hale gelmesi durumunda, davacı gerçek ve güncel müspet zararını talep

edebilmelidir.” şeklinde belirlemiştir. Burada benimsenen ilkeye göre; zarar

doğurucu eylem, zarar görenin malvarlığında ne miktarda bir azalmaya neden

olmuş ise, zarar verenin tazminat borcu da, o miktarda

olmalıdır. Öyle ise, oluşan gerçek zarar ne kadarsa, tazminat da o kadar

olacaktır. Bir başka deyişle, ödenecek tazminat o miktarda olmalıdır ki, eğer

zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne durumda

olacak idiyse, ödenecek tazminatla, aynı durum tesis edilebilsin (Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu'nun 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 esas,2010/427 karar;

15.12.2010 gün ve 2010/13-618-668 esas, karar ve 05.03.2003 gün ve 2003/19-152

esas, 2003/125 karar sayılı ilamları).

Ayrıca, davacının ödediği satış bedelinin

Yerel Mahkemece başlangıçtan itibaren geçersiz satışlarda uygulanması gereken denkleştirici adalet ilkesine göre (enflasyon, tüketici

eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları gibi

ekonomik etkenlerin ortalamaları esas alınarak) bulunacak bedelin davacının

gerçek zararını karşılamadığı ortadadır.

Bu genel açıklamalar karşısında somut olay

değerlendirildiğinde; davacı ile davalı belediye arasında ‘bedel karşılığı arsa

tahsis sözleşmesi’nin yapıldığı ve davacı tarafın

edimini yerine getirdiği, sözkonusu sözleşmenin başlangıçta

geçerli olarak kurulmasına rağmen daha sonra davalı belediye tarafından

taşınmazın bulunduğu alanda imar değişikliği yapılarak sözleşmenin ifasını

kendi kusurlu eylemi ile imkansız hale getirdiği

anlaşılmaktadır. Bu durumda sözleşmenin ifasının imkansız

hale geldiği tarihteki davacının gerçek ve güncel müspet zararına hükmedilmesi

gerekmektedir."

33. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/10/2014 tarihli ve

E.2013/1-117, K.2014/745 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Hukuk

Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık ise; çaplı taşınmazda harici satın alma

olgusu nedeniyle davalı lehine tanınacak hapis hakkı tutarının hangi değer esas

alınarakbelirlenmesi gerektiği noktasında

toplanmaktadır.

...

Sebepsiz

zenginleşmenin (haksız iktisabın) temeli hakkaniyet esasına dayanmakta olup,sebepsizzenginleşmenin asıl

unsurunu da “denkleştirici adalet” ilkesi

oluşturmaktadır.

Geçerli

bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına

kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet

düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise,

haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal

varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımıgeri

vermek zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu

ifade eder.

TMK'nun2/2. maddesinde düzenlenen hakkın

kötüye kullanılması yasağı kuralı, hakime özel ve istisnai hallerde(

adalete uygun ) hüküm verme olanağı sağlamaktadır.Yargı

organları, çıkarlar dengesini ve adalet duygularını gözeterek toplumun

gereksinimlerini karşılamakla yükümlüdür.

Ülkemizde

yaşanan enflasyon ortamı nedeniyle, paranın değeri(alım

gücü) aradan geçen uzun zamana bağlı olarak düşmektedir. Doğal olarak belli bir

miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranıniade günündeki alım gücü arasında fark edilir ölçüde

azalma olmaktadır.

Geçersiz sözleşme gereğince, akdin

düzenlendiği tarih itibariyle verilen paranın aynen iadesine karar verilmesi

ise, enflasyonist etkilerin yoğun olarak yaşandığı ülkemizin ekonomik ortamında

büyük adaletsizlikler doğurur. Bu da toplamsal barış vehuzuru

engeller.

Öyle ise, hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız

iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici

adalet kuralıve hakkaniyetgözetilerek,

sözleşme tarihinde satış bedeli olarak verilen paranın, taşınmazın iadesinin

talep edildiği davatarihi itibariyle enflasyon,

tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur

maaşları ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi çeşitli ekonomik etkenlerin

ortalamaları alınmak sureti ile ulaşacağıalım gücü,

paranın reel değeritespit edilerek bu bedel, hapis

hakkı( alıkoyma) bedelinin tayininde hükme esas alınmalıdır."

34. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13/3/2013 tarihli ve

E.2013/1569, K.2013/4254 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı

Belediyenin dava dışı Hazineye ait parseli haricen davacıya satmasına ilişkin

sözleşmeden kaynaklandığı sabittir. Yasanın aradığı şekil şartlarına uyularak

resmi merciler önünde yapılmış bir satış sözleşmesi olmadığından yapılan

taşınmaz satış işlemi TMK. nun

706, BK.nun 213, Tapu Kanununn

26. maddesi hükmüne göre geçersizdir. Bu nedenle, taraflar ancak verdiklerini

isteyebilir. Bu durumda, taraflar arasındaki uyuşmazlığın sebepsiz zenginleşme

kurallarına uygun çözümlenmesi ve tasfiye edilmesi gerekir. Hukuken geçersiz

sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın sebepsiz zenginleşme

kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle sebepsiz

zenginleşmenin kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasında yarar

görülmüştür.

Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin

mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın

başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin

elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale

getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.

Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon

uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de

bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür. Belli bir miktar paranın

verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı

olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.

Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz

sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda

iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara,

adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu

vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata

uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına -cevap verebildiği sürece hayatiyetini

devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle

hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler

yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp

uygulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur.

Nitekim, gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse

öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri

farklı ise de varılmak istenen sonuç aynıdır.

Şu durumda; hukuken geçersiz sözleşmeler,

sebepsiz zenginleşme kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici

adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu

husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar

verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme

tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye, karar verilmesi

uygun olacaktır. Aksi takdirde, kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki

zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularınıniadede direnmelerineneden

olacaktır.Ancak,burada

denkleştirme yapılırken,iade alacaklısının geçersiz

sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihe dikkat edilmelidir. Zira,

geçersiz sözleşmenin artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin

iadesini istemeyen alacaklı, zararının artmasına kendisi sebep olacağından bu

artan zararını iade borçlusundan istemelidir.

..."

35. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 4/2/2014 tarihli ve

E.2013/16782, K.2014/1463 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Dosya kapsamından davacıların 10.12.1971,

19.11.1984 ve 08.02.1989 tarihli harici satış sözleşmeleri ile ... Köyü

Muhtarlığından taşınmaz satın aldıkları, davacıların tapu devrini almadan Köy

Muhtarlığının davalı .... Belediye Başkanlığına bağlandığı, dava konusu

taşınmazın tapu kaydına göre 10.11.1975 tarihinde Köy Muhtarlığı adına kayıtlı

iken, 22.11.2003 tarihinde davalı belediye adına tescil edildiği

anlaşılmaktadır.

Davacıların ayrı ayrı açtıkları tapu

iptal-tescil davalarının reddedildiğini, kararların 09.03.2011 tarihinde

kesinleştiği, bu davanın ise 07.02.2012 tarihinde (10 yıllık zamanaşımı süresi

içerisinde) açılması nedeniyle mahkemece; davalı vekilinin zamanaşımı def'inin

reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

...

Davada, geçersiz satış sözleşmesi nedeniyle

ödenen bedelin tahsili talep edilmektedir.

TBK'nun 78-82 (BK'nun 61-66) maddeleri gereğince;

sebepsiz zenginleşme; haklı bir sebep olmaksızın bir

başkasının emeğinden ve mal varlığından yararlanma olarak açıklanmıştır.

Taşınmaz satışı, resmi şekilde yapılmadıkça

satış sözleşmesi hukuken geçerli değildir (TMK md.

705, TBK md. 237, Tapu Kanunu'nun md.

26, Noterlik Kanunu'nun md. 60). Geçersiz sözleşme

tarafları bağlamaz. Bu nedenle davacı ve davalı ancak verdiklerini geri

isteyebilir. Sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa karşı, geri

verme borcu altındadır.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı

delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir

isabetsizlik görülmemesine göre, taraf vekillerinin sair temyiz itirazları

yerinde değildir.

Ancak, davacıların ödediği satış bedelinin denkleştirici adalet ilkesi gereğince dava tarihi

itibariyle ulaştığı alım gücü karşılığının belirlenip davalıdan tahsiline karar

verilmesi gerekir. Geçersiz satış sözleşmesine göre ödenen bedelin akdin

ifasının imkansız hale geldiği tarih itibariyle denkleştirici adalet ilkesine göre altın fiyatları, memur

maaş katsayı artışı, döviz fiyatlarındaki artış, ÜFE fiyatlarındaki artış ile

dava konusu taşınmazların emsal taşınmazlara göre değeri esas alınmak suretiyle

elde edilecek ortalama rakama karar verilmesi gerekirken, mahkemece; yeterli

olmayan bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması

doğru görülmemiştir."

36. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 17/10/2016 tarihli ve

E.2016/11877, K.2016/11687 sayılı ilamının ilgili kısımları şöyledir:

"...

Davacı vekili dava dilekçesi ile; müvekkilinin

... Kasabası ... Mevkiinde bulunan 4.702.50 m2liktaşınmazı, davalı Belediyeden

1976 yılında ihaleyoluyla55.565.92 TL bedel ile satın aldığı, ... 2012 yılında

dava konusu taşınmazın baraj gölü altında kalması sebebiyle zilyetliğinin

ortadan kalktığını, ... davacının ise bu yerin tapusunu alamadığı için

kamulaştırma bedelini de alamadığını, bunun üzerine harici satış sözleşmesine

dayanarak, müvekkili tarafından davalı aleyhine açılan ... Asliye Hukuk

Mahkemesinin 2010/168 esas sayılı tapu iptal ve tescil davasında taşınmazın müvekkilinin

adına tescilinin istendiği ancak bahse konu taşınmazın... barajı göl sahası

içinde kaldığını, devletin hüküm ve tasarrufualtında

bulunan yerlerden olup kazandırıcı zamanaşımıyla kazanılmayacağından bahisle

davanın reddedildiği ve Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin ... kararı ile onandığı,

kararın 22.06.2012 tarihinde kesinleştiğini, bahse konu taşınmazın tapu

kaydının davacı adına tescili sağlanamadığından davacınındavalıyayapmış

olduğu55.565.92 TL ödeme nedeniyle uğramış olduğu zararın tanziminin gerektiğinden,

[dava açtığı anlaşılmaktadır].

...

Taraflar arasında imzalanan 1976 tarihli

sözleşme, tapulu taşınmaza ilişkin olmasına rağmen, resmi biçimde

yapılmadığından geçersizdir. (TMK.md.706, MK. md.634, BK.213, T.Kanunu md.26). Bu nedenle,

geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda

davacı; bu geçersiz sözleşme nedeniyle, davalıya verdiği bedeli ancak, sebepsiz

zenginleşme kuralları çerçevesinde geri isteyebilir.

Geçersiz satış sözleşmesi gereğince; diğerinin

mal varlığına kayan değerlerin iadesi "Denkleştirici

Adalet" düşüncesine dayanmaktadır. Denkleştirici

Adalet İlkesi ise, haklı bir sebebe dayanmadan başkasının mal varlığından

istifade ederek, kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği kazanımı geri

verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğünü ifade

eder.

Bu bakımdan, sebepsiz zenginleşmeye konu

alacağın iadesine karar verilirken, taşınmazın satış bedelinin alım gücünün ilk

ödeme günündeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi

gerekir. Bu güncelleme yapılırken, güncellemeye esas alınan somut verileri tek

tek uygulanarak, ödeme tarihinden ifanın imkânsız hale geldiği tarihe kadar

paranın ulaştığı değer her bir dönem için hesaplanmalı, sonra bunların

ortalaması alınmalıdır.

Başka bir deyişle, denkleştirici

adalet kuralı gereğince iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen

paranın alım gücünün, ifanın imkansız hale geldiği

tarihteki alım gücüne uyarlanması zorunluluğu bulunmaktadır.

Satım bedelinin iade tarihindeki ulaştığı

bedel belirlenirken ödenen paranın çeşitli ekonomik etkenler nedeniyle azalan

alım gücünün enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın, işçi ücretlerindeki

artış ve döviz kurlarındaki artış ortalamaları gözönünde

tutulmalıdır.

..."

B. Uluslararası Hukuk

1. Zaman Bakımından Yetki

ile İlgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları

37. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi (Sözleşme) hükümlerinin bir taraf devlet açısından Sözleşme'nin

yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelmiş eylem veya olaylar bakımından

ilgili devleti bağlamadığı gibi bu tarihten önce sona ermiş durumları da

bağlamadığını belirtmektedir. Dolayısıyla zaman yönünden yetki açısından

dikkate alınacak tarih, iddia edilen ihlal durumunu oluşturan olayın meydana

geldiği tarihtir. Söz konusu ihlalin ortadan kaldırılması için açılan davanın

sonuçlandığı tarih, onay ya da tanıma tarihinden sonraki bir tarih olsa da bu

durum Mahkemenin zaman bakımından yetkisinde herhangi bir değişikliğe neden

olmaz. Ancak AİHM'e göre Sözleşme'nin onaylanmasından önce başlayan ve ihlal

oluşturan bir eylem ya da olay, bu tarihten sonra da devam etmekte ise bu

durumda "devam eden bir durum" söz konusu olduğundan Mahkemenin

davaya bakmaya yetkisi bulunmaktadır (Blecic/Hırvatistan [BD], B.

No: 59532/00, 8/3/2006).

38. Buna göre AİHM, zaman bakımından yetkinin tespitinde kural

olarak müdahalenin meydana geldiği tarihi esas almaktadır. Müdahale

- devam etmemek kaydıyla - kritik tarihten önce ise zaman bakımından

yetki dışında, sonra ise yetki kapsamında görülmektedir. 30/3/2011 tarihli ve

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında

Kanun’un geçici 1. maddesinin (8) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa

Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi ise müdahale işlemine karşı yapılan

başvuruların kesinleşme tarihine göre belirlenmelidir. Ancak Anayasa

Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin belirlenebilmesi bakımından kesinleşen

nihai işlem ve kararın tarihinin yanı sıra gerçekleştiği iddia olunan

müdahalenin zamanını da doğru tespit etmek gerekmektedir (Zeycan Yedigöl

[GK], B. No: 2013/1566, 10/12/2015, §

31). Bu nedenle belirtilen söz

konusu farklılıklar da gözetilerek mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin

"anlık bir eylem" olup olmadığı ve hangi durumlarda "devam eden

bir müdahale"nin mevcut olduğuna ilişkin AİHM

yaklaşımının incelenmesi yararlı olacaktır.

39. AİHM, özel statülü kiracılık hakkına ilişkin sözleşmenin

sonlandırılması olayında başvurucunun ihlalin devam ettiği yönündeki

itirazlarına karşın kişinin mülkünden yoksun bırakılmasının anlık bir eylem

olup devam eden bir ihlal oluşturmadığını ifade etmiştir (Blecic/Hırvatistan, § 86). Yine kamulaştırma çerçevesinde el

konulan taşınmazlarla ilgili bir başvuruyu inceleyen AİHM benzer gerekçelerle "... yani Türkiye Cumhuriyeti için 1 Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesinin yürürlüğe girdiği 28 Ocak

1987 tarihinden önce, Hazine'ye devredilmesini dikkate alan AİHM, 1961 tarih ve

221 sayılı Kanun'a dayalı bir mülkiyet mahrumiyetinin koşullarını incelemek

için zaman bakımından yetkisiz olduğu kanaatine varmaktadır." demek

suretiyle kabul edilemezlik kararı vermiştir (Ekdal ve diğerleri/Türkiye, B. No: 6990/04, 25/1/2011, § 48). Saint Vincent De Paul ŞefkatRahibeleri

Birliği/Türkiye ((k.k.), B. No: 19579/07,

27/1/2015) kararında da başvurucunun mülk sahibi olduğu kabul edilse dahi mülk

sahibi sıfatının 1965 ve 1978 yıllarında iptal edildiği, başkaları adına

kaydedildiği ve ihtilaf konusu taşınmazların mülkiyetinin 28/1/1987 tarihinden

çok önce değiştiği tespitiyle mülkiyet hakkından yoksun bırakmanın ilke olarak

anlık bir eylem teşkil ettiğini hatırlatan AİHM, başvuruyu Sözleşme

hükümleriyle zaman yönünden uyumsuz görmüştür (Saint

Vincent De Paul ŞefkatRahibeleri Birliği/Türkiye, §

51).

40. Buna göre AİHM, mülkiyetten yoksun bırakma şeklindeki

mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin kural olarak anlık bir eylem

oluşturduğunu ve bu müdahalenin sürekli bir hak mahrumiyeti durumu

oluşturmadığını belirtmektedir (Malhous/Çek

Cumhuriyeti (k.k.)[BD], B. No: 33071/96, 13/12/2000; Prince Hans-Adam II Of Liechtenstein/Almanya,

B. No: 42527/98, 12/7/2001, § 85; Blecic/Hırvatistan,

§ 86; Ekdal

ve diğerleri/Türkiye, § 48). 41. Almeida Garrett, Mascarenhas

Falcão ve diğerleri/Portekiz (B. No:

29813/96-30229/96, 11/1/2000, § 43) kararında ise başvurucuların 1975 ve 1976

yıllarında kamulaştırılan taşınmazlar yönünden tazminat alabilmek için

başlatılan idari ve yargısal süreçlerin devam ettiğini gözeten AİHM,

başvurucuların mülklerinden yoksun bırakılmalarının tartışmasız bir biçimde

anlık bir eylem olduğu için zaman bakımından yargılama yetkisinin dışında

olduğunu tespit etmiş ancak iç hukukta kendilerine tanınan bir hak olan

tazminatın ödenmemesinden dolayı başvurucuların şikâyetçi olduklarını dikkate

almıştır. AİHM, Inughuit kabilesi mensuplarının 1951

yılında inşa edilen Thule Hava Üssü nedeniyle avcılık

ve balıkçılık haklarının sonradan kısıtlanması ve 1953 yılı Mayıs

ayında ahalinin kendi yerleşim yerlerinden başka bir yere yerleştirilmeleri ile

ilgili Hingitaq 53 ve diğerleri/Danimarka ((k.k.), B. No: 18584/04, 12/1/2006) kararında da aynı sonuca

ulaşmıştır. Mahkeme, şikâyet edilen olayların anlık bir eylemle Danimarka’nın Sözleşme'yi onayladığı Eylül 1953 ve ek protokolü

onayladığı Mayıs 1954 tarihinden önce meydana geldiği ve zaman yönünden

Sözleşme'nin ilgili hükümleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmiş

ancak başvurucuların mülkiyet haklarına yapılan müdahaleler nedeniyle iç

hukukta tazminat yolunun bulunduğunu ve tazminat sürecinin zaman bakımından

yetkili olunan dönemde devam ettiğini gözeterek tazminat yönünden başvuruları

incelemiştir. 1933 yılında kamulaştırılan bir taşınmaza ilişkin tazminat

davasının süre aşımı yönünden reddedilmesine ilişkin Yagtzılar ve diğerleri/Yunanistan (B. No: 41727/98, 6/12/2001)

kararında ise iç hukukta tanınan tazminat sürecinin yetmiş yıldan beri devam

ediyor olması nedeniyle başvuru kabul edilebilir bulunmuştur (Yagtzılar ve diğerleri/Yunanistan, § 41).

42. Bütün bu kararlardan anlaşıldığı üzere AİHM, mülkiyetten

yoksun bırakmayı anlık bir eylem olarak görmekte olup iç hukukun Sözleşme'nin

onaylanmasından önce meydana gelen olaylarla ilgili olarak tazminat hakkını

tanımadığı durumlarda bu hususta yapılacak herhangi bir başvurunun zaman

bakımından yetki kuralı (ratione temporis)

gereği Sözleşme'de güvence altına alınmış haklarla

bağdaşmayacağı, taraf devletlere Sözleşme'nin onaylanmasından önce meydana

gelen zararlar için tazminat ödeme sorumluluğu yüklemediği görüşündedir.

2. Mülke Konu Alacağın

Değer Kaybına Uğratıldığı Şikâyetleri ile İlgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Kararları

43. AİHM, istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacak

ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. Mahkemenin

çeşitli kararlarında, makul olmayan bir gecikme gibi nedenlerle tazminatın

değer kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterliliğinin azalacağı

belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No: 44076/98, 22/4/2004,

§ 39). Nitekim böyle başvurularda AİHM; esas itibarıyla kamu makamlarının,

geçen süre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek

için gecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM;

mülkiyet hakkı kapsamında faiz ödemesini esasen devletin, borçlu olduğu tutar

ile alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon

nedeniyle oluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir

(Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92,

9/7/1997, § 29).

44. Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyon karşısındaki

değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmektedir. Mahkemelerce belirlenmiş

bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutum sergileyerek %5'e

kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki değişkenlerle ilgili kabul

etmektedir (Arabacı/Türkiye (k.k.), B. No: 65714/01, 7/3/2002). Çünkü burada ödemelerin

geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir sorundur.

Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyon nedeniyle kamulaştırma

bedelinin değer kaybı yönünden ise, meydana gelen farkın tazminatın

belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda kamusal makamların belirli

bir takdir yetkisinin olduğu da gözetilerek bu farkın başvurucular açısından

aşırı bir yük getirip getirmediği incelenerek karar verilmektedir (Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/9/1998,

§§ 41-51; Güleç ve Armut/Türkiye (k.k.), B. No: 25969/09, 16/11/2010).

45. AİHM'in Eko-Elda Avee/Yunanistan

kararında (B. No: 10162/02, 09/03/2006), haksız olarak tahsil edilen verginin

beş yıl beş ay sonra faizsiz olarak iade edilmesi, belli bir meblağdan

yararlanma hakkı uzun süre engellenen başvurucunun mali durumunda önemli bir

zarara yol açması nedeniyle ölçülü görülmemiş ve mülkiyet hakkının ihlal

edildiğine karar verilmiştir (Eko-Elda Avee/Yunanistan, §§

23-31).

46. Yine benzer şekilde

Sefine Baş/Türkiye kararında da (B. No: 49548/99, 24/06/2008)

tazminatın faiz ödemesine bağlı değer kaybına ilişkin şikâyetler incelenmiştir.

Başvuruya konu olayda, idare mahkemesince başvurucunun 15/9/2003 tarihinden

itibaren geçerli olmak üzere dul aylığına hak kazandığı kabul edilmiştir. AİHM

öncelikle idare mahkemesinin kararının talep edilebilir bir “alacak”

oluşturduğunu ve bu nedenle başvurucunun Sözleşme'ye

ek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının

mevcut olduğunu belirtmiştir. Mahkeme ayrıca bu hakkın, başvurucuya Emekli

Sandığına başvurduğu tarihten itibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük

olarak tanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu

hakkın tanınmış olmasının başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını

kabul etmiştir. AİHM'e göre mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri

sürülen ihlalin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.

Mahkeme bu çerçevede başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın yargılamada

geçen süre zarfında uğranılan maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğini

belirtmiştir. AİHM geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgili

dönemde Türkiye'de paranın hızla değer kaybettiğini gözönüne

alarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Sefine Baş/Türkiye, §§ 58-64).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

47. Mahkemenin 4/10/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

48. Başvurucu ilk olarak Belediyeden ihale yoluyla satın aldığı

taşınmazların tapuda devredilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkından mahrum

bırakıldığını belirtmiştir. Başvurucu, bu sebeple açtığı tapu iptali ve tescil

davasının emsal içtihatlara rağmen reddedildiğinden yakınmıştır. Başvurucu

ikinci olarak tazminat istemiyle Belediye aleyhine açtığı davada, derece

mahkemelerince uyuşmazlık konusu taşınmazların rayiç bedelleri yerine denkleştirici adalet ilkesine göre alacak bedelinin

belirlenmesinin adil olmadığını ifade etmiştir. Başvurucuya göre hükmedilen

miktar oldukça düşüktür. Başvurucu; iade borçlusunun iade borcunun

zenginleştiği kadar olması gerektiğini, somut olayda ise Belediyenin Mahkemece

hükmedilen 32.068 TL tutarındaki alacak bedeli karşılığında yaklaşık değeri

3.500.000 TL olan taşınmazların sahibi olduğunu belirtmiştir. Son olarak

başvurucu; tazminat davasının on bir yılı aşkın bir sürede sonuçlandığını,

yargılamada geçen bu süre içinde paranın alım gücünün önemli ölçüde azaldığını,

dolayısıyla hükmedilen alacağın yargılama sırasında değer kaybettiğini ifade

etmiştir. Başvurucu bu sebeplerle, mülkiyet ve adil yargılanma hakları ile

eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

49. Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

50. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, açmış olduğu tapu iptali ve

tescil davasının emsal Yargıtay içtihatlarına aykırı olarak reddedilmesinin

eşitlik ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Ancak bu iddianın ciddiye

alınabilmesi için başvurucunun kendisi ile benzer durumdaki kişilere yapılan

muamele ile kendisine yapılan muamele arasında bir farklılığın bulunduğunu ve

bu farklılığın meşru bir temeli olmaksızın sırf ırk, renk, cinsiyet, din, dil,

cinsel yönelim ve benzeri ayrımcı bir nedene dayandığını makul delillerle

ortaya koyması gerekmekte olup somut olayda ise başvurucunun bu yöndeki

iddialarını temellendirecek somut bulgu ve kanıtları ortaya koyamadığı

anlaşılmaktadır. Bu nedenle eşitlik ilkesi yönünden herhangi bir inceleme

yapılmasına gerek görülmemiştir.

51. Başvurucu ayrıca Mahkemece hükmedilen alacağının

yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle değer kaybına uğradığını belirterek adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Ancak başvurucunun söz

konusu şikâyetinin özü itibarıyla mülkiyet hakkının ihlali iddiasına ilişkin

olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle başvurucunun makul sürede yargılanma

hakkının ihlali dışındaki bütün şikâyetlerinin mülkiyet hakkı kapsamında

incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

a. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

52. Başvurunun öncelikle zaman bakımından yetki yönünden

değerlendirilmesi gerekmektedir.

53. Anayasa ve 6216 sayılı Kanun'un anılan hükümleri uyarınca

Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıcı 23/9/2012 tarihi

olup Mahkeme, ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar

aleyhine yapılan bireysel başvuruları inceleyebilecektir. Bu açık düzenlemeler

karşısında anılan tarihten önce kesinleşmiş nihai işlem ve kararları da

içerecek şekilde yetki kapsamının genişletilmesi mümkün değildir. Mahkemenin

zaman bakımından yetkisine ilişkin bu düzenlemelerin kamu düzenine ilişkin

olması nedeniyle bireysel başvurunun tüm aşamalarında resen dikkate alınması

gerekir (Ahmet Melih Acar, B. No:

2012/329, 12/2/2013, § 15; G.S.,

B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).

54. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisini doğru olarak

belirleyebilmek için kesinleşen nihai işlem ve kararın tarihinin yanı sıra

gerçekleştiği iddia edilen müdahalenin zamanını da doğru tespit etmek gerekir.

Bu tespit yapılırken müdahaleyi oluşturan olaylar ve ihlal edildiği iddia

edilen hakkın kapsamı birlikte değerlendirilmelidir (Zeycan Yedigöl [GK], B. No:

2013/1566, 10/12/2015, § 31).

55. Anayasa Mahkemesi içtihadına göre mülkiyetten yoksun bırakma

şeklindeki mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler kural olarak anlık eylemler

olup sürekli bir müdahale oluşturmaz (Agavni Mari Hazaryan ve

diğerleri, B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 114). Ancak bu kuralın bir

istinası ise mevzuatta bir tazminat yolunun bulunması ve bu tazminat yolunun

zaman bakımından yetki alanında devam etmesi durumudur (bkz. § 40).

56. Başvuru konusu olayda başvurucu, diğer şikâyetleri yanında

ayrıca Belediyeden ihale yoluyla satın aldığı taşınmazların tapuda devrinin

yapılmamasından yakınmaktadır. Başvurucu bu şikâyetiyle ilgili olarak Belediye

aleyhine Aksaray 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescil davası

açmış, Mahkeme 28/4/2000 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Temyiz

edilen hüküm, Dairenin 4/12/2000 tarihli ilamıyla onanmış;karar düzeltme talebinin Daire tarafından

reddedildiği 11/10/2001 tarihli ilamıyla söz konusu hüküm kesinleşmiştir.

Dolayısıyla tapu iptali ve tescil davası, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisinin başladığı 23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmiştir.

57. Bununla birlikte tapu iptali ve tescil davası aleyhine

sonuçlanan başvurucu, bu defa Belediye aleyhine yine aynı Mahkemede 10/4/2002

tarihinde tazminat davası açmıştır. Mahkeme 29/1/2013 tarihinde davanın kısmen

kabulü ile 32.068 TL tutarındaki tazminatın 11/10/2001 tarihinden itibaren

işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Belediyeden alınarak başvurucuya

ödenmesine karar vermiştir. Temyiz edilen hüküm, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin

8/10/2013 tarihli ilamıyla onanmıştır.

58. Bu durumda somut olayda,tapu

iptali ve tescil davasının reddine ilişkin karar Anayasa Mahkemesinin zaman

bakımından yetkisi dışında kesinleşmiştir. Bununla birlikte başvurucunun açtığı

tazminat davasına ilişkin yargılama süreci Anayasa Mahkemesinin zaman

bakımından yetkisi içinde kesinleştiğinden mülkiyet hakkının ihlal edildiğine

ilişkin şikâyetinin tazminat yönünden değerlendirilmesi gerekmektedir

(karşılaştırma için bkz. Agavni Mari Hazaryan

ve diğerleri, §§ 94-120).

59. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin bu iddianın tazminat talebi yönünden

kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas Yönünden

i. Mülkün Varlığı

(1) Genel İlkeler

60. Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir."

denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Anayasa'nın anılan

maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve

parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM,

E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda, mülk olarak

değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar

ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı

sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir

(Mahmut Duran ve diğerleri, B.

No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).

61. Anayasa'da yer alan mülkiyet hakkı; mevcut mal, mülk ve

ekonomik değerleri koruyan bir temel haktır. Kişinin hâlihazırda sahibi

olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı, bu konudaki menfaati ne kadar

güçlü olursa olsun mülkiyet kavramı içinde değildir. Bu hususun istisnası

olarak belli durumlarda bir "ekonomik değer" veya icrası mümkün bir

"alacağı" elde etmeye yönelik "meşru bir beklenti"

Anayasa'da yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru

beklenti; makul bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir alacağın

doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma

ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına dayanan,

yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma

beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın

varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi, B. No:

2012/636, 15/4/2014, § 36, 37).

62. Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp

bir kanun hükmü, yerleşik bir yargısal içtihat veya ayni menfaatle ilgili

hukuki bir işleme dayalı beklentidir (Selçuk

Emiroğlu, B. No: 2013/5660, 20/3/2014, § 28). Dolayısıyla Anayasa ve

Sözleşme'nin ortak koruma kapsamında olan meşru beklentiye dayalı mülkiyet

hakkının tespiti mevcut hukuk sisteminde iddia edilen mülkiyet iddiasının

tanınmasına bağlı olup bu tanım, mevzuat hükümleri ve yargı kararları ile

yapılmaktadır (Üçgen Nakliyat Ticaret Ltd.

Şti., B. No: 2013/845, 20/11/2014, § 37). Bu çerçevede mülkiyet

hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var

olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa

Ateşoğlu ve diğerleri, B. No: 2013/1178, 5/11/2015, §§ 49-54).

(2) İlkelerin Olaya

Uygulanması

63. Somut olayda başvurucu, 1969 ile 1974 yılları arasında

çeşitli tarihlerde Belediye tarafından yapılan ihalelerde Aksaray ilinde

bulunan beş adet taşınmazı satın almıştır. Ancak bu taşınmazların tapuda

devirleri yapılmamıştır. Başvurucunun bunun üzerine açtığı tapu iptali ve

tescil davası ise ihale sonrası noterde sözleşme düzenlenmediğinden satışın

geçersiz olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.

64. Türk hukukunda taşınmaz mülkiyeti, kural olarak 4721 sayılı

Kanun'un 705. maddesinin birinci fıkrası uyarınca tapu siciline tescil ile

kazanılır. Ancak aynı maddenin ikinci fıkrasına göre miras, mahkeme kararı,

cebri icra, işgal, kamulaştırma ve kanunda öngörülen diğer hâllerin

gerçekleşmesi durumunda mülkiyetin tescilden önce kazanılacağı belirtilmiştir.

Olay ve uyuşmazlık konusu dönem itibarıyla yürürlükte olan 743 sayılı mülga

Kanun'un 633. maddesinde de aynı hükümlere yer verilmiştir.

65. Başvuru konusu olayda ise anılan kanun hükümlerinde

öngörülen miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal veya kamulaştırma gibi bir

durum söz konusu değildir. Bu durumda uyuşmazlık konusu taşınmazlar Belediye

tarafından ihale edilmekle beraber başvurucu adına tapuya tescil işlemi

gerçekleştirilmediğinden başvurucunun bu taşınmazların mülkiyetini kazanamadığı

görülmektedir. Yukarıda değinildiği üzere Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından

yetkisi dışında sonuçlanan tapu iptali ve tescil davası da başvurucu aleyhine

sonuçlanmış olup bu yargılama neticesinde taşınmazın satışının hukuken geçersiz

olduğu tespit edilmiştir (bkz. §§ 10-13). Dolayısıyla başvurucunun taşınmazın

mülkiyetini edinme hususunda somut temele dayalı meşru bir beklentisinin olduğu

da söylenemez.

66. Ancak başvurucu, uyuşmazlık konusu taşınmazları satın

alabilmek için Belediyeye 1969 ve 1971 yıllarında çeşitli tarihlerde toplam

70.935 TL (eski Türk lirası) tutarında ödeme yapmıştır. Bu taşınmazlar Belediye

tarafından başvurucuya tapuda devredilmediğine göre söz konusu alacak tutarı

yönünden başvurucunun mülkiyet hakkının mevcut olduğu kuşkusuzdur. Nitekim

başvurucunun açtığı tazminat davası neticesinde derece mahkemeleri de

başvurucunun alacağının varlığını kabul etmiştir (bkz. §§ 14-20).

ii. Müdahalenin Varlığı ve

Türü

67. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas eden

diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkına

müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın

35. maddesinin birinci fıkrasında herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu

belirtilmek suretiyle "mülkten barışçıl yararlanma hakkı"na

yer verilmiş, ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına

müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında genel olarak

mülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda

"mülkten yoksun bırakma"nın şartlarının

genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının

kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle

devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân

sağlanmıştır. Anayasa'nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafından

mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca

belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi,

mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, §§

55-58).

68. Somut olayda başvurucudan ihale bedellerinin alınarak

ihaleye konu taşınmazların tapuda satışlarının yapılmadığı hâlde bu bedellerin

iade edilmemesi suretiyle başvurucunun mülkiyet hakkına müdahale edildiği

kuşkusuz olup müdahalenin, mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına ilişkin

genel kural çerçevesinde incelenmesi gerekir.

iii. Müdahalenin İhlal

Oluşturup Oluşturmadığı

(1) Genel İlkeler

69. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında

açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Anayasa Mahkemesince kabul edilemezliğine

karar verilebileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda başvurucunun ihlal iddialarını

kanıtlayamadığı, temel haklara yönelik bir müdahalenin olmadığı veya

müdahalenin meşru olduğu açık olan başvurular ile karmaşık veya zorlama

şikâyetlerden ibaret başvurular açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir (Hikmet Balabanoğlu,

B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 24).

70. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak

olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla

sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken

temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde

bulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler,

demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın

Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak

kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin

Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı

amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir(Recep

Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).

71. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği

kişilerin mülkiyet haklarına getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmaması ve

ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireyin sınırlandırılan hakkı arasında adil

bir dengenin kurulması gerekir. Bu adil denge, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyle

bireye, şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi durumunda

bozulmuş olur.

72. Bir mülkün devir tarihindeki bedelinin daha sonra ödenmesi

durumunda arada geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan

hissedilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin

tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da

bulunmamaktadır. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek

haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011).

73. Anayasa Mahkemesi kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü

veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur

olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, kamu kurumlarının fazladan bedeli

tahsil ettikleri tarih ile ödeme tarihi arasında geçen sürede alacakta veya

hakka konu bedelde meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde

orantısız bir yük oluşturması hâlinde ihlal kararları vermiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No:

2013/817, 19/12/2013; Akel Gıda San. ve Tic.

A.Ş., B. No: 2013/28, 25/2/2015). Anayasa Mahkemesi ayrıca,

mahkemelerce hükmedilen tazminatın yargılamada geçen süre nedeniyle enflasyon

karşısında değer kaybettiği bir başvuruda da ölçülülük yönünden mülkiyet

hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Abdulhalim

Bozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016).

(2) İlkelerin Olaya

Uygulanması

74. Başvurucunun alacağının tahsili istemiyle Mahkemede

10/4/2002 tarihinde açtığı dava 29/1/2013 tarihinde kısmen kabul edilmiş,

temyiz üzerine hüküm Yargıtay 3. Hukuk Dairesince 8/10/2013 tarihinde

onanmıştır. Buna göre derece mahkemelerince, başvurucunun ihale bedeli olarak

ödediği alacağının satış sözleşmesinin geçersiz olması ve ihaleye konu

taşınmazların tapuda devirlerinin yapılmamış olması nedeniyle iadesi gerektiği

kabul edilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin

kanuna aykırı olduğu derece mahkemelerince belirlenmiştir.

75. Ancak başvurucunun bu alacağının tespit edilmiş olması tek

başına başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmamaktadır. Başvurucunun

mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri sürülen ihlalin hem zamanında

hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne

alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.

76. Somut olayda başvurucu öncelikle, ihaleye konu taşınmazların

piyasa rayiç değerleri yerine bu taşınmaz için ödediği bedelin "denkleştirici adalet ilkesi"ne

göre güncellenerek tazminat miktarının belirlenmesinden yakınmaktadır.

77. Yukarıda da değinildiği üzere söz konusu taşınmazlar

başvurucuya ihale edilmekle birlikte başvurucu adına tapuya tescil

edilmemiştir. Dolayısıyla uyuşmazlığa konu dönem itibarıyla yürürlükte olan 743

sayılı Kanun'un 633. maddesine göre bu taşınmazların mülkiyetini başvurucunun

kazanmadığı görülmektedir. Kaldı ki tapu iptali ve tescil davasında yapılan

yargılama neticesinde derece mahkemeleri, satış sözleşmesinin geçersiz olduğuna

karar vermiştir. Başvurucunun açtığı tazminat davasında da Yargıtay 13. Hukuk

Dairesinin 8/2/2010 tarihli karar düzeltme ilamında bu hususa vurgu yapılarak

başvurucunun, ödediği bedelin tapu iptali ve tescil davasının kesinleştiği

tarihte ulaştığı değerini isteme hakkı olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi

de bu olgulardan hareketle somut olayda mülkün varlığını, başvurucunun ihaleler

için ödediği bedeller yönünden kabul etmiştir (bkz. §§ 63-66).

78. Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında, mülkiyet

edinildikten sonra kamu makamlarınca çeşitli gerekçelerle kişilerin mülkünden

yoksun bırakılmaları durumunda -belirli istisnai durumlar dışında- mülkün iade

edilmesi veya bunun mümkün olamadığı hâllerde mülkün tam ve gerçek karşılığının

tazminat olarak ödenmesi gerektiği ifade edilmiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri,§§ 58, 59; Nebahat

Tanrıverdi, B. No: 2012/1313, 6/3/2014, § 51). Nitekim Yargıtay da

bir sözleşmenin geçerli olarak kurulmasına rağmen daha sonra ortaya çıkan

nedenlerle ifanın imkânsız hâle gelmesi veya zapta karşı tekeffül durumlarında

davacının gerçek ve güncel müspet zararını talep edebileceğini kabul etmiştir(bkz. §§ 31-33). Buna karşılık Yargıtaya

göre satışın çeşitli gerekçelerle baştan itibaren geçersiz olduğunun tespit

edildiği durumlarda ise borçlar hukuku çerçevesinde sebepsiz zenginleşme

hükümleri uygulanır. Yargıtay, geçersiz satış sözleşmesi için ödenilen bedelin ödeme tarihindeki değerinin "denkleştirici adalet ilkesi" doğrultusunda dava tarihi

itibarıyla uyarlanarak tazminat bedelinin belirlenmesi gerektiğini kabul

etmiştir (bkz. §§ 34-36). Dolayısıyla somut olayda taraflar arasındaki

sözleşmenin geçersiz olduğunun kabul edildiği ve taşınmazların mülkiyetinin de

henüz başvurucuya devredilmemiş olduğu gerekçesiyle aynı yorumu yaptıkları

dikkate alındığında derece mahkemelerinin tazminatın belirlenmesine ilişkin

yöntemlerinin keyfî veya öngörülemez nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Diğer

bir deyişle derece mahkemelerince, başvurucunun taşınmazın mülkiyetini

kazanamadığının tespit edilmiş olması sebebiyle taşınmazların rayiç bedeli

yerine bu taşınmazlar için ödediği bedel mülk kapsamında görülerek başvurucunun

alacağının güncel verilerle uyarlanması yoluna gidilmiştir.

79. Derece mahkemelerince hükmedilen tazminat bedelinin ölçülü

olup olmadığı yönünden ise uygulanan "denkleştirici

adalet ilkesi"nin mahiyetine bakılmalıdır. Yargıtaya göre bu ilke çerçevesinde davacıların geçersiz

satış sözleşmesi ödediği satış bedelinin denkleştirici

adalet ilkesi gereğince dava tarihi itibarıyla ulaştığı alım gücü karşılığının

belirlenip davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekir. Yargıtay içtihatlarında

alım gücünün tespiti için geçersiz satış sözleşmesine göre ödenen bedelin akdin

ifasının imkânsız hâle geldiği tarih itibarıyla altın fiyatları, memur maaş

katsayı artışı, döviz fiyatlarındaki artış, enflasyon oranları dikkate alınmak

suretiyle elde edilecek ortalamanın dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir

(bkz. §§ 30-35).

80. Uygulanan hesap yöntemi dikkate alındığında Yargıtayın "denkleştirici

adalet ilkesi" çerçevesinde yaptığı bu yorumun, Anayasa Mahkemesinin mülk

kapsamında değerlendirilen alacağın değer kaybına uğratılmamasına ilişkin

ilkeleri ile uyumlu olduğu anlaşılmaktadır (bkz. §§ 69-73). Nitekim somut

olayda da bilirkişi kurulunun 5/10/2012 tarihli raporunda, başvurucunun ödediği

bedelin 11/10/2001 tarihinde ulaştığı değerin ekonomik hayatta yer alan farklı

verilerdeki artış oranları birlikte dikkate alınarak hesaplandığı

görülmektedir. Bilirkişi kurulu raporunda, ödeme tarihlerinden itibaren

Cumhuriyet altını, külçe altın, Alman markı, ABD doları, asgari ücret, toptan

eşya fiyat endeksi verilerine göre ayrı ayrı hesaplama yapılmış; bu altı

ekonomik verinin ortalaması esas alınarak tazminatın başvurucunun da talep

ettiği 11/10/2001 tarihi itibarıyla ulaştığı değer belirlenmiştir. Derece

mahkemelerinin de bu raporu hükme esas alarak sonuca vardıkları görülmektedir.

Dolayısıyla somut olayda başvurucuya iade edilmesi gereken alacağın (ödediği

ihale bedelleri) 11/10/2001 tarihine uyarlanarak tazminat olarak ödenmesine

karar verildiğinden bu yönden başvurucunun alacağının değer kaybına

uğratılmadığı anlaşılmaktadır.

81. Bununla birlikte başvurucu, belirlenen bu tazminatın

yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de paranın alım gücü ve enflasyon

karşısında değer kaybına uğradığını ileri sürmektedir.

82. Somut olayda başvurucunun alacağı 11/10/2001 tarihi

itibarıyla derece mahkemelerince toplam 32.068 TL olarak belirlenmiştir. Bu

noktada davanın niteliği gereği Mahkemenin 29/1/2013 tarihli kararı

çerçevesinde söz konusu alacağın infazının mümkün olduğu gözetilmelidir. Ayrıca

başvurucunun bu alacağının ödenmediğine veya Mahkemenin kararından sonra bu

alacağın değer kaybına uğratılarak ödendiğine dair bir şikâyetinin bulunmadığı

da dikkate alınmalıdır. T.C. Merkez Bankası verilerine göre 2001 yılı Ekim ayı

ile 2013 yılı Ocak ayı arasında enflasyonda meydana

gelen artış %243,81’dir. Bu durumda başvurucuya ödenmesi gereken söz konusu

alacağın 2013 yılı Ocak ayı itibarıyla T.C. Merkez

Bankası verileri kullanılarak enflasyon karşısında değer kaybının giderilmiş

karşılığı 110.252 TL’dir.

83. Dolayısıyla yukarıdaki verilere göre başvurucunun mülkiyet

hakkı kapsamında değerlendirilen toplam 32.068 TL tutarındaki alacağının değer

kaybını telafi edecek fark 78.184 TL'dir. Buna karşılık derece mahkemelerince

başvurucunun alacağına 11/10/2001 tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine

karar verildiği görülmektedir. Bu durumda aynı dönemde başvurucuya yaklaşık

olarak 79.352 TL tutarında faiz ödemesi yapılması öngörülmüştür. Buna göre söz

konusu faiz tutarı da dikkate alındığında başvurucunun alacağının bu yönden de

bir değer kaybına uğratılmadığı anlaşılmaktadır.

84. Sonuç olarak başvurucunun ihale bedellerini ödemesine rağmen

ihaleye konu taşınmazların tapuda devredilmemesi suretiyle yapılan müdahalenin,

mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacağın değer kaybına uğratılmadan

ödenmesine karar verildiği gözetildiğinde başvurucuya şahsi olarak aşırı ve

olağan dışı bir külfet yüklemediği değerlendirilmiştir. Böylelikle somut olay

bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında

kurulması gereken adil dengenin bozulmadığının anlaşıldığı ve mülkiyet hakkına

ilişkin açık bir ihlalin bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Bu gerekçelerle

mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın, diğer kabul edilebilirlik

nedenleri incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul

edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

85. Başvurucu 10/4/2002 tarihinde açtığı tazminat davası

yönünden makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

86. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

87. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam

eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 50, 52).

88. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

89. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olayda yaklaşık 11 yıl 5 ay sürdüğü

anlaşılan yargılamanın süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

90. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

91. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

92. Başvurucu, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

93. Başvuruda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

94. Makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle yalnızca

ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya

net 14.400 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

95. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

96. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 14.400 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Aksaray 1. Asliye Hukuk Mahkemesine

(E.2010/130, K.203/57) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

4/10/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Raportör : Özgür DUMAN Başvurucu : Emin ACAR Vekili : Av. Abdulkerim YENİL

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2014/333, 4 Ekim 2017 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun Konusu
  4. II. Başvuru Süreci
  5. III. Olay Ve Olgular
  6. A. Uyuşmazlığın Arka
  7. B. Tapu İptali ve Tescil
  8. C. Tazminat Davası Süreci
  9. IV. İlgili Hukuk
  10. A. Ulusal Hukuk
  11. B. Uluslararası Hukuk
  12. V. İnceleme Ve Gerekçe
  13. A. Mülkiyet Hakkının
  14. B. Makul Sürede
  15. C. 6216 Sayılı Kanun'un
  16. E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
  17. G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
  18. Yıldırım
  19. Özgüldür
  20. Akıncı
  21. Topal
  22. M. Emin KUZ
  23. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2014/333
Tarih
4 Ekim 2017

İlgili Kararlar

  • Z. Y. V. M. Ltd. Şti. Başvurusu (B. No: 2014/12805)
  • Saadet Esin Başvurusu (B. No: 2014/18103)
  • Ford Motor Company Başvurusu (B. No: 2014/13518)
  • Özgür Sevgi Göral Birinci Başvurusu (B. No: 2014/12112)
  • Mehdiye Doğan ve Ömer Doğan Başvurusu (B. No: 2014/7264)
  • G.y. Başvurusu (B. No: 2014/16026)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.