İçeriğe geç
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU
Uzmanlık
  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık
  • Şirket Danışmanlığı
  • Marka Hukuku
  • Telif Hukuku
  • Tahkim Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
Makaleler
  • Tüm Makaleler
  • Aile Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Gayrimenkul Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • İdare ve Vergi Hukuku
  • Dolandırıcılık ve İBAN Mağduriyeti
  • Miras Hukuku
  • Trafik Hukuku
  • KVKK ve Veri Koruma Hukuku
  • Yapay Zeka ve Web3 Hukuku
  • Enerji ve Çevre Hukuku
  • Silah Suçları
  • Arabuluculuk
  • Ceza Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi Başvuru
  • Delil Hukuku ve Emsal Kararlar
  • İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • Sağlık Hukuku ve Malpraktis
  • Fikri Mülkiyet, Marka ve Patent Hukuku
  • Uyuşturucu Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Kripto Para Hukuku
  • Borçlar Hukuku
  • Mevzuat ve Yargıtay Kararları
  • Forex Hukuku
  • Ticaret Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Sigorta Hukuku
  • Yabancılar ve Vatandaşlık Hukuku
  • Örgütlü Suçlar
Kaynaklar

NE YAPMALIYIM?

  • Ne Yapmalıyım?
  • Avukat Seçme Rehberi
  • Uzaktan Temsil
  • Arabuluculuk

MEVZUAT

  • TCK Rehberi
  • CMK Rehberi
  • HMK Rehberi
  • Mevzuat

HUKUKI SÖZLÜK

  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Dilekçeler
  • İnfaz Hesaplama
Karar Arşivi
  • Yargıtay Kararları
  • Danıştay Kararları
  • AYM Bireysel Başvuru
  • AYM Norm Denetimi
  • İstinaf (BAM) Kararları
  • İlk Derece Mahkeme Kararları
  • Karar Arama
Vaka Sonuçları
Hakkımızda
  • Büro Profili
  • Özgeçmiş
  • Medyada Biz
  • Çalışma İlkelerimiz
  • Çalışma Metodolojimiz
  • Online Danışmanlık
  • Ödeme
  • Kariyer
İletişim
  1. Anasayfa
  2. /AYM Bireysel Başvuru Kararları
  3. /İkinci Bölüm

ANAYASA MAHKEMESİ · İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

Yasemin Mutlu Başvurusu (B. No: 2013/1426)

1. Başvurucu, 17/7/1964 tarih ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar

Başvuru No2013/1426Tarih25 Mart 2014Okuma39 dk · 7.779 kelime

KÜNYE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm Yasemin Mutlu Başvurusu

Karar tarihi
25 Mart 2014
Başvuru Numarası
2013/1426
R.G. Tarih- Sayı
18/6/2015-29390
Karar metni, AYM Kararlar Bilgi Bankası kaynağından olduğu gibi aktarılmıştır; metne müdahale edilmemiştir. Kişisel veriler maskelenmiştir. Bu karar için özgün analiz henüz yazılmamıştır.

Karar Metni

7.779 kelime·39 dk okuma·14 bölüm

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvurucu, 17/7/1964 tarih ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar

Kanunu’nun geçici 20. maddesine, 13/2/2011 tarih ve 6111 sayılı Kanunla eklenen

beşinci fıkra ile devam eden yargı süreçlerine müdahale edilerek adil

yargılanma ile mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve zararının

tazminini talep etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru, 19/2/2013

tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin

idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir

eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca,

30/5/2013 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

4. İkinci Bölümün 24/7/2013 tarihli ara kararı gereğince başvurunun, kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş

için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmesine karar verilmiştir.

5. Başvuru konusu olay ve

olgular 30/7/2013 tarihinde Bakanlığa bildirilmiştir.

Adalet Bakanlığı'nın 25/9/2013 tarihli görüş yazısı

22/10/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş olup, başvurucu Bakanlık

görüşüne karşı cevap vermemiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve eklerinde

ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucu, Vakıflar Bankası

Türk Anonim Ortaklığında (Banka) çalıştığı süre zarfında, 506 sayılı Kanun’un

geçici 20. maddesi uyarınca kurulmuş bulunan T. Vakıflar Bankası T.A.O. Memur

ve Hizmetlileri Emekli Sağlık Yardım Sandığı Vakfına (Vakıf) ödediği primler

karşılığında emekliliğe hak kazanmış olup, hâlihazırda adı geçen sandıktan

emekli aylığı almaktadır.

8. Vakıf, kanunla kurulan

sosyal güvenlik kurumları dışında kalan, ancak onlara denk kabul edilen bir

tüzel kişilik olup, sandık mensupları bakımından zorunlu sosyal güvenlik kurumu

niteliğindedir.

9. Vakfın amacı, Vakıf Senedi’nin 4. maddesinde şöyle ifade edilmiştir.

“...

a) İş bu vakıf senedi hükümleri dairesinde üyelerin

emeklilik, malullük, ölüm, hastalık, analık, iş kazaları ve meslek hastalıkları

hallerinde ve eş ve çocukları ile üyenin geçindirmekle yükümlü bulunduğu ana ve

babasının hastalıklarında, Sosyal Sigortalar Kanunları ile temin edilen

yardımlardan az olmamak üzere hak sahiplerine yardımda bulunmak;

…”

10. Vakfın gelirleri, sandık

üyelerinin aylıklarından yapılan prim kesintilerinden ve diğer gelirlerden

oluşmaktadır. Banka da her ay, aynı esaslar çerçevesinde hesaplanan tutarı

işveren hissesi olarak Vakfa aktarmaktadır.

11. Vakıf, üyelerine yapacağı

yardımın miktarını ve dolayısıyla emekli aylıklarına ilişkin artışları, Vakıf Senedi’nde yazılı hükümler çerçevesinde tek taraflı olarak

belirlemekte olup, bunun 506 sayılı Kanunla belirlenmiş asgari standardın

altına düşmemesi gerekmektedir.

12. Sandık üyeleri, yapılan

artışların 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine uygun bir şekilde

yapılmadığı gerekçesiyle Vakıf aleyhine iş mahkemeleri önünde alacak davaları

açmışlardır. Bu davalar sonucunda 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinin

nasıl anlaşılıp uygulanacağı konusunda bir yargısal içtihat yerleşmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) bu çerçeveyi çizen, 24/3/2010

tarih ve E.2010/10-155, K.2010/170 sayılı kararı şöyledir:

“Görüldüğü gibi, 506 Sayılı Yasa, banka zorunlu sandıkları

için bir alt sınır oluşturur.

Bu husus, 506 Sayılı Yasa’nın Geçici 20. Maddesinde; ‘…’

hükmünden anlaşılmaktadır.

Öte yandan çözülmesi gereken sorun, anılan maddede değinilen

alt sınırın ne anlama geldiği hususudur. Yani bu alt sınırın belirlenmesinde

Yerel Mahkemece belirtildiği gibi fiilen ödenen yaşlılık aylığı miktarı bazında

mı düşünülecek, yoksa Özel Daire bozma ilamında değinildiği üzere, yaşlılık

aylığı artış oranlarının kıyaslanması suretiyle mi hareket edilecektir?

Sosyal hukuk devleti ilkesi içerisinde Devletin görevi,

zorunlu yardım sandıklarını, başı boş bırakmak değil,

onların güçlenmesini sağlamak ve bu yolla ilgililerin sosyal güvenlik haklarını

güvence altına almaktır. Bu kuruluşlar, Devletin asli görevi olan sosyal

güvenliği sağlama yükümünü, onun adına yerine getirdiğine göre, devletin bu

sandıklar üzerinde, tesis senetlerinden ve senetlerin içeriğinden, mali

durumlarına kadar geniş bir alanda denetim ve gözetim hakkının bulunması da

olağandır.

Davalı Vakfın gayesi gözetildiğinde, yıllarca yüksek prim

ödeyerek emekli olan davalı sandık mensuplarının aylıklarına daha düşük

oranlarda zam yapılarak, yaşlılık aylıklarının daha düşük prim ödeyerek emekli

olan 506 Sayılı Yasa’ya tabi olarak yaşlılık aylığı alanların aylıkları ile

eşitlenmesi düşünülemez. Geçici 20. madde zorunlu banka sandıkları için bir

güvence getirdiğine göre, bu durum mensuplarına yapılacak yaşlılık aylığı

artışlarının da en az 506 Sayılı Yasa’ya tabi olanlara uygulanacak artış

oranları kadar olması sonucunu doğuracaktır.

Kaldı ki, yargılama sırasında 16.6.2006 tarihinde yürürlüğe

giren 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici

20. maddesinde ‘…506 Sayılı Yasa’nın Geçici 20. maddesi kapsamındaki

sandıkların bu maddenin yayımı tarihinden itibaren 3 yıl içinde Sosyal Güvenlik

Kurumu’na devredileceği ve bu kanun kapsamına alınacağı…’ hususu

düzenlenmiştir. Anılan madde hükmü de gözetildiğinde, 506 Sayılı Yasa

mensuplarına sağlanan aylık artış oranlarına ilişkin hakların davalı sandıklara

tabi olanlara uygulanmasının 506 Sayılı Yasa’nın Geçici 20. maddesinin konuluş

ruhuna aykırı olmayacaktır.

Neticeten, Özel Daire bozma ilamında da belirtildiği gibi,

Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sonucunda, 506 Sayılı Yasa’nın Geçici 20.

maddesinde değinilen alt sınır belirlenmesinde, davalı Vakfın bağladığı

aylıklara yapılan artış oranlarının, SGK (Devredilen SSK) sigortalılarına

bağlanan yaşlılık aylıklarına yapılan artış oranları ile karşılaştırılması

suretiyle bulunması gerektiği, artış oranının, 506 sayılı Yasa uyarınca

yaşlılık aylığı alanlara yapılan artış oranından daha az olması durumunda,

davalı Sandık yönünden yaşlılık aylığı artış oranı konusunda ek yükümlülük

doğacağından, Vakıf Senedindeki düzenlemelere göre aylıklarında artış olan

kimselerin, ayrıca 506 Sayılı Yasa’nın aylık artışlarına dair hükümlerinden de

yara(r)lanmaları gerekeceği kanaatine varılmıştır.”

13. 1/7/2002 tarihinden 1/1/2005

tarihine kadar başvurucunun emekli aylığında artış yapılmamıştır. Başvurucu bu

nedenle Ankara 11. İş Mahkemesinde (İş Mahkemesi) Vakıf aleyhine 30/1/2009 tarihinde açtığı alacak davası ile “eksik ödenen yaşlılık aylıklarının tespit edilerek

davalıdan tahsiline karar verilmesini” talep etmiştir.

14. Bilirkişi tarafından İş

Mahkemesine sunulan 26/10/2010 tarihli raporda,

başvurucu ile ilgili olarak toplam eksik ödemenin 10 yıllık zamanaşımı süresine

göre 46.373,41 TL, beş yıllık zamanaşımı süresine göre ise 43.341,34 TL olduğu

tespit edilmiştir.

15. 13/2/2011 tarih ve 6111 sayılı Bazı

Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık

Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde

Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 53. maddesiyle 506 sayılı Kanun’un

geçici 20. maddesine eklenen beşinci fıkra ile aynı maddenin sandık emeklilerine

yapılacak yardımların düzenlendiği birinci fıkrasının (b) bendinin

uygulanmasında, yardımların sağlanması ve bağlanması yönünden alt sınırın

belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırmasının esas alınacağı, bunun mevcut

davalara da uygulanacağı düzenlenmiştir.

16. 6111 sayılı Kanun, 25/2/2011 tarih ve 27857 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

17. Bilirkişi tarafından İş

Mahkemesine sunulan 6/7/2011 tarihli raporda ise, 6111

sayılı kanun göz önüne alınarak başvurucu ile ilgili olarak eksik ödemenin

bulunmadığına ilişkin görüş bildirilmiştir.

18. İş Mahkemesi, 21/5/2012 tarih ve E.2009/95, K.2012/384 sayılı kararı ile

başvurucunun davasını reddetmiştir. Kararının gerekçesi şöyledir:

“…

Tüm dosya kapsamından, davacıya bağlanan aylığın Yargıtay

içtihatları ile belirlenen muadil aylık ölçütüne göre SGK sigortalısına ödenen

muadil aylıktan düşük olamayacağı, muadil aylık ve davacının aylıklarının

mahkememizce de kabul gören bilirkişi raporunda ayrıntılı olarak açıklandığı,

davacıya yapılan emekli aylığı ödemelerinde noksan ödeme bulunmadığı, talebin

yersiz olduğu anlaşılmış, reddine karar vermek gerekmiştir.

…”

19. Başvurucunun temyiz yoluna

başvurması üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 27/11/2012 tarih ve E.2012/21584, K.2012/23440 sayılı

kararıyla anılan İş Mahkemesi kararının “düzeltilerek

onanmasına” karar vermiş ve bu şekilde başvuru yolları

tüketilmiştir. Yargıtayın düzelterek onama gerekçesi

şöyledir:

“…

2- Açıldığı tarihteki mevzuat hükümlerine uygun olan

davanın, yasal dayanağını oluşturan düzenlemenin, yargılama sürecindeki yasa

değişikliğiyle ortadan kalkması nedeniyle reddinde, tarafların sorumluluğu

bulunmadığı halde; her davanın açıldığı tarihteki koşullara göre değerlendirileceği

yönündeki usul kuralından hareketle davacının, davada haksız çıkan taraf olarak

nitelenip vekalet ücretiyle sorumluluğuna hükmedilmiş

olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Ne var ki, bu yanlışlığın giderilmesi, yeniden yargılamayı

gerektirmediğinden, hüküm bozulmamalı, … 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri

Kanununun 438. maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.

…”

20. Onama kararı, başvurucuya 21/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiş olup, başvurucu, süresi

içerisinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

B. İlgili

Hukuk

21. 506 sayılı Kanun’un geçici

20. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi şöyledir:

“…b) Bu personelin, iş kazalariyle

meslek hastalıkları, hastalık, analık, malûllük, yaşlılık

ve ölüm, eşlerinin analık, eş ve çocuklarının hastalık hallerinde, en az bu kanunda belirtilen yardımları sağlıyacak…,”

22. 506 sayılı Kanun’un geçici

20. maddesine, 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesiyle eklenen (beşinci) fıkra

şöyledir:

“… Birinci fıkranın (b) bendinin uygulanmasında, yardımların

sağlanması ve bağlanması yönünden alt sınırın

belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırması esas alınır. Ancak,

gelir ve aylıkların artırılmasında 506 sayılı Kanuna göre bağlanan gelir ve

aylıkların artırımına ilişkin hükümler devir tarihine kadar uygulanmaz. 5510

sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesinin onikinci fıkrasında yer alan sınırlama dâhilinde

sandıkların kuruluş senetlerinde yer alan hükümler ve sandıkların uygulamaları

saklıdır. Bu hüküm, yürürlüğe girdiği

tarihten önceki artışlarda ve görülmekte olan davalar hakkında da uygulanır…”

23. Ana muhalefet partisi,

Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle anılan kanuni düzenlemenin iptali için

Anayasa Mahkemesine başvurmuş olup, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 9/5/2013 tarihli toplantısında, E.2011/42 sayılı dosya

kapsamında iptal başvurusunu görüşmüştür. Anayasa Mahkemesinin kararı şöyledir:

“2- Anayasa’ya Aykırılık

Sorunu

Dava dilekçesinde, 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde

belirtilen sandıkların, bağlı bulundukları kuruluşların personeli hakkında

yasal düzenleme alanı içinde SGK’nın yüklendiği

görevleri, sağladığı hakları, o düzeyin altına düşmemek üzere yüklenmiş

kuruluşlar olduğu, bunların görev ve yükümlülüklerinin kanunla belirlendiği,

mahkemeler tarafından vakıf sandıklarınca bağlanan aylıklara yapılan artışın

oran olarak alt sınırının 506 sayılı Kanun uyarınca aylık alanlara yapılan

artış oranından az olmaması gerektiği yönünde kararlar verildiği, eklenen fıkra

ile alt sınırın belirlenmesinde miktar karşılaştırmasının esas alınmasının

öngörüldüğü, bunun ise kazanılmış hakları ortadan kaldırdığı, yasaların geriye

yürümeyeceği ilkesine aykırı olduğu ve görülmekte olan davaları geçersiz

kıldığı, sandık kapsamındaki sigortalıların emekli maaş artışı konusunda açmış

oldukları davalardan bir kısmının kesinleştiği bir kısmının ise hâlen devam

ettiği ve düzenleme ile görülmekte olan davaların ortadan kaldırıldığı

belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri

sürülmüştür.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve

işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup

güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,

Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla

kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin

vazgeçilmez unsurlarından birisi kanunların hukuk güvenliğini sağlaması, bu

doğrultuda geleceğe yönelik, öngörülebilir kurallar içermesi gerekliliğidir. Bu

nedenle, hukuk devletinde güven ve istikrarın korunabilmesi için kural olarak

kanunlar, yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki olaylara uygulanırlar.

Kanunların geriye yürümezliği ilkesi uyarınca, kanunlar kamu yararı ve kamu

düzeninin gereği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi

kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay,

işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren kanunların

geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun

genel ilkelerindendir.

Kazanılmış haklara saygı ilkesi, hukukun genel ilkelerinden

birisi olup, hukuk güvenliği ilkesinin bir sonucudur. Kazanılmış bir haktan söz

edilebilmesi için bu hakkın, yeni kanundan önce yürürlükte olan kurallara göre

bütün sonuçlarıyla fiilen elde edilmiş olması gerekir. Kazanılmış hak, kişinin

bulunduğu statüden doğan, kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel niteliğe

dönüşmüş haktır. Bir statüye bağlı olarak ileriye dönük, beklenen haklar ise bu

nitelikte değildir. Kanunlarda yapılan değişiklikler kazanılmış hakları

etkilemediği ve hukuk güvenliğini zedelemediği sürece bu değişikliklerin hukuk

devleti ilkesine aykırı oldukları ileri sürülemez.

Anayasa’nın 138. maddesinde hâkimlerin görevlerinde bağımsız

oldukları, Anayasa, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre

hüküm verecekleri, hiç bir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin

kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge

gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı, görülmekte olan bir dava

hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru

sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı veya herhangi bir beyanda

bulunulamayacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına

uymak zorunda bulundukları, bu organlar ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir

suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği

hükme bağlanmıştır.

Yasama organının mahkeme kararlarını değiştirememesi ilkesi

yasama organının kanun yoluyla kesinleşmiş olan kararları ortadan kaldıramaması

anlamına gelir. Mahkeme kararının kanun yoluyla değiştirilememesi ilkesi, maddi

hukukta herhangi bir değişiklik yapmaksızın sadece somut mahkeme kararlarının

kanun yoluyla değiştirilmesi ya da uygulanmasının engellenmesi hâlleri için söz

konusu olacaktır.

506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde, bazı kuruluşlara

personelinin sosyal güvenliğini sağlaması amacıyla vakıf veya dernek şeklinde

sandık kurabilme yetkisi verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde,

bu madde uyarınca kurulan sandıkların üyelerine en az 506 sayılı Kanun’da

belirtilen yardımları sağlayacağı belirtilmiştir.

Kural, sandıklarca sağlanan yardımların SGK sigortalısına

sağlanan yardımlardan aşağı olmaması yönündeki hükmün uygulanmasında, yardım

miktarları dışında aylık artış oranlarının da SGK sigortalısının aylık artış

oranlarından aşağı olamayacağı yönünde ortaya çıkan ihtilafların giderilmesi

amacıyla getirilmiştir. Düzenlemeyle, sandıkların sağladıkları yardımın alt

sınırının belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırmasının esas alınacağı

belirtilmek suretiyle mevcut hükümden ne anlaşılması gerektiği ve maddenin

lafzına ve amacına uygun nasıl uygulanacağı konusu açıklığa kavuşturulmuştur.

Vakıf senedi gereği üyelerine sağladıkları yardımlardaki

artış oranını SGK tarafından uygulanan oranın altında tutan vakıf sandıklarının

bu uygulamasını onun mali yapısını ve aktüeryal

dengesini sağlam tutmaya yönelik bağımsız bir kararı olarak görmek

gerekmektedir. Dolayısıyla, sandıkların alt sınır kuralını ihlal etmedikleri

sürece, sağladıkları yardımlar için SGK’dan daha

düşük artış oranı belirleyebilmeleri mümkün görülmelidir. Aksi hâlde sandığın

asli görevi olan üyelerinin sosyal güvenliğini sağlama fonksiyonu tehlikeye

girecektir.

Kanunların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik

olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini

gözetmesi ve kazanılmış hakları ihlal etmemesi Anayasa’nın 2. maddesinde

belirtilen hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki

düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde

adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması

gerekir.

Vakıf sandıklarının mali yapısını ve aktüeryal

dengesini sağlam tutarak üyelerinin sosyal güvenliğini sağlama yönündeki asli

görevini yerine getirebilmesinin tehlikeye girmemesi için mevcut kanun hükmünün

uygulanmasına ilişkin olarak ortaya çıkan ihtilafların giderilmesi amacıyla

yapıldığı hususu göz önünde bulundurulduğunda, yeni bir uygulama getirmeyen ve

sadece sandıkların sağladıkları yardımın alt sınırı belirlenirken muadil miktar

karşılaştırmasının esas alınacağı belirtilmek suretiyle mevcut hükümden ne

anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturan kural, kamu yararı amacıyla

getirilmiş olup, Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, söz konusu sandıklar tarafından bağlanan

aylık ve gelirlerin artırılmasında muadil miktar karşılaştırmasının esas

alınmasının sağlanmasına yönelik düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki

artışlarda da uygulanacağı öngörülerek geriye yürütülmesi, sandık tarafından

yapılan yardımlarda alt sınırın hatalı belirlenmesi sonucu aleyhine uygulamada

bulunulan sandık üyelerinin haklarının ihlal edilmemesi amacıyla kabul edildiği

anlaşıldığından, hukuk güvenliği ilkesini ihlal eden bir durum da

bulunmamaktadır.

Kanun koyucu tarafından bir kanun hükmünün farklı

yorumlanmasından kaynaklanan ihtilafları gidermek amacıyla yapılan

düzenlemelerin söz konusu ihtilaf nedeniyle açılmış ve düzenlemenin yürürlüğe

girdiği tarih itibarıyla henüz sonuçlanmamış davalar hakkında da uygulanmasını

sağlamak amacıyla getirilen kuralın, yargılamanın ne yönde yapılacağı veya

belirli somut bir uyuşmazlığı nasıl karara bağlayacağı hususunda bir ifade

içermediği gibi hâkimlerin görevlerini bağımsızlık içinde yapmalarını,

Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm

vermelerini engelleyen ve yargı yetkisinin kullanılması bakımından mahkemelere

ve hâkimlere emir ve talimat verilmesine yol açan bir yönü de bulunmamaktadır.

Her kanunun muhatapları ve uygulayıcılar açısından uyulması

zorunlu emirler niteliğinde olması hukuk kurallarının normatif doğasından

kaynaklanır. Bir hukuk devletinde her kamusal yetkinin hukuka uygun

kullanılması gerektiği gibi mahkemelerin de önlerine gelen uyuşmazlıklar

hakkında karar verirken ilgili kanunlara uyma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle

sandıklarca yapılacak yardımlardan kaynaklanan uyuşmazlıkları karara bağlarken

mahkemelerin uymaları gereken esasları belirleyen kuralın yargı bağımsızlığını

ihlal edici nitelikte olduğu söylenemez.

Öte yandan, sandıkça ödenecek gelir ve aylıklar nedeniyle

açılacak davaların kazanılmış hak doğurması, davada, sigortalı lehine karar

verilmesi ve bu kararın kesinleşmesiyle söz konusu olacaktır. Anılan

uyuşmazlıklarla ilgili olarak dava açılmış olması, o ihtilafın sigortalı lehine

sonuçlanacağı anlamına gelmeyeceği gibi bu kişiler için kazanılmış herhangi bir

haktan da söz edilemez.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve

138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR maddenin tümü yönünden; Mehmet ERTEN ile

Osman Alifeyyaz PAKSÜT maddenin dördüncü cümlesi

yönünden; Serruh KALELİ ile Zehra Ayla PERKTAŞ ise

maddenin dördüncü cümlesinin ‘…yürürlüğe girdiği tarihten önceki artışlarda

ve…’ bölümü yönünden bu görüşe katılmamışlardır.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

24. Mahkemenin 25/3/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

19/2/2012 tarih ve 2013/1426 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

25. Başvurucu, yüksek miktarda

prim ödemesine rağmen daha düşük miktarda prim ödeyenlerle aynı miktarda emekli

aylığı almak zorunda bırakıldığını, bu çerçevede 6111 sayılı Kanun’un 53.

maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen fıkra ile Vakfa

ödediği primlere el konulduğunu ve belirtilen kanuni düzenlemenin devam eden davalara

da uygulanmasına ilişkin hükmünün İş Mahkemesinde açtığı alacak davasının

dayanağı olan ve lehine olan Yargıtay içtihatlarını uygulanamaz hale

getirdiğini, sonradan çıkarılan Kanunla devam eden yargı sürecine müdahale

edildiğini, sonuç itibarıyla kendisinden tahsil edilen primlerin yarısının

emekli aylığına yansıtılmadığını belirterek Anayasa’da güvence altına alınan

adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, oluşan

zararın tespiti talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

1. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

a. Mülkiyet

Hakkının İhlal Edildiği İddiası

26. Başvurucu, yüksek miktarda

prim ödemesine rağmen daha düşük miktarda prim ödeyenlerle aynı miktarda emekli

aylığı almak zorunda bırakıldığını, bu çerçevede 6111 sayılı Kanun’un 53.

maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen fıkra ile Vakfa

ödediği primlere el konulduğunu belirterek, Anayasa’da güvence altına alınan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

27. Bakanlık görüş yazısında,

emeklilik maaşına veya diğer sosyal güvenlik haklarına sahip olmanın Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) Ek 1 No’lu

Protokol’ün (1 No’lu Protokol) 1. maddesi kapsamına

girdiği, bu kapsamdaki menfaatin kısıtlanması hakkın özünü etkilese de bu

hükmün bireyin belirli bir miktarda emeklilik maaşı alma hakkı ya da iç hukukta

yer almayan emekli maaşı veya diğer sosyal güvenlik haklarına sahip olmayı da

garanti ettiği anlamının çıkarılmaması gerektiği, ancak sözleşmeci devletin

yürürlükteki mevzuatında, önceden prim ödeme şartıyla veya şartsız olarak

sosyal yardım şeklinde bir ödeme yapılmasının öngörülmüş olması halinde, bu

mevzuatın şartlarını yerine getiren kişiler bakımından 1. madde kapsamına giren

mülkiyetle ilgili bir menfaat doğduğunun kabul edilmesi gerektiği, davayı

açtığı tarihte ve özellikle davanın devamı sırasında geçerli olan Yargıtay

içtihatları göz önünde bulundurulduğunda, başvurucunun eksik ödenen emekli

maaşlarını alabileceğine dair meşru bir beklentisi olduğunun düşünüldüğü

bildirilmiştir.

28. Anayasa’nın 148. maddesinin

üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine

göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının

incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen

hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve

Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa

ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını

içeren başvurunun esasının incelenmesi mümkün değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

29. Başvurucunun ihlal iddiasına

konu olan mülkiyet hakkı, Anayasa’nın 35. ve Sözleşme’ye

Ek 1 No’lu Protokol’ün (1 No’lu

Protokol) 1. maddesinde düzenlenmiştir.

30. Anayasa’nın “Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi

şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı

olamaz.”

31. 1 No’lu

Protokol’ün 1. maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına

saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı

sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel

ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına

uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların

veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları

uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

32. Anayasa’nın 35. maddesi

kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri süren başvurucu, böyle

bir hakkın varlığını kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle, öncelikle başvurucunun,

Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir

menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi

gerekir (B. No. 2013/382, 16/4/2013, § 26).

33. Mülkiyet hakkı kişinin

şahsında mündemiç olmayıp, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında hukuki korumadan

istifade edilebilmesi açısından, öncelikle mülkiyet hakkının var olması aranır.

Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1.

maddesi mülk edinme talebini değil, kişinin var olan mülkiyet hakkını güvence

altına almaktadır. Bu durum hakkın kazanılmış olması veya mevcut olması

şeklinde de ifade edilebilir.

34. Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında, nelerin mülkiyet hakkına konu olabileceği

hususunda, mevzuat hükümlerinden ve derece mahkemelerinin bunlara ilişkin

yorumundan bağımsız olarak “özerk bir yorum”

esas alınmaktadır (bkz. Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010 § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz

[BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99,

30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004,

§ 129; Beyeler/İtalya [BD], B.

No: 33202/96, 5/1/2000, § 100; Iatridis/Yunanistan

[BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, §54).

35. Anayasa’nın 35. maddesi ile

1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin koruma alanı içinde

yer alan menfaatlerin kapsamına, mevcut bir mülk (“existing possessions”) girebileceği gibi

alacak hakları (AYM, E.2000/42, K.2001/361, K.T. 10/12/2001;

AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008) veya kesin bir şekilde tanımlanmış

talep hakları (“claims”)

da girebilir. Bu kapsamda bir alacak hakkı ya da talebin, mülkiyet hakkı

kapsamında korunması için mahkeme hükmü, hakem kararı veya idari karar gibi

yeterli derecede icra edilebilir kılınması halinde bir “mülk” teşkil edebilir (Benzer yöndeki AİHM

kararı için bkz. Krstıć/Sırbistan, B. No: 45394/06, 10/12/2013, § 76). Ancak, hakkın tam olarak kazanılmamış

olduğu bazı hallerde, özellikle ekonomik hayatın gerekleri ve hukuki güvenlik

anlayışı, hakkın ileride mevcut olacağına dair hukuki umudu ifade eden bir

kısım meşru beklenti hallerinin de mülkiyet hakkının güvence kapsamına dâhil

edilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Ancak bu hallerde, hakkın kazanılacağı

yönünde salt bir umudun ötesinde kişinin, hakkın mevcudiyeti yönünde meşru bir

beklentisi olması gerekir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Maltzan ve Diğerleri/Almanya (k.k.)

[BD], B. No: 71916/01, 71917/01, 10260/02, 2/3/2005, §

74).

36. Bu şekildeki bir beklentiye

vücut verebilecek ve talep halindeki bir malvarlığı yararının Anayasa’nın 35.

maddesi anlamında kıymet oluşturmasını sağlayabilecek unsurlardan biri, bu

talebi destekleyen yerleşik içtihat gibi bir hukuksal temelin bulunmasıdır.

Ancak sırf bir yargı yerine başvurularak dile getirilen talepler yeterli temel

sağlamaktan uzaktır. Önemli olan, bahsedilen hukuki dayanağın Anayasa’nın 35.

maddesi kapsamında sağlanan güvenceyi aktif hale getirebilecek yeterlilikte

olmasıdır (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004,

§ 52; Draon/Fransa [BD], B. No: 1513/03, 6/10/2005, §

68; Maurice/Fransa [BD], B. No:

11810/03, 6/10/2005, § 66; Özden/Türkiye,

B. No: 11841/02, 3/5/2007, § 27).

37. Yukarıda yer verilen

tespitler uyarınca, başvurucu tarafından hakkın mevcudiyeti veya bu yönde meşru

bir beklentinin bulunduğu ortaya konulmalıdır.

38. Başvurunun konusu, başvurucunun

daha önce tahakkuk etmiş olan emekli aylığı veya bu aylığın miktarından öte, bu

aylığa daha önce yapılması gerekirken yapılmadığını iddia ettiği artış

oranından kaynaklanan fark nedeniyle oluşan alacak hakkına ilişkin

beklentilerinin karşılanmamasıdır. Mülkiyet hakkını güvence altına alan

Anayasa’nın 35. maddesinin, belirli bir miktar emekli aylığı almaya ilişkin

olarak bireylere talep hakkı sağlamadığı açıktır. Ancak bu yöndeki bir talebin,

kanuni düzenleme ve içtihatlarda yeterli dayanağa sahip olması halinde,

Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülk oluşturduğu kabul edilebilir. Bir başka

ifadeyle mülk edinme yönündeki bir beklenti, ancak hukuken belli bir dayanağa

sahip olduğu takdirde, belli koşullar altında mülk olarak nitelendirilebilir. Aynı

doğrultuda, hukuk sistemi bireylere sosyal güvenlik hakkı ve buna ilişkin

menfaatleri sağlamaya yönelik düzenlemeler içerdiği takdirde bu konuda bir

mülkiyet hakkı oluşmakta, yargısal içtihatlara paralel olarak, ilgili mevzuatın

aradığı şartları yerine getiren bireyin, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına

giren mülkiyetle ilgili bir menfaatinin doğduğunun kabulü gerekmektedir (Benzer

yöndeki AİHM kararları için bkz. Arras ve

Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012,

§ 76; Klein/Avusturya, B. No. 57028/00, 3/3/2011, §§

41-47). Bu noktada değerlendirilmesi gereken husus, başvurucunun aylığına

yapılması gerektiğini iddia ettiği artış oranına ilişkin hukuki beklentisinin,

Anayasa’nın 35. maddesi kapsamındaki güvence hükmüne uygulama alanı sağlayacak

yeterlilikte olup olmadığıdır.

39. Başvurucu bahse konu

beklentisini, Ankara 11. İş Mahkemesinde 30/1/2009

tarihinde açtığı alacak davası ile somutlaştırmış olup, başvurucu tarafından

ileri sürülen beklentinin, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin, açıldığı tarihteki mevzuat hükümlerine uygun olan

davanın kanuni dayanağını oluşturan düzenlemenin, yargılama sürecindeki kanun

değişikliğiyle ortadan kalkması nedeniyle davanın reddedildiğini

vurgulayan 27/11/2012 tarih ve E.2012/21584, K.2012/23440 sayılı ilâmı

çerçevesinde, talebi destekleyen yerleşik içtihat şeklinde bir hukuksal

temelinin bulunduğu açıktır (Ayrıca bkz. § 12’de nakledilen HGK kararı).

40. Başvurucunun belirtilen

kanun değişikliğinden önce mevzuat ve yargısal uygulamaya uygun olarak gündeme

gelmiş olan güncel talebinin, başvurucu lehine bir meşru beklentiye vücut

verdiği ve başvurucunun ihlal iddiasına konu söz konusu beklentisinin,

Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1.

maddesinin güvence kapsamında yer aldığı anlaşılmaktadır.

41. Açıklanan nedenlerle,

Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetkisi kapsamında yer alan, açıkça

dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden bulunmayan başvurunun, kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

b. Adil

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

42. Başvurucu, 506 sayılı

Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen beşinci fıkra ile devam eden yargı

süreçlerine müdahale edilerek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

43. Bakanlık tarafından,

başvurunun bu kısmının kabul edilebilirliği konusunda herhangi bir görüş

bildirilmemiştir.

44. Yasama organı tarafından

çıkarılan bir kanunla, devam etmekte olan yargısal sürece müdahale edilerek,

başvurucunun davalı Vakıf karşısında dezavantajlı duruma düşürüldüğü olgusuna

dayanan ihlal iddiasının, adil yargılanma hakkının bir unsuru olan silahların

eşitliği ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

45. Anayasa Mahkemesine yapılan

bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından

müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanı kapsamında yer alması gerekir (§ 28).

46. Anayasa’nın 36. maddesinin

birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle

yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil

yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma

hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin,

Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı”

kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22). Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (1)

numaralı fıkrası şöyledir:

“1. Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili

uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda

karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme

tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini

istemek hakkına sahiptir. …”

47. Sosyal güvenlik hukukuna

ilişkin olan somut uyuşmazlığın, özel kişiler arasında veya özel kişiler ile

devlet arasındaki hak ve yükümlülüklere ilişkin olması ve Sözleşme’nin 6.

maddesinde ifade edilen “medeni hak ve

yükümlülükler” kavramı içerisinde yer alması itibariyle Anayasa ve Sözleşme’de düzenlenen adil yargılanma hakkının koruma

alanı kapsamında yer aldığı konusunda tereddüt yoktur.

48. Açıklanan nedenlerle,

Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetkisi kapsamında yer alan, açıkça

dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden bulunmayan başvurunun, kabul edilebilir olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Esas

Yönünden

a. Mülkiyet

Hakkının İhlal Edildiği İddiası

49. Başvurucu, yüksek miktarda

prim ödemesine rağmen daha düşük miktarda prim ödeyenlerle aynı miktarda emekli

aylığı almak zorunda bırakıldığını, bu çerçevede 6111 sayılı Kanun’un 53.

maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen fıkra ile Vakfa

ödediği primlere el konulduğunu belirterek, Anayasa’da güvence altına alınan

mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür (§ 25).

50. Bakanlık görüş yazısında,

6111 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin kamu yararına uygun olup olmadığına

değinilerek, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde kamu makamlarının belirli

bir takdir alanına sahip oldukları ve ekonomik veya toplumsal yararları hayata

geçirmek amacıyla mülkiyet hakkına yapmış oldukları olası müdahalelerde, meşru

amacın olduğunun varsayıldığı ifade edilmiştir. Ayrıca, 6111

sayılı Kanun’un gerekçesine göre genel olarak sandık vakıflarının aktüeryal dengelerinin korunmasının amaçlandığı, bu nedenle

sosyal güvenlik kurumlarının kaynakları ile hizmetleri arasındaki dengenin

korunmasında zorlayıcı kamu yararı bulunduğu, sandığın mevcut ve ileride elde

edeceği kaynaklar ile yükümlü olduğu hizmeti sağlayamaması durumunda birçok

sandık emeklisinin mağdur olabileceği, kanun koyucunun bu şekilde ortaya çıkan

zorlayıcı kamu yararını göz önüne alarak, belirtilen değişikliğe gittiği

bildirilmiştir. Görüş yazısında son olarak, Vakıf emeklilerinin maaşlarında

artış yapılmasına ilişkin geçici 20. maddede yapılan değişikliğin 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ile bağdaşması için başvurucu

üzerine orantısız ve aşırı bir yük yüklememesi gerektiği, yasama organının

tercihine ilişkin konuların incelenmesinde, AİHM’in

sosyal ve ekonomik alanlarda neyin kamu yararına olduğunu takdir etmede, ulusal

makamların uluslararası yargıçlardan daha iyi konumda olduğunu, ayrıca sosyal

güvenlik yardımlarının mutlak mahiyette olmadığını ve ulusal makamların düzenli

olarak kamu gereksinimlerini değerlendirmesine tabi olduğunu kabul ettiğini; bu

kapsamda kanun koyucunun vakıf emeklilerinin maaş zamlarında dikkate alınacak

kıstası değiştirirken vakıfların aktüeryal

dengelerinin korunmasını hedeflediği hususunun değişiklik gerekçesinde açıkça

ifade edildiği belirtilmiştir.

51. Mülkiyet hakkının

sınırlamaları ve güvenceleri açısından Anayasa’nın 35. maddesinin 13. maddeyle

birlikte değerlendirilmesinden doğan genel rejim yanında, Anayasa’nın başka

maddelerinde de mülkiyete ilişkin ek güvence ve sınırlama hükümlerine yer

verilmekle birlikte, bunlardan en önemlisi şüphesiz mülkiyeti bir hak olarak

tanımlayan 35. maddedir. Maddenin birinci fıkrasında genel olarak hak

tanınmakta; ikinci ve üçüncü fıkralarda ise sınırlama ve güvence ölçütleri

gösterilmektedir. Bu sınırlama ve güvence ölçütlerinin Anayasa’nın 13. maddesi

ışığında yorumlanması gerekir. Bu kapsamda mülkiyet hakkı, özüne

dokunulmaksızın, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Ayrıca yapılan

sınırlamalar Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzenine ve

ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

52. Kanunla sınırlama ilkesi,

anayasal temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında vazgeçilmez bir unsur

olup, bu koşulun sağlanmaması durumunda diğer güvence ölçütlerinin

değerlendirilmesinin bir anlamı yoktur.

53. Toplum yararı, ortak çıkar,

genel yarar gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla ifade edilen ve

bireysel çıkardan farklı, onun üstünde ortak bir yarar olan kamu yararı amacı

35. maddenin mülkiyet hakkı açısından öngördüğü özel sınırlandırma sebebi olup,

genel yarar ve toplumsal yarar gibi ifadeleri de kapsayacak şekilde geniş

yorumlanmaktadır (AYM, E.1999/46, K.2000/25, K.T. 20/9/2000).

Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde

getiren bir unsur olup, objektif bir tanımlamaya elverişli olmayan bu ölçütün

her somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi asıldır.

54. Mülkiyet hakkının

Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde sınırlandırılması, bu kapsamda,

Anayasa’nın bütünü dikkate alınmak suretiyle bu hak için öngörülen ek

güvencelere riayet edilmesi ve kamu yararı dışında amaçlarla sınırlandırılmaması,

ayrıca hakkın özüne dokunulmadan ve ölçülülük ilkesine riayet edilerek

sınırlandırılması gerekmektedir. Mülkiyet hakkına ilişkin Anayasa Mahkemesi

kararlarında söz konusu ölçütler çoğunlukla birlikte uygulanmakta ve bireyin

hakkıyla kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeye vurgu

yapılmaktadır (AYM, E.1999/33, K.1999/51, K.T. 29/12/1999).

Bu noktada, ihlal teşkil ettiği iddia edilen önlemin temelini oluşturan kamu

yararı karşısında, bireye düşen fedakârlığın ağırlığı göz önünde bulundurulmalıdır.

55. Başvurucu, 1/7/2002 tarihinden 2004 yılının sonuna kadar emekli

aylığında artış yapılmaması nedeniyle Vakıf aleyhine 30/1/2009 tarihinde alacak

davası açmıştır. Yargılama süreci devam ederken 25/2/2011

tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 506 sayılı

Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen beşinci fıkranın dördüncü cümlesinde,

yardım sandıklarından emekli olanlara yapılacak yardımlar ve dolayısıyla emekli

aylıklarındaki artışlar bakımından alt sınırın muadil miktar karşılaştırması

esas alınarak belirleneceği ve bu düzenlemenin Kanun’un yürürlüğe girmesinden

önceki artışlar ve görülmekte olan davalarda da uygulanacağı kurala

bağlanmıştır. Bu düzenleme nedeniyle, başvurucunun açtığı dava reddedilmiştir.

56. Meşru beklenti kategorisinde

yer alan hukuksal çıkarların büyük bir kısmına temel olan hukuki güvenlik ve bu

ilkenin gerekleri olan öngörülebilirlik ve belirlilik unsurları, kişiye hakka

sahip olacağı noktasında objektif olarak makul nedenler sağlayacağı için,

öngörülebilirlik niteliğini taşımayan geriye yürür nitelikte hukuki işlemler,

lehe olan kararlara ya da işlemlere dayanan meşru beklentilere açık bir

müdahale oluşturacaktır. Bu müdahalenin haklılığı ise, ancak yukarıda yer verilen

sınırlama ve güvence ölçütlerine riayetle sağlanabilir.

57. Sosyal güvenlik, devlet

tarafından üstlenilen önemli bir sorumluluk olup, bu sorumluluğun gereklerinin

sağlıklı bir şekilde yerine getirilebilmesi için bir takım düzenlemeler

yapılması kaçınılmazdır. Dolayısıyla devletin sosyal güvenlik alanına ilişkin

takdir yetkisi geniştir. AİHM de sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemelerin

değiştirilmeye açık olduğunu, yasama organının bu konuda engellenemeyeceğini,

kanunlara veya mahkeme kararlarına dayalı olarak tanınmış emeklilik haklarının,

geçmişe etkili yeni kanunlarla değiştirilebileceğini, bu kapsamdaki bir

düzenlemenin, açıkça keyfi olduğu tespit edilmedikçe, kanunilik şartını

sağlayacağını kabul etmektedir (Bkz. Arras ve Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012,

§ 81; Maggio ve Diğerleri/İtalya B. No: 46286/09,

52851/08, 53727/08, 54486/08, 56001/08, 31/5/2011, § 60; Maurice/Fransa [BD], B. No: 11810/03,

6/1/2005, § 81; Draon/Fransa [BD], B. No: 1513/03, 6/1/2005, §

73; Kuznetsova/Rusya [BD], B. No: 67579/01, 7/6/2007, §

50). Belirtilen tespitler, başvuruya konu müdahalenin dayanağı olan kanuni

düzenleme bakımından da geçerli olup, bu kapsamda, somut olay açısından

müdahalenin hukukiliği şartının sağlanmış olduğu sonucuna varılmaktadır.

58. Meşru beklentiye yönelik

müdahale oluşturan düzenlemenin, meşru kabul edilebilmesi bakımından, kamu

yararını gerçekleştirme amacını taşıması ve müdahale sonucunda ortaya çıkan

yeni durumun ve bozulan yararlar dengesinin, birey açısından tahammül edilemez

bir boyuta ulaşmaması gerekir.

59. 506 sayılı Kanun’un geçici

20. maddesinde değişiklik yapan 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesinin

gerekçesinde, anılan geçici madde kapsamındaki sandıklar tarafından bağlanan

aylık ve gelirlerin artırılmasında 506 sayılı Kanun’a göre bağlanan aylıklara

uygulanan artışların söz konusu sandıkların aktüeryal

dengelerini bozmasından dolayı, aylık ve gelirlerde yapılacak artışlarda muadil

miktar karşılaştırmasının esas alınmasının sağlanması ve bu nedenle doğmuş ve

doğacak olan uyuşmazlıkların giderilmesi amacıyla yeni bir düzenleme yapılması

gereğinden bahsedilmek suretiyle, somut başvuruya konu düzenlemenin amacına

işaret edilmektedir.

60. Bu gerekçeye göre,

düzenlemenin amacının esas itibarıyla, sözü edilen sandıkların 506 sayılı

Kanun’a göre bağlanan aylıklara uygulanan artışlar nedeniyle aktüeryal dengelerinin bozulmasını engellemek olduğu

anlaşılmaktadır. Sosyal güvenlik hizmetlerinde aktüeryal denge, mevcut ve gelecekteki varlıkların

toplamının yine mevcut ve gelecekteki yükümlülüklerin toplamına eşit olması ve

sistemdeki bireylere verilen taahhütlerin, sistem tarafından karşılanabilir

olması anlamına gelmekte olup, 5510 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesi gereğince

belirli bir süre sonra Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) devredilecek olan bu

sandıkların mali dengelerinin korunmasında, genel sosyal güvenlik sisteminin

mali yapısının korunması ve sosyal güvenlik planlaması çerçevesinde toplumun

korunmaya daha çok muhtaç olan fertlerinin de bu sosyal güvenlik şemsiyesi

altına alınması bakımından zorlayıcı nitelikteki kamu yararı olduğu açıktır.

61. Somut başvuru açısından, 506

sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde değinilen alt sınırın belirlenmesinde,

davalı Vakfın bağladığı aylıklara yapılan artış oranlarının, SGK

sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıklarına yapılan artış oranları ile

karşılaştırılması suretiyle tespit edilmesi gereğini, yardımların sağlanması ve

bağlanması yönünden alt sınırın belirlenmesinde muadil miktar

karşılaştırmasının esas alınması şeklinde değiştiren kanuni düzenleme

neticesinde başvurucunun, büsbütün emekli aylığından veya aylık miktarının

belirli bir asgari standardın altına düşmemesine ilişkin güvenceden mahrum

bırakılmış olmadığı, yalnızca kanunda öngörülen alt sınırın belirlenmesinde,

SGK sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıklarına yapılan artış oranları ile

karşılaştırılma ölçütü yerine, muadil miktar karşılaştırması esasının

getirildiği, bu durumun da meşru beklentisine konu olan eksik ödemelere ilişkin

alacağın (§ 14) başvurucuya ödenmemesi ile sınırlı bir sonuç doğurduğu, bu

çerçevede, yukarıda ifade edilen zorlayıcı nitelikte kamu yararı amacına

dayanan düzenlemenin, başvurucuyu ağır ve tahammül edilemez bir yük altına

sokmadığı, müdahalenin amacı ile başvurucuya yüklenen külfetin orantılı olduğu

sonucuna varılmıştır.

62. Yukarıda açıklanan

nedenlerle, belirtilen sınırlama ve güvence ölçütlerine aykırı olmadığı

anlaşılan, başvuruya konu müdahale sonucunda, Anayasa’nın 35. maddesinde

güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi

gerekir.

b. Adil

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası

63. Başvurucu, 6111 sayılı

Kanun’un 53. maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen fıkranın

devam eden davalara da uygulanmasına ilişkin ibaresiyle İş Mahkemesinde açtığı

alacak davasının dayanağı olan ve kendisini haklı kılan Yargıtay içtihatlarının

ortadan kaldırıldığını, çıkarılan kanunla devam eden yargı süreçlerine müdahale

edildiğini belirterek Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen

adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür (§ 25).

64. Bakanlık görüş yazısında,

AİHM içtihatlarına göre, sosyal güvenlik ve sosyal yardım haklarının 6.

maddenin kapsamına girdiği, başvurucunun şikâyetinin silahların eşitliği ilkesi

ile ilgili olduğu, bu ilkenin Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında olduğu, bu

ilkenin korunmadığı bir davada adil bir yargılanmadan söz edilemeyeceği,

Anayasa Mahkemesinin gerek hukuk devletini düzenleyen 2. maddeyi dayanak

alarak; gerekse 36. ve 38. maddeleri birlikte yorumlayarak, adil yargılanma

hakkının birçok gereğini Anayasa’nın bir parçası haline getirdiği, bazı

kararlarında geriye yürür biçimde kanun çıkarmanın bazı koşullarda devletin tarafı

olduğu yargılamaya silahların eşitliği ilkesini ihlal eder biçimde müdahalesi

olarak ele alıp değerlendirdiği bildirilmiştir.

65. Bakanlık görüş yazısında

ayrıca, AİHM içtihatlarına atfen, silahların eşitliği ilkesinin, her bir tarafa

davasını, kendisini karşı taraf karşısında ciddi düzeyde dezavantajlı hale

düşürmeyecek şartlar altında sunmasını sağlayacak makul imkânların verilmesini

gerektirdiği, bu ilkenin kural olarak ceza davalarında olduğu gibi kişisel

haklara ilişkin davalarda da uygulanmakta olduğu, kanunların geriye yürümezliği

ilkesinin de silahların eşitliği ilkesi gibi hukukun genel ilkelerinden biri

olduğu, devletin, tarafı olduğu ve devam etmekte olan bir yargılamada kendi

lehine bazı sonuçlar sağlayacak şekilde geriye yürür biçimde kanun

çıkarmasının, Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde silahların eşitliği

açısından hakkaniyete uygun yargılamaya aykırılık oluşturabileceği, 6.

maddenin, bir uyuşmazlık hakkındaki yargı kararını etkilemek için yasama organı

tarafından yapılan herhangi bir müdahaleyi yasakladığı, ancak AİHM’e göre bu yasağın mutlak olmadığı, yargılama henüz inter partes bir

yargılama aşamasına ulaşmamışsa, yasamanın zorlayıcı bir kamu yararı saiki var ise, söz konusu müdahale öngörülebilir ise,

yargılama sürecine kanuni müdahalenin hakkaniyete uygun yargılama hakkına

aykırı olmayabileceği ifade edilmiştir. Görüş yazısında, devletin davaya taraf

olmadığı hallerde de kanunların geriye yürütülmesi yasağının geçerli olduğu,

somut başvuru açısından, başvurucunun açtığı alacak davası devam ederken 6111

sayılı Kanunla davaya uygulanacak madde üzerinde değişiklik yapıldığı, bu

değişikliğin Yargıtay içtihatlarını da değiştirdiği, bu şekilde kanuni

düzenlemenin, davanın sonucunu etkilediği, somut olayda devlet veya kamu

makamlarının davanın doğrudan tarafı olmadıkları, bununla birlikte, devletin

sosyal güvenlik kurumu niteliğinde olan özel vakıf sandıkları üzerinde denetim

ve gözetim görevi bulunması itibariyle yapılan kanuni değişikliğin başvurucu

üzerindeki etkilerinin silahların eşitliği ilkesi bakımından göz önüne

alınabileceği bildirilmiştir.

66. Başvurucu, 1/7/2002 tarihinden 2004 yılının sonuna kadar emekli

aylığında artış yapılmaması nedeniyle Vakıf aleyhine 30/1/2009 tarihinde alacak

davası açmıştır. Başvurucu tarafından açılan dava, yargılama süreci devam

ederken 25/2/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111

sayılı Kanun’un 53. maddesiyle 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen

beşinci fıkra nedeniyle İş Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Yargıtay 10.

Hukuk Dairesinin 27/11/2012 tarihli düzelterek onama

kararının (§ 19) gerekçesinde temas edilen hususlar çerçevesinde, dava açtığı

sırada başvurucunun iddiasının dayanağı mevcut olup, davasının başarı şansı

yüksektir. Bu çerçevede, başvurucunun yerleşik Yargıtay içtihadına dayanarak

başlattığı yargısal sürece kanunla yapılan müdahalenin, silahların eşitliği

ilkesine ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına yönelik bir ihlal oluşturup

oluşturmadığı sorunu, esas incelemesinin özünü oluşturmaktadır.

67. Öncelikle, Anayasa Mahkemesince

yapılan bireysel başvuru incelemesinde norm denetimden farklı olarak, kanunun

Anayasa’ya uygunluğunun değil, kanuna dayalı somut uygulamanın Anayasa’ya

uygunluğunun denetlendiği belirtilmelidir.

68. Sözleşme’nin 6. maddesindeki

“Herkes, … medeni hak ve yükümlülükleri ile

ilgili uyuşmazlıklar … konusunda …

davasının … hakkaniyete uygun …

olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”

ifadesi ile işaret olunan hakkaniyete uygun yargılama ilkesinin bir gereği de

yargılama kapsamında taraflar arasında silahların eşitliğinin sağlanmasıdır.

69. Medeni hak ve yükümlülüklere

ilişkin uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığın adil bir çözüme kavuşturulması, taraflar

arasındaki yargılamanın hakkaniyete uygun bir şekilde yürütülebilmesine

bağlıdır. Bu kapsamda, tarafların yargılamadaki konumları ile paralel olarak,

tez ve antitezlerini ileri sürerken eşit şartlar altında olmaları, birinin

diğerine nazaran dezavantajlı olmaması gerekir.

70. Devletin, kendisi taraf

olsun ya da olmasın, davanın taraflarından birini diğerine nazaran önemli

ölçüde avantajlı hale getiren kanuni düzenlemeler yapması, silahların eşitliği

ilkesi ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmesi kuralına

aykırılık oluşturur (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Arras ve Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012,

§ 43; Ducret/Fransa, B. No: 40191/02, 12/6/2007, §

33). Bir başka ifadeyle yasama organının, yargılamadaki taraflardan birinin

lehine sonuç doğuracak şekilde kanun çıkarttığı durumlarda, davanın

taraflarının eşit konumda olduğu söylenemez. Bunun için, yargısal süreci

etkilediği iddia edilen düzenlemenin taraflardan birinin davadaki başarı

şansını önemli ölçüde azaltması, ortaya çıkan bu sonuç ile kanuni düzenleme

arasında bir illiyet bağı bulunması ve bu illiyet bağını kesen veya zayıflatan

başka etken ortaya çıkmamış olması gerekir.

71. Özetle, yasama müdahalesi

ile ilgili olarak silahların eşitliği güvencesi değerlendirilirken, yapılan

müdahalenin yargılamanın taraflarından birinin konumunda, diğer tarafa nazaran

orantısız ve açık bir dengesizlik veya dezavantaj oluşturup oluşturulmadığının

tespit edilmesi gerekmektedir.

72. Bu açıklamalar çerçevesinde

başvuru konusu davanın özel koşullarına bakıldığında, başvurucunun dava açmadan

önceki dönemde ve davanın ilk aşamalarında, mevcut Yargıtay içtihatları

çerçevesinde önemli ölçüde başarı şansı olan davası, 6111 sayılı Kanun’un 53.

maddesiyle 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen beşinci fıkra

nedeniyle reddedilmiştir. Buna göre başvurucu, başlangıçta başarı şansı oldukça

yüksek olan davasını, değişikliğin devam etmekte olan davalara da uygulanacağı

kuralını içeren sözü edilen kanun değişikliği nedeniyle kaybetmiştir. Yasama

organınca kabul edilen Kanun’un başvuruya konu davanın sonucunu doğrudan etkilediği,

başvurucuyu davalı Vakıf karşısında önceki konumuyla mukayese edilemeyecek

ölçüde dezavantajlı duruma düşürdüğü anlaşılmaktadır. Daha net bir ifadeyle,

6111 sayılı Kanun’un 53. maddesi, uyuşmazlığın esasına ilişkin sonucu

belirlemiş, başvurucunun dava açmış olmasını ve dolayısıyla davayı devam

ettirmesini anlamsız hale getirmiştir. Bu durumun silahların eşitliği ilkesine

ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına müdahale oluşturduğu açıktır.

73. Anayasa’nın 36. maddesinde,

adil yargılanma hakkı için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla

birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak

olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın

doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca

hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa

da, Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların

sınırlandırılması da mümkün olabilir. Adil yargılanma hakkının kapsamına ve kullanım

koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin özgürlüğün doğasından kaynaklanan

sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu

açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere

aykırı olamaz (AYM, E.2010/83, K.2012/169, K.T. 1/11/2012).

Silahların eşitliği ilkesi de adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak mutlak

bir ilke olmayıp meşru kabul edilebilecek bir takım sınırlamalara tabi

tutulabilir.

74. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması”

kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca

Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak

kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna,

demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük

ilkesine aykırı olamaz.”

75. Belirtilen Anayasa kuralına

göre, silahların eşitliği ilkesi ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına yönelik

kanuni sınırlamanın, hakkın özüne dokunmaması, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna,

demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük

ilkelerine aykırı nitelikte olmaması gereklidir.

76. AİHM de yargılama sürecine

yönelik yasama müdahalesi çerçevesinde silahların eşitliği ilkesinin mutlak

olmadığını ve bazı şartlar altında müdahalenin meşru görülebileceğini kabul

etmektedir. Bunun için müdahalenin öngörülebilir nitelikte olması, yasama

organının böyle bir müdahalede bulunmak için zorlayıcı bir kamu yararı

gerekçesinin bulunması ve kanuni düzenlemenin taraflar arasında yargılama

aşamasına geçilmeden yapılmış olması gerekir. Bu şartlardan en az birinin

gerçekleşmemiş olması, müdahalenin hak ihlali olarak nitelendirilmesi için

yeterlidir. (The

National & Provincial Building Society, The Leeds Permanent Building

Society And The Yorkshire Building Society/Birleşik

Krallık, B.

No: 21319/93, 21449/93, 21675/93, 23/10/1997, § 112).

77. Benzer bir başvuruda AİHM,

zorlayıcı kamu yararı gerekçesini tekrarlamıştır. Homojen nitelikte bir

emeklilik sisteminin tesisi için, belirli bir emekli kategorisine tanınmış bir

imtiyazı ortadan kaldıran kanuni düzenlemenin genel olarak kamu yararı

kapsamında değerlendirilebileceğini ancak hükümet gerekçesinin, kanunun devam

etmekte olan davalara etki edecek şekilde geçmişe yürütülmesine ilişkin

sakıncaları ortadan kaldıracak derecede yeterli olduğunun ispatlanması

gerektiği yönünde bir içtihat ortaya koymuştur (Arras ve Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012,

§ 49).

78. Adil yargılanma hakkının bir

unsuru ve hakkaniyete uygun yargılamanın bir gereği olan silahların eşitliği

ilkesine ilişkin AİHM içtihatları çerçevesinde beliren yukarıdaki ilkeler ve

müdahaleyi meşru kılan nedenler, Anayasa’nın 13. maddesindeki sınırlama

ilkeleri ile paralel olup, başvuruya konu silahların eşitliği hakkına yönelik

müdahalenin meşru olup olmadığının bu şartlar çerçevesinde incelenmesi

gerekmektedir.

79. 506 sayılı Kanun’un geçici

20. maddesinin amacı, vakıf sandıklarına üye personele ödenen aylık ve gelir

miktarının, belirli bir alt sınırın altında kalmamasını sağlamak olmakla

birlikte, uygulamada, yardım miktarları dışında aylık artış oranlarının da

Sosyal Sigortalar Kurumunun aylık artış oranlarından aşağı olamayacağı yönünde

ihtilaflar çıktığı görülmüş, bunun da ilgili vakıfların “aktüeryal” dengelerini olumsuz

olarak etkileyebileceği düşünülerek, anılan beşinci fıkra 506 sayılı Kanun’un

geçici 20. maddesine eklenmiştir.

80. Sosyal güvenlik kurumlarının

tek bir çatı altında toplanmasını amaçlayan 5510 sayılı Kanun yürürlüğe

girinceye kadar devlet, sosyal güvenlik hakkı ile ilgili anayasal

yükümlülüğünü, çıkardığı kanunlarla ve sosyal güvenlik kurumları eliyle, mali

imkânlar nispetinde yerine getirmiştir. Devlet, bu fonksiyonunu tamamlaması

bakımından, banka ve sigorta sandıklarının da vakıf tüzel kişiliği altında

sosyal güvenlik sistemi dışında sosyal güvenlik hizmeti vermesine imkân tanıyan

hukuki düzenlemeler yapmış ve bu alandaki hizmetlerin sağlıklı yürütülebilmesi

için bir takım önlemler almıştır. Bu kapsamda 506 sayılı Kanun’un geçici 20.

maddesi ile bir taraftan genel sosyal güvenlik sisteminden daha gelişmiş sosyal

güvenlik imkânları sağlayan yardım vakıfları kurulmasının önü açılmış ve bu

kuruluşlarla ilgili bir takım düzenlemeler yapılarak hizmetlerinin belirli bir

standarda kavuşturulması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, 506

sayılı Kanun’un geçici 20. maddesi kapsamındaki sandıklar için, “en az bu Kanun’da belirlenen yardımları sağlama”

yükümlülüğü öngörülmüş ve sosyal güvenlik sistemi açısından bir nevi “sigorta” olarak kabul edilebilecek olan

aynı Kanun’un 36. maddesi hükmü ile bu asgari standardı sağlayamayan

sandıkların tasfiye edileceği ve ilgili kuruma devredileceği düzenlemesine yer

verilmiştir. Buna karşılık sözü edilen sandıklara genel sosyal güvenlik

sisteminin sağladığı standardın üzerine çıkma görevi yüklenmediği gibi aksi

yönde bir sınırlama da öngörülmemiştir.

81. Sandıkların, üyelerine

ödeyecekleri aylıklara ilişkin artışların oransal olarak denetime tabi

tutulması, bu kurumların mali istikrarlarının bozulmasına yol açabileceği gibi,

öngörülmesi mümkün olmayan bir mali yükün altına girmelerine de neden

olabilecektir. Bu durum, sandığın asli görevi olan üyelerinin sosyal

güvenliğini sağlama fonksiyonunu tehlikeye sokabilecek ve kendisinden beklenen

standartları sağlayamayan sandıkların tasfiye edilerek ilgili kamu kurumuna

devredilmesine neden olacaktır. Ayrıca 5510 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine

göre söz konusu sandıkların tamamı belirli bir süre sonra Sosyal Güvenlik

Kurumuna devredileceğinden, mali yapıları ve aktüeryal

dengeleri bozulmuş sandıkların yükünü Sosyal Güvenlik Kurumu ve dolayısıyla

genel sosyal güvenlik sistemine tâbi, çalışan ve emekliler çekmek zorunda

kalabilecektir.

82. Tüm bu hususlar göz önünde

bulundurulduğunda, 6111 sayılı Kanunla yapılan düzenlemenin “… aylıklara uygulanan

artışların söz konusu sandıkların aktüeryal

dengelerini bozması …” şeklinde ifade edilen gerekçesinin, genel

sosyal güvenlik sisteminin istikrarını koruma kaygısını yansıttığı ve

dolayısıyla belirtilen geriye etkili düzenlemenin tüm toplumu ilgilendiren

zorlayıcı kamu yararını hedeflediği sonucuna ulaşılmıştır.

83. 506 sayılı Kanun’un geçici

20. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde sandıkların “… iş kazalariyle

meslek hastalıkları, hastalık, analık, malûllük,

yaşlılık ve ölüm, eşlerinin analık, eş ve çocuklarının hastalık hallerinde, en

az bu kanunda belirtilen yardımları…” sağlama yükümlülüğü öngörülmüş

olup, bu hüküm, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından (§ 12) “506 Sayılı Yasa’nın Geçici 20. maddesinde değinilen

alt sınır belirlenmesinde, davalı Vakfın bağladığı aylıklara yapılan artış

oranlarının, SGK (Devredilen SSK) sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıklarına

yapılan artış oranları ile karşılaştırılması suretiyle bulunması gerektiği”

şeklinde yorumlanmış ve bu yöndeki içtihat yerleşik hale gelmiştir. Her ne

kadar bu karar, başvurucunun dava açtığı 30/1/2009

tarihinden sonra verilmiş ise de, başvurucunun temyizi üzerine ilk derece

mahkemesinin kararını inceleyen Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin düzelterek onama

kararında (§ 19) yer verilen “… açıldığı tarihteki mevzuat hükümlerine uygun olan davanın,

yasal dayanağını oluşturan düzenlemenin, yargılama sürecindeki yasa

değişikliğiyle ortadan kalkması nedeniyle …” ifadelerinden, dava

açtığı tarih itibariyle başvurucunun davasının yerleşik Yargıtay içtihadına

dayandığı ve başarı şansının yüksek olduğu anlaşılmaktadır. 506 sayılı Kanun’un

geçici 20. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi farklı bir şekilde

yorumlanmaya, hatta 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesiyle eklenen beşinci fıkrada

ifade edilen “muadil miktar karşılaştırması”

şeklinde anlaşılmaya müsait ise de, belirtilen Yargıtay kararları çerçevesinde,

6111 sayılı Kanunla eklenen fıkranın başvurucu açısından öngörülebilir olduğunu

söylemek mümkün değildir.

84. Somut olayda başvurucu,

alacak davasını 30/1/2009 tarihinde açmıştır. Bu dava

kapsamında bilirkişi tarafından sunulan 26/10/2010

tarihli bilirkişi raporundaki tespitlere göre, davacı (başvurucu) ve davalının

davaya ilişkin iddia ve savunmalarını, karşılıklı olarak yaptıkları, bu

çerçevede yargılama sürecinin taraflar arasında belli bir aşamaya ulaştığı;

kanuni düzenlemenin ise bu aşamadan sonra 25/2/2011 tarihinde yürürlüğe

girdiği, dolayısıyla kanuni düzenlemenin, taraflar arasında yargılama süreci

başladıktan sonra yapıldığı anlaşılmaktadır.

85. Görüldüğü üzere, her ne

kadar kanun koyucunun, mevcut davaya etkili kanun çıkararak görülmekte olan

davaya müdahale etmesinde zorlayıcı bir kamu yararı olduğu kanaatine

ulaşılmışsa da yasamanın müdahalesinin taraflar arasında yargılama başladıktan

sonra gerçekleştiği ve davanın esasına ilişkin sonucu belirlediği, müdahale

sonucunda başvurucunun davayı kazanmasının imkânsız hale geldiği, oysa dava

açıldığı zaman yerleşik içtihat çerçevesinde başvurucunun davayı kazanmasının

kuvvetle muhtemel olduğu, bu çerçevede öngörülebilir olmayan müdahalenin meşru

kabul edilemeyeceği, müdahale sonucunda davalı Vakfın, başvurucuya nazaran

önemli ölçüde avantajlı hale geldiği, bu şekilde yararlar dengesinin kendisine

katlanılması zor külfetler yüklenen başvurucu aleyhine bozulduğu ve bu durumun

silahların eşitliği hakkına yönelik orantısız bir müdahale oluşturduğu açıktır.

86. Açıklanan nedenlerle,

başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

87. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin

(2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa,

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere

dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar

bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel

mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla

yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını

ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

88. Başvurucu, bilirkişi

raporuna istinaden tespit edilecek maddi zararının tazminini talep etmiştir.

89. Başvurucu, tespit edilen

ihlal sonucunda başarı şansı yüksek olan davasını kaybetmiş olup, bu şartlar

altında salt ihlal tespitiyle giderilemeyecek zararlara uğradığı açıktır. Bu

çerçevede, tespit edilen ihlal nedeniyle dosyada mübrez

bilirkişi raporu da nazara alınarak hakkaniyet temelinde belirlenen net

23.200,00 TL tazminatın başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

90. Başvurucu tarafından yapılan

ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 TL harçtan oluşan yargılama

giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

SONUÇ / HÜKÜM

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurucunun,

1. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına

alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının,

2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına

alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki silahların eşitliği ilkesinin ihlal

edildiği yönündeki iddiasının,

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Başvurucunun,

1. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına

alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına

alınan adil yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Tespit edilen ihlal nedeniyle başvurucuya net 23.200,00 TL

TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

D. Başvurucunun diğer taleplerinin REDDİNE,

E. Başvurucu tarafından yatırılan 198,35 TL harçtan oluşan

yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

25/3/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan : Alparslan ALTAN Üyeler : Osman Alifeyyaz PAKSÜT Recep KÖMÜRCÜ Engin YILDIRIM Celal Mümtaz AKINCI Raportör : Recep ÜNAL Başvurucu : Yasemin MUTLU

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, E. 2013/1426, 25 Mart 2014 tarihli karar · Kaynak: AYM Kararlar Bilgi Bankası

Bu karar size uygun mu?

Davanızda bu kararın emsal değerini değerlendirmek için avukat desteği alın.

Görüşme Planla

BU SAYFADA

  1. Künye
  2. Karar Metni
  3. I. Başvurunun
  4. Konusu
  5. II. Başvuru
  6. Süreci
  7. III. Olay Ve
  8. Olgular
  9. A. Olaylar
  10. B. İlgili
  11. IV. İnceleme Ve
  12. Gerekçe
  13. A. Başvurucunun
  14. B. Değerlendirme
  15. E. Başvurucu tarafından yatırılan 198,35 TL harçtan oluşan
  16. F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
  17. Sonuç / Hüküm

Karar Bilgileri

Mercii
Anayasa Mahkemesi
Bölüm
İkinci Bölüm
Başvuru No
2013/1426
Tarih
25 Mart 2014

İlgili Kararlar

  • Abdullah Ünal Başvurusu (B. No: 2012/1094)
  • Mustafa Kemal Sungur Başvurusu (B. No: 2013/2507)
  • Mehmet Emin Kılıç Başvurusu (B. No: 2013/5267)
  • Erol Aydeğer Başvurusu (B. No: 2013/4784)
  • Hayrettin Ekim Başvurusu (B. No: 2013/3442)
  • Cemalettin Metin Başvurusu (B. No: 2013/776)

Tüm Arşiv

AYM Bireysel Başvuru KararlarıYargıtay Kararları
ACAYCAN CEYLANAVUKATLIK BÜROSU

Siber suç ve ağır ceza odaklı butik hukuk bürosu. Bilişim, kripto ve dolandırıcılık mağduriyeti ile trafik kazası davalarında uzman avukatlık desteği.

InstagramLinkedIn

Hukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

MENÜ

  • Anasayfa
  • Uzmanlık Alanı
  • Makaleler
  • Makale Arşivi
  • Online Danışmanlık
  • Hakkımızda
  • Medyada Biz
  • Kariyer
  • Ödeme
  • İletişim

UZMANLIK

  • Ceza Hukuku
  • Bilişim Suçları
  • Bilişim Hukuku
  • İnternet Hukuku
  • Forex ve Yatırım Dolandırıcılığı Hukuku
  • Kripto Paralar Hukuku
  • Finans Hukuku
  • Hukuki Danışmanlık

HUKUKI KAYNAKLAR

  • Ne Yapmalıyım?
  • Uzaktan Temsil
  • Avukat Seçme Rehberi
  • International
  • Dilekçe şablonları
  • Hukuki Sözlük
  • Soru-Cevap
  • Yargıtay Kararları
  • İnfaz Hesaplama
  • Arabuluculuk
  • llms.txt(AI keşif)

POPÜLER ARAMALAR

  • Siber Suç Avukatı
  • Dolandırıcılık Avukatı
  • Ceza Avukatı
  • Ağır Ceza Avukatı
  • Ceza Soruşturması Avukatı
  • IBAN Mağduru
  • Uyuşturucu Suçları Avukatı
  • Cinayet Avukatı

İLETIŞIM

  • Turkiye
  • 0 (850) 308 38 83
  • 0 (850) 308 38 83
  • [email protected]
  • Pazartesi — Cuma · 09:00 – 18:00

Aycan Ceylan

Hukuki Uyarı: Bu sitedeki tüm içerik, görsel ve veriler telif hakkı ile korunmaktadır. Sayfa kaynağını görüntüleme, sağ tıklama, kopyalama, öğeyi denetleme (DevTools) ve scraping dahil tüm kullanıcı etkileşimleri 6698 sayılı KVKK ve 5651/5237 sayılı Kanunlar uyarınca IP adresi, oturum bilgisi, tarayıcı/cihaz bilgileri ile birlikte loglanmaktadır. İzinsiz veri çekilmesi, kopyalanması veya tersine mühendislik halinde yasal işlem başlatılır. © Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.
© 2025 Aycan Ceylan Avukatlık Bürosu — Tüm hakları saklıdır.KVKK Aydınlatma MetniHukuki danışmanlık · Uzmanlık odaklı yaklaşım

KVKK Bilgilendirmesi

Bu site deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanır. Devam ederek kabul etmiş sayılırsınız. Siteyi kullanmaya devam etmeniz halinde, kişisel verilerinizin KVKK aydınlatma metni kapsamında işlendiğini kabul etmiş sayılırsınız.

KVKK Aydınlatma Metni
1. Format
2. Tarih / Saat
3. Bilgiler

Görüşme formatını seçin

Tarih ve saat seçin

Randevu en az 30 dakika sonrası için verilebilir. Ofis saatleri: Pzt–Cum 09:00 – 18:00.

İletişim bilgileriniz

Randevunuz alınacak ve ödeme işlemi için sizi telefonunuzdan arayacağız.